Kur’ân’ı Kerim Yolunun İhtişâmı ve Üstünlüğü
Nâyif bin Nehâr
Bu yazı yukarıda adı geçen Nayif b. Nehar Beyin, yazı sonunda linkini verdiğim, konuşmasının yazılı metin haline getirilmesi ve Türkçeye tercüme edilmesi ile ortaya çıkmıştır. (Ahmet Ziya)
Giriş
Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû.
Allah hepinizi mübârek eylesin.
Dışarıda ayakta duran bazı kardeşler görüyorum. Mümkünse caminin içindeki kardeşler biraz daha öne, şu boşluklara doğru yaklaşsınlar. Dışarıda olanlar için ekranlar var.
Evet, fakat onlar ayakta duruyorlar. Yok, yok; orada halılar da var, her şey mevcut. Neyse, Allah kolaylık versin. Bizi mazur görün; inşallah yalnızca bir saat sürecek. Mesele de kolay. Allah sizden razı olsun.
Bu gece inşallah merkezî bir meseleden, Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolundan söz edeceğiz.
Bu mesele, Allah Teâlâ’nın şu buyruğunun bir uzantısıdır:
﴿إِنَّ هَٰذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ﴾
“Şüphesiz bu Kur’ân, en doğru ve en üstün olan yola sevkedip ulaştırır.”
Bugün “Kur’ân’ın en doğru ve en üstün olana götürmesi, iletmesi” ne demektir, bunu anlamak istiyoruz. Acaba bu âyet bizim hayatımızda gerçekten karşılığını buluyor mu, yoksa sadece Mushaf’ta bulunan bir âyet olarak mı kalıyor?
Eğer hayatımızda bunun karşılığı yoksa, Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yol projesini nasıl mümkün hâle getirebiliriz? Biz bu projenin bir parçası nasıl olabilir ve Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yol oluşunu hayatın içinde nasıl müşahhas hâle getirebiliriz?
Eğer Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolu hayatımızda henüz gerçekleşmiş değilse, öyleyse bizim vazifemiz, bu âyeti hayatın içinde bir minhâc hâline getirmektir.
Fakat bundan önce içinde bulunduğumuz tarihî zemini ve Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yol oluşunun ortaya çıktığı bağlamı bilmemiz gerekir. Böylece içinde bulunduğumuz tarihî ve mârifî dönemin hangi safhasında olduğumuzu anlayabiliriz.
I. Tarihî Bağlam: Cihanşümûlleşme (dünya çapında yaygınlaşma) ve Kalıba Sokma Çağı
Yüz yılı aşkın bir zamandır bütün dünya cihanşümûlleşme fikrinin tesiri altında yaşıyor.
Cihanşümûlleşme, uygulamadaki ve kültürel görünümündeki mânâsıyla, diğer milletlerin kendi aslî hususiyetlerini hâkim modelin lehine eritmek demektir.
Bir hâkim model var: Garp modeli.
Diğer bütün milletler ise kendi aslî hususiyetlerini eriterek bu modelle birlikte yaşayabilmek ve ona uyum sağlayabilmek için çaba gösteriyor. Bazen hayranlıkla, bazen de mecbur bırakılarak…
Yani insanlar ya bu modele hayran oldukları için onun içinde eriyorlar yahut askerî, siyasî ve başka güçlerin baskısıyla buna mecbur bırakılıyorlar.
Bu süreç yüz yılı aşkın bir süre önce başladı. Garp, başkalarının hususiyetlerini eriten bu cihanşümûlleşmeyi sürdürdü; bütün toplumlar da bu hâkimiyete ve bu cihanşümûlleşmeye uyumlu hâle gelmeye çalıştı.
Bize dayatılan bu cihanşümûlleşme, beraberinde kalıba sokmayı getirdi.
Peki, kalıba sokmak ne demektir?
İnsanların zihinlerinin, hâkim modelin istediği biçimde kalıba dökülmesi demektir.
“Düşünebilirsin, bunda bir mahzur yok; fakat sana çizilen kalıbın içinde.”
Üstelik mesele sadece biz Müslümanlarla sınırlı değil. Bütün kültürler, cihanşümûlleşmenin ortaya çıkardığı bu hâkim kültürle uyum sağlamaya çalışıyor.
Sizin Müslüman olmanız, Müslüman olduğunuzu düşünmeniz, bir dininizin ve vahiyden gelen metinlerinizin bulunması problem değil. Fakat bütün bunlar size çizilen kalıbın içinde olacak.
- “Ben Müslümanım ve İslâmî bir siyasî sistem istiyorum.” diyorsunuz. Buna da itiraz yok. Fakat demokratik-liberal, partili sistemin kalıpları içinde olmak şartıyla… Bu modelin dışına çıkmaya kalkarsanız size “geri kalmış, gerici” denilecektir.
- “Ben Müslümanım ve İslâmî bir iktisadî sistem istiyorum.” diyorsunuz. Buyurun, hoş geldiniz. Fakat kapitalist çerçeve içerisinde; bankacılık, borsa ve bütün bu müesseselerle birlikte… İslâmınızı bu müesseselerin ölçüsüne göre şekillendirin. Aksi hâlde size “çağdaş bir İslâm” lâzım olduğu söylenecektir.
Buradaki “çağdaş”tan maksat, İslâm’ın çağımızı ıslah etmesi değildir. Bilakis İslâm’ı, hâkim modelin belirlediği çağın ihtiyaçlarına göre şekillendirmektir.
- Sosyal bilimler alanında fikirler ortaya koymak istiyorsunuz. Buna da itiraz yok. Fakat liberal ideolojik çerçeve içerisinde… İslâmî tasavvurlarınız olabilir; yeter ki bunlar “İslâmî sosyoloji” çerçevesinde kalsın.
- Psikoloji alanında tasavvurlarınız mı var? Buna da itiraz yok. Fakat “İslâmî psikoloji” çerçevesinde…
Böylece milyonlarca İslâmî zihin, İslâmî bankacılık, İslâmî sosyal bilimler, İslâmî demokrasi diye düşünmeye başladı; sonunda “İslâmî liberalizm”e kadar geldik.
Her şey hem Garplı hem İslâmî!
Bu kalıba sokma, bizim bu kalıbın dışında düşünmemizi imkânsız hâle getirdi. Üstelik insan, sahip olmadığı bir hürriyete sahip olduğunu zannetmeye başladı.
Bu, size küçük bir oda verip:
“Buyurun, futbol oynayın.” demeye benziyor.
Siz:
“Fakat burası futbol sahası değil; bu alan futbolun tabiatına uygun değil.” diyorsunuz.
O da:
“Boş ver, futbol hakkındaki tasavvurlarını bu odaya göre şekillendir.” diyor.
Böylece her şeyi bu ölçüye göre şekillendirmeye başladık. Sonra da “zaruret” diyerek:
“Başka oda yok ki! Ne yapalım? Öyleyse burada oynayalım.” dedik.
Bu sebeple kapitalist sisteme bağlı olmayan farklı bir İslâmî iktisat modeli düşündüğünüz zaman size:
“Sen idealistsin. Yapılması mümkün olmayan bir şeyi istiyorsun.” deniyor.
Niçin idealistmişim?
Çünkü hâkim modele aykırı!
İşte bu büyük bir felâkettir.
Bir model dünya çapında düşünceye hâkim olduğu zaman insanın bu kalıbın dışına çıkıp düşünmesi zorlaşır. Böylece insan ona tâbi olur ve onun çerçevesi içinde düşünür.
Ben ümmetin tamamı böyleydi demiyorum. Fakat genel cereyan, özellikle de ümmetin müesses nizamı -üniversiteler ve eğitim müesseseleri- büyük ölçüde bu kalıbın içinde dönüp durdu.
Hatta “İslâmî üniversite” olduğunu söyleyen müesseselerin dahi nihayetinde projesi, Garbı İslâmlaştırmak oldu; İslâmî mârifet üretmek değil.
İki proje arasında çok büyük fark vardır:
Birincisi, Garbı alıp onu İslâmlaştırmaya çalışmaktır. Bu durumda merkez Garp olur; sizin gayeniz ise onu tenkit etmek, kendi modelinizle uyumlu hâle getirmeye çalışmaktır.
İslâmî mârifet ise esasını vahiyden alır; sonra vahiy ile uyuşan bilgi ve birikimi görür ve ondan istifade eder.
Ümmet yaklaşık yüz yılını bu işe verdi.
Yüz yıl önce ümmetin ortaya koyduğu fikrî mirasa ve o dönemde sorulan sorulara bakarsanız, bugün sorulan soruların aynı olduğunu görürsünüz.
Son Osmanlı Sadrazamı Said Halim Paşa’nın risalelerini okuyordum. Kitabı okuduğunuz zaman, ortaya attığı soruların ve ele aldığı meselelerin bizim meselelerimiz olduğunu görüyorsunuz.
Sanki İslâm ümmeti tek bir adım bile ilerlememiş!
İnsan hayret ediyor:
“Yüz yıl sonra niçin hâlâ aynı soruları soruyoruz? Yüz yıl sonra niçin tek bir adım bile ilerleyemedik?”
Çünkü aynı kalıbın içinde düşünüyoruz.
“Ey millet! Garbın peşine takılmayın! Garp iyidir, ama şunu alın, bunu bırakın…”
Aynı mantık her devirde tekrar edilip durdu.
Ta ki bu kalıp çatlamaya, yarılmaya başlayıncaya kadar.
Cihanşümûl kültür ve kalıba sokma çağı çözülmeye başladı.
Tamamen sona erdiğini söylemiyorum; fakat içindeki çatlakların ve yarılmaların belirtileri artık görünmeye başladı.
II. Kalıba Sokma Niçin Yarılmaya Başladı?
Bunun iki temel sebebi var.
Bu iki sebep, farklı bir şuurun oluşmasına ve yalnızca İslâm ümmetine değil, bütün milletlere yeni bir imkân alanının açılmasına vesile oluyor.
1. Birinci Sebep: Aksâ Tûfânı
Gazze halkının yardımına katkıda bulunan herkesten Allah razı olsun. Allah’tan niyaz ediyorum ki, hangi yolla olursa olsun onların yardımında bizim de bir payımız olsun.
Aksâ Tûfânı ne yaptı?
Evet, Gazze’den başladı; fakat Garp modeline ilişkin dünya çapındaki şuuru sarstı.
Az önce sözünü ettiğimiz ve hâkim olduğunu söylediğimiz Garp modelinin hâkimiyeti iki şeye dayanıyordu:
Hayranlık ve mecburiyet.
Aksâ Tûfânı hayranlığı ortadan kaldırdı.
Hatta insan haklarını savunan ve adaleti ayakta tutmaya çalışan Garplılar bile temel kabullerini yeniden gözden geçirmeye başladılar:
“Gerçekten insan haklarından yana mıyız?”
Peki, Garp sisteminin dışında kalanların hâli ne olacak?
Hayatları boyunca Garplı çizgiler doğrultusunda yürümüş pek çok düşünür, hatta Müslüman düşünürler bile çok ciddi bir muhasebeye yöneldiler:
“Demek ki Garp modeli sandığımız gibi değilmiş.”
Aksâ Tûfânı’nın bu değişime katkı sağlayan tek hadise olduğunu söylemiyorum. Rusya-Ukrayna savaşı da bunda rol oynadı.
Fakat Garp modeline yönelik hayranlığı asıl yıkan hadise Aksâ Tûfânı oldu.
Böylece zihin şu soruyu sorabilir hâle geldi:
“Eğer hâkim ve esas alınması gereken model bu değilse, peki hangi model?”
İnsan zihni, Garp modeline alternatif aramaya başladı.
Çünkü daha önce Garp modelinin tarihin son noktası olduğuna, bundan daha iyisinin mümkün olmadığına ve insan aklının ulaşabileceği en ileri noktanın burası olduğuna inanılıyordu.
2. İkinci Sebep: Amerika Birleşik Devletleri’nin Liberal İdeolojiden Vazgeçmesi
Eskiden Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın en alt kademedeki görevlisi bile gelip size:
“Şunu yapmalısınız, bunu yapmalısınız; hürriyetlere şöyle yaklaşmalısınız; kadınlara böyle davranmalısınız; çocuklarınızı şöyle yetiştirmelisiniz.” derdi.
Şimdi ise Amerika, milletlerin kendi iç meseleleriyle ilgilenmediğini yüksek sesle söylüyor.
Onu ilgilendiren yalnızca askerî ve iktisadî meseleler.
İnsan haklarına gelince, artık bununla ilgilenmediğini, buna önem vermediğini söylüyor:
“Dünya kendi işine baksın.”
Bu husus, Amerikan yönetiminin yayımladığı stratejik belgede resmen de ifade edildi. İnsan hakları ve milletlerin hürriyetlerinin kültürel meseleler olduğu, kendilerini ilgilendirmediği söylendi.
“İnsan haklarını kendi anlayışlarına göre istiyorlar, hürriyetleri kendi anlayışlarına göre istiyorlar.”
Artık karşınıza çıkıp kadın haklarından söz eden bir Amerikan yetkilisi gelmeyecek.
Liberal sistemle uyum sağlama mecburiyeti…
Liberal modelin en büyük teorisyeni ve demokratik düzenin öncüsü olan en büyük devlet, bu modeli terk ettiğini açıkladı.
Öyleyse hayranlık da gitti, mecburiyet de gitti.
Bunun mânâsı nedir?
Şu anda çağdaş tarihte, hayranlık ve mecburiyet seviyesinin en fazla düştüğü; baskının en azaldığı dönemi yaşıyoruz.
Cihanşümûlleşme fikri bugün en düşük seviyelerinden birinde.
Peki, bu ne demektir?
Bugün, çağdaş tarihte Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu hayata hâkim kılma projesinin gerçekleştirilebilmesi için en geniş imkâna sahip olduğumuz dönemdeyiz.
Yani Kur’ân’ın bu ümmetin projesi olması, onun önümüzde ve öncümüz olarak bulunması için artık daha geniş bir alan var.
Bugün böyle bir düşünce, birkaç yıl önce olduğu gibi hemen “gericilik” ve “geri kalmışlık” ile damgalanmayacaktır.
Bu dalga zayıfladı.
Eskiden demokrasiye karşı çıkan bir kimse, bütün Müslüman zihniyet üzerinde çok ağır bir baskı hissederdi. Bugün ise demokrasiyi tartışabilirsiniz.
Azalan bu baskı, zihinlerin yeniden düşünmesine imkân vermeye başladı.
Bu sebeple diyorum ki:
Bu an, Kur’ân’ın anıdır.
Bu, şu âyetin gerçekleşme ânıdır:
﴿إِنَّ هَٰذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ﴾
İnsanların bu Kitap vasıtasıyla karanlıklardan aydınlığa çıkabilecekleri alan artık genişlemiştir.
III. Kur’ân’ın En Doğru Ve En Üstün Yolu Ne Demektir?
Kur’ân camilerde, mekânlarda, evlerde ve her yerde bulunuyor olabilir. Her yerde Kur’ân merkezleri de mevcut.
Peki, Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolu derken neyi kastediyoruz?
Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolu iki fikirden oluşur.
1. Birinci Fikir: Kur’ân’da Bulunan Her Şey En Doğru Ve En Üstündür
Buna mutlak bir imanla inanmak…
- Allah Teâlâ ribâyı yasakladıysa, ribânın haram kılınması iktisat için en doğru ve en üstün olandır. Dolambaçlı açıklamalara gerek yok.
- Allah Teâlâ şûrâyı emrettiyse, şûrâ siyasette en doğru ve en üstün olandır. Dolambaçlı açıklamalara gerek yok.
- Allah Teâlâ erkeğe kavvâmlık vazifesi verdiyse, kavvâmlık evlilik için de aile için de en doğru ve en uygun olandır.
- Allah Teâlâ antlaşmalara bağlı kalmayı emrettiyse, bu da siyasette en doğru ve en üstün olandır.
“Fakat siyasette menfaatler vardır; oynarsın, dolanırsın, sonra da ‘İşte gerçekçi siyaset budur.’ dersin.”
Hayır!
Bu gerçekçi siyaset değildir. Bu, fırsatçılıktır. Bu, münafıkların mantığıdır.
Biz ölçüsü ve değeri olmayan şaşkın bir ümmet değiliz.
Her ekonomik fırsatın peşinde sağa sola savrulan bir ümmet değiliz.
Hayır! Bizim ilkelerimiz var.
Biz, menfaatlerimizi gözettiğimiz gibi ahlâkımızı ve ilkelerimizi de gözeten bir ümmetiz.
Bu sebeple “gerçekçi” mantıkla ortaya konulan bu anlayış boş bir sözdür; Kur’ân ile bağdaşmaz.
Eğer hayırlı olsaydı, Kur’ân ona işaret ederdi.
Öyleyse Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolu demek, herhangi bir konuda hüküm vermeden önce:
“Kur’ân’ın bu konudaki tavrı nedir?”
diye sormak demektir.
Hayatını yönetirken karşılaştığın her meselede Kur’ân’ın tavrını sormalı ve hareket noktanı Kur’ân’dan almalısın.
Meselâ bir cami veya okul kurmak istiyorsak:
“Bu müesseseyi hangi değerler yönetecek?”
diye sormalıyız.
Sonra:
“Kur’ân hangi değerleri öne çıkarıyor?”
diye bakmalıyız.
Bu ise bugün hayatımızda geniş ölçüde gerçekleşmiş değildir.
Meselâ Kur’ân’ın en büyük değerlerinden birinin şükür olduğunu söylüyorum:
﴿إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا﴾
İslâmî okulların -İslâmî olmayanları söylemiyorum, devlet okullarını zaten geçtik- kaç tanesi şükür değerini önceliklerinin başına koyuyor?
Birçok okul gezdim. Şükür değerini aradım, bulamadım.
İlkokuldan liseye kadar öğrenciyi şükre alıştıran; mezun olduğunda şükrün ne demek olduğunu bilen; sahip olduğu nimetlerin listesini tanıyan ve onlara karşı vazifesini yerine getirmesi gerektiğini kavrayan bir eğitim programı aradım.
Bunun başında da Kur’ân nimeti geliyor.
Peki, eğitim sistemimiz daha ilk aşamasından itibaren öğrencilerin zihnine modernitenin öğretilerini doldururken, Kur’ân’ın en büyük nimet olduğunu nasıl anlayacak ve ona nasıl şükredecek?
Öyleyse Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunun hayatımızda gerçekleştiğini nasıl söyleyebiliriz?
Vahyin değerlerinden bağımsız olarak bilgi üreten ve kendi dünyasında dolaşan üniversiteleri bir kenara bırakın; o başlı başına çok büyük bir mesele.
Kur’ân’a sığındığınız zaman Kur’ân sizi yüzüstü bırakmaz.
Kur’ân’ın tavrını aradığınız zaman sizi cevapsız bırakmaz.
Fakat bunu denemelisiniz.
Kur’ân ile yaşayın, Kur’ân’a dalın; Kur’ân’ın cevabını göreceksiniz.
Başlangıçta sorular size Kur’ân’dan uzakmış gibi görünebilir. Fakat Kur’ân’a hakkını verdiğiniz anda, onun size cevap verdiğini göreceksiniz.
Daha önce sözünü ettiğim gençlerden birinin misalini tekrar edeyim.
Bir genç evlenmek istiyordu. Sevdiği ve evlenmek istediği bir hanım vardı. Fakat kızın babası meseleyi zorlaştırmış ve işi güçleştirecek birtakım şartlar ileri sürmüştü.
Genç birkaç yıl boyunca uğraştı.
Sonunda bana geldi ve:
“Bu meselede Kur’ân’ın tavrı nedir? Bu evliliğe devam mı edeyim, vaz mı geçeyim? Bunu bilmek istiyorum.” dedi.
Biz Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolundan söz ediyoruz.
Kur’ân bu soruya nasıl cevap verecek?
Ben de:
“Doğrusu bilmiyorum. Kur’ân üzerinde düşünmemiz, bazı âyetleri hatırlayıp bu cevaba ulaşmamız gerekiyor.” dedim.
Birkaç gün sonra geldi:
“Cevabı buldum. Kendi meselemle ilgili cevabı buldum.” dedi.
Musa aleyhisselâmı kızlarından biriyle evlendirmek isteyen adamın sonunda ne söylediğini hatırladı:
﴿وَمَا أُرِيدُ أَنْ أَشُقَّ عَلَيْكَ﴾
“Sana güçlük çıkarmak istemiyorum.”
Demek ki salih bir kayınpeder, kızını istemeye gelen kimseyi güçlüğe sokmaz.
O genç, aradığı cevabı Kur’ân’da bulmuştu.
Bir süre önce arkadaşlık ölçülerini ve özellikle İslâmî projelerde sizinle birlikte çalışacak kimselerin ölçülerini yeniden düşünüyordum.
Bazen bir insanın ilmi ve geniş bilgisi hoşunuza gider.
Bazen zekâsı ve hızlı kavrayışı hoşunuza gider.
Bazen de nüktedanlığı ve hoş sohbeti sizi cezbeder.
Böylece insanları kendinize yakınlaştırırsınız.
Fakat sonra kendi kendime:
“Kur’ân, arkadaş seçiminde ve kendime yakın tutacağım çevreyi belirlemede hangi ölçüyü koyuyor?”
diye sordum.
Kur’ân’a döndüğümde çok açık ve temel bir ölçü gördüm ve doğrusu şaşırdım.
Allah Teâlâ buyuruyor:
﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ﴾
“Allah’tan sakının ve sâdıklarla beraber olun.”
İlk anda:
“Müslümanlarla beraber olun.” diyeceğini düşünmüştüm.
Hayır:
“Sâdıklarla beraber olun.”
Kur’ân’da “beraber olun” ifadesinin başka bir toplulukla birlikte kullanılıp kullanılmadığına baktım. Sadece sâdıklarla beraber kullanıldığını gördüm.
Dedim ki:
“Tamam. Şimdi çevremdeki herkesi yeniden değerlendireceğim.”
Herkesle tanışabilirim, bunda bir mahzur yok. Herkesle ilişkim olabilir.
Fakat birlikte çalışacağım kişide temel bir vasıf bulunmalı:
Sâdık olmalı.
Samimî olmalı.
Başka niyetleri, başka menfaatleri olmamalı.
Gerçek de bunu gösteriyor.
İnsan sâdık olduğunda ondan emin olursunuz. Olayları değerlendirmede onunla farklı düşünebilirsiniz; fakat niyetleri konusunda ondan şüphe etmezsiniz.
Dolayısıyla sâdık olmayan bir insana, ne kadar başka meziyetleri bulunursa bulunsun, güvenemezsiniz.
Peki, size güvenmiyorsam sizinle nasıl bir proje kurabilirim?
Bu sebeple düşündüğünüz zaman, birlikte çalışacağınız çevrede temel ölçünün sıdk olduğunu görürsünüz.
Bir defasında şunu da düşünüyordum:
“Kur’ân benim aklımın nasıl olmasını istiyor? İnsan aklının hangi vasıflara sahip olması gerekiyor?”
Kur’ân’da bunu istikrâ yoluyla açıkça buldum.
Kur’ân, önce aklının sorgulayıcı olmasını istiyor.
Aklın soru soran bir akıl olmasını…
Bu sebeple sahâbenin sorularını sürekli zikreder. Onların akılları soru soran, araştıran akıllardı.
Sonra tenkitçi, hatta kendi nefsini dahi tenkit edebilen bir akıl istiyor.
Çünkü kendi aleyhimize bile olsa adaleti ayakta tutmamızı istiyor.
Kendi aleyhimize adaleti nasıl ayakta tutacağız?
Tenkit olmadan bunu nasıl yapabiliriz?
Yine sözün tamamını dinleyip en güzeline uymamızı emrediyor.
En güzeline nasıl uyacağız?
Demek ki güzel olan var, daha güzel olan var. İkisini birbirinden tenkit olmadan nasıl ayıracağız?
Kur’ân ayrıca aklının delile dayanan bir akıl olmasını istiyor:
﴿قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ﴾
“De ki: Eğer doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin.”
Delil nereye götürürse onunla beraber hareket etmek…
Ayrıca aklının ibret alan bir akıl olmasını istiyor.
Olaylar başından geçip gitmemeli. Onlara hakkını vermeli, üzerinde düşünmeli ve ders çıkarmalısın.
Çevremizde meydana gelen büyük hadiselerin içinde büyük dersler vardır.
Kur’ân kıssaları da bize bu sebeple anlatılmıştır. Çünkü onların içinde alınacak büyük dersler vardır.
Şimdi bu dört vasfa bak:
Eğer bunlar aklında bulunmuyorsa, bu meselede Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu gerçekleştirmiş değilsin.
Aynı şey bütün meselelerde, bütün alanlarda ve bütün sahalarda geçerlidir.
Meselâ nasıl olgun bir aile kuracağız?
Kur’ân’a dön ve onun zikrettiği ölçülere bak.
Sükûnet, meveddet ve rahmet arasındaki farka bak.
Kur’ân’ın ortaya koyduğu ölçüleri incele.
İşte mesele budur:
Bir tavır ortaya koymadan, bir fikir oluşturmadan önce ilk olarak:
“Kur’ân ne diyor?”
diye bakacağız.
Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunun birinci mânâsı budur.
2. İkinci Fikir: Kur’ân’ın Dışındaki Her Şeyi Kur’ân İle Islah Etmek
Yani Kur’ân’ın dışındaki her şeyi Kur’ân’a arz edeceksin.
Bu, Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunun dışındaki şeyleri reddettiği anlamına gelmez.
Hayır, tekrar ediyorum: Kur’ân dışındaki her şeyi reddetmez; onları Kur’ân’a arz eder.
İnsanlığın ortaya koyduğu bütün mârifet ve bilgi birikiminden istifade edebilirsin. Fakat onu Kur’ân’ın hükmüne arz etmek, onu Kur’ân’a göre değerlendirmek şartıyla…
Bu sebeple “en doğru ve en üstün yol” nedir?
Kur’ân’ın fikirlerin inşasında ve tashihinde ilk ve en yüksek kaynak olmasıdır.
İlk ve en yüksek kaynak…
Niçin “tek kaynak” demedik?
Çünkü Kur’ân’ın diğer kaynakları reddetmediğini söyledik.
Fakat diğer kaynaklar üzerinde hâkimdir.
Allah Teâlâ Kur’ân’ı “müheymin” olarak vasıflandırmıştır.
Hâkimiyet vasfıyla mutlak olarak Allah ve O’nun Kitabı zikredilmiştir.
Öyleyse mutlak hâkimiyet O’nundur ve O’nun dışındaki her şey Kur’ân’a arz edilerek değerlendirilir.
Bir süre önce “Bilgi güçtür.”, “Mârifet güçtür.” sözünü düşünüyordum.
Bu, Batılı filozof Francis Bacon’a ait; modernite felsefesinin ardından yürüdüğü filozoflardan biri.
“Bilgi güçtür.” sözüne, bazı İslâmî okullarda, çevrelerde ve üniversitelerde bile rastlıyoruz.
Şunu düşünün:
“Kur’ân bilgiye güç olarak mı bakıyor? Francis Bacon’ın mantığı Kur’ân’ın mantığıyla uyuşuyor mu?”
Kur’ân üzerinde düşündüğünüz zaman görüyorsunuz ki, Batı düşüncesinde bilgi güç ise, Kur’ân’da bilgi mes’uliyettir:
﴿وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ۚ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولًا﴾
Bütün bunlardan hesaba çekileceksin.
İşte şimdi fikrimi Kur’ân ile tashih ettim.
İnsanlarla birlikte:
“Bilgi güçtür, bilgi güçtür…”
diye tekrar etmek yerine:
“Hayır! Bilgi mes’uliyettir.”
diyorum.
Bir Müslüman olarak benim mantığım farklıdır. Çünkü Kur’ân benim düşüncemi tashih ediyor.
Dolayısıyla sloganların peşine takılmam:
“Terakkî nedir? Tekâmül nedir?”
Bütün bunları Kur’ân’ın dışından almam.
İşte böylece fikirlerimizi Kur’ân ile tashih etmiş oluyoruz.
Şimdi bu iki esası gerçekleştirmeden -yani Kur’ân’dan hareket etmeden ve tekrar Kur’ân’a dönmeden- Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolu gerçekleştirilemez.
Aksi hâlde:
﴿إِنَّ هَٰذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ﴾
sadece Mushaf’ta bulunan bir âyet olarak kalacaktır.
Fikirleri üreten ve Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu esas alarak düşünen İslâm aklı değişmedikçe, hayatın içinde hiçbir şey değişmeyecektir.
Mesele gerçekten ağırdır.
Eğer bunu hayata taşımak istiyorsak, bu görev ancak Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu gerçekleştirmekle yerine getirilebilir.
IV. Kur’ân’ın En Doğru ve En Üstün Yolu Projesi, Bizzat Kur’ân’ın Projesidir
Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolu projesi, falancanın projesi değildir.
Şu devletin, bu mezhebin veya herhangi bir partinin projesi de değildir.
Bu, bizzat Kur’ân’ın projesidir.
Kur’ân’ın kendisi:
﴿إِنَّ هَٰذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ﴾
buyurarak bu projeyi ortaya koymuştur.
Yine bizzat kendisi:
﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ﴾
buyurmuştur.
Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin.
Kitap ve sünnetin önüne hiçbir şeyi geçirmeyin.
Açık ve kesin bir nass:
﴿فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ﴾
Dikkat edin, sonra ne buyuruyor?
﴿إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ﴾
Mesele, Allah’a ve âhiret gününe imanınıza bağlanmıştır.
Yani Allah’a ve âhiret gününe imanınızın ölçüsü, fikirleri Kitap ve Sünnet’e döndürmenizdir.
Bu isteğe bağlı bir mesele değildir.
Tekrar ediyorum: İsteğe bağlı değildir.
Bu, her müminin mes’uliyetidir.
Bana:
“Bu âlimlerin mes’uliyetidir.”
demeyin.
Kur’ân bu âyet indiğinde:
“Bu âlimlerin mes’uliyetidir.”
demedi.
Her fert kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu hayatın içinde gerçekleştirmede benim payım nedir?”
Mühendislikte, tıpta, sağlıkta, eğitimde, terbiyede, iktisatta, siyasette…
Herkes Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu kendi sahasında gerçekleştirebilir.
Mühendislik alanında:
“Haram işlerde çalışıyor, onları yürütüyor veya destekliyor musun?”
O hâlde Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu gerçekleştirmiyorsun.
“İslâm ümmetinin büyük projelerinde iş birliği yapmaktan kaçınıyor musun?”
O hâlde iyilik ve takvâ üzere yardımlaşmıyorsun.
Mesele kolay.
Kur’ân kolaylaştırılmış bir Kitaptır:
﴿وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ﴾
Kur’ân’ı anlamak istiyorsan kolaydır.
Anlamak istersen Kur’ân kolaydır.
Bu bir projedir.
Fakat şunu anlamamız gerekir:
Kur’ân kendiliğinden harekete geçmez.
Ona iman edecek ve onu hayatın içine taşıyacak insanlara ihtiyaç vardır.
Allah Teâlâ yeryüzünde bize bir nehir var ettiğinde suyu ağzımıza kendisi mi koydu?
Yoksa biz nehre gidip suyumuzu kendimiz mi aldık?
Hiç kimse nehrin varlığını yeterli görmez.
Herkes gider, suyunu alır; kendisini sular, toprağını sular, başkalarını sular.
İnsanlar çalışır.
Öyleyse Allah Teâlâ Kur’ân nehrini indirdiğinde onu Mushaf’ın içinde bırakmamız doğru değildir.
Gitmeli, ondan almalı ve önce kendimizi sulamalıyız.
Kendimizi bu Kitapla sulamalı, sonra ölü toprağı sulamalıyız ki o toprak yeşersin, meyve versin.
Peygamber aleyhissalâtü vesselâm ne buyurdu?
“Allah’ım! Büyük Kur’ân’ı kalblerimizin baharı eyle.”
Dikkat edin: Bahar…
Bahar nedir?
Çiçeklenme mevsimidir.
Fakat ondan önce birtakım safhalar vardır:
Yağmur yağar, sonra verimli bir toprak bulunur, ardından toprak çiçeklenir ve bahara kavuşur.
Yağmur vardır; o, Allah’ın Kitabıdır.
Fakat bunun yanında hazır ve verimli bir toprağa ihtiyaç vardır.
Bu sebeple Kur’ân, sadece onu okumakla kalbinde yeşermez.
Sadece ezberlemekle de yeşermez.
Tecvidli okumakla da yeşermez.
Kur’ân, onu tedebbür edip onunla amel ettiğin zaman kalbinde yeşerir.
İşte o zaman Kur’ân seninle birlikte çiçek açar.
Bu sebeple Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolu projesi her Müslümanın projesidir.
Kur’ân’a iman eden her mümin, Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu gerçekleştirmekten mes’uldür.
Bunda tartışma yoktur.
Dolayısıyla her müminin bu projede bir rolü bulunmalıdır.
Her müminin kendisine şu soruyu sorması gerekir:
“Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu hayatımda nasıl gerçekleştirebilirim?”
Bu konferanstan çıkarken yanınızda götürmeniz gereken soru budur:
Kendinize sorun ve bunun gereğini yapın.
Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu hayatınızda gerçekleştirin.
Fakat Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolu açık ve kolay bir proje olmakla beraber, Kur’ân’da yükümlülükler vardır.
Bu yükümlülüklerin mümkün olan ve mümkün hâle getirilebilen alan içinde hayata dönüşmesi gerekir.
Allah Teâlâ bize şûrâyı emretmiştir.
Bu mümkündür.
Hayatta gerçekleştirilebilir.
Fakat gerçekleşinceye kadar yalnızca bir imkân olarak kalır.
Onu hayatın içinde gerçekleştirecek güce ve imkâna kavuşuncaya kadar…
Allah Teâlâ ribâyı (faizi) haram kılmıştır.
Fakat bunu da hayata geçirmek için bir imkân ve temkin gerekir.
İşte bu dönüşüm, Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolu projesidir:
İlâhî talep ile beşerî gerçeklik arasındaki mesafeyi kapatmak.
Bugün arada büyük bir boşluk var.
Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolu projesiyle bu boşluğu daraltmamız gerekiyor.
V. Kur’ân’ın En Doğru ve En Üstün Yolunu Gerçekleştirmeye Engel Olan Zorluklar
Fakat İslâm aklında Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu gerçekleştirmeye engel olan bazı zorluklar var.
1. Birinci Zorluk: Kur’ân’ı Terk Etmek
Ümmet bugün kendisini toparlamaya başladığını hissediyor.
Çünkü özellikle gençlerin Kur’ân’a yöneldiğini görüyoruz.
Bu yönelişin sonuçlarını belki henüz göremiyoruz. Fakat bu yöneliş aynı heyecanla devam ederse, Müslüman aklın mârifet üretme şartlarında bir değişim meydana geleceğini ümit ediyoruz.
Bu heyecan devam eder ve Kur’ân ile gerçek bir temas, doğrudan ve şuurlu bir bağ kurulursa, İslâmî fikir üretimi değişecektir.
Fakat bu yöneliş henüz yeterli değildir.
Çünkü genel atmosfer hâlâ Kur’ân’ı terk etme atmosferidir.
Bugün herhangi bir gençle -sıradan insanlardan bahsetmiyorum, hatta bazı ilim talebeleriyle bile- oturup Kur’ân sûrelerini, Kur’ân kıssalarını sorsanız…
Kur’ân kıssaları, terbiyevî, siyasî, içtimâî ve eğitimle ilgili mânâlar bakımından muazzam bir hazinedir.
“Kur’ân kıssalarından herhangi birini tedebbür edip ondan mânâlar ve bilgiler çıkardın mı?”
diye sorsanız, bunu gerçekten yapmış birini bulmakta zorlanırsınız.
Bununla beraber bir insanla oturursunuz, size kitaplardan uzun uzun söz eder.
Meselâ onlarca kitap yazmış bir adam, bütün bu kitapları okumuş ve size ayrıntılarıyla anlatıyor.
Ona:
“Peki, Kur’ân sûrelerini de böyle anlat. Kur’ân hakkında neler biliyorsun?”
dersiniz.
Hiçbir şey bulamazsınız.
Genel atmosfer Kur’ân’ı terk etme atmosferidir.
Bu son derece tehlikelidir.
Sahîh-i Müslim’de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
«يؤتى بالقرآن وأهله الذين كانوا يعملون به»
“Kur’ân ve onunla amel eden ehli getirilecektir.”
Kimdir Kur’ân’ın ehli?
Kimdir?
Onunla amel edenlerdir.
Bu şu demektir:
Sen Kur’ân’ı ezberlediğin hâlde Kur’ân’ı terk etmiş olabilirsin.
Kur’ân’ı tecvidle okuduğun, hatta on kıraat üzere öğrettiğin hâlde Kur’ân’ı terk etmiş olabilirsin.
Eğer onunla amel etmiyorsan Kur’ân’ı terk etmişsindir.
Kur’ân ile amel etmek sadece namaz, oruç ve hac gibi doğrudan amelî hükümlere riayet etmek değildir.
Allah Teâlâ bize tedebbür etmeyi de emretmiştir.
Tedebbür ediyor musun?
Tefekkür etmeyi emretmiştir.
Tefekkür ediyor musun?
Bunlar Kur’ân’ın kenarında duran, tali ve fazladan emirler değildir.
Hayır!
Bunlar esaslı ve önemli emirlerdir.
Hatta Kitabın indirilmesinin gayelerindendir:
﴿كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ﴾
Eğer tedebbür etmiyorsan Kur’ân ile amel etmiyorsun demektir.
Kur’ân ile amel etmeyen de Kur’ân’ın ehlinden değildir.
Öyleyse bana ezberlerini ve kıraatlerini anlatıp durma.
Benim sorum şu:
Kur’ân’dan ne anlıyorsun?
Ümmetin krizi Kur’ân’ı ezberleme krizi değildir.
Ümmet Kur’ân’ı ezberliyor.
Fakat asıl kriz, Kur’ân şuuru ve Kur’ân idraki krizidir.
Kur’ân ezberlemek için çok sayıda merkez var.
Bu güzel, övgüye değer ve özellikle gençler için son derece faydalı bir iştir.
Özellikle gençlik çağının başında bulunan ve Kur’ân üzerinde tedebbür etmekte zorlanan gençler için…
Fakat diğer taraftan:
Kur’ân’ı tedebbür etme projeleri nerede?
Müslümanların zihinlerinde Kur’ân tedebbürünü teşvik eden merkezler nerede?
Kitabın indirilme gayesi bu iken bunların azalmasına ve yok olmasına izin veremeyiz.
Bu sebeple Kur’ân’ı terk etme meselesi düzeltilmelidir.
Bu da Kur’ân’ı tedebbür etmekle, hayatımızda Kur’ân’dan bir tedebbür payı oluşturmakla mümkündür.
Kur’ân zor değildir.
Bazı insanlar:
“Ben tedebbür ediyorum ama zihnime hiçbir şey gelmiyor.”
der.
Ne zamandır Kur’ân üzerinde tedebbür ediyorsun?
Bir kere mi? İki kere mi? Aceleyle mi?
On dakika mı? Yarım saat mi?
Ne zamandır tedebbür ediyorsun?
Her şey hakkını ister.
Bir kütüphaneye girdiğini düşün.
Çok büyük bir kütüphane…
Ben sana:
“Şu kitabı bu kütüphanede nerede bulabilirim?”
diye soruyorum.
Belki de onu bulmak çok zor.
Arıyorsun, arıyorsun…
Nerede olduğunu bulmak için uzun zamana ihtiyacın var; hatta belki ümidini kesiyorsun.
Normaldir.
Çünkü bu ilk sefer.
Fakat bu kütüphanede iki gün, üç gün, dört gün, bir ay, iki ay çalışmaya başlarsan…
Üç ay sonra sana:
“Şu kitabı nerede bulabilirim?”
diye sorduğumda ne diyeceksin?
Her kitabın nerede olduğunu bileceksin.
Niçin?
Çünkü kütüphaneyle yaşadın.
Kütüphaneyle yaşadın.
Onun içine girdin.
Kur’ân da böyledir.
Sen Kur’ân’ın içine girmiş misin?
Eğer Kur’ân’ın içinde yaşıyorsan, tedebbür etmek ve mânâları çıkarmak kolaylaşacaktır.
Fakat Kur’ân’a sadece vaktinin kenarından köşesinden birkaç dakika ayırıp onun zihninde sürekli mevcut olmasını istiyorsan:
İmkânsız.
İmkânsız.
Bunun gerçekleşmesi mümkün değildir.
Bu sebeple ilmin az olabilir; fakat Kur’ân ile iç içeliğin çoksa, Kur’ânî mânâlardan, ilmi çok olup Kur’ân’ın içine girmeyen bir kimseden daha fazla istifade edebilirsin.
Her şey böyledir.
İnsanın tabiatı budur.
Bir şeyin içine ne kadar girersen, onu o kadar iyi tanırsın.
İnsan tabiatı böyledir.
Öyleyse sana soruyorum:
Kur’ân ile ne kadar zamandır iç içesin?
Kur’ân ile ne kadar zamandır yaşıyorsun?
Yıllar mı?
Ne kadar?
Sonra gelip:
“Vallahi iki kere, üç kere, dört kere denedim, bir şey bulamadım. Demek ki Kur’ân zor.”
deme.
Sonra da:
“Falancanın kitabına, falancanın kitabına, falancanın kitabına gidelim.”
de.
Biz bunu hayatın diğer alanlarında yapmıyoruz.
Öyleyse Rabbimizin Kitabı söz konusu olduğunda nasıl yapacağız?
Sıradan meselelerde bunu yapmıyoruz.
Sabrediyor, teenni ediyor, öğreninceye kadar çalışıyoruz.
Bir dil öğrenmek için iki-üç yıl oturuyoruz.
Herhangi bir ihtisas için üniversitede dört yıl geçiriyoruz.
Kur’ân’a gelince bir-iki hafta istiyoruz.
Sonra bırakıyoruz.
Bu mantıklı değil.
Bu mantıklı değil.
Bu, Allah’ın Kitabı’na karşı hafife alma ve ihmalkârlıktır.
Öyleyse Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu gerçekleştirmek istiyorsak, Kur’ân’ı terk etme krizine bir son vermeliyiz.
Kur’ân üzerinde tedebbürü günlük hayatımızın bir parçası hâline getirmeliyiz.
On dakika bile olsa, çeyrek saat bile olsa…
Her gün bir âyet açıp üzerinde düşün.
Kendine bir pay ayır.
Tedebbür ederek mutlaka hatim yapman şart değil.
Hayır!
Aylarca tek bir sûre üzerinde durabilirsin.
Bunda hiçbir mahzur yok.
Sahâbe de böyleydi.
İbn Ömer’in naklettiği gibi:
“Resûlullah’ın ashâbının hayırlılarından bir adamın Kur’ân’dan yalnızca bir sûreyi uzun süre ele aldığı olurdu ve bunu ağır bulurlardı.”
Sahâbe neden bir sûre üzerinde uzun süre duruyordu?
Biz ise Kur’ân’ı bitirmek için birbirimizle yarışıyor, hızla okuyup âyetleri mümkün olduğunca çabuk tamamlamaya çalışıyoruz.
Tasavvurlar farklı.
Tasavvurlarımız değişince uygulamalarımız da değişti.
Bugünün Müslümanının hızlıca hatim yaptığını; sahâbenin ise teenni ederek, sabrederek ve bir sûre ile uzun yıllar yaşayarak onu okuduğunu gördüğünüzde, bu uygulamalar rastgele ve anlamsız değildir.
Bunlar Kur’ân’a ilişkin tasavvurlarımızın farklılığını gösterir.
Onlar Kur’ân’ı kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir Kitap olarak görüyorlardı.
Hayatlarını doğrultan bir Kitap olarak görüyorlardı.
Nereye gideceklerini ve nereden geleceklerini gösteren bir hayat pusulası olarak görüyorlardı.
Biz ise onu sadece ezber ve tilâvet kitabı olarak görüyoruz.
Okuduğumuz, hatmettiğimiz, yarıştığımız, seslerimizi yarıştırdığımız bir kitap…
Kur’ân bizim için bundan ibaret hâle gelmiş.
Böyle düşününce hızlıca hatmetmemiz tabiî.
Sahâbenin ise yavaş yavaş okuyup beklemesi ve hayatını Kur’ânî mânâlardan ilham alarak düzenlemesi de tabiî.
İki anlayış arasında çok büyük fark var.
İmam Mâlik’in dediği gibi:
“Bu ümmetin sonu, ilkini ıslah eden şeyle ıslah olacaktır.”
İlk neslin nasıl ıslah olduğunu görmek istiyorsak, işte onların yolu budur.
Islah istiyoruz.
İşte harita bu.
Yeni bir şey icat etmeyeceğiz.
Yol budur.
Ya bu yoldan gider ve onların ulaştığı gibi ulaşırız yahut yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşmaya devam ederiz.
Allah Teâlâ buyuruyor:
﴿اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ﴾
“Allah göklerin ve yerin nurudur.”
Göklerin ve yerin nuru ne demektir?
Göklerin ve yerin kanunu demektir.
Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ın koyduğu kanuna göre hareket eder.
Bu sebeple kâinat başıboş ve anlamsız bir hâlde yaşamaz.
Her şey bir nizama bağlıdır.
İnsan da böyledir.
Allah Teâlâ insana bu nuru indirdi ki ilâhî nurun geri kalanına katılsın:
﴿فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالنُّورِ الَّذِي أَنْزَلْنَا﴾
Öyleyse sahâbenin bu nura katıldığı gibi biz de katılmak istiyorsak, işte pusula budur.
Yol budur.
Yeni bir şey icat edemeyiz.
Deneyip durduk, çabaladık; sonunda bu yeryüzünde şaşkın kaldık.
Öyleyse Kur’ân’a ilişkin tasavvurlarımızı değiştirmeli ve onları sahâbenin Kur’ân’a ilişkin tasavvurları hâline getirmeliyiz.
Allah Teâlâ sahâbenin hâlini bize anlatırken, üzerlerine âyetler indiğinde imanlarının arttığını ve onların sevindiklerini bildiriyor.
Kur’ân âyetleri indiğinde sadece imanları artmıyordu; aynı zamanda seviniyorlardı.
Niçin seviniyorlardı?
Niçin seviniyorlardı?
Sahâbe vahyin tavrını öğrenmeye neden iştiyak duyuyordu?
Bugün ise Kur’ân’ın tamamı elimizde.
Meseleleri tartışıyor, konuşuyor, müesseseler kuruyoruz.
Sonra:
“Yaptığınız iş hakkında Kur’ân’ın tavrı nedir?”
diye soruyorsunuz.
Hiçbir şey bilmiyorlar.
Kur’ân’ın varlığı niçin bizi sadece ezber yönüyle ilgilendiriyor?
Sahâbe ise yeni âyetlerin indiğini öğrendiğinde seviniyordu.
Çünkü bu âyetlerin onları karanlıklardan aydınlığa çıkaracağını biliyorlardı.
Onların bildiği gibi bilmezsek başarılı olamayız.
Kısacası mesele açıktır.
Mesele açıktır.
Yolu belirleyen sensin.
Yol gizli değil.
Problem senin tercihlerindedir.
Allah Teâlâ insanları yolların ayrıldığı kavşaklara götürmeyi sever.
Gri alanları sevmez.
Bu sebeple şöyle buyurdu:
﴿عَفَا اللَّهُ عَنْكَ لِمَ أَذِنْتَ لَهُمْ﴾
“Allah seni affetsin; onlara niçin izin verdin?”
Niçin izin verdin?
“Doğru söyleyenleri ortaya çıkarıp yalancıları bilesin diye…”
Onları yol ayrımına getir.
Sen Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yoluna inanıyor musun?
Öyleyse bana buna inandığını ispat et.
Hayatının tamamı Kur’ân dışındaki esaslar üzerine kurulu iken:
“Ben Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yoluna inanıyorum.”
diyemezsin.
Bu nifaktır.
Bu nifaktır.
İnanmadığın bir şeyi söylüyorsan bu nifaktır.
Öyleyse sözlerimizle amellerimiz birbiriyle uyumlu olmalıdır.
Aksi hâlde bu, nifakın bir çeşidi olur.
2. İkinci Zorluk: Kur’ân’a Karşı Sâdık Olmamak
Allah Teâlâ’ya karşı sâdık olmamak…
Birçoğumuzun problemi, sıdkı başkalarına karşı dürüstlük zannetmesidir.
İnsanların birbirlerine karşı dürüst olduğunu görebilirsiniz.
Bir insan başkalarına karşı yalan söylemiyor olabilir.
Bir söz söylediğinde ona sadık kalabilir.
Bir söz verdiğinde sözünü tutabilir.
Fakat kendi nefsine ve Allah Teâlâ’ya karşı sâdık olmayabilir.
Nasıl?
Kur’ân’a, daha önceden sahip olduğu birtakım önyargılarla girer.
Önceden belirlenmiş kabulleri vardır.
Sonra Kur’ân’ı, daha önce sahip olduğu bu önyargıları ispat etmek için kullanmaya çalışır.
Bundan ne elde ettik?
Biz Kur’ân’ın bize rehberlik etmesini istiyoruz; Kur’ân’a bizim rehberlik etmemizi değil.
Kur’ân’ın bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarması için bize rehberlik etmesini istiyoruz.
Fakat kendi önyargılarımızı Kur’ân’a dayatırsak, Kur’ân’a biz rehberlik etmiş oluruz.
Böylece denklemi tersine çeviririz.
Meselâ bir insanın başka bir insana haksızlık ettiğini düşünün.
Bir âlim başka bir âlime haksızlık ediyor.
Ona:
“Kardeşim, bu adamı itibarsızlaştırman doğru değil. Bir meselede hata etmiş olabilir. Hatasını hatası kadar değerlendir.”
dersiniz.
Allah Teâlâ buyuruyor:
﴿وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا﴾
Fakat o kişi bunu:
“Allah hakka ve hayra tavsiye etmeyi emretti.”
diyerek meşrulaştırıyor.
Oysa kendi içinde onu düşürmek istediğini biliyor.
Aralarında haset var.
Şahsî problemler var.
Başka şeyler var.
Fakat bütün bunları “şer‘î bir tavır” olarak gerekçelendiriyor.
Dışarıdan bakıldığında sâdık görünüyor.
Fakat kendi içinde sâdık olup olmadığını kendisi biliyor.
Bazı insanlar belirli tavırlarıyla meşhur olduktan sonra o tavırlardan geri dönmekte zorlanırlar.
Âyetleri getirirsiniz, delilleri getirirsiniz; fayda etmez.
Çünkü geri dönmesi kendisine ağır gelen bir tavrı vardır.
Meselâ bir insan belli bir fikir uğruna bir müessese kurmuştur.
Sonra bu fikrin Kur’ân ile bağdaşmadığını fark etmiştir.
O müesseseyi kapatmasını ister misiniz?
Kendisi için çok zordur.
Stratejisini değiştirmesini ister misiniz?
O da zordur.
Bunu ancak gerçekten sâdık olanlar yapabilir.
Allah’a tam anlamıyla teslim olmuş olanlar yapabilir.
Benim için problem yok:
“On veya yirmi yıl önce bir müessese kurdum. Sonra hata ettiğimi anladım.”
Ne olmuş?
Ecrim Allah’a aittir.
Bunca yıl samimîydim ve bunun sevabı bana yazılır.
“Selâmün aleyküm, müessesenin stratejisini yeniden düzenliyoruz. Mesele bitti.”
İşte bu kadar kolay.
Allah’a karşı sâdık isen çok kolaydır.
Sâdık değilsen çok zordur.
Bu sebeple insanlar arasındaki dürüstlüğe aldanma.
Başkalarına karşı dürüst olmak, vallahi çok kolaydır.
Fakat Allah’a karşı sâdık olmak en zor şeydir.
İşte bu büyük bir imtihandır.
Bazen âyetlerin fayda etmediğini görüyorum.
İlim sahibi insanlarda bile fayda etmiyor.
Çünkü önceden oluşmuş önyargıları var.
Meselâ kadınlara karşı kötü önyargıları bulunan bir insan düşünün.
Kadını hiçbir değeri olmayan biri olarak görüyor.
Kadınla ilgili âyetleri getiriyorsunuz.
Metinleri evirip çeviriyor, boyunlarını büküyor ve sonunda onları kendi önyargılarıyla uyuşacak hâle getiriyor.
Kur’ân böyle bir insana ne yapsın?
Bu durumda Kur’ân sana fayda etmez.
Böyle biri Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu nasıl gerçekleştirebilir?
Önce kendi nefsinde bunu gerçekleştiremez; başkaları için gerçekleştirmesi ise zaten mümkün değildir.
3. Üçüncü Zorluk: Zarara Uğrayan, Haset Eden Ve Fırsat Kollayan Kesimler
İnsanların tamamının hakikati sevdiğini zannetmeyin.
Tekrar ediyorum:
İnsanların tamamının hakikati sevdiğini zannetmeyin.
Hakikatin düşmanları vardır.
Hakikatten zarar gören kesimler vardır.
Kur’ân’ı zalimler sevmez.
Bir zalimin Kur’ân’ı sevmesi mümkün değildir.
Sevdiğini söylese bile yalan söyler.
Çünkü Kur’ân’ın projesi nedir?
İnsanların adaleti ayakta tutması, içtimâî hayatta adaleti gerçekleştirmesidir.
Peki, zalim olup adaleti gerçekleştirmek istemek nasıl mümkün olabilir?
Mümkün değildir.
Öyleyse projeniz içtimâî hayatta adaleti gerçekleştirmekse, size ilk karşı çıkacak olanlar bundan menfaatleri zarar görecek olan zalimlerdir.
Kur’ân indiğinde hakikatten zarar gören bütün kesimler ona karşı çıktı:
﴿فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلَٰكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ﴾
Onların senin şahsınla bir problemi yok.
Seni yalancılıkla itham etmiyorlar.
Onların problemi getirdiğin projeyle.
Çünkü bu proje onların menfaatlerini ortadan kaldırıyor.
Putlardan kazanç sağlıyorlardı.
Putların etrafında koskoca bir ticaret ve iktisat düzeni vardı.
Sen gelip bütün bunları yıkıyorsun.
Beni İsrâil âlimleri de bu makamlar sayesinde itibar, imtiyaz ve servet elde etmişlerdi.
Sen bütün bunları ortadan kaldırmak istiyorsun.
Olmaz!
Bu sebeple hakikatten zarar gören kesime, ister sakallı olsun ister sakalsız, nasıl görünürse görünsün, aldırma.
Kur’ân’dan zarar gören hiç kimseye dönüp bakma.
Bazı insanlar kendi menfaatlerinden büyük servetler elde etmişlerdir.
Bu sebeple hayatlarını Kur’ân’a göre düzeltmek istemezler.
Çünkü Kur’ân’ın ölçüsüne vurulduklarında her şey ortaya çıkacaktır.
İşte birinci kesim budur.
İkinci Kesim: Haset Edenler
Bunların projeyle bir problemi olmayabilir.
Fakat projeyi taşıyanlarla problemleri vardır.
Bazen bir insanın bir âlime saldırdığını görürüm.
“Bu adamı özellikle bu âlime karşı harekete geçiren mesele nedir?”
diye araştırırsınız.
Başka bir şey bulamazsınız; sadece haset.
“Yirmi, otuz kitap yazmış. Bu kadar kitabın kalitesini nasıl koruyabilir?”
der.
“Bu kitapları okudun mu?”
dersiniz.
“Hayır, okumadım.”
“Öyleyse nasıl hüküm verdin?”
“Kitapların sayısı çok. Sıradan bir insan bunları yazamaz.”
Peki, senin problemin fikirlerle mi?
Hayır.
Adamın şahsıyla problemin var.
Çünkü fikirlerini zaten okumadın.
Bu adam otuz yıldır kendisini ilme vermiş; insanlar onu tanımıyor bile.
İlme kendini vermiş, yazıyor, üretiyor.
Sen ise ilme ancak kırıntı kadar vakit ayırıyorsun.
Kendini onunla nasıl kıyaslayabilirsin?
Bu sebeple bir insanı tenkit eden kimseyi gördüğünüz zaman meseleyi araştırın.
“Tam olarak hangi mesele sebebiyle tenkit ediyor?”
diye sorun.
Ya gerçekten haklıdır, yahut sadece haset ettiğini, yahut bu meseleden zarar gördüğünü fark edersiniz.
Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolundan söz ettiğiniz zaman, bundan zarar görecek çok sayıda insan vardır.
Meselâ İslâmî bankacılık müesseselerine gittiğinizde, bazı İslâmî bankalarda çalışan hocalar Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolu esas alınarak yaptıkları iş değerlendirildiğinde zor durumda kalabilirler.
Bu sebeple bu anlayışı ortadan kaldırmak için her türlü mazereti ve gerekçeyi bulmaya çalışacaklardır.
Üçüncü Kesim: Fırsatçılar
Şimdi hayır taşıyan herhangi bir projeyi, Kur’ân’ın kendisinden başlayarak insanlara sunduğumuz herhangi bir Kur’ânî fikri ele aldığımızda karşımıza çıkan kesimlerden söz ediyorum.
Bunlar dört kesimdir:
Zarar görenler, haset edenler, fırsatçılar ve sâdıklar.
Fırsatçılar başlangıçta sizinle ilgilenmez.
Fakat başarılı olduğunuz zaman gelir ve size katılırlar.
Proje daha başındayken ortada yokturlar.
Fakat proje öne çıkıp başarı kazandığında hepsi sizinle birlikte olmak ister.
Bunlar bize kimi hatırlatıyor?
Bedevîleri.
Başlangıçta İslâm’a girmediler.
Hudeybiye’de, Mekke’nin fethinden önce İslâm ordusuyla birlikte yürümediler.
Çünkü ganimet yoktu.
Fakat Hayber’e, ganimetlerin bulunduğu yere gidileceği zaman:
“Bizi de peşinizden götürün.”
dediler.
Niçin?
Ganimet var.
Servet var.
Meselâ bir vakıf bankası kurmak istediğimizi düşünün.
Karşınızda bu kesimleri göreceksiniz.
Kapitalist bankalardan zarar gören kesimler size karşı çıkacak ve sizi engellemeye çalışacak.
Haset edenler, bu projeyi taşıyanlara karşı çıkacak.
Fırsatçılar ise başlangıçta sizin yanınızda olmayacak.
Fakat banka başarıya ulaştığında gelip size katılacak.
Dördüncü Kesim: Sâdıklar
Bunların problemi hakikati istememeleri değildir.
Bunlar hakikati henüz bilmiyorlar.
İşte özellikle bu kesime yoğunlaşın.
Bütün zihninizi bu kesime verin.
Diğerlerine dönüp bakmayın.
Kur’ân’ın hitabını inceleyip istikrâ ettiğinizde, Peygamber aleyhissalâtü vesselâma verilen tavsiyelerin büyük ölçüde bu kesime odaklanmasını istediğini görürsünüz.
Hakikati bilmeyen fakat öğrendiği zaman onunla amel edecek olan sâdık insanlara yoğunlaşın.
İlk üç kesimle vaktinizi tüketmeyin.
Onları yok sayın:
﴿فَأَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلَّىٰ عَنْ ذِكْرِنَا﴾
“Bizim zikrimizden yüz çevirenden yüz çevir.”
Bitti.
Fakat sâdık kesime yoğunlaşın.
Vaktinizi onlar için kullanmaya çalışın.
VI. Kur’ân’ın En Doğru Ve En Üstün Yolu Hayatın Alanlarına Nasıl Yansır?
Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolu, hayatın pek çok alanına yansımalıdır.
Bütün alanlardan söz edemem; konu çok uzar.
Meselâ Kur’ân’ın kendisiyle nasıl ilgileneceğiz?
Kur’ân, kendisiyle muamele konusunda birtakım usûlî ölçüler ortaya koymuştur.
Bunlara dayanmak zorundayız.
Meselâ siyakın bilinmesi…
Kur’ân’daki kullanımların bilinmesi…
Mesânînin bilinmesi…
Muhkem ve müteşâbihin bilinmesi…
Kur’ân’ı anlamada sünnet-i nebeviyyeye başvurulması…
Arap diline müracaat edilmesi…
Ve diğer usûlî ölçüler…
Bunlar bizim Kur’ân ile muamelemizi tashih eder.
Aynı şekilde Kur’ân, sünnet-i nebeviyye ile muamelemizi de düzenler.
Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunu şu alanlarda ortaya çıkarmamız gerekir:
Siyasette…
Eğitimde…
Hayır hizmetlerinde…
İdarede…
İktisatta…
İçtimâî hayatta…
Ailede…
Terbiyede…
Hayatın bütün alanlarında…
Hiçbir alan Kur’ân’ın en doğru ve en üstün yolunun dışında bırakılamaz.
Fakat bu, ayrı ayrı araştırılması gereken bir vazifedir.
Meselâ okullar için Kur’ânî ölçüler arıyoruz:
Bir okulun İslâmî olup olmadığını nasıl anlayacağım?
Vahiyden çıkarılmış ölçüler var mı?
Bu İslâmî bankanın gerçekten İslâmî olup olmadığını, yoksa sadece sözde mi İslâmî olduğunu nasıl anlayacağım?
Bunun ölçüleri var mı?
“İslâm üniversitesi” adını taşıyan üniversitelerin gerçekten İslâmî üniversite olup olmadığını nasıl anlayacağım?
Bunun ölçüleri var mı?
Bunlar müessese düzeyinde sorulacak sorulardır.
Fakat şahsî düzeyde de aynı mesele geçerlidir:
“Ben münafık mıyım, değil miyim?”
Bunun ölçüleri var mı?
Münafık şahsiyetinin işaretleri var mı?
Bütün bunlar Kur’ân’da vardır.
Fakat bunları Kur’ân’a gidip çıkaracak ve sonra hayatın içinde müşahhas hâle getirecek kimselere ihtiyaç vardır.
Aksi hâlde Kur’ân, gökte asılı duran bir Kitap gibi kalır; Mushaf’ta bulunur, fakat hayatımızda bulunmaz.
Öyleyse ilk proje, herkesin kendi sahasında şu soruyu sormasıdır:
“Kur’ân kendi alanımda beni en doğru ve en üstün olana nasıl yönlendirebilir?”
İlk vazife budur.
Sonra kendine şunu sormalısın:
“Gerçekten Kur’ân’ın hidayetiyle yürüdüğümü hissediyor muyum?”
Ailenle, nefsinle, eşinle, çocuklarınla, arkadaşlarınla, iş çevrenle ve etrafındaki herkesle ilişkilerinde Kur’ân’ın rehberliğine göre mi hareket ediyorsun?
Yoksa etmiyor musun?
Kendine sor.
Emin olmak istiyorsan git ve:
“Kur’ân’ın bu konudaki tavrı nedir?”
diye araştır.
İnşallah önümüzdeki günlerde Kur’ânî Temel Programı projesini başlatacağız.
Bu program, Şuûr Müessesesi tarafından ilan edilecek.
Ümmetin Kur’ân şuuru konusundaki zaafını azaltmaya çalışacak.
Kur’ân ile şuurlu bir şekilde nasıl ilişki kurulacağını ele alacak.
Kur’ân’ı terk etme ve Kur’ân şuurundan mahrum olma problemini, hiç olmazsa kısmen çözmeye çalışacak.
İnşallah bu program bu açığın bir kısmını kapatabilir.
Fakat bu, her insanın kendi vazifesini yerine getirmesinin önemini ortadan kaldırmaz.
Bu noktayı tekrar tekrar vurguluyorum.
Çünkü birçoğumuz vazifenin âlimlere ait olduğunu, hocalara ait olduğunu düşünüyor.
“Bizim vazifemiz sadece dinlemek.”
Hayır!
Sahâbe böyle değildi.
Onlar:
“Bazıları çalışır, bazıları çalışmaz.”
diye ayrılmamışlardı.
Hayır!
Herkes çalışıyordu.
Herkes Kur’ân’ın hidayetini arıyordu.
Kur’ân’dan hidayet aramamak için kendine bir mazeret bulunduğunu düşünme:
﴿أَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ﴾
“Âyetlerim size okunmuyor muydu?”
Hepinize Allah’ın âyetleri okunuyordu.
Her insanın Kur’ân’dan bir payı vardır.
Bu pay, gücüne göre artar veya azalır.
Allah Teâlâ bize tedebbürü emretti.
Fakat şöyle buyurdu:
﴿فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ﴾
“Gücünüz yettiğince Allah’tan sakının.”
Ve:
﴿لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا﴾
“Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.”
Öyleyse gücün nispetinde tedebbür et.
Senden gücünün üzerinde bir şey istenmiyor.
Eğer yapamıyorsan âlimlere sor.
Fakat Kur’ân’dan kendi payını almak zorundasın.
Kur’ân’dan kendi nasibini almak zorundasın.
Söylemek istediklerim bunlardı.
Allah hakkı söyler ve doğru yola hidâyet eder.
Vesselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû.
Konuşmanın Arapça Aslı:👇
https://youtube.com/watch?v=VwthjTFnglE&si=drv2Ewxk5W9EBpSW
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
18.09.2026 – OF
أقومية القرآن
نايف بن نهار
السلام عليكم ورحمة الله وبركاته.
الله يبارك فيكم جميعاً. أنا أرى أناساً في الخارج وقوفاً، فلو أمكن أن يتقدم الحضور في المسجد، يعني هنا في مساحات نوعاً ما، لو تقتربون حتى يعني… اللي بره فيه شاشات.
أيوة، لكنهم وقوف. لا لا، وجزء فيه سجاد وفيه كل شيء. ما عليّ ما عليّ، يسر الله خيراً، استحملونا، هي ساعة واحدة إن شاء الله والأمر يسير، جزاكم الله خيراً.
طيب، الليلة إن شاء الله سوف نتحدث عن موضوع مركزي، وهو موضوع أقومية القرآن.
أقومية القرآن امتداداً لقوله تعالى:
﴿إِنَّ هَٰذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ﴾.
نريد أن نفهم اليوم ما معنى أن القرآن يهدي للتي هي أقوم، وهل هذه الآية متحققة في واقعنا، أو أنها مجرد آية موجودة في المصحف؟
وإذا كانت غير موجودة في واقعنا، كيف يمكن أن نُمكِّن لهذا المشروع، مشروع أقومية القرآن؟ كيف يمكن أن نكون جزءاً من هذا المشروع ونجسِّد أقومية القرآن على أرض الواقع؟
إذا كانت أقومية القرآن غير متحققة في واقعنا، فواجبنا إذن أن ننقل هذه الآية لتكون منهاجاً في أرض الواقع.
لكن قبل ذلك نريد أن نعرف السياق التاريخي الذي نحن فيه، والذي تأتي أقومية القرآن في ظله، حتى نفهم في أي لحظة تاريخية ومعرفية نعيش.
السياق التاريخي: عصر العولمة والقولبة
منذ أكثر من مئة عام، والعالم كله يعيش تحت فكرة العولمة. والعولمة في تعريفها الإجرائي، وفي صورتها الثقافية، تعني إذابة أصالة الأمم الأخرى لصالح النموذج المهيمن.
هناك نموذج مهيمن وهو النموذج الغربي، والأمم الأخرى كلها تذيب أصالتها لتتعايش مع هذا النموذج وتنسجم معه، إما انبهاراً وإما إكراهاً: إما أن الناس منبهرة بهذا النموذج فتنصهر فيه، أو إكراهاً تحت القوة العسكرية والقوة السياسية أو غير ذلك.
هذا الأمر بدأ منذ أكثر من مئة عام، واستمر الغرب في هذه العولمة التي أذابت خصوصيات الآخرين، وسعت المجتمعات جميعها لأن تكون متلائمة مع هذه الهيمنة ومع هذه العولمة.
هذه العولمة التي فُرضت علينا أنتجت قولبة.
ما معنى قولبة؟ أن العقول البشرية أصبحت مقولبة وفقاً لما يريده هذا النموذج المهيمن. فأنت تفكر لا بأس، لكن ضمن القالب الذي وضعه لك هذا المهيمن.
ليس فقط نحن المسلمين، جميع الثقافات تحاول أن تنسجم مع هذه الثقافة المهيمنة التي نتجت عن العولمة. فهم ليست لديهم مشكلة أنك مسلم، تريد أن تفكر أنك مسلم، لديك دين، لديك نصوص من الوحي؛ هذه ليست مشكلة، لكن ضمن القالب الذي وُضع لك.
- تريد أن تقول: أنا مسلم لديّ نظام سياسي إسلامي؟ لا مشكلة، لكن ضمن القالب الديمقراطي الليبرالي بنمطه الحزبي. لا تحاول أن تخرج عن هذا النمط، وإلا سنقول إنك متخلف رجعي.
- تقول: أنا مسلم لديّ نظام اقتصادي إسلامي؟ لا بأس، أهلاً وسهلاً بك، لكن ضمن الإطار الرأسمالي بمؤسساته المصرفية والبورصة وكل هذه المؤسسات. حاول أن تفصل إسلامك على مقاس هذه المؤسسات، وإلا فأنت تحتاج إلى إسلام معاصر.
والمقصود بالمعاصر ليس أن يأتي الإسلام ليصلح عصرنا، بل أن نفصل الإسلام على مقاس متطلبات العصر التي اختارها النموذج المهيمن.
- تريد أن تأتي بأفكار في العلوم الاجتماعية؟ لا بأس، لكن ضمن الإطار الأيديولوجي الليبرالي. فلا مشكلة عندك تصورات إسلامية، بل ضمن علم الاجتماع الإسلامي.
- عندك تصورات في المعرفة النفسية؟ لا مشكلة، لكن ضمن علم النفس الإسلامي.
وهكذا انطلقت العقول الإسلامية بالملايين وهي تفكر ضمن هذه المصارفı الإسلامية، وعلوم الاجتماع الإسلامية، والديمقراطية الإسلامية، حتى صارت الليبرالية الإسلامية؛ كل شيء كذا غربي وإسلامي.
هذه القولبة جعلتنا لا نستطيع أن نفكر خارج هذا القالب، وجعلتك تتوهم الحرية وأنت لا تملكها.
يعني مثل الذي يضع لك غرفة صغيرة ويقول لك: تفضل العب كرة. تقول له: لكن هذا ليس ملعباً للكرة، هذا لا يناسب فكرة كرة القدم. يقولك: معليش، حاول أن تفصل تصوراتك عن كرة القدم في هذه الغرفة.
فأصبحنا نفصل كل شيء على هذا المقاس، ونقول بحجة الضرورة: لا يوجد إلا هذه الغرفة، ماذا نفعل؟ دعونا نلعب فيها.
لذلك لما نفكر في الاقتصاد الإسلامي بنمط آخر لا يخضع للنظام الرأسمالي، يقولك: أنت مثالي، مثالي تريد شيئاً لا يمكن أن يُفعل.
لماذا؟ من قال إنه مثالي؟ لأنه يخالف النموذج المهيمن.
وهذه كارثة كبيرة؛ حينما يهيمن النموذج على الوعي العالمي يصعب على الإنسان أن يفكر خارج إطار هذا القالب، فيخضع له ويفكر في إطاره.
أنا لا أقول إن الأمة كلها كانت هكذا، لكن التيار العام، لا سيما العقل المؤسسي من الأمة (الجامعات والمؤسسات التعليمية) كلها تدور في هذا القالب.
حتى التي قالت إنها جامعات إسلامية، في النهاية كان مشروعها أسلمة الغرب، وليس صناعة المعرفة الإسلامية.
ففي فرق كبير بين المشروعين: بين مشروع أن تأتي بالغرب وتحاول أن تأسلمه، وحينها يكون الغرب هو المركز، والغاية هي النقد ومحاولة الملاءمة والانسجام مع نموذجك.
أما المعرفة الإسلامية فهي تنطلق تأصيلاً من الوحي، ثم ترى من ينسجم مع هذا الوحي وتستفيد منه.
هذا الأمر سُخّرت له الأمة تقريباً مئة عام.
ولو نظرتم في الإنتاج الفكري للأمة قبل مئة سنة، ونظرتم إلى الأسئلة التي طُرحت في ذلك الوقت، ستجدون أنها نفس الأسئلة التي تُطرح الآن.
كنت أقرأ رسائل سعيد حليم باشا، آخر رئيس وزراء في الدولة العثمانية؛ لما تقرأ الكتاب ترى أن الأسئلة التي يطرحها والقضايا التي يناقشها هي قضايانا، كأن الأمة الإسلامية لم تتقدم خطوة واحدة.
تستغرب: لماذا بعد مئة سنة نطرح نفس الأسئلة؟ لماذا بعد مئة سنة لم نتقدم خطوة واحدة؟ لأننا نفكر في نفس القالب.
يا جماعة لا تنسحبوا وراء الغرب، يا جماعة الغرب جيد بس خذوا شيئاً واتركوا… نفس المنطق يُعاد ويُكرر في كل زمان، إلى أن بدأت هذه القولبة بالانكسار، بدأت بالانشطار.
بدأ هذا العصر، عصر العولمة الثقافية والقولبة، بدأ بالتلاشي.
لا أقول إنه انتهى تماماً، لكن بدأت علامات الانشطار فيه.
لماذا بدأت القولبة بالانكسار؟
لسببين أساسيين في صناعة وعي مختلف، وفي إتاحة فرصة جديدة للأمم الأخرى كلها، وليس فقط للأمة الإسلامية:
السبب الأول: طوفان الأقصى
فرضِيَ الله عز وجل عن كل من يسهم في نصرة أهل غزة، وأسأل الله عز وجل أن يجعل لنا سهماً في نصرتهم بأي طريقة من الطرق.
طوفان الأقصى ماذا فعل؟
نعم انطلق من غزة، لكنه زلزل الوعي العالمي تجاه النموذج الغربي.
هذا النموذج الغربي الذي تحدثنا عنه تواً وقلنا إنه هيمن، كانت هيمنته بسببين: الانبهار والاضطرار.
طوفان الأقصى قضى على الانبهار.
حتى الغربيون أنفسهم الذين كانوا مغرمين (نتكلم عن الغربيين الذين يطالبون بحقوق الإنسان والآمرين بالقسط منهم) بدأوا يراجعون مسلماتهم: هل فعلاً نحن مع حقوق الإنسان؟
فما بالك بمن هم خارج المنظومة الغربية؟
كثير من المفكرين الذين اتخذوا مسارات غربية في حياتهم، من المفكرين المسلمين حتى، صارت عندهم مراجعات ضخمة جداً: أن هذا النموذج الغربي ليس كما نظن.
أنا لا أقول إن طوفان الأقصى فقط هو الذي أسهم في هذا الأمر؛ الحرب الروسية الأوكرانية ساهمت أيضاً، لكن الذي قضى على حالة الانبهار بالنموذج الغربي هو طوفان الأقصى.
فبالتالي سمح للعقل أن يفكر: إذا لم يكن هذا هو النموذج القاعد، إذن أين النموذج القاعد؟
بدأ العقل الإنساني يفكر ببديل عن النموذج الغربي، بعد أن كان يظن أنه نهاية التاريخ، وأنه ليس بالإمكان أفضل مما كان، وأن هذا نهاية إقدام العقل الإنساني.
السبب الثاني: تخلي الولايات المتحدة عن الأيديولوجيا الليبرالية
في السابق كان يأتيك أصغر مسؤول في وزارة الخارجية الأمريكية ليقول لك: يجب أن تفعل كذا، ويجب أن تفعل كذا، يجب أن تتعاملوا بالحريات كذا، ويجب أن تتعاملوا مع النساء هكذا، ويجب أن تعاملوا أطفالكم هكذا.
الآن أمريكا تصرخ أنها لا علاقة لها بالأمم، هي لا يهمها إلا المسألة العسكرية والاقتصادية.
أما حقوق الإنسان فهي غير معنية وغير حفيّة بها؛ ماذا يفعل العالم بنفسه؟
وهذا الأمر صدر رسمياً في الوثيقة الاستراتيجية التي أصدرتها الإدارة الأمريكية، وقالت إن حقوق الإنسان وحريات الشعوب هذه مسألة ثقافية لا علاقة لنا بها.
يريدون استرداد كيفهم، يريدون حقوق الإنسان كيفهم.
لن يأتيك مسؤول أمريكي يحدثك عن حقوق المرأة.
حالة الاضطرار للانسجام مع المنظومة الليبرالية أعلنت أكبر دولة منظِّرة للنموذج الليبرالي، صاحبة الوقف الديمقراطي، أنها تخلت عنه.
إذن ذهب الانبهار وذهب الاضطرار.
ماذا يعني ذلك؟ يعني أننا نعيش الآن في أكثر لحظة يقل فيها منسوب الانبهار والاضطرار، يقل فيها منسوب الإكراه.
فكرة العولمة تعيش الآن في أقل منسوب لها.
وهذا ماذا يعني؟ يعني أننا الآن في أكثر لحظة في التاريخ المعاصر تسمح بإقامة مشروع أقومية القرآن: أن يكون القرآن هو مشروع هذه الأمة، أن يكون القرآن أمامها وإمامها.
هذه الآن لن تُنعت بالرجعية والتخلف كما كانت تُنعت قبل سنوات؛ خفّت هذه الموجة.
سابقاً من يريد أن يرفض الديمقراطية يشعر بثقل كبير جداً على العقل الإنساني كله مسلم، لكن اليوم تستطيع أن تجادل فيها.
هذا الضغط الذي خفّ بدأ يسمح للعقول بأن تفكر.
لذلك أنا أقول: هذه اللحظة هي لحظة القرآن، هي لحظة تحقيق:
﴿إِنَّ هَٰذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ﴾.
هذه اللحظة التي أصبح المجال متسعاً فيها ليخرج الناس من الظلمات إلى النور بهذا الكتاب.
ماذا نعني بأقومية القرآن؟
قد يكون القرآن مليئاً في المساجد وفي الأماكن وفي البيوت وفي كل مكان، والمراكز موجودة في كل مكان، فماذا نعني بأقومية القرآن؟
أقومية القرآن تعني فكرتين:
الفكرة الأولى: أن كل ما في القرآن هو الأقوم
أن تؤمن بذلك إيماناً مطلقاً.
- فإذا نهى الله عز وجل عن الربا، فتحريم الربا هو الأقوم للاقتصاد؛ لا لف ولا دوران.
- إذا أمر الله عز وجل بالشورى، فالشورى هي الأقوم للسياسة؛ لا لف ولا دوران.
- إذا أوجب الله عز وجل على الرجل القوامة، فالقوامة هي الأقوم للزواج وهي الأقوم للأسرة.
- إذا أمر الله عز وجل بالالتزام بالمعاهدات، فهي الأقوم في السياسة. لا تقول: السياسة فيها مصالح، تلعب وتلف الدور، ثم تقول: والله هذا المنطق الواقعي. هذا ليس منطقاً واقعياً، هذا المنطق الانتهازي، هذا منطق المنافقين.
نحن لسنا أمة تائهة لا معايير لها ولا قيم؛ لسنا أمة تأخذها أي فرصة اقتصادية ذات اليمين وذات الشمال.
لا، نحن أمة لديها مبادئ، نحن أمة تعرف كما تحرص على مصالحها تحرص على أخلاقياتها وتحرص على مبادئها.
لذلك هذه الفكرة التي يُنظر لها بمنطق «الواقعي» هذا كلام فارغ، كلام فاضي، لا يستقيم مع القرآن. ولو كانت خيراً لأشار إليها القرآن.
فإذن أقومية القرآن تعني: قبل أن تصدر أي موقف لابد أن تسأل: ما موقف القرآن؟
أي موقف في حياتك، في إدارة حياتك، يجب أن تسأل ما موقف القرآن، وأن تنطلق من القرآن.
وبالتالي إذا أردنا أن نؤسس جامعاً ونؤسس مدرسة: ما هي القيم التي تحكمونها؟ دعونا ننظر ما هي القيم التي أشار إليها القرآن.
وهذا غير متحقق في واقعنا بشكل واسع.
لذلك أقول مثلاً: القرآن أعظم قيمة أشار إليها قيمة الشكر:
﴿إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا﴾.
كم عدد المدارس الإسلامية (لا أقول غير الإسلامية، المدارس الحكومية هذه خالصين منها) التي تضع قيمة الشكر على رأس أولوياتها؟
أنا مررت على مدارس كثيرة أبحث عن قيمة الشكر فلا أجده، وأبحث عن برنامج عملي يدرب الطالب من الابتدائي إلى الثانوي يتخرج وهو يعلم جيداً ما معنى قيمة الشكر، ويعلم جيداً قائمة النعم التي لديه، وكيف يجب أن يقوم بحقها حتى لا يكون كفوراً بهذه النعم، وعلى رأس هذه النعم نعمة القرآن.
كيف يكون شاكراً لنعمة القرآن إذا كانت هذه القيمة العظيمة لا أكاد أجدها في منظومة التعليم التي منذ ابتدائها تغرس وجبات الحداثة في عقول الطلاب؟
كيف إذن يمكن أن نقول إن أقومية القرآن متحققة؟
دعك من الجامعات التي تغرد وتصنع المعارف بمعزل عن قيم الوحي؛ هذه قضية أخرى كبيرة جداً.
والقرآن لا يخذلك حين تلجأ إليه.
حين تبحث عن موقف القرآن لا يخذلك.
لكن جرّب، عش مع القرآن، انغمس في القرآن، وسوف ترى الجواب القرآني.
دائماً تبدو لك الأسئلة في بدايتها أنها بعيدة عن القرآن، لكن ما أن تعطي القرآن حقه حتى تجده يجيب عليك.
وأنا أكرر المثال الذي لأحد الشباب الذي كان يبحث؛ كان يريد أن يتزوج وكان يحب امرأة يريد الزواج بها، لكن أباها عقد القضية ووضع من الشروط ما صعّب الأمر، فكان عدة سنوات وهو يحاول، إلى أن جاء وقال: ما موقف القرآن من هذه القضية؟ هل أقدم على هذا الزواج أم أحجم؟ أريد أن أعرف.
نحن نتكلم عن أقومية القرآن، كيف يجيبنا القرآن على هذا السؤال؟
قلت له: لا أعرف صراحة، نحتاج نفكر بالقرآن، نمر ونستحضر بعض الآيات حتى نصل إلى هذا الجواب.
ذهب عدة أيام ثم جاء وقال: وجدت الإجابة، وجدت الإجابة في قضيتي.
الرجل الذي أراد أن ينكح موسى عليه السلام إحدى ابنتيه ماذا قال في النهاية؟
﴿وَمَا أُرِيدُ أَنْ أَشُقَّ عَلَيْكَ﴾.
فالنسيب الصالح لا يشق على من يريد أن يخطب ابنته.
هذا وجد ضالته في القرآن.
كنت أبحث قبل فترة، أو أعيد النظر في معايير الصداقة ومعايير من يعمل معك في المشاريع، لا سيما المشاريع التي لها علاقة بالإسلام.
أحياناً يعجبك في الإنسان علمه وسعة اطلاعه، وأحياناً يعجبك ذكاؤه وسرعة بديهته، وأحياناً يعجبك خفة دمه، فتجعل الناس مقربين إليك.
لكن قلت: القرآن ما المعيار الذي يجعله في اختيار الأصدقاء، في اختيار البيئة التي تكون مقربة إليك؟
لما عدت إلى القرآن وجدت معياراً واضحاً أساسياً واستغربته.
الله عز وجل يقول:
﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ﴾.
للوهلة الأولى كنت أتوقع أن يقول: كونوا مع المسلمين.
كونوا مع الصادقين.
بحثت في القرآن هذه الكلمة «كونوا مع» هل ذُكرت مع فئة أخرى؟ لم أجدها إلا مع الصادقين.
قلت: بس، الآن أعيد تقييم كل من حولي.
المعارف لا مشكلة، أتعرف على الجميع، علاقاتي مع الجميع، لكن الذي أعمل معه يجب أن تتوافر فيه صفة أساسية: أنه إنسان صادق، أنه إنسان مخلص، ليس لديه نوايا أخرى، ليس لديه مآرب أخرى.
وفعلاً هذا ما يثبته الواقع: الإنسان حين يكون صادقاً يكون مأمون الجانب؛ قد تختلف معه في تقدير المواقف، لكنك لا تختلف معه في النوايا.
وبالتالي الإنسان غير الصادق مهما كانت لديه من مزايا لا يمكن أن تثق به.
طيب إذا كنت لا أثق بك كيف أبني معك أي مشروع؟
لذلك فعلاً لما تتأمل تجد أن الصدق هو المعيار الأساسي في البيئة التي تعمل بها.
أيضاً كنت أفكر مرة: كيف يريد القرآن أن يكون عقلي؟ ما هي الصفات التي يجب أن يتحلى بها عقل الإنسان؟
وجدت الإجابة في القرآن واضحة فقط بالاستقراء.
يريد القرآن أن يكون عقلك أولاً متسائلاً؛ أن يكون العقل متسائلاً، ولذلك دائماً يذكر أسئلة الصحابة؛ كانت عقولاً سؤولاً.
ويريد عقلاً ناقداً ولو للذات؛ النقد الذاتي، لأنه يريد أن نقيم القسط ولو على أنفسنا.
كيف نقيم القسط ولو على أنفسنا إلا بالنقد؟
ويأمرنا بأن نستمع القول ونتبع أحسنه.
كيف نتبع أحسنه؟ معناه هناك حسن وفيه أحسن، كيف تميز بينهما إلا بالنقد؟
ويريد منك أن يكون عقلك برهانياً:
﴿قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ﴾،
تدور مع البرهان حيث دار.
ويريد منك أن تكون عقلاً معتبراً؛ لا تمر الأحداث عليك مرور الكرام، وإنما تعطيها حقها، تتأملها وتأخذ الدروس.
هذه الأحداث الكبرى التي تقع من حولنا فيها دروس عظيمة، والقصص القرآنية حينما جاء بها القرآن لأن فيها دروساً عظيمة تحتاج أن تعتبر منها.
فأنت الآن انظر في هذه الصفات الأربعة: إذا لم تكن تتوافر في عقلك فأنت لم تحقق أقومية القرآن في هذه القضية.
وهكذا في كل القضايا، في كل المساحات وفي كل المجالات: كيف نقيم أسرة راشدة؟
ارجع إلى القرآن وانظر ما المعايير التي ذكرها، ما الفرق بين السكن والمودة والرحمة، انظر إلى المعايير التي أوجدها القرآن.
هكذا إذن: قبل أن نتخذ موقفاً، قبل أن ننشئ فكرة، ننظر أولاً ماذا قال القرآن.
هذا المعنى الأول لأقومية القرآن.
المعنى الثاني: أن تقوم كل ما سوى القرآن بالقرآن
يعني أنت ترد كل ما سوى القرآن إليه.
وهذا يعني أن أقومية القرآن لا تنفي ما سواها، لا تنفي ما سواها، لكن ترد ما سواها إليه.
لا مانع أن تنتفع من كل مجمل الإنتاج المعرفي البشري، لكن على أن تحكمه إلى القرآن، على أن تُحَكِّمَهُ إلى القرآن.
ولذلك تعريف الأقومية: ما هي؟
هي أن يكون القرآن المصدر الأول والأعلى في بناء الأفكار وتقويمها؛ الأول والأعلى.
لماذا لم نقل المصدر الوحيد؟
لأننا قلنا إن القرآن لا ينفي غيره، لكنه يُهيمن على غيره.
الله عز وجل وصف القرآن بأنه مهيمن، ولم يُوصف بالهيمنة إلا الله عز وجل وكتابه.
فله الهيمنة المطلقة، ويُقوَّم كل ما سواه إليه.
قبل فترة كنت أتأمل عبارة «المعرفة قوة»، «العلم قوة»، عبارة فرانسيس بيكون الفيلسوف الغربي الذي انطلقت بعده فلسفة الحداثة.
هذه العبارة «المعرفة قوة» تجدها أيضاً حتى في بعض المدارس الإسلامية والبيئات والجامعات الإسلامية.
لما تفكر: هل القرآن يرى أن المعرفة قوة؟ هل منطق فرانسيس بيكون يلائم منطق القرآن؟
تتأمل في القرآن ثم تجد: إذا كانت المعرفة قوة في الفكر الغربي، فالمعرفة مسؤولية في القرآن:
﴿وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ۚ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولًا﴾.
ستُسأل عن كل هذا.
ها الآن أنا قوّمت فكرتي؛ بدل ما أردد مع الناس أن المعرفة قوة، المعرفة قوة، لا؛ المعرفة مسؤولية.
منطقي أنا كمسلم يختلف، لأن القرآن يقوم فكري، يقوم فكري.
فبالتالي لا أنجرّ خلف العبارات: ما معنى التقدم؟ ما معنى التطور؟ كل هذه الأمور لا آخذها من غير القرآن.
فبالتالي الآن نحن نقوم أفكارنا بالقرآن.
الآن بغير هذه الأقومية، بغير هاتين الركيزتين في تعريف الأقومية (أن ننطلق من القرآن ونعود إليه)، لا يمكن أن تتحقق أقومية القرآن.
ستبقى ﴿إِنَّ هَٰذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ﴾ مجرد آية في المصحف.
ما لم يُغيَّر العقل الإسلامي الذي ينتج الأفكار ويفكر بأقومية القرآن، لن يتغير شيء على أرض الواقع.
فالأمر أليم.
إذا كنا نريد أن ننقلها فهذه المهمة لن تتحقق إلا بتحقيق أقومية القرآن.
مشروع أقومية القرآن مشروع القرآن نفسه
ومشروع أقومية القرآن هذا ليس مشروع فلان ولا مشروع الدولة الفلانية ولا المذهب الفلاني ولا الحزب الفلاني؛ هو مشروع القرآن نفسه، هو مشروع القرآن نفسه الذي قال:
﴿إِنَّ هَٰذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ﴾.
هو الذي نطق بهذا المشروع، هو نفسه مشروع:
﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ﴾.
لا تقدموا بين يدي الله ورسوله، لا تقدم شيئاً بين الكتاب والسنة.
نص واضح وصريح:
﴿فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ﴾.
لاحظ ثم ماذا قال:
﴿إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ﴾.
فالمسألة متوقفة على إيمانك بالله واليوم الآخر؛ يعني معيار إيمانك بالله واليوم الآخر أن ترد الأفكار إلى الكتاب والسنة.
فهي ليست مسألة اختيارية، ليست مسألة اختيارية، هي مسؤولية كل مؤمن.
لا تقول لي هي مسؤولية العلماء؛ لا، القرآن لما نزل هذه الآية ما قال هذه مسؤولية العلماء.
كل فرد يجب أن يسأل نفسه: كيف يكون لي سهم ونصيب في تحقيق أقومية القرآن في أرض الواقع؟
في مجالك في الهندسة، في الطب، في الصحة، في التعليم، في التربية، في الاقتصاد، في السياسة… كل واحد يستطيع أن يحقق أقومية القرآن.
في الهندسة: هل أنت تمارس وتقيم وتساعد في أعمال محرمة؟ إذن أنت لا تحقق أقومية القرآن.
هل أنت تعزف عن التعاون على المشاريع الكبرى للأمة الإسلامية؟ إذن أنت لا تتعاون على البر والتقوى.
سهل؛ القرآن كتاب سهل:
﴿وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ﴾.
إذا أردت أن تفهم القرآن سهل، إذا أردت أن تفهم فالقرآن سهل.
فهو مشروع، لكن لابد أن ندرك أن القرآن لا يتحرك بنفسه؛ يحتاج من يؤمن به وينقله إلى أرض الواقع.
الله عز وجل حينما أوجد لنا النهر في الأرض؛ هل هو وضع الماء في أفواهنا؟ ولا نحن ذهبنا إلى النهر وسقينا أنفسنا؟
لا أحد يكتفي بوجود النهر؛ كل واحد يذهب ويأخذ ويروي نفسه ويروي أرضه ويروي الآخرين، الناس تشتغل.
طيب نهر القرآن لما أنزله الله عز وجل لا يصلح أن نتركه هكذا بالمصحف؛ لابد أن نذهب ونأخذ منه ونسقي أنفسنا أولاً، نروي أنفسنا من هذا الكتاب، ثم بعد ذلك نروي الأرض الميتة حتى تثمر وتزدهر.
النبي عليه الصلاة والسلام ماذا قال؟
قال: «اللهم اجعل القرآن العظيم ربيع قلوبنا».
لاحظ الربيع؛ الربيع ما هو الربيع؟ موسم الإزهار، يعني قبله مراحل: في إمطار جاء المطر، ثم كانت هناك أرض صالحة، ثم أزهرت وربعت.
المطر موجود وهو كتاب الله عز وجل، لكن الأرض الصالحة المستعدة؛ لذلك لن ينبت القرآن في قلبك بمجرد أن تتلوه، لا، ولا ينبت بمجرد أن تحفظه ولا أن تجوّده؛ ينبت حينما تتدبره وتعمل به، حينها يزهر القرآن معك.
لذلك هذا المشروع، مشروع أقومية القرآن، مشروع كل مسلم، كل مؤمن بالقرآن هو المسؤول عن تحقيق أقومية القرآن؛ لا جدال في ذلك.
وبالتالي نحن نحتاج إلى أن يكون لكل مؤمن دور في هذا المشروع، أن يكون لكل مؤمن سؤال: كيف أحقق أقومية القرآن في حياتي؟
هذا السؤال الذي يجب أن تخرج منه من هذه المحاضرة؛ أن تسأل نفسك وتعمل بذلك، أن تعمل بأقومية القرآن في حياتك.
لكن أقومية القرآن على الرغم أنها مشروع واضح وسهل، القرآن فيه تكليف، هذا التكليف يجب أن يتحول إلى الواقع ويتحقق في دائرة الممكن ودائرة الممكّن.
الآن الله عز وجل أمرنا بالشورى؛ هذه ممكن، ممكن أن تتحقق في أرض الواقع، لكنها ستبقى ممكناً إلى أن تتحقق في الواقع، إلى أن نُمكَّن منها في أرض الواقع.
الله عز وجل حرّم الربا، لكن لن نحصل مثل ما حصلنا على الكعب يحتاج إلى تمكين.
فبالتالي هذا التحول هو مشروع أقومية القرآن: أن نسد الفجوة بين المطلوب الإلهي والواقع البشري.
الآن فجوة واسعة نحتاج إلى أن نضيق هذه الفجوة من خلال مشروع أقومية القرآن.
التحديات التي تمنع تحقيق أقومية القرآن
لكن هناك تحديات تمنع تحقيق أقومية القرآن في العقل الإسلامي.
أول هذه التحديات: هجر القرآن
الأمة وإن بدأت الآن تشعر أنها تعافت، لأنك الآن تشعر أن هناك إقبالاً من الشباب في الغالب على القرآن، وهذا الإقبال ربما الآن لا نرى نتائجه، لكن هذا الإقبال إن استمر بنفس هذا الزخم فهذا يوعدنا بتغير في شروط الإنتاج المعرفي لدى العقل المسلم.
إذا استمر هذا الزخم وفعلاً صار هناك اشتباك حقيقي واتصال مباشر واتصال عن وعي ودراية بالقرآن، سيتغير الإنتاج الفكري الإسلامي.
هذا الإقبال لا يزال ليس كافياً، لأن السياق العام هو سياق هجر القرآن.
أنت اليوم تجلس مع أي شاب (لا أقول من عموم الناس، أنت تجلس حتى مع بعض طلبة العلم) تسأله عن سور القرآن، عن القصص القرآني؛ القصص القرآني هذه ثروة هائلة بالمعاني التربوية والسياسية والاجتماعية والتعليمية.
هل هناك قصة من قصص القرآن أنت تدبرتها واستخرجت منها المعاني والمعارف؟
لا تكاد تجد أحداً تدبر.
تجلس معه يخبرك عن الكتب بالتفاصيل بالتفاصيل؛ تجد شخصاً مثلاً ألّف عشرات الكتب وهو قرأها جميعاً ويفصلها لك تفصيلاً، تقول له: طيب سور القرآن فصلها هكذا، أخبرني ماذا تعرف عنه؟ لا تجد شيئاً.
فسياق العام سياق هجر للقرآن، وهذا أمر خطير جداً.
في صحيح مسلم عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: «يؤتى بالقرآن وأهله الذين كانوا يعملون به».
من هم أهله؟ من هم أهله؟ الذين يعملون به.
هذا يعني قد تكون هاجراً للقرآن وأنت حافظ للقرآن، قد تكون هاجراً للقرآن وأنت تجوّده وأنت تعلمه بالقراءات العشر وأنت هاجر للقرآن إذا كنت لا تعمل به.
والعمل به ليس فقط الأحكام التكليفية المباشرة العملية مثل الصلاة والصيام والحج؛ أيضاً الله عز وجل أمرنا بالتدبر، هل تعمل بالتدبر؟ أمرنا بالتفكر، هل تعمل بالتفكر؟
هذه ليست أوامر هامشية كمالية على هامش القرآن، لا؛ هذه أوامر جوهرية ومهمة وهي غاية نزول الكتاب:
﴿كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ﴾.
فإذا كنت لا تتدبر أنت لا تعمل بالقرآن، ومن لا يعمل بالقرآن ليس من أهل القرآن.
وبالتالي لا تقنعني بمحفظاتك ولا بقراءاتك ولا شيء.
سؤالي: ماذا تعي من القرآن؟
أزمة الأمة ليست في أزمة حفظ القرآن؛ الأمة تحفظ القرآن، لكن أزمتها الحقيقية في الوعي بالقرآن.
هناك مراكز كثيرة جداً لحفظ القرآن، وهذا أمر محمود وأمر جيد ورائع خاصة للشباب أهل الشباب في مقتبل العمر الذين يصعب عليهم تدبر القرآن.
لكن في المقابل، أين مشاريع تدبر القرآن؟ أين المراكز التي تحفز في عقول المسلمين تدبر القرآن؟
لا يمكن أن تتضاءل وتتلاشى، وهي غاية نزول الكتاب المبارك.
ولذلك هجر القرآن يجب أن يُصحَّح، ويُصحَّح بتدبر القرآن، بأن يكون هناك نصيب من تدبر القرآن.
لا يكون القرآن عسيراً.
بعض الناس يقول لك: أخي أنا أتدبر ولا يأتي شيء في ذهني.
كم صار لك تتدبر القرآن؟ مرة، مرتين على السريع، عشر دقائق، نصف ساعة؟
كم صار لك تتدبر القرآن؟
طبيعة كل شيء أنه يأخذ حقه.
أنت تخيل أنك دخلت مكتبة، مكتبة كبيرة جداً، دخلتها أنا أسألك وأقول لك: الكتاب الفلاني أين أجده بهذه المكتبة؟
ربما الصعب، ربما الصعوبة جداً أنك تجد هذا الكتاب؛ تبحث تبحث أين تجده؟ تحتاج وقتاً طويلاً حتى تجد وربما تيأس.
مفهوم، هذه المرة الأولى.
لكن حينما تبدأ تعمل في هذه المكتبة يومين، ثلاثة، أربعة، شهر، شهرين، بعد ثلاثة أشهر لما آتيك كيف سأجدك؟
تعرف كل كتاب في أي موطن.
لماذا؟ لأنك عايشت المكتبة، عايشت المكتبة، انغمست فيها.
هكذا القرآن؛ هل أنت منغمس في القرآن؟
إذن تدبر واستخراج المعاني سيكون ميسّراً.
أما لا تعطي القرآن إلا هوامش وقتك وتريد أن يكون القرآن حاضراً في وعيك؛ مستحيل، مستحيل لا يمكن أن يتحقق.
لذلك لو كان علمك قليلاً لكن انغماسك بالقرآن كثيراً سوف تحصل من المعاني القرآنية أكثر من صاحب العلم الكبير الذي لا ينغمس ويعيش مع القرآن.
كل شيء هكذا؛ هذه طبيعة البشر أنك لما تنغمس فيه تكون واعياً به.
هذه طبيعة البشر.
لذلك أنت أخبرني: كم مدة انغماسك في القرآن؟ كم مدة معايشتك للقرآن؟ سنوات؟ كم؟
لكن لا تأتي وتقول: والله مرتين، ثلاثة، أربعة حاولت لم أجد، إذن القرآن صعب، دعنا نذهب إلى كتاب فلان وكتاب فلان وكتاب فلان.
نحن لا نفعلها مع الحياة فكيف مع كتاب ربنا؟
مع الأمور العادية لا نفعلها؛ نصبر ونتأنى إلى أن نتعلم، نجلس نتعلم لغة نقعد سنتين ثلاثة، أي تخصص نجلس أربع سنوات في الجامعة، عندما نأتي إلى القرآن نريد أسبوعاً أو أسبوعين أم تركناه؟
هذا ليس منطقاً، هذا ليس منطقاً، وهذا استهتار واستهانة لكتاب الله عز وجل.
إذن إذا أردنا تحقيق أقومية القرآن يجب أن نضع حداً لهذه الأزمة، أزمة هجر القرآن، ويجب أن يكون تدبر القرآن جزءاً من عملنا اليومي ولو عشر دقائق أو ربع ساعة؛ تفتح على آية واحدة كل يوم، خصص شيئاً.
ليس بالضرورة أن تنتهي ختمات تدبرية؛ لا، ربما تجلس أشهراً طويلة وأنت على سورة واحدة لا مشكلة.
ذلك كان الصحابة رضوان الله عليهم كما حكى عنه ابن عمر ماذا قال؟
قال: كان الرجل من خيار أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم لا يقيم سوى سورة من القرآن، وكانوا يرونه ثقيلاً.
لماذا الصحابة لا يقيم سوى سورة من القرآن ونحن نكرّ ونتسارع ونتسابق على ختمه، نحاول أن ننتهي من الآيات بأسرع وقت؟
اختلاف التصورات.
حينما اختلفت تصوراتنا اختلفت ممارساتنا.
حينما ترى المسلم اليوم يسارع في الختم وترى الصحابة يتأنى ويصبر ويعيش عمراً مع السورة؛ هذه الممارسات ليست عبثية وعشوائية، إنما تحكي اختلاف تصوراتنا تجاه القرآن.
هم يرونه كتاباً يخرجهم من الظلمات إلى النور، يرونه كتاباً يقوم حياتهم، يرونه كتاباً بوصلة لحياتهم أين يذهبون وأين يأتون.
ونحن نراه مجرد كتاب للحفظ والتلاوة، مجرد كتاب نقرأه ونختمه ونتسابق عليه ونتنافس في أصواتنا؛ هذا حد القرآن بالنسبة إلينا.
لما كنا بهذه الطريقة شيء طبيعي أن نختم بأسرع وقت، وشيء طبيعي أن يتأنى الصحابة وينتظر حتى يستلهم المعاني القرآنية ليقيم حياته وفقاً له.
فرق كبير بين الثقافتين.
وكما قال الإمام مالك: إنه لن يصلح أمر هذه الأمة إلا بما صلح به أولها.
إذا أردنا أن ننظر كيف صلح الأولون هذا هو منهجهم.
نريد الصلاح؛ هذه الخريطة، لن نخترع شيئاً جديداً، هذا هو الطريق؛ إما نسلكه ونصل كما وصلوا أو سنبقى تائهين في الأرض.
الله عز وجل قال:
﴿اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ﴾.
ما معنى نور السماوات والأرض؟ أنه قانون للسماوات والأرض؛ كل شيء في هذه السماوات والأرض يتحرك وفقاً لقانون الله عز وجل.
ولذلك الكون لا يعيش حالة العشوائية والعبثية، وإنما كل شيء منظم.
كذلك الإنسان؛ أنزل الله عز وجل له هذا النور كي يلتحق ببقية النور الإلهي:
﴿فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالنُّورِ الَّذِي أَنْزَلْنَا﴾.
فبالتالي إذا أردنا أن نلتحق بهذا النور كما التحق به الصحابة؛ هذه البوصلة، هذا هو الطريق، لا نستطيع أن نخترع شيئاً جديداً.
وجرّبنا وحاولنا وفي النهاية بقينا تائهين في هذه الأرض.
إذن لابد أن نغير تصوراتنا تجاه القرآن ونجعلها كتصورات الصحابة تجاه القرآن.
الله عز وجل حكى لنا طبيعة الصحابة لما قال إنه إذا نزلت عليهم الآيات زادتهم إيماناً وماذا قال؟ وهم يستبشرون.
لما تنزل عليهم آيات القرآن لا تزيدهم إيماناً فقط وهم يستبشرون؛ يعني يفرحون بنزول القرآن.
لماذا يستبشرون؟ لماذا يفرحون؟ لماذا كان الصحابة يتشوقون لمعرفة موقف الوحي؟
ونحن لدينا اليوم القرآن بأكمله نتناقش في القضايا ونتحاور ونؤسس مؤسسات ثم تسأل: ما موقف القرآن مما تعملون؟ لا يعرفون شيئاً.
لماذا لا يهمنا وجود القرآن إلا من ناحية الحفظ؟
لكن الصحابة كانوا يستبشرون حينما يعرفون أن هناك آيات نزلت لأنهم يعلمون أنها ستخرجهم من الظلمات إلى النور.
إذا لم نعلم كما علموا لن نفلح.
باختصار المسألة واضحة؛ المسألة واضحة أنت الذي تحدد الطريق، الطريق ليس غامضاً، المشكلة في اختياراتك.
والله عز وجل يحب أن يدفع الناس إلى مفترق الطرق، لا يحب المناطق الرمادية.
لذلك قال:
﴿عَفَا اللَّهُ عَنْكَ لِمَ أَذِنْتَ لَهُمْ﴾.
لماذا أذنت لهم؟ حتى يتبين لك الذين صدقوا وتعلم الكاذبين.
ادفعهم إلى مفترق طرق.
أنت تؤمن بأقومية القرآن؟ أثبت لي أنك تؤمن بأقومية القرآن.
لا يمكن أن تقول أنا أؤمن بأقومية القرآن ثم حياتك كلها مؤسسة على غير القرآن.
هذا نفاق؛ هذا نفاق أن تقول ما لا تؤمن به.
لذلك لابد أن تنسجم أقوالنا مع أفعالنا وإلا كان ذلك ضرباً من النفاق.
التحدي الثاني: عدم الصدق مع القرآن
عدم الصدق مع الله عز وجل.
الإشكال عند كثيرين منا أننا نفهم الصدق هو مع الآخرين.
قد تجد الناس صادقين مع بعضهم، قد تجد إنساناً صادقاً مع الآخرين لا يكذب؛ إذا قال قولاً يصدق به، إذا قال وعداً يوفي به، لكنه ليس صادقاً مع نفسه ومع الله عز وجل.
كيف؟
يدخل إلى القرآن وعنده تحيّزات مسبقة، عنده تحيّزات مسبقة، فبالتالي يحاول أن يبرهن التحيّزات التي لديه من قبل.
ما استفدنا شيئاً؛ نحن نريد القرآن أن يهدينا وليس نحن أن نقود القرآن.
نريد القرآن أن يقودنا ليخرجنا من الظلمات إلى النور، لكن إذا فرضنا عليه تحيّزاتنا فنحن الذين نقود القرآن، فقلبنا المعادلة.
هكذا تجد شخصاً مثلاً يسيء إلى شخص آخر، عالم يسيء إلى عالم آخر، تقول له: يا أخي لا يجوز أن تسقط هذا الرجل؛ يعني هو أخطأ في مسألة، قيّم هذا الخطأ بحسب الخطأ،
﴿وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا﴾.
لا هو يبرر ذلك بأن الله عز وجل أمر بالتواصي بالحق، لكنه هو يعرف في داخله أنه يريد إسقاطه؛ بينهم حسد، بينهم مشاكل شخصية، بينهم إلى آخره، لكن يبرر ذلك بأنه موقف شرعي.
في الظاهر يبدو لنا صادقاً، لكن هو يعلم هو يعلم في داخله إن كان صادقاً أو غير صادق.
وبعض الناس يشتهرون بمواقف معينة ثم بعد ذلك يصعب عليهم الرجوع عنها؛ فتأتي له بالآيات وتأتي له لا تنفع معه، لأنه لديه موقف يصعب عليه أن يتراجع عنه.
مثلاً تجد شخصاً أسس مؤسسة كاملة لأجل فكرة معينة ثم اكتشف أن هذه الفكرة لا تنسجم مع القرآن؛ تريده أن يغلق المؤسسة؟ صعب جداً على نفسه.
تريده أن يغير استراتيجيته؟ صعب.
هذه لا يدعن لها إلا الصادقون فعلاً، إلا الناس الذين سلموا لله تسليماً.
أنا لا أملك مشكلة؛ مؤسستي أنشأتها عشر سنوات أو عشرين سنة ثم اكتشفت أنني مخطئ، لا بأس أجْرِي على الله عز وجل، كنت صادقاً كل هذا مأجور عليه.
السلام عليكم، نعيد استراتيجية المؤسسة، خلصنا.
سهل جداً إذا أنت صادق مع الله، وصعب جداً إذا أنت لست صادقاً معه.
لذلك لا تغترّ بالصدق بين الناس؛ هذه مسألة سهلة والله سهلة جداً أن تصدق مع الآخرين، لكن أصعب شيء أن تصدق مع الله.
لذلك هذا تحدٍ كبير.
أحياناً أرى أن الآيات لا تنفع، لا تنفع حتى مع أصحاب العلم لا تنفع، لأن لديه تحيّزات مسبقة.
تجد شخصاً لديه تحيّزات مسبقة سيئة ضد المرأة لا يراها أي شيء لا يراها أي قيمة؛ تأتي له بالآيات المتعلقة بالمرأة يلف ويدور ويحاول أن يلوي أعناق النصوص حتى تنسجم مع التحيّزات الذي اشتهر بها.
ماذا يفعل بك؟
هذا القرآن لن ينفعك.
هذا أين يمكن أن يكون بأقومية القرآن؟
هذا لا يمكن أن يحققها في ذاته فضلاً عن أن يحققها مع الآخرين.
التحدي الثالث: الفئات المتضررة والحاسدة والانتهازية
لا تعتقد أن الناس كلهم يحبون الحقيقة.
لا تعتقد أن الناس كلهم يحبون الحقيقة؛ هناك أعداء للحقيقة، هناك فئات متضررة من الحقيقة.
القرآن لا يحبه الظالمون؛ لا يوجد ظالم يحب القرآن ولو قال إنه يحبه كذب، لأن مشروع القرآن ماذا؟
مشروعه أن يقوم الناس بالقسط، أن يحققوا القسط في الاجتماع الإنساني.
طيب كيف يمكن أن يكون ظالماً ويريد أن يقيم العدل؟ لا يمكن.
لذلك إذا كان مشروعك أن تقيم العدل في الاجتماع الإنساني فأول من يتصدى لك الظالمون، الذين ستتضرر مصالحهم من هذا الأمر.
ولذلك لما نزل القرآن تصدت له كل الفئات المتضررة:
﴿فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلَٰكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ﴾.
ما عندهم مشكلة معك هم لا يكذبونك؛ مشكلتهم مع المشروع الذي أتيت به، هذا يقوض مصالحهم.
هم يستربحون من وراء الأصنام وتجارة كاملة واقتصاد كامل من وراء الأصنام؛ تأتي أنت تهدم كل هذا؟
علماء بني إسرائيل صارت لهم مكانة وامتيازات وثروات من وراء هذه المناصب؛ تريد أن تزيل كل هذا؟ لا.
لذلك لا تلتفت إلى الفئة المتضررة من الحق مهما كانوا يبدو سواء بلحية أو بدون لحية؛ كل من يتضرر من القرآن لا تلتفت إليه.
بعض الناس كوّنوا أموالاً ضخمة من وراء مصالحهم وبالتالي لا يريدون أن يقوموا من القرآن حياتهم، لأنه لو قُوِّموا سينكشف كل شيء.
هذه الفئة الأولى.
الفئة الثانية: الفئة الحاسدة.
هذه الفئة ربما ليست لديها مشكلة مع المشروع، لكن لديها مشكلة مع حملة المشروع.
لذلك أحياناً أجد شخصاً يهاجم عالماً؛ تريد أن تبحث ما هي المسألة تحديداً التي هيّضته تجاه هذا العالم لا تجد سوى الحسد.
يقول: يا أخي ألف عشرين كتاباً وثلاثين كتاباً كيف يعني يحقق الجودة في هذه الكتب؟
قلت له: أنت قرأت هذه الكتب؟
قال: لا ما قرأت هذه الكتب.
كيف حكمت عليها؟
قال: العدد كبير لا يمكن أن يكتبه إنسان عادي.
طيب أنت لديك مشكلة مع الشخص ليس مع المقروء ولا مع الأفكار؛ أنت لم تقرأ الأفكار حتى.
هذا رجل متفرغ للعلم من ثلاثين سنة لا يعرفه الناس، متفرغ للعلم ويكتب وينتج؛ أنت لا تعطي العلم إلا فتات، كيف تريد أن تقارن نفسك به؟
لذلك كثير من الناس لما تراه ينتقد شخصاً دقّق معهم؛ حاول أن تبحث ما المسألة تحديداً التي من خلالها ينتقد؛ إما أن يكون محقاً فعلاً، أو تكتشف أنه مجرد حاسد، أو تكتشف أنه متضرر، متضرر من القضية.
لذلك أنت لما تقول أقومية القرآن هناك كثير متضررين من أقومية القرآن.
فمثلاً لو جئت للمصارف الإسلامية وكثير من المشايخ في المصارف الإسلامية سيتورطون مع أقومية القرآن لو حكمنا ما يفعلون بناء على أقومية القرآن؛ لذلك سيبحث ويأتي بكل الذرائع لكي يسقط هذا الأمر.
الفئة الثالثة: الفئة الانتهازية.
يعني الآن أنا أتحدث عن الفئات التي تواجهنا حينما يكون هناك أي مشروع فيه خير، بدءاً من القرآن نفسه وأي فكرة في القرآن نقدمها للناس؛ هناك أربع فئات تواجههم: الفئة المتضررة والفئة الحاسدة والفئة الانتهازية.
الفئة الانتهازية هي التي لا تهتم بك في البدايات، لكن إذا نجحت سيأتون معك.
الآن إذا في كل فلا يأتون، لكن إذا تميز المشروع ونجح كلهم سيأتون معك.
هؤلاء يذكروننا بمن؟ بالأعراب.
الأعراب الذين في البداية لم يدخلوا الإسلام، وحينما ذهب الإسلام قبل فتح مكة في صلح الحديبية لم يذهبوا معه لأنه لا توجد غنائم، لكنه حين أراد أن يذهب إلى خيبر والغنائم هناك كلهم قالوا: ذرونا نتبعكم.
يريدون أن يلحقوا بهم لماذا؟ في غنائم، في ثروات.
تخيل نريد أن نؤسس بنكاً وقفياً؛ ستجد هذه الفئات أمامك: ستجد الفئة المتضررة من البنوك الرأسمالية تحاربك وتقاومك، وتجد مثلاً الفئة الحاسدة تريد أن توقف هذا المشروع لحملة هذا المشروع، وتجد الفئة الانتهازية التي لن تقف معك في البداية لكن إذا نجح البنك سيأتون معك.
الفئة الرابعة: الفئة الصادقة.
هؤلاء ليست مشكلتهم أنهم لا يريدون الحق؛ هؤلاء لا يعرفون الحق.
هذه الفئة تحديداً التي تركز عليه.
اجعل عقلك كله مع هذه الفئة؛ لا تلتفت لغيرهم.
ولو تراقب الخطاب القرآني وتستقرئه ستجده كل وصاياه للنبي عليه السلام أن لا يلتفت لغير هذه الفئة، أن يركز مع الفئة الصادقة التي مشكلتها أنها لا تعرف الحق لكنها لو عرفت الحق عملت به.
لا تضيع وقتك مع الفئات الثلاث الأولى؛ اعتبرها غير موجودة:
﴿فَأَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلَّىٰ عَنْ ذِكْرِنَا﴾.
أعرض خلاص.
لكن هذه الفئة، الفئة الصادقة، هي التي تركز عليه، هي التي تحاول أن تسخر وقتك له.
كيف تنعكس أقومية القرآن على مجالات الحياة؟
الآن هذه أقومية القرآن ينبغي أن تنعكس على مجالات كثيرة؛ لا أستطيع أن أتحدث في المجالات سيطول بنا الأمر.
كيف نحقق أقومية القرآن في التعامل مع القرآن نفسه؟
القرآن ذكر ضوابط منهجية في التعامل معه لابد أن نستند إليها: ضابط مثلاً معرفة السياق، معرفة الاستعمال القرآني، معرفة المثاني، معرفة المحكم والمتشابه، الرجوع إلى السنن النبوية في معرفة القرآن الكريم، الرجوع إلى اللسان العربي، إلخ من الضوابط المنهجية.
هذه تُقوِّم تعاملنا مع القرآن.
كذلك يقوم القرآن تعاملنا مع السنة النبوية.
يجب أن نستخرج أقومية القرآن في هذه المجالات: في السياسة، في التعليم، أقومية القرآن في العمل الخيري، في الإدارة، في الاقتصاد، في الاجتماع، في الأسرة، في التربية، في كل مجالات الحياة.
لا يوجد مجال من المجالات يمكن أن يُترك ويُستثنى من أقومية القرآن.
لكن هذا دور؛ يعني الآن مثلاً نبحث عن مؤشرات قرآنية للمدارس: كيف أعرف أن هذه المدرسة إسلامية أو غير إسلامية؟ هل في مؤشرات مستخرجة من الوحي؟
كيف أعرف أن هذا المصرف الإسلامي حقيقي إسلامي أم كلام فاضي؟ هل في مؤشرات؟
كيف أعرف أن هناك جامعات ترفع شعار الجامعة الإسلامية؟ هل هي فعلاً جامعة إسلامية؟ هل في مؤشرات؟
هذا على المستوى العمل المؤسسي أو حتى على مستواك أنت كشخص: كيف أعرف أني منافق أو غير منافق؟ هل في مؤشرات للشخصية المنافقة؟
كل هذا موجود في القرآن، لكن يحتاج من يذهب إلى القرآن ويستخرج هذه الخصائص لكي يجسدها على أرض الواقع، وإلا سيبقى القرآن كتاباً معلقاً بالسماء موجوداً في المصحف لكنه ليس موجوداً في واقعنا.
لذلك الآن أول مشروع أن يبحث كل شخص في مجاله أن يسأل: كيف يمكن أن يهديه القرآن للتي هي أقوم في مجاله؟
هذه أول مهمة.
ويجب أن تسأل نفسك: هل أنت فعلاً تستشعر أنك تمشي بهدى القرآن؟ أنك في تعاملك مع أهلك، مع نفسك، مع أسرتك، مع أصدقائك، مع بيئة عملك، مع كل من حولك؛ هل تتعامل وفقاً للهدي القرآني أم لا؟
اسأل نفسك.
إذا كنت تريد أن تتأكد اذهب واسأل: ما موقف القرآن من ذلك حتى تحقق ذلك.
والآن نحن إن شاء الله في الأيام القادمة سوف نطلق مشروع برنامج التأسيس القرآني.
هذا البرنامج سيُعلن عنه في مؤسسة الوعي؛ سيحاول أن يرفع من سوء الوعي القرآني لدى الأمة الإسلامية، كيف أن تتعامل مع القرآن تعاملًا واعياً ليحل لنا مشكلة هجر القرآن وعدم الوعي بالقرآن ولو من ناحية جزئية على الأقل.
فإن شاء الله هذا البرنامج يمكن أن يسد جزءاً من هذه الثغرة.
لكن هذا لا يلغي أهمية أن يقوم كل إنسان بدوره.
أنا أعيد وأكرر في هذه النقطة لأن كثيراً منا يعتقد أن الدور منوط بالعلماء، الدور منوط بالمشايخ، نحن وظيفتنا فقط أن نستمع.
لا؛ الصحابة لم يكونوا هكذا مقسمين ناس تشتغل وناس لا تشتغل؛ أبداً الكل يشتغل، الكل يستهدي بالقرآن.
لا تعتقد أن لك عذراً في عدم الاستهداء بالقرآن:
﴿أَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ﴾.
كلكم كانت تتلى عليكم آيات الله عز وجل.
كل واحد له نصيب من القرآن يزيد أو ينقص بحسب قدرته.
الله عز وجل كلّفنا بالتدبر لكنه قال:
﴿فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ﴾،
﴿لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا﴾.
فتدبر بحسب وسعك؛ أنا لم أطالبك بأكثر من وسعك.
إذا كنت لا تستطيع اذهب واسأل العلماء، لكنك يجب أن تأخذ حظك من القرآن، يجب أن تأخذ نصيبك من القرآن.
هذا ما أردت قوله، والله يقول الحق وهو يهدي السبيل.
والسلام عليكم ورحمة الله وبركاته.
أصل المحاضرة
https://youtube.com/watch?v=VwthjTFnglE&si=drv2Ewxk5W9EBpSW