Ailelerin Aradığı Sevgi, Hürmet ve Huzurun Reçetesi

Fıtrata Uygun Denge, Hak, Vazife, Adalet ve Muhabbet Üzerine

Giriş: Bu Yazıyı Hangi Birikimle Yazıyorum?

Bu satırların yazarı olarak; 6+3 kız, 4+5 evlât babası(1), 23 torun dedesi; Arapça dil eğitim kamplarında yüzlerce kız talebenin yetişmesine vesile olmuş bir eğitimciyim.

Mezun olduğum yüksek okullardan birinin “İrşad ve Tebliğ” okulu olması, yüksek lisans tezimin “Kadının Nikâhına Taraf Olması” konusu üzerine hazırlanmış bulunması ve yetmiş üç yıllık hayat tecrübesi; Mekke-i Mükerreme’de kırk yılı aşkın bir süre eğitim, hac ve umre hizmetleriyle meşgul olmam, farklı kültürlerden ve aile yapılarından insanları yakından tanımam, aile ve kadın-erkek münasebetleri hakkında bu satırları kaleme almamın temelini teşkil etmektedir.

Doğrudan veya dolaylı olarak kadın, aile, evlilik, kadın-erkek münasebetleri ve neslin terbiyesi üzerine yetmiş iki makale kaleme aldım. Nasip olursa bunları ileride bir kitap hâline getirmeyi de düşünüyorum.

Bu yazıyı herhangi bir karı-kocanın haklı veya haksız olduğunu belirlemek için yazmıyorum. Maksadım; aile içinde yaşanan ihtilafların çoğunda gözden kaçırılan temel ölçüleri hatırlatmaktır. Çünkü ailede asıl mes’ele, “Kim haklı?” sorusundan önce “Hakkı ve adaleti nasıl ikame ederiz?” sorusudur.

Bütün bu çalışmalarımda ve hayat birikimimde anlatmaya çalıştığım temel hakikat şudur: Kadın ile erkek birbirinin rakibi değil, birbirini tamamlayan iki ayrı fıtratın sahibidir.

Bir ailede huzurun kurulabilmesi için kadın önce kendi yaratılışındaki hususiyetleri, erkek de kendi yaratılışındaki hususiyetleri bilmeli; ardından her biri karşısındaki eşinin fıtratını tanımaya, anlamaya ve ona göre davranmaya gayret etmelidir. Çünkü insan, kendisini tanımadan başkasını doğru anlamakta; başkasını anlamadan da onunla sağlıklı bir hayat kurmakta zorlanır.

İslâm’ın aile anlayışı, kadını erkeğin karşısına; erkeği de kadının karşısına koyan bir mücadele anlayışı değildir. Kur’ân-ı Kerîm’in çizdiği aile tablosunda eşler birbirinin rakibi değil, birbirinin libası, yani örtüsü, koruyucusu, tamamlayıcısı ve huzur vesilesidir:

“Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz.” (Bakara, 2/187)

Yine Cenâb-ı Hak eşlerin yaratılış gayelerinden birini şöyle açıklamaktadır:

“Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması da O’nun âyetlerindendir.” (Rûm, 30/21)

Demek ki ailede aranması gereken yalnızca geçim değildir. Asıl hedef; sükûnet, meveddet, rahmet, hürmet, emniyet ve sadakat üzere bir hayat kurmaktır. Bunun yolu ise fıtratı tanımaktan, hakkı gözetmekten, vazifeyi bilmekten ve adaleti korumaktan geçer.

Ailenin huzur reçetesini tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse:

Fıtratı tanı, hakkı gözet, vazifeni bil, adaleti koru, muhabbeti besle; huzuru Allah’tan bekle.

I. Ailede Huzurun İlk Şartı: Kadını ve Erkeği Fıtratıyla Tanımak

Bugün aile hayatında yaşanan pek çok anlaşmazlığın temelinde, kadın ile erkeğin birbirini kendi ölçüleriyle değerlendirmesi yatar. Kadın, “Ben böyle düşünüyorum; öyleyse eşim de böyle düşünmelidir.” der. Erkek de “Ben bunu problem etmiyorum; o hâlde eşim de problem etmemeli.” diye bakar. Hâlbuki aynı hâdiseye farklı fıtratlar farklı tepkiler verir.

Kadın ile erkeğin insanlık bakımından ortak tarafları olduğu gibi; biyolojik, psikolojik ve duygusal farklılıkları da vardır. İslâm, bu farklılıkları bir üstünlük veya aşağılık sebebi olarak değil, aile içindeki vazife ve sorumlulukların adaletle dengelenmesi bakımından dikkate alır. Bununla birlikte, fıtrî farkları mutlak ve katı kalıplara dönüştürmemek gerekir; zira her kadının ve her erkeğin kendine has bir mizaç ve şahsiyeti mevcuttur.

Kur’ân-ı Kerîm, kadın ile erkeğin birbirine karşı haklarını açıkça ortaya koymaktadır:

“Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır.” (Bakara, 2/228)

Dolayısıyla aile hayatında mes’ele, “Kadın mı üstün, erkek mi üstün?” mes’elesi değildir. Asıl mes’ele şudur: Kim hangi hakkın sahibidir, kim hangi vazifeyi taşımalıdır ve bütün bunlar hangi adalet ölçüsü içinde yürütülmelidir? Bu soruya doğru cevap verilmeden ailede huzur aramak zordur.

II. Eş Allah’ın Emanetidir

Sevdiğimiz ve değer verdiğimiz bir insan bize sevdiği, güvendiği ve değer verdiği bir kimseyi emanet etse, o emanete nasıl davranırız? Onu koruruz, incitmekten sakınırız, hakkını gözetiriz ve emanete hıyanet etmekten korkarız. Öyleyse Allah’ın bize nikâh bağı ile emanet ettiği eşimize karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

Peygamber Efendimiz ﷺ, Veda Hutbesi gibi kıyamete kadar gelecek insanlığa beyanname niteliğindeki o büyük vasiyetinde kadınların haklarını özellikle hatırlatmış ve kadınlar hakkında Allah’tan korkulmasını tavsiye etmiştir. Son mesajında bu konuya yer vermesi, mes’elenin ne derece hayatî olduğunu göstermektedir.

Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyurmuştur:

“Müminlerin iman bakımından en olgunu, ahlâkı en güzel olanıdır. Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanınızdır.” (Tirmizî, Radâ‘, 11; Ebû Dâvûd, Sünnet, 15)

Bu hadîs-i şerîf, aile içindeki güzel ahlâkı imanın kemaliyle doğrudan irtibatlandırmaktadır.

Dışarıda nazik, itibarlı ve güler yüzlü olup kendi eşine karşı kırıcı, küçümseyici ve merhametsiz davranmak büyük bir çelişkidir. İnsanın gerçek ahlâkı, en çok kendi mahremine ve ailesine gösterdiği muamelede ortaya çıkar.

Bu sebeple eşini küçümseyen, aşağılayan, hakaret eden, korkutan, sürekli azarlayan veya onun zaaflarından istifade eden bir kimse, sadece eşine değil, Allah’ın kendisine yüklediği emanete karşı da ağır bir sorumluluk taşımaktadır. Kur’ân’ın emri son derece açıktır:

“Onlarla mâruf üzere geçinin.” (Nisâ, 4/19)

Buradaki ma‘rûf, sadece kaba olmayan bir davranış değildir. Dinen meşrû, aklen güzel, örfen makbul ve insan haysiyetine uygun davranmayı içine alan geniş bir adalet ölçüsüdür.

III. Sevgi Tek Başına Yetmez: Hürmet, Adalet ve Merhamet de Gerekir

Bazı insanlar ailede huzurun yalnızca sevgiyle kurulabileceğini düşünür. Hâlbuki evliliğin başında var olan heyecanlı sevgi, tek başına bir evliliği ömür boyu taşıyamaz. Aile hayatının temel zincirini şöyle sıralamak mümkündür:

Aile Huzuru Formülü👆

Sevgi → Hürmet → Adalet → Merhamet → Sorumluluk → Huzur

  • Sevgiye hürmet eşlik etmezse sevgi zamanla yıpranır ve yırtılır.
  • Hürmete adalet eşlik etmezse hürmet, içten gelen bir saygı olmaktan çıkar; korkuya ve baskıya dönüşür.
  • Adalete merhamet eşlik etmezse aile, hukukî bir soğukluğa bürünür.
  • Merhamete sorumluluk eşlik etmezse aile düzeni ve ciddiyeti bozulur.
  • Bir eş diğerini sevdiğini söyleyip sürekli küçük düşürüyorsa sevgi; sadece fedakârlık bekleyip kendi mes’uliyetlerini reddediyorsa adalet; eşinin geçmiş hatalarını bir silah gibi sürekli yüzüne vuruyorsa merhamet yara alır.

Ailede huzur, süslü laflardan ziyade küçük davranışlardaki inceliklerle inşa edilir: İçten bir teşekkür, zamanında dilenen bir özür, bir tebessüm, yorgun olduğunda eşinin yükünü hafifletmek… Aileyi ayakta tutan görünmez sütunlar, işte bu küçük fakat kıymetli davranışlardır.

IV. Kadının Cazibesi Sadece Güzelliğinden İbaret Değildir

Kadının erkek üzerindeki cazibesi sadece yüz güzelliği, beden güzelliği veya gençlikten ibaret değildir. Nezaket, zarafet, merhamet, edep, iffet, sadakat, güzel söz, tebessüm, eşine verdiği değer ve aile içindeki vakarı da kadının cazibesinin en kıymetli parçalarıdır. Hatta zaman içerisinde bu ahlâkî özellikler, fizikî güzelliğin tamamen önüne geçer.

Bir erkek için eşinin güzel yüzü elbette bir nimettir. Fakat o güzelliğe kötü söz, kaba davranış, sürekli küçümseme, hürmetsizlik ve edepsizlik eşlik ederse, fizikî açıdan dünyanın en güzel kadını dahi olsa erkeğin gözünde zamanla cazibesini kaybedebilir; hatta itici bir hâle gelebilir. Buna karşılık fizikî güzelliği mütevazı olan bir hanım; nezaketini, zarafetini, merhametini ve edebini koruyarak eşinin gözünde dünyanın en sevimli ve en cazibeli kadını hâline dönüşebilir.

Bu hakikat erkek için de tamamen geçerlidir. Kadının erkeğe duyduğu muhabbet de yalnız erkeğin maddî imkânlarına veya fizikî görünüşüne bağlı değildir. Güven veren, sözünde duran, eşini koruyup gözeten, ailesinin geçimini üstlenen, merhametli ve vakarlı bir erkek, eşinin gönlünde taht kurar.

Demek ki erkeklik kaba kuvvet veya baskı kurmakla; kadınlık da erkeğe karşı sürekli bir iktidar mücadelesi yürütmekle ölçülmez. Asıl üstünlük ve cazibe güzel ahlâktadır.

V. Erkeğin Kavvâmlığı Hâkimiyet Değil, Ağır Bir Sorumluluktur

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:

“Erkekler kadınlar üzerine kavvâmdırlar…” (Nisâ, 4/34)

“Kavvâm” kelimesini yalnızca “emreden, dediğini yaptırıp tahakküm kuran hâkim erkek” şeklinde anlamak büyük bir ilmî cehalettir. Âyetin devamında bu vazifenin sebeplerinden biri olarak erkeğin malından harcama yapması, yani rızık ve nafaka yükümlülüğü zikredilmiştir.

Kavvâmlık; aileyi ayakta tutma, koruma, gözetme, meşrû nafakayı temin etme, aileyi yönetme sorumluluğunu taşıma ve aile düzeni adına mes’uliyet alma demektir.

Dolayısıyla:

  • Kavvâmlık bir imtiyaz veya keyfî bir saltanat değil, ağır bir yük ve hesabı çetin bir mes’uliyettir.
  • Bir erkek “Ben erkeğim, istediğimi yaparım.” diyemez. Çünkü kavvâm olan kişi, her şeyden önce kendi idare zafiyetini yenmek ve nefsini dizginlemek zorundadır.
  • Eşine bağıran, hakaret eden, onu aşağılayan, ailesinin rızkını ve mânevî emniyetini ihmal eden bir erkek, kavvâmlık makamının şerefini zedelemiş olur.

Erkeğin aile içindeki konumu ona zulmetme yetkisi vermez; aksine onun üzerine daha büyük bir ilâhî hesap sorumluluğu yükler.

VI. Kadının İtaati Adalet ve Mâruf Ölçüsü ile Mukayyettir

Kur’ân-ı Kerîm, aile düzeni içinde kadının da sorumlulukları olduğunu bildirir. Ancak bu itaat, kadının insanî onurunu ve şahsiyetini yok sayan mutlak ve sınırsız bir kölelik asla değildir.

Kadın, Allah’a ve Resûlü’ne isyan olan hususlarda eşine itaatle mükellef değildir. Nitekim temel İslâmî kaide şudur:

“Yaratıcıya isyan olan hususta mahlûka itaat edilmez.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/131)

Kadının eşine itaatle mükellef olması adaletle ve dinen meşrû (mâruf) olan hususlarla mukayyettir. Kur’ân-ı Kerîm, kadınların hak ve ödev dengesini açıkça ilan eder:

“Kadınların da yükümlülüklerine denk meşru hakları vardır.” (Bakara, 2/228)

Burada mükemmel bir adalet dengesi mevcuttur: Kadın, “Ben özgürüm, eşime karşı hiçbir sorumluluğum yoktur.” diyerek aileyi başıboş bırakamaz; erkek de “Ben kavvâmım, eşimin hiçbir hakkı ve iradesi yoktur.” diyerek tahakküm kuramaz.

VII. Kadın ve Erkek Birbirinin Rakibi Değil, Tamamlayıcısıdır

Aileyi bir iktidar ve üstünlük mücadelesine çevirmek, yuvadaki huzuru kökten yok eden vahim bir hatadır.

Kadın; eşiyle nispet yaparak, başa baş dişe diş bir mücadeleye girerek, sırf ekonomik imkânlarını çoğaltıp erkeğe üstünlük sağlamaya çalışarak evde itibar kazanamaz. Aksine bu tür hırçın yaklaşımlar kadının saygınlığını ve erkek üzerindeki fıtrî nüfuzunu zedeler; erkeği başka arayışlara sevk ederek kadını tahammülü zor konumlara düşürebilir.

Kadının erkeğin meşrû isteklerine olumlu yaklaşması, saygı ve hürmette üzerine düşeni yapması hem zarafetini hem de saygınlığını artırır. Böylece en otoriter erkek üzerinde bile hikmetle etkili ve söz sahibi hâle gelebilir.

Evlilikte hedef kimin kazanacağı değil, ailenin ayakta kalmasıdır. Kadının başarısı erkeğini yenmesi değil, eşinin yanında hürmet görerek yuvaya huzur katmasıdır. Erkeğin başarısı ise ailesine emniyet, adalet ve merhamet sığınağı olabilmesidir.

VIII. Yaratılış Hususiyetleri ve İffetin Korunması

Kadın ile erkeğin yaratılış hususiyetleri ve uyarılma mekanizmaları arasında fıtrî farklar mevcuttur.

Erkek genellikle bakmak ve görmekle daha hızlı tahrik olabilir; iradesine hâkim olma gücü zayıflayabilir. Kadın ise sadece bakmakla aynı düzeyde etkilenmez; kadının duyguları daha çok temas, okşama, ilgi, şefkat ve nezaketle uyanır.

Bununla birlikte, “erkek yalnız bakmakla tahrik olur, kadın bakmakla hiç etkilenmez” şeklinde mutlak ve katı kurallar koymak da doğru değildir. Ferdî mizacın ve şartların etkisi büyüktür.

Bu farkı bilmeyen bazı kadınlar, erkeği de kendileri gibi zannederek vücutlarının cazip yerlerini açıp teşhir etmekte ve erkeğin gözünde nasıl bir tahrik unsuru oluşturduklarını fark edememektedirler. Böylece kendi mağduriyetlerine de kapı aralamış olabilirler. Kadın, kendi fıtratındaki bu hususiyeti iyi tanımalı; mahremiyetini ve cazibesini korumalı, bunu yalnızca helâl dairesinde ve eşine karşı doğru yerde, doğru zamanda ve doğru biçimde kullanmasını bilmelidir.

Ancak burada mes’elenin diğer tarafı da açıkça belirtilmelidir: Kadının kendi cazibesini tanıması ve mahremiyetini koruması ne kadar önemliyse, erkeğin de gördüğü karşısında nefsine hâkim olması ve gözünü haramdan sakınması aynı derecede vazgeçilmez bir mes’uliyettir. Kadının kıyafeti, davranışı veya görünüşü, erkeğe harama bakma yahut haram fiile yönelme ruhsatı vermez.

Nitekim Cenâb-ı Hak iffetin muhafazası emrini her iki cinse birden yüklemiştir:

“Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar…” (Nûr, 24/30)

“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar…” (Nûr, 24/31)

İffet, edep ve mahremiyet ölçülerine riayet etmek hem kadının hem erkeğin ortak ve devredilemez vazifesidir.

IX. Evlilikte Cinsî Münasebet: Nezaket, Zarafet ve Edep

Evli eşler cinsî beraberliklerinde dahi nezaket, zarafet ve edebi korumak zorundadırlar. İslâm dini cinsî münasebeti utanç kaynağı bir kötülük değil, eşler arasında sevgiyi pekiştiren meşrû bir rızık ve ibadet çeşidi olarak görür.

Erkeğin kadına yaklaşımı bu nezaket anlayışını beslemelidir.

Peygamber Efendimiz’in ﷺ tavsiye buyurduğu üzere cinsî birliktelikte ön sevişme, oynaşma ve güzel sözlerle kadının duyguları uyandırılmalı, haz almasına ve tatmin olmasına imkân verilmelidir. Kadın da bu samimi yaklaşımı karşılıksız bırakmamalı, meşrû isteklere olumlu cevap vermelidir.

Kadın cinsiliğini ve çekiciliğini asla eşine karşı bir koz, bir tehdit veya ceza aracı olarak kullanmamalı; erkeği harama yönlendirecek kapıları aralamamalıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Eşleriniz sizin için bir ekin yeridir. Ekin yerinize dilediğiniz şekilde varın. Kendiniz için önceden hazırlık yapın ve Allah’tan sakının…” (Bakara, 2/223)

buyurulur.

Âyet-i kerîmedeki “dilediğiniz şekilde” ifadesi, ilişkinin meşrû mahal içinde, yani fıtrata uygun birleşme yolunda kalması şartıyla farklı biçimlerde olabileceğine işaret eder. Ancak helâl olan bir birleşmeyi kaba, zorlayıcı, incitici veya eşlerden birinin arzusunu hiçe sayan bir tarzda yaşamak, İslâm’ın aileye kazandırmak istediği edep ve ruhla asla bağdaşmaz.

Cinsî beraberlikte esas olan yalnızca ihtiyacın giderilmesi değil; eşlerin birbirinin hakkını gözetmesi, birbirini incitmemesi, karşılıklı sevgi ve muhabbeti güçlendirmesi ve mahremiyeti korumasıdır. Eşlerden birinin diğerini sırf kendi arzusunun tatmini için bir vasıta gibi görmesi, bu münasebetin taşıması gereken nezaket ve merhamet ruhuna aykırıdır.

Ayrıca eşler cinsî ihtiyaçlarını giderirken edep ve âdâba uymalı, şeytanî etkilerden korunmak için sünnette öğretilen duaları okumalıdırlar:

“Bismillâh. Allah’ım! Bizi şeytandan uzaklaştır, şeytanı da bize ihsan edeceğin rızıktan (çocuktan) uzaklaştır.” (Buhârî, Nikâh, 66; Deavât, 80)

X. Neslin İhyası, Fıtrata Müdahale ve Tevekkül

Eşler cinsî münasebetlerinde sağlıkları ve imkânları nispetinde hayırlı evlatlarla rızıklandırılmayı talep etmelidirler. Ortada tıbbî ve meşrû bir zaruret yokken sırf konfor kaygısıyla veya rızık korkusuyla sun‘î tedbirlerle fıtrata karşı durmak Müslümana yakışmaz. Eşler, Allah’ın takdirine tevekkül etmeli ve ebeveynlik vazifesini dayanışma içinde yürütmelidir.

Bu hususta iki aşırılıktan kaçınmak gerekir: Birincisi, “Hiç çocuk istemiyorum, çocuk keyfimi bozar.” bencil yaklaşımı; ikincisi ise ailenin ve annenin sağlık durumunu hiç dikkate almadan şuursuzca hareket etmektir.

Tıbbî bir zaruret varsa uzman bir hekim ve güvenilir fıkıh birikimi ile hareket edilmelidir. Nitekim klasik fıkıhta “azl” ve gebeliği erteleme meseleleri meşrû şartlara bağlı olarak ele alınmıştır. Tedbir almak başka, Allah’ın evlat nimetinden büsbütün yüz çevirmek başkadır.

Burada yaygın bir tıbbî ve fıtrî yanlışa da dikkat çekmek gerekir: “Her gün aralıksız cinsî birleşmede bulunmak kesin olarak spermi bitirir veya gebeliği engeller.” tarzında mutlak hükümler vermek doğru değildir. Güncel tıp araştırmaları perhiz sürelerinin semen kalitesine etkilerini incelese de esas olan eşlerin yaşı, genel sağlık şartları ve fıtrî ritimleridir. Dolayısıyla aşırılıklardan uzak durup fıtrî denge gözetilmelidir.

Netice olarak mes’ele, ne çocuk sahibi olmayı bir yük gibi görmek ne de annenin, babanın ve ailenin şartlarını hiç dikkate almadan hareket etmektir. Müslüman aile, neslin devamını Allah’ın bir nimeti ve emaneti olarak görür; meşrû tedbirleri alır, zaruretleri dikkate alır, fakat bütün bunların üzerinde Allah’ın takdirine güvenerek tevekkül eder.

XI. Hz. Peygamber’in Aile İçi Nezaketi, Hoşgörüsü ve Te’dib Anlayışı

Peygamber Efendimiz ﷺ hanımları ile şakalaşır, onlara iltifatta bulunur; fakat lüzumu hâlinde onları nezaketle uyarmaktan da geri durmazdı.

Hz. Âişe Validemizin kıskançlık hissiyle diğer annemizin gönderdiği ikram tabağını yere düşürüp kırması karşısında Sevgili Peygamberimizin ﷺ sergilediği tavır fevkalâde ibretliktir. Peygamberimiz ﷺ kızıp bağırmadan, azarlayıp incitmeden, “Anneniz kıskandı.” diyerek durumu tebessümle yumuşatmış ve kırılan tabağın yerine yenisini verdirerek mes’eleyi nezaketle telafi etmiştir.(Buhârî, Nikâh, 107)

Yine Kur’ân-ı Kerîm’deki (Nisâ, 4/34) ve hadîs-i şerîflerdeki te’dib (eğitim, uyarı ve disiplin) ölçüleri doğru anlaşılmalıdır. Âyette geçen “dövme” ifadesi, öfkesini kadından çıkaran, onu ezen, yaralayan veya rencide eden bir şiddet ruhsatı olarak anlaşılmaz. Bilakis te’dib bağlamında son derece dar bir çerçevede ele alınmış; Resûlullah ﷺ’in sünnetinde bunun sınırları açıkça ortaya konulmuştur. Misvak gibi son derece hafif bir vasıta ile ifade edilen bu uygulamanın yüzü hedef alması, iz bırakması, yaralaması, acı vermesi, rencide etmesi veya bir şiddet gösterisine dönüşmesi asla söz konusu değildir.

Dolayısıyla Kur’ân ve Sünnet’teki bu ifadeleri bahane ederek kadına yönelik şiddeti meşrulaştırmak, İslâm’ın aile anlayışını ters yüz etmektir. Dövme adı altında uygulanan dayak, şiddet, yaralama, iz bırakma, hakaret ve intikam alma kesinlikle te’dib değildir. Öfkesine hâkim olamayan, eşini hırpalayan, onu korkutan veya bedenine zarar veren kimsenin yaptığı şey, te’dib değil zulümdür.

Üstelik âyetin hemen devamında:

“Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın.” buyurulması ve bir sonraki âyette derhal aile hakemlerinin göreve çağrılması (Nisâ, 4/35), maksadın öfkeyi boşaltmak veya cezalandırmak değil, yuvayı ıslah etmek ve aileyi dağılmaktan kurtarmak olduğunu açıkça göstermektedir.

Burada yapılması gereken, ne Kur’ân’ın açık ifadesini inkâr etmek ne de onu şiddete ruhsat gibi sunmaktır. Doğru olan; âyetin lafzını, bağlamını, Resûlullah’ın ﷺ sünnetini ve te’dibin sınırlarını birlikte değerlendirmektir. İslâm’ın aile hukukunda zulme, işkenceye, yaralamaya, rencide etmeye ve şiddeti alışkanlık hâline getirmeye asla yer yoktur.

XII. Anne Aile İçi Eğitimin Başöğretmenidir

Anne, aile içi eğitimin ve çocuk terbiyesinin başöğretmenidir. Çocukların fıtrata uygun, dinî ve ahlâkî değerlerle yetiştirilmesi en öncelikli vazifedir.

Eğer çocukların eğitimi vakit darlığına veya annenin yıpranmasına yol açacak bir yoğunluk arz ederse; annenin ev hizmetlerinden (yemek, çamaşır vb.) hafifletilmesi veya muaf tutulması mümkündür. Nitekim İslâm hukukunda kadının asıl ulvî görevi ev işçiliği değil, yuvanın muhafazası ve evlatların terbiyesidir.

Erkek, eşine ev işlerinde ve çocuk terbiyesinde her türlü desteği sağlamalıdır. Nitekim Hz. Âişe Validemiz, Resûlullah Efendimizin ﷺ evindeyken kendi elbisesini yamadığını, ev işlerinde ailesine yardım ettiğini ve ezan okunduğunda namaza kalktığını haber vermiştir. Evde eşine yardım etmek erkek için bir küçülme değil, Peygamber sünnetine sarılmadır.

XIII. Çalışan ve Eğitim Alan Kadın Meselesi

Burada çok önemli bir ayrımın altını çizmek gerekir: Okumak, öğrenmek, bilgi sahibi olmak ve kendini yetiştirmek ile ünvan ve şöhret sahibi olmak aynı şey değildir.

Evli ve çocuk sahibi bir hanımın okuma, öğrenme, ilim ve kendini yetiştirme arzusu her zaman desteklenmeli; onun zihnî ve ilmî gelişimi engellenmemelidir. Fakat ünvan ve şöhret sahibi olmayı da aynı derecede zarurî görmek doğru değildir.

Kadın, anneliğin sıradan bir vazife değil, insan yetiştiren en yüce mes’uliyetlerden biri olduğunu idrak etmelidir. Bir kadının sahip olabileceği hiçbir akademik veya meslekî ünvan, iyi yetiştirilmiş bir evladın annesine kazandırdığı şeref ve tesirden daha kıymetli değildir. Annelikten daha yüksek bir ünvan ve şöhret olmadığının idrakiyle kadın, kendi varlığını evlatlarının ahlâkını, terbiyesini, ilmini ve eğitim kalitesini yükselterek de ortaya koyabilmelidir.

Bu sebeple kadın, sırf ünvan, makam veya şöhret elde etme arzusuyla evini ve çocuklarını ihmal etmemeli; esası teferruata kurban etmemelidir. İlim ve eğitim birer nimet, meslek ve ünvan ise birer imkândır. Fakat ailenin huzuru, evlatların terbiyesi ve anneliğin hakkı ihmal edildiğinde, elde edilen ünvanların aileye ve nesle sağlayacağı fayda tartışmalı hâle gelir. Asıl marifet, ilimle aileyi karşı karşıya getirmek değil; ilmi, şahsiyet ve nesil terbiyesinin hizmetine verebilmektir.

Özellikle evlilik öncesinde konuşulan eğitim ve çalışma sözleri veya evlilik sonrası değişen şartlar (çocukların doğumu, sağlık vb.), “Ben sana söz vermiştim.” ya da “Sen artık evlisin, hiçbir şey yapamazsın.” şeklindeki uç yaklaşımlarla değil; Kur’ân’ın “mâruf” ve “istişare” ilkeleriyle ele alınmalıdır. Asıl olan, ailenin genel huzurunu ve evlatların maslahatını koruyan adil bir denge kurabilmektir.

XIV. Kusurlara Değil Güçlü Taraflara Bakmak ve Sırları Korumak

Evliliğin ilk zamanlarında görmezden gelinen kusurlar zamanla gözde büyüyebilir. Bu noktada Peygamber Efendimiz’in ﷺ şu muazzam ölçüsü rehber olmalıdır:

“Mümin bir erkek mümin bir kadına buğzetmesin; onun bir huyundan hoşlanmazsa başka bir huyundan hoşlanır.” (Müslim, Radâ‘, 61)

Huzurlu aile; hiç kusuru olmayan aile değil, kusurun yanında eşindeki hayır ve güzellikleri de görebilen ailedir.

Diğer taraftan, aile içindeki özel meselelerin akrabalara, arkadaşlara veya sosyal medyaya taşınması mahremiyet emniyetini kökten sarsar. Eşinin kusurunu başkalarına teşhir etmek emanete hıyanettir.

Şayet problem tek başlarına çözülemeyecek kadar büyümüşse, dedikoduya meydan vermeden Kur’ân-ı Kerîm’in tavsiye ettiği şekilde taraflardan adil ve sır tutan birer hakem seçilerek (Nisâ, 4/35) ıslah yolu aranmalıdır.

İslâm hukukunda erkeğe tanınan ruhsatların (örneğin ikinci evlilik gibi fıkhî hükümlerin) eşe karşı bir tehdit, şantaj ve psikolojik baskı aracı olarak kullanılması da ahlâkî dayanaktan yoksundur. Hukukî hüküm ile ahlâkî muamele birbiriyle karıştırılmamalıdır.

XV. Kırgınlık İletişimi ve Çocukların Korunması

Kırgınlık ve öfke anlarında günlerce konuşmamak, eşini yok saymak ve sessizliği bir cezalandırma silahı olarak kullanmak aileyi içten içe çürütür.

Öfkelenen taraf, “Şu an çok öfkeliyim; seni kırmamak için biraz müsaade istiyorum, sonra bunu mutlaka konuşacağız.” diyebilmelidir. Bu tavır küsmek değil, öfkeyi hikmetle yönetmektir.

En önemlisi, anne ve baba arasındaki ihtilafların bedeli çocuklara ödetilmemelidir. Çocuğun yanında eşi kötülemek, çocuğu taraftarlığa zorlamak onun ruh dünyasını yıkar. Anne-babanın birbirine gösterdiği hürmet, çocuklara bırakılacak en büyük mirastır.

XVI. Aile Huzuru İçin Altın Ölçüler

  1. Fıtratı Tanıyın: Kadın ve erkek birbirinin yaratılış hususiyetlerini öğrensin.
  2. Emaneti Hatırlayın: Eşinizi Allah’ın size bir emaneti olarak görün.
  3. Hak ve Vazifeyi Birlikte Düşünün: Sadece “Hakkım ne?” diye değil, “Vazifem ne?” diye de sorun.
  4. Adaleti Koruyun: Kavvâmlık zulme, itaat de şahsiyetsizliğe dönüşmesin.
  5. Hürmeti Kaybetmeyin: Öfkeliyken bile eşinizin şahsiyetine ve haysiyetine saldırmayın.
  6. Cinsî Hayatı Edep İçinde Yaşayın: Karşılıklı rıza, nezaket ve mahremiyeti koruyun.
  7. Evlatları Nimet ve Emanet Bilin: Terbiyeyi ev işlerinden aşağı görmeyin.
  8. Aile Sırlarını Korumayı Bilin: Mahremiyeti dışarıya taşımayın.
  9. Kusurları Büyütmeyin: Bir hatayı eşin bütün kişiliğine mal etmeyin.
  10. Öfkeyi Yönetin: Kırgınlığı ve sessizliği ceza silahına dönüştürmeyin.
  11. Çocukları Taraf Yapmayın: İhtilafları evlatların gözü önünde yaşamayın.
  12. Allah’ın Rızasını Merkeze Alın: Hakikî huzurun kaynağının Allah’ın rızası olduğunu unutmayın.

XVII. Son Söz: Eşini Değiştirmeye Çalışmadan Önce Kendini Düzelt

Aile hayatında belki de en zor fakat en şifalı soru şudur: “Ben eşimden ne bekliyorum?” değil, “Ben eşime ne veriyorum ve Allah karşısında ne kadar mes’uliyetimi yerine getiriyorum?”

  • Erkek hürmet bekliyorsa önce hürmet etmeyi öğrenmelidir.
  • Kadın sevgi bekliyorsa önce sevgi göstermeyi bilmelidir.
  • Erkek sadakat bekliyorsa sadık olmalıdır.
  • Kadın güven bekliyorsa güvenilir olmalıdır.

Çünkü aile, tarafların sürekli talepte bulunduğu bir hak koparma alanı değil; fedakârlık ve sorumlulukla yürüyen ilâhî bir emanettir.

Aileyi kurtaracak olan, taraflardan birinin diğerini yenmesi ve dize getirmesi değil; her iki tarafın da kendi nefsini yenmesidir. Kadın kendi fıtratını, erkek kendi fıtratını; her ikisi de karşısındakinin hakkını ve vazifesini öğrenirse yuvadaki lüzumsuz mücadeleler biter. Adalet yerini bulur, hürmet yeniden doğar, muhabbet kökleşir. Ev, sadece barınılan bir bina olmaktan çıkar; dünyadaki cennet sığınağı hâline gelir.

İşte ailelerin aradığı huzurun gerçek reçetesi budur:

Fıtrata uygun denge, hakkaniyetli adalet, karşılıklı hürmet, samimi muhabbet, merhametli sorumluluk ve Allah’ın rızasını merkeze alan bir hayat ve ömür…

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
17.09.2026 – OF

Dipnotlar

  1. Bu ifadenin hikmeti şudur: 6 öz kızım ve bağrımıza bastığımız 3 gelinimle 9 kız; 4 öz oğlum ve öz evlâdımız gibi bildiğimiz 5 damadımızla 9 erkek olmak üzere toplam 18 evlat meclisinin başındayım.
  2. Bakara Sûresi, 2/187. Âyet-i kerîmede eşlerin birbirlerine “libas” oldukları bildirilmekte; bu ifade eşlerin birbirlerini örtmeleri, korumaları ve birbirlerine huzur vesilesi olmaları bakımından aile münasebetinin mahiyetini ortaya koymaktadır.
  3. Rûm Sûresi, 30/21. Âyet-i kerîmede eşlerin yaratılış hikmetlerinden biri “kendileriyle huzur bulma” olarak zikredilmiş; eşler arasında meveddet ve rahmetin varlığı Allah’ın âyetlerinden biri olarak bildirilmiştir.
  4. Bakara Sûresi, 2/228. Âyet-i kerîmede kadınların da üzerlerindeki yükümlülüklere denk, mâruf ölçüsü içinde haklarının bulunduğu bildirilmiştir. Bu âyet, aile hayatında hak ve vazife dengesinin temel esaslarından biridir.
  5. Nisâ Sûresi, 4/19. Âyet-i kerîmede eşlerle “mâruf üzere geçinme” emredilmiştir. Mâruf; şer‘an meşrû, aklen güzel, örfen makbul ve insan haysiyetine uygun davranışları içine alan geniş bir ölçüdür.
  6. Nisâ Sûresi, 4/34-35. Âyetler. 4/34. âyette erkeklerin aile içindeki kavvâmlığı; aileyi koruma, gözetme ve nafaka sorumluluğu bağlamında zikredilmiştir. Aynı âyetin devamında aile içi ihtilafın ıslahına yönelik tedbirler zikredilmiş, 4/35. âyette ise ihtilafın büyümesi hâlinde iki taraftan birer hakem gönderilmesi emredilmiştir. Bu sebeple kavvâmlığın tahakküm ve keyfî hâkimiyet değil, ağır bir mes’uliyet olarak anlaşılması gerekir.
  7. Nûr Sûresi, 24/30-31. Âyetlerde gözleri haramdan sakınma ve iffeti koruma emri önce mümin erkeklere, ardından mümin kadınlara yöneltilmiştir. Böylece iffet ve mahremiyet mes’uliyetinin yalnızca bir cinse yüklenmediği açıkça ortaya konulmuştur.
  8. Bakara Sûresi, 2/223. Âyet. Âyette eşlerin cinsî münasebeti “ekin yeri” teşbihiyle zikredilmiş ve “dilediğiniz şekilde” ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade, klasik tefsirlerde münasebetin meşrû mahal içinde farklı şekillerde gerçekleşebilmesi bağlamında açıklanmıştır. Âyetin başındaki ve sonundaki ifadeler, bu serbestliğin Allah’ın koyduğu sınırlar içinde anlaşılması gerektiğini göstermektedir.
  9. Ebû Îsâ et-Tirmizî, el-Câmiʿ, Radâ‘/Nikâh bölümü, hadis no. 1162. Ebû Hüreyre رضي الله عنه’dan rivayet edilen hadiste Resûlullah ﷺ, “Müminlerin iman bakımından en olgunu ahlâkı en güzel olanıdır; sizin en hayırlınız kadınlarına karşı en hayırlı olanınızdır.” buyurmuştur. Hadis Tirmizî tarafından “hasen sahih” olarak değerlendirilmiş; Ebû Dâvûd (4682) ve Ahmed b. Hanbel’de de rivayet edilmiştir. (dorar.net⁠)
  10. “Yaratıcıya isyan olan hususta mahlûka itaat edilmez.” mânasındaki kaide, çeşitli hadis rivayetleriyle sabittir. Bu ifade farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. Bu sebeple önceki taslakta verilen “Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/131” kaydının yerine, hadis lafzının geçtiği güvenilir rivayetlerin esas alınması daha isabetlidir. “Allah’a isyan hususunda mahlûka itaat yoktur.” mânasındaki rivayetler arasında “لَا طَاعَةَ لِمَخْلُوقٍ فِي مَعْصِيَةِ الْخَالِقِ” lafzı da yer almaktadır. (dorar.net⁠)
  11. Buhârî, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Kitâbü’n-Nikâh, hadis no. 5165; ayrıca Kitâbü’d-Deavât, hadis no. 6388. Abdullah b. Abbâs رضي الله عنهما’dan rivayet edilen hadiste, eşler arasındaki münasebetten önce “Bismillâh, Allah’ım! Bizi şeytandan uzaklaştır; bize rızık olarak vereceğin çocuğu da şeytandan uzaklaştır.” şeklindeki duanın okunması tavsiye edilmiştir. (حديث⁠)
  12. Buhârî, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Kitâbü’n-Nikâh, hadis no. 5225. Enes b. Mâlik رضي الله عنه’dan rivayet edilen hâdisede, Hz. Âişe Validemizin kıskançlık sebebiyle gönderilen yemek kabını kırması üzerine Resûlullah ﷺ’in öfkeye kapılmadan “Anneniz kıskandı.” buyurduğu, kırılan kabın yerine sağlam bir kap gönderdiği ve hâdiseyi nezaketle çözdüğü anlatılmaktadır. (Surah Quran⁠)
  13. Müslim, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Kitâbü’r-Radâ‘, hadis no. 1469. Ebû Hüreyre رضي الله عنه’dan rivayet edilen hadiste Resûlullah ﷺ, “Mümin bir erkek mümin bir kadına buğzetmesin; onun bir huyundan hoşlanmazsa başka bir huyundan hoşlanır.” buyurmuştur. Hadis, eşte hoşlanılmayan bir hususun bütün güzel tarafları görmezden gelmeye ve eşe bütünüyle buğzetmeye sebep edilmemesi gerektiğini bildirmektedir. (dorar.net⁠).

ترجمة من التركية إلى العربية: 👇

وصفة الحبّ والاحترام والطمأنينة التي تبحث عنها الأُسَر

التوازن الموافق للفطرة، والحقّ، والواجب، والعدل، والمحبّة

المقدّمة: بأيّ رصيد أكتب هذه السطور؟

أكتب هذه السطور بصفتي أبًا لتسع بنات: ستٍّ من صلبي، وثلاث كنائن احتضنتهنّ كأنهنّ بناتي، ولأربعة أبناء من صلبي، وخمسة أصهار أعدّهم بمنزلة أبنائي، وجدًّا لثلاثةٍ وعشرين حفيدًا. وقد يسّر الله لي أن أُسهم في تربية مئات الفتيات وتعليمهنّ في مخيّمات تعليم اللغة العربيّة.

ومن جملة ما تقوم عليه هذه التجربة أنّ إحدى الكليّات التي تخرّجت فيها كانت «مدرسة الإرشاد والتبليغ»، وأنّ رسالة الماجستير التي أعددتها كانت بعنوان «مشاركة المرأة في عقد نكاحها»، إلى جانب ما اكتسبته من تجربة حياة امتدّت ثلاثًا وسبعين سنة، وما قضيتُه من أكثر من أربعين سنة في مكّة المكرّمة في التعليم وخدمة الحجّ والعمرة، وما عايشته عن قرب من ثقافات وأُسَر مختلفة؛ وكلّ ذلك يشكّل أساسًا لكتابتي هذه السطور عن الأسرة والعلاقة بين الرجل والمرأة.

وقد كتبتُ، بصورة مباشرة أو غير مباشرة، اثنين وسبعين مقالًا في شؤون المرأة والأسرة والزواج والعلاقات بين الرجل والمرأة وتربية النشء. وإن شاء الله، سأجمعها في كتاب في المستقبل.

ولستُ أكتب هذا المقال لأُثبت أنّ أحد الزوجين محقّ والآخر مخطئ، وإنّما غايتي أن أذكّر بالمقاييس الأساسيّة التي كثيرًا ما تُغفل في الخلافات الأسريّة؛ لأنّ المسألة الحقيقيّة في الأسرة ليست: «مَن المحقّ؟»، بل: «كيف نُقيم الحقّ والعدل؟».

والحقيقة الأساسيّة التي سعيتُ إلى بيانها في جميع أعمالي وفي تجربتي الحياتيّة هي أنّ المرأة والرجل ليسا متنافسين، بل هما صاحبا فطرتين مختلفتين، يُكمّل أحدهما الآخر.

ولا يمكن أن تقوم الطمأنينة في الأسرة إلا إذا عرفت المرأة خصائص فطرتها، وعرف الرجل خصائص فطرته، ثم سعى كلٌّ منهما إلى معرفة فطرة صاحبه وفهمها والتعامل معه على وفقها؛ فإنّ الإنسان يصعب عليه أن يفهم غيره فهمًا صحيحًا قبل أن يعرف نفسه، كما يصعب عليه أن يبني حياةً سليمةً مع غيره قبل أن يفهمه.

وليس فهم الإسلام للأسرة قائمًا على وضع المرأة في مواجهة الرجل، أو الرجل في مواجهة المرأة. ففي الصورة التي رسمها القرآن الكريم للأسرة، الزوجان ليسا متنافسين، بل كلٌّ منهما لباسٌ للآخر؛ أي سترٌ وحمايةٌ وتكميلٌ وسببٌ للسكينة:

﴿هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَأَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّ﴾ (البقرة: ١٨٧)

وقد بيّن الله تعالى إحدى حكم خلق الأزواج فقال:

﴿وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً﴾ (الروم: ٢١)

فالمطلوب في الأسرة ليس مجرّد المعاشرة والعيش المشترك، بل إقامة حياة قائمة على السكينة والمودّة والرحمة والاحترام والأمان والوفاء. وسبيل ذلك معرفة الفطرة، ومراعاة الحقّ، ومعرفة الواجب، وحفظ العدل.

ولو أردنا أن نلخّص وصفة طمأنينة الأسرة في جملة واحدة لقلنا:

اعرف الفطرة، وراعِ الحقّ، واعرف واجبك، واحفظ العدل، وغذِّ المحبّة، وانتظر الطمأنينة من الله.

I. الشرط الأوّل لطمأنينة الأسرة: أن يعرف الرجل والمرأة فطرتهما

كثير من الخلافات الأسريّة اليوم يرجع إلى أنّ كلًّا من الرجل والمرأة يقيس صاحبه بمقاييسه هو. تقول المرأة: «أنا أفكّر هكذا، فينبغي أن يفكّر زوجي كذلك». ويقول الرجل: «أنا لا أرى في هذا مشكلة، فينبغي ألّا تراه زوجتي مشكلة». والحال أنّ الفطرتين المختلفتين قد تستجيبان للحدث الواحد باستجابات مختلفة.

وللرجل والمرأة جوانب مشتركة من حيث الإنسانيّة، كما أنّ بينهما فروقًا بيولوجيّة ونفسيّة وعاطفيّة. والإسلام لا يجعل هذه الفروق سببًا للتفضيل أو الدونيّة، بل يراعيها في توزيع الحقوق والواجبات على وجه العدل. ومع ذلك، لا ينبغي تحويل الفروق الفطريّة إلى قوالب جامدة ومطلقة؛ فلكلّ امرأة ولكلّ رجل مزاجه وشخصيّته الخاصّة.

وقد بيّن القرآن الكريم حقوق كلٍّ من الرجل والمرأة بوضوح:

﴿وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذِي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ﴾ (البقرة: ٢٢٨)

فالمسألة في الأسرة ليست: «أيهما أفضل: المرأة أم الرجل؟»، بل المسألة: مَن صاحب أيّ حقّ؟ ومَن يتحمّل أيّ واجب؟ وكيف تُدار هذه الحقوق والواجبات كلّها في ميزان العدل؟ ولا يُرجى قيام الطمأنينة في الأسرة قبل الإجابة الصحيحة عن هذه الأسئلة.

II. الزوج أمانة الله

لو أنّ إنسانًا نحبّه ونقدّره أودع عندنا شخصًا يحبّه ويثق به ويقدّره، فكيف نتعامل مع تلك الأمانة؟ نحفظها، ونتجنّب إيذاءها، ونراعي حقّها، ونخاف من خيانتها. فكيف ينبغي أن يكون موقفنا إذن من الزوج الذي ائتمننا الله عليه بعقد النكاح؟

وقد خصّ النبيّ ﷺ في خطبة الوداع، تلك الوصيّة الجامعة للأمّة إلى يوم القيامة، بذكر حقوق النساء، وأوصى بتقوى الله فيهنّ. وكون هذا الموضوع قد حظي بهذا التأكيد في تلك الخطبة الجامعة يدلّ على عظيم شأنه وخطره.

قال رسول الله ﷺ:

«أكمل المؤمنين إيمانًا أحسنهم خلقًا، وخياركم خياركم لنسائهم».

فهذا الحديث يربط حسن الخلق داخل الأسرة بكمال الإيمان ارتباطًا وثيقًا.

ومن التناقض الكبير أن يكون الإنسان لطيفًا محترمًا بشوشًا خارج بيته، ثم يكون جافيًا محتقرًا عديم الرحمة مع زوجته؛ فإنّ خلق الإنسان الحقيقيّ يظهر أكثر ما يظهر في معاملته لأهله ومن هم في خاصّته.

ولذلك فإنّ من يحتقر زوجته أو يهينها أو يسبّها أو يخوّفها أو يوبّخها باستمرار أو يستغلّ نقاط ضعفها، فإنّه لا يظلم زوجته وحدها، بل يفرّط في الأمانة التي حمّله الله إيّاها. وأمر القرآن واضح تمامًا:

﴿وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ﴾ (النساء: ١٩)

و«المعروف» هنا ليس مجرّد اجتناب الفظاظة، بل هو مقياس واسع يشمل ما هو مشروع شرعًا، وجميل عقلًا، ومقبول عرفًا، وموافق لكرامة الإنسان.

III. المحبّة وحدها لا تكفي: لا بدّ من الاحترام والعدل والرحمة

يعتقد بعض الناس أنّ الطمأنينة في الأسرة تقوم على المحبّة وحدها. والحال أنّ المحبّة الحماسيّة التي تكون في أوّل الزواج لا تستطيع وحدها أن تحمل الزواج مدى الحياة.

ويمكن ترتيب سلسلة أساس الحياة الأسريّة هكذا:

معادلة السعادة الأسرية👆

المحبّة ← الاحترام ← العدل ← الرحمة ← المسؤوليّة ← الطمأنينة

  • إن لم يصحب المحبّةَ احترامٌ، تآكلت المحبّة وتمزّقت.
  • وإن لم يصحب الاحترامَ عدلٌ، تحوّل الاحترام من تقدير ينبع من الداخل إلى خوف وضغط.
  • وإن لم تصحب العدلَ رحمةٌ، اكتست الأسرة جفافًا قانونيًّا.
  • وإن لم تصحب الرحمةَ مسؤوليّةٌ، اختلّ نظام الأسرة وجديّتها.
  • ومن يقول لزوجته: «أحبّك»، ثم يهينها باستمرار، فإنّ محبّته قد جُرحت. ومن ينتظر التضحية دائمًا ويرفض تحمّل مسؤولياته، فقد جُرح عدله. ومن يتّخذ أخطاء الماضي سلاحًا يكرّر به جرح صاحبه، فقد جُرحت رحمته.

والطمأنينة في الأسرة تُبنى بلطائف السلوك أكثر ممّا تُبنى بالكلام المنمّق: شكر صادق، واعتذار في وقته، وابتسامة، وتخفيف حمل الزوج أو الزوجة حين يثقل عليه التعب… هذه هي الأعمدة الخفيّة التي تُمسك بناء الأسرة.

IV. جاذبيّة المرأة ليست في جمالها وحده

ليست جاذبيّة المرأة عند الرجل في جمال الوجه أو الجسد أو الشباب وحدها. فاللطف والرقة والرحمة والأدب والعفّة والوفاء وحسن القول والابتسامة وتقدير الزوج والوقار داخل الأسرة، كلّها من أثمن عناصر جاذبيّتها. بل إنّ هذه الصفات الأخلاقيّة قد تتقدّم مع مرور الزمن على الجمال الجسديّ كلّه.

نعم، جمال وجه الزوجة نعمة للرجل. لكن إن صحبه كلام سيّئ، وسلوك فظّ، واحتقار دائم، وعدم احترام، وسوء أدب، فإنّ أجمل امرأة في الدنيا قد تفقد جاذبيّتها في عين زوجها، بل قد تصبح منفّرة. أمّا المرأة المتواضعة في جمالها الجسديّ، فإن حافظت على لطفها ورقّتها ورحمتها وأدبها، فقد تصبح في عين زوجها أحبّ النساء إليه وأجملهنّ.

وهذه الحقيقة تنطبق على الرجل تمامًا. فمحبّة المرأة لزوجها لا تتعلّق بماله أو مظهره وحدهما. فالرجل الذي يمنح الأمان، ويفي بوعده، ويحمي زوجته ويرعاها، ويتحمّل نفقة أسرته، ويتّصف بالرحمة والوقار، هو الذي يحتلّ مكانة راسخة في قلب زوجته.

فالرجولة ليست بالقوّة الغليظة أو فرض السيطرة، والأنوثة ليست بالصراع المستمرّ على السلطة مع الرجل. وإنّما يكمن حسن الرجل وجاذبيّته، وكذلك جمال المرأة وجاذبيّتها، في حسن الخلق.

V. قوامة الرجل ليست سيطرةً، بل مسؤوليّة ثقيلة

قال الله تعالى:

﴿الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ﴾ (النساء: ٣٤)

وفهم كلمة «قوّام» على أنّها تعني «الرجل الآمر المتحكّم الذي يفرض إرادته» فهمٌ بعيد عن حقيقة القوامة ومقاصدها. وقد ذُكر في تتمّة الآية أحد أسباب هذه المهمّة، وهو إنفاق الرجل من ماله، أي تحمّله مسؤولية النفقة.

فالقوامة تعني: القيام على شؤون الأسرة، وحمايتها، ورعايتها، وتوفير النفقة المشروعة، وتحمّل مسؤولية إدارتها، والقيام على نظامها ومصالحها.

وعليه:

  • القوامة ليست امتيازًا ولا سلطنةً مزاجيّة، بل حمل ثقيل وحساب عسير.
  • لا يقول الرجل: «أنا رجل، أفعل ما أشاء». لأنّ القوّام أوّل ما يجب عليه أن ينتصر على ضعف نفسه في الإدارة، وأن يكبح جماحها.
  • والرجل الذي يصرخ على زوجته أو يسبّها أو يهينها أو يهمل نفقة أسرته وأمنها المعنويّ، إنّما يسيء إلى شرف مقام القوامة ويناقض مقتضاها.

فموقع الرجل في الأسرة لا يمنحه حقّ الظلم، بل يحمّله مسؤوليّةً وحسابًا إلهيًّا أعظم.

VI. طاعة المرأة مقيّدة بالعدل والمعروف

يبيّن القرآن الكريم أنّ للمرأة أيضًا مسؤوليات داخل نظام الأسرة. لكن هذه الطاعة ليست عبوديّة مطلقة تُلغي كرامة المرأة وشخصيّتها بحال.

فالمرأة غير مكلّفة بطاعة زوجها فيما فيه معصية لله تعالى. والقاعدة الإسلاميّة الأساسيّة:

«لا طاعة لمخلوق في معصية الخالق».

وطاعة المرأة لزوجها مقيّدة بالعدل وبما هو معروف ومشروع شرعًا. وقد أعلن القرآن بوضوح توازن الحقوق والواجبات:

﴿وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذِي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ﴾ (البقرة: ٢٢٨)

وهنا يظهر توازن العدل: فلا تستطيع المرأة أن تقول: «أنا حرّة، ولا مسؤوليّة عليّ تجاه زوجي»، فتترك الأسرة للفوضى؛ ولا يستطيع الرجل أن يقول: «أنا قوّام، فلا حقّ لزوجتي ولا إرادة لها»، فيفرض عليها سلطانه.

VII. المرأة والرجل ليسا متنافسين، بل مكمّلان أحدهما للآخر

تحويل الأسرة إلى صراع سلطة وغلبة خطأ فادح يدمّر الطمأنينة من جذورها.

لا تكسب المرأة مكانتها في البيت بمقارنة نفسها بزوجها، أو بالدخول معه في صراع ندٍّ لندّ، أو بتكثير إمكاناتها الاقتصاديّة لتتفوق عليه. بل إنّ هذه الأساليب الحادّة قد تضعف احترامها ومكانتها داخل الأسرة، وقد تزيد التوتر في العلاقة وتدفع الأسرة إلى أوضاع يصعب احتمالها.

أمّا استجابة المرأة لرغبات زوجها المشروعة، وقيامها بما عليها من احترام وتقدير، فإنّ ذلك يزيد من رقتها ومكانتها. وبذلك تستطيع أن تؤثّر بحكمة حتى في أكثر الرجال سلطة، وأن يكون لها عنده رأي مسموع.

وليس الهدف في الزواج أن يفوز أحد الزوجين على الآخر، بل أن تبقى الأسرة قائمة. ونجاح المرأة ليس في هزيمة زوجها، بل في أن تحظى باحترامه وتضيف إلى البيت سكينة وطمأنينة. ونجاح الرجل أن يكون لأسرته ملجأ أمان وعدل ورحمة.

VIII. خصائص الخِلقة وحفظ العفّة

بين الرجل والمرأة فروق فطريّة في خصائص الخِلقة وآليّات الإثارة.

فالرجل غالبًا ما يُستثار بالنظر والرؤية بسرعة أكبر، وقد يضعف سلطان إرادته. أمّا المرأة فلا تتأثّر بالنظر وحده بالدرجة نفسها؛ إذ تستيقظ عواطفها أكثر باللمس والملاطفة والاهتمام والشفقة واللطف.

ومع ذلك، لا يصحّ وضع قواعد مطلقة جامدة من قبيل: «الرجل يستثار بالنظر وحده، والمرأة لا تتأثّر بالنظر أبدًا». فتأثير المزاج الفرديّ والظروف كبير.

وبعض النساء اللواتي لا يعرفن هذا الفرق قد يظننّ أنّ الرجل مثلهنّ، فيكشفن مواضع الجاذبيّة من أجسادهنّ، ولا يدركن مقدار ما قد يسبّبه ذلك من إثارة لدى الرجل. وبذلك قد يفتحن بابًا لما قد يلحق بهنّ من أذى واستغلال. فعلى المرأة أن تعرف هذه الخاصّيّة في فطرتها، فتحفظ سترها وعفّتها وخصوصيّتها، ولا تستعمل جاذبيّتها إلا في دائرة الحلال، ومع زوجها، وفي المكان والزمان والأسلوب الصحيح.

لكن يجب أن يُذكر الطرف الآخر بوضوح أيضًا: فمعرفة المرأة لجاذبيّتها وحفظها لحرمتها مهمّة، كما أنّ حفظ الرجل لنفسه أمام ما يرى، وكفّ بصره عن الحرام، مسؤوليّة لا تقلّ أهمّيّة. وليس لباس المرأة أو سلوكها أو مظهرها رخصةً للرجل في النظر إلى الحرام أو الإقدام عليه.

وقد حمّل الله حفظ العفّة للجنسين معًا:

﴿قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ﴾ (النور: ٣٠)

﴿ وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ﴾ (النور: ٣١)

فالعفّة والأدب ومراعاة الحرمات واجب مشترك لا يجوز التفريط فيه، على الرجل والمرأة معًا.

IX. العلاقة الجنسيّة في الزواج: اللطف والرقة والأدب

يجب على الزوجين أن يحافظا على اللطف والرقة والأدب حتى في معاشرتهما الجنسيّة. والإسلام لا يرى العلاقة الجنسيّة شرًّا مخزيًا، بل يراها أمرًا مشروعًا، وسببًا من أسباب تقوية المحبّة بين الزوجين.

وينبغي أن يكون اقتراب الرجل من زوجته منسجمًا مع هذا المعنى اللطيف.

ومن تمام الأدب في المعاشرة التمهيد والمداعبة والملاعبة والكلام الجميل لإيقاظ مشاعر المرأة، وإتاحة الفرصة لها للاستمتاع والرضا. وعلى المرأة ألّا تقابل هذا الإقبال الصادق بالامتناع المتعمّد، وأن تستجيب للرغبات المشروعة بالمعروف.

ولا ينبغي للمرأة أن تستخدم أنوثتها وجاذبيّتها سلاحًا أو تهديدًا أو عقوبة ضدّ زوجها، ولا أن تفتح له أبواب الحرام.

وقد قال الله تعالى:

﴿نِسَاؤُكُمْ حَرْثٌ لَكُمْ فَأْتُوا حَرْثَكُمْ أَنَّى شِئْتُمْ وَقَدِّمُوا لِأَنْفُسِكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ﴾ (البقرة: ٢٢٣)

وتعبير «أَنَّى شِئْتُمْ» يدلّ على إمكان اختلاف صور المعاشرة ما دامت في المحلّ المشروع الموافق للفطرة. لكن ممارسة العلاقة الحلال بطريقة خشنة أو قهريّة أو مؤذية، أو بطريقة تتجاهل رغبة أحد الزوجين، لا تتوافق أبدًا مع الروح والأدب اللذين أراد الإسلام أن يسودا الأسرة.

فالأصل في المعاشرة الجنسيّة ليس قضاء الحاجة وحده، بل مراعاة حقّ كلٍّ منهما، وعدم إيذاء الآخر، وتقوية المحبّة والمودّة، وحفظ الحرمة. ومن ينظر إلى زوجه مجرّد وسيلة لقضاء شهوته، فقد خالف روح اللطف والرحمة التي ينبغي أن تحملها هذه العلاقة.

وينبغي للزوجين أيضًا أن يلتزما الأدب والآداب عند المعاشرة، وأن يقرآ الدعاء المأثور للوقاية من الشيطان:

«بسم الله، اللهمّ جنّبنا الشيطان، وجنّب الشيطان ما رزقتنا».

X. إحياء النسل، والتدخّل في الفطرة، والتوكّل

ينبغي للزوجين أن يطلبا في معاشرتهما، بحسب صحّتهما وإمكاناتهما، أن يُرزقا أولادًا صالحين. وليس من شأن المسلم أن يقف ضدّ الفطرة بتدابير اصطناعيّة لمجرّد طلب الراحة أو خوف الرزق، ما لم تكن هناك ضرورة طبيّة مشروعة. وعليهما أن يتوكّلا على تقدير الله، وأن يقوما بواجب الأبوة والأمومة في تعاون وتآزر.

ويجب تجنّب طرفين مفرطين: الأوّل قول: «لا أريد أولادًا أبدًا، فالأولاد يُفسدون راحتي»؛ والثاني التصرّف بلا وعي، دون مراعاة صحّة الأمّ والأسرة.

فإن وُجدت ضرورة طبيّة، فليُعمل برأي طبيب مختصّ وبالرجوع إلى فقه موثوق. وقد بحث الفقه الكلاسيكي مسائل العزل وتأخير الحمل بشروط مشروعة. فالتدبير شيء، والإعراض الكلّي عن نعمة الولد شيء آخر.

وهنا ينبغي التنبيه إلى خطأ طبّي وفطري شائع: القول بأنّ «المعاشرة الجنسيّة اليوميّة المتواصلة تُفني المنيّ قطعًا أو تمنع الحمل» حكم مطلق غير صحيح. فالبحوث الطبّيّة المعاصرة تدرس تأثير فترات الامتناع في جودة المنيّ، لكنّ الأمر يتأثّر بعمر الزوجين وصحّتهما العامّة وإيقاعهما الفطري. فليُتجنّب الإفراط، ولتُراعَ الموازنة الفطريّة.

والمسألة في النهاية ليست أن يُنظر إلى الإنجاب على أنّه عبء، ولا أن يُتصرّف بلا مراعاة لظروف الأمّ والأب والأسرة. فالأسرة المسلمة ترى استمرار النسل نعمة وأمانة من الله؛ فتأخذ التدابير المشروعة، وتراعي الضرورات، ولكنّها تتوكّل فوق ذلك كلّه على تقدير الله.

XI. لطف النبيّ ﷺ وتسامحه وفهمه للتأديب داخل الأسرة

كان النبيّ ﷺ يداعب زوجاته، ويلاطفهنّ، ويُحسن معاشرتهنّ، ولم يكن يتوانى عن تنبيههنّ بلطف عند الحاجة.

ومن أبلغ المواقف ما وقع عندما أسقطت عائشة رضي الله عنها، بدافع الغيرة، صحفة الطعام التي أرسلتها إحدى أمّهات المؤمنين، فانكسرت. فلم يغضب النبيّ ﷺ، ولم يصرخ، ولم يعنّف، بل قال: «غارت أمّكم»، ثمّ أمر بإبدال الصحفة بأخرى، فحلّ الموقف بلطف وحكمة.

وكذلك يجب فهم مقاييس التأديب في القرآن الكريم والأحاديث فهمًا صحيحًا. فتعبير «الضرب» في الآية ليس رخصة لإفراغ الغضب على المرأة، ولا للإذلال أو الجرح أو الإهانة. بل هو، في سياق التأديب، وارد في إطار ضيّق، وقد بيّنت السنّة حدوده وضوابطه.

وقد جاء عن ابن عباس رضي الله عنهما في تفسير «الضرب غير المبرّح» أنّه قال: «بالسواك ونحوه»، أي الضرب بالسواك أو ما يشبهه؛ وهو تفسير يبيّن غاية الخفّة وانتفاء الإيذاء، لا فتح باب الاعتداء أو الإهانة.

فما ورد في بعض الآثار من الضرب بالسواك أو ما يشبهه لا يمكن أن يُفهم على أنّه إذن بالاعتداء أو الإيذاء أو الإهانة، فضلًا عن الضرب المبرّح أو ترك الآثار. وليس المقصود من التأديب أن يتحوّل إلى مظهر من مظاهر العنف أو الانتقام.

لذلك فإنّ استغلال هذه النصوص لتبرير العنف ضدّ المرأة قلب لفهم الإسلام للأسرة. فالضرب المبرّح، والعنف، والجرح، وترك الأثر، والسبّ، والانتقام، تحت اسم التأديب، ليس تأديبًا بحال. ومن لا يملك غضبه فيهين زوجته أو يخوّفها أو يؤذي جسدها، فإنّما يمارس ظلمًا لا تأديبًا.

ثمّ إنّ الآية تقول مباشرة بعد ذلك:

﴿فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَبِيلًا﴾

ثمّ تدعو الآية التالية إلى إرسال حكمين من أهل الزوجين:

﴿فَابْعَثُوا حَكَمًا مِنْ أَهْلِهِ وَحَكَمًا مِنْ أَهْلِهَا﴾ (النساء: ٣٥)

ممّا يبيّن أنّ الغاية ليست تفريغ الغضب أو العقاب، بل إصلاح البيت والسعي إلى إنقاذه من التفكّك.

والمطلوب هنا ليس إنكار النصّ القرآني الصريح، ولا تقديمه رخصة للعنف، بل الصحيح أن يُفهم النصّ مع سياقه، وسنّة رسول الله ﷺ، وحدود التأديب، جميعًا. وليس في فقه الأسرة الإسلاميّ مكان للظلم أو التعذيب أو الجرح أو الإهانة أو اعتياد العنف.

XII. الأمّ معلّمة التربية الأولى داخل الأسرة

الأمّ هي المعلّمة الأولى للتربية داخل الأسرة ولتربية الأولاد. وتربية الأولاد على وفق الفطرة والقيم الدينيّة والأخلاقيّة من أولى الواجبات.

فإن أدّت تربية الأولاد إلى ضيق الوقت أو إرهاق الأمّ، جاز تخفيف أعباء أعمال البيت عنها، كالطبخ والغسيل ونحوهما، أو إعفاؤها منها عند الحاجة. فإنّ المهمّة السامية للمرأة في الفقه الإسلاميّ ليست خدمة البيت، بل حفظ البيت وتربية الأولاد.

وعلى الرجل أن يقدّم لزوجته كلّ دعم في أعمال البيت وتربية الأولاد. وقد أخبرت عائشة رضي الله عنها أنّ النبيّ ﷺ كان في بيته يرقّع ثوبه، ويعين أهله في أعمال البيت، فإذا أذّن المؤذّن قام إلى الصلاة. فإعانة الزوجة في البيت ليست نقصًا في الرجولة، بل تمسّك بسنّة النبيّ ﷺ.

XIII. مسألة المرأة العاملة والمتعلّمة

وهنا يجب التأكيد على تمييز مهمّ: القراءة والتعلّم واكتساب المعرفة وتنمية الذات شيء، والسعي إلى الألقاب والشهرة شيء آخر.

فينبغي دائمًا دعم رغبة المرأة المتزوّجة ذات الأولاد في القراءة والتعلّم وطلب العلم وتنمية ذاتها، ولا ينبغي منع نموّها الذهنيّ والعلميّ. لكن اعتبار الألقاب والشهرة ضرورة بالدرجة نفسها ليس صحيحًا.

وعلى المرأة أن تدرك أنّ الأمومة ليست مهمّة عاديّة، بل هي من أسمى المسؤوليات في تربية الإنسان. وليس أيّ لقب أكاديمي أو مهني يمكن للمرأة أن تناله أثمن من الشرف والتأثير اللذين يمنحهما الولد الصالح لأمّه. وبإدراك أنّه لا لقب ولا شهرة أعلى من الأمومة، تستطيع المرأة أن تُظهر ذاتها برفع أخلاق أولادها، وحسن تربيتهم، وتنمية علمهم، والارتقاء بمستوى تعليمهم.

لذلك لا ينبغي للمرأة أن تهمل بيتها وأولادها لمجرّد طلب اللقب أو المنصب أو الشهرة، فتضحّي بالأصل من أجل الفرع. فالعلم والتعليم نعمة، والمهنة واللقب وسيلة وإمكان. لكن إن أُهملت طمأنينة الأسرة، وتربية الأولاد، وحقّ الأمومة، صار نفع ما نالته من ألقاب للأسرة والنسل موضع نظر. والمهارة الحقيقيّة ليست في وضع العلم في مواجهة الأسرة، بل في تسخير العلم لخدمة الشخصيّة وتربية النسل.

وخاصّة ما يُتحدّث عنه قبل الزواج من تعليم وعمل، أو ما يتغيّر بعد الزواج من ظروف، كولادة الأولاد أو الظروف الصحّيّة، لا ينبغي أن يُعالَج بأسلوبَي: «كنت قد وعدتُك»، أو «أنت الآن متزوّجة، فلا تستطيعين أن تفعلي شيئًا»، بل بمبدأي المعروف والمشاورة. والأصل أن يُقام توازن عادل يحفظ طمأنينة الأسرة ومصلحة الأولاد.

XIV. النظر إلى الجوانب القويّة لا العيوب، وحفظ الأسرار

العيوب التي تُتجاهل في أوّل الزواج قد تكبر في العين مع مرور الزمن. وهنا ينبغي أن يكون مقياس النبيّ ﷺ العظيم دليلًا:

«لا يفرك مؤمن مؤمنة، إن كره منها خلقًا رضي منها آخر».

فالأسرة المطمئنّة ليست الأسرة الخالية من العيوب، بل الأسرة التي تستطيع أن ترى، إلى جانب العيب، خير صاحبها وجماله.

ومن جهة أخرى، فإنّ نقل المسائل الخاصّة داخل الأسرة إلى الأقارب أو الأصدقاء أو وسائل التواصل الاجتماعي يزلزل حرمة الأسرة وأمانها من جذوره. وإفشاء عيب الزوج للآخرين خيانة للأمانة.

فإن كبر الخلاف بحيث لا يستطيع الزوجان حلّه وحدهما، فليُبحث عن طريق الإصلاح باختيار حكم عادل كتوم من كلّ طرف، وفق ما أرشد إليه القرآن الكريم:

﴿فَابْعَثُوا حَكَمًا مِنْ أَهْلِهِ وَحَكَمًا مِنْ أَهْلِهَا﴾ (النساء: ٣٥)

وذلك دون فتح باب الغيبة والتشهير.

واستخدام الرخص الفقهيّة التي أُعطيت للرجل، كجواز التعدّد، سلاحَ تهديد وابتزاز وضغط نفسيّ ضدّ الزوجة، سلوك يفتقر إلى الأساس الأخلاقيّ. ولا ينبغي الخلط بين الحكم الشرعيّ والمعاملة الأخلاقيّة.

XV. إدارة الجفاء وحماية الأولاد

الصمت أيّامًا عند الجفاء والغضب، وتجاهل الزوج أو الزوجة، واستخدام الصمت سلاحًا للعقاب، يفسد الأسرة من داخلها.

وعلى الغاضب أن يستطيع أن يقول: «أنا الآن شديد الغضب، وأحتاج إلى قليل من الوقت حتى لا أجرحك، ثم سنتحدّث في هذا الأمر حتمًا». فهذا ليس قطيعة، بل إدارة للغضب بحكمة.

والأهم ألّا يُدفع ثمن خلافات الأبوين من حساب الأولاد. فذمّ أحد الزوجين للآخر أمام الولد، وإجباره على الانحياز، يدمّر عالمه النفسيّ. واحترام الأبوين أحدهما للآخر أعظم ميراث يمكن أن يتركاه لأولادهما.

XVI. المقاييس الذهبيّة لطمأنينة الأسرة

١. اعرفوا الفطرة: ليتعلّم الرجل والمرأة خصائص فطرة كلٍّ منهما.

٢. اذكروا الأمانة: اعتبروا أزواجكم أمانةً من الله عندكم.

٣. فكّروا في الحقّ والواجب معًا: لا تسألوا فقط: «ما حقّي؟»، بل اسألوا أيضًا: «ما واجبي؟».

٤. احفظوا العدل: لا تتحوّل القوامة إلى ظلم، ولا الطاعة إلى انعدام الشخصيّة.

٥. لا تفقدوا الاحترام: حتى في الغضب، لا تهاجموا شخصيّة صاحبكم وكرامته.

٦. عيشوا الحياة الجنسيّة بأدب: احفظوا التراضي المتبادل، واللطف، والحرمة.

٧. اعتبروا الأولاد نعمة وأمانة: لا تنظروا إلى التربية نظرة أدنى من أعمال البيت.

٨. اعرفوا كيف تحفظون أسرار الأسرة: لا تنقلوا حرمة البيت إلى الخارج.

٩. لا تكبّروا العيوب: لا تجعلوا خطأ واحدًا حكمًا على شخصيّة الزوج كلّها.

١٠. أديروا الغضب: لا تحوّلوا الجفاء والصمت إلى سلاح للعقاب.

١١. لا تجعلوا الأولاد طرفًا: لا تعيشوا الخلافات أمام أعينهم.

١٢. اجعلوا رضا الله مركزًا: اذكروا أنّ مصدر الطمأنينة الحقيقيّة هو رضا الله.

XVII. الكلمة الأخيرة: أصلح نفسك قبل أن تحاول تغيير صاحبك

ربّما كان أصعب سؤال وأكثره شفاءً في الحياة الأسريّة هو: ليس «ماذا أنتظر من زوجي؟»، بل «ماذا أقدّم لزوجي، وإلى أيّ مدى أؤدّي مسؤوليّتي أمام الله؟».

  • إن كان الرجل ينتظر الاحترام، فعليه أوّلًا أن يتعلّم كيف يحترم.
  • وإن كانت المرأة تنتظر المحبّة، فعليها أوّلًا أن تعرف كيف تُظهر المحبّة.
  • وإن كان الرجل ينتظر الوفاء، فليكن وفيًّا.
  • وإن كانت المرأة تنتظر الأمان، فلتكن جديرة بالثقة.

لأنّ الأسرة ليست ساحة للمطالبة المستمرّة بالحقوق، بل هي أمانة إلهيّة تقوم على التضحية والمسؤوليّة.

وما يُنقذ الأسرة ليس انتصار أحد الطرفين على الآخر وإخضاعه، بل انتصار كلٍّ منهما على نفسه. فإن عرفت المرأة فطرتها، وعرف الرجل فطرته، وعرف كلٌّ منهما حقّ صاحبه وواجبه، انتهت الصراعات العبثيّة في البيت. وحينئذ يستقيم العدل، ويولد الاحترام من جديد، وتتجذّر المحبّة. فيتحوّل البيت من مجرّد بناء يُسكن فيه إلى ملجأ يشبه جنّة الدنيا.

هذه هي الوصفة الحقيقيّة للطمأنينة التي تبحث عنها الأُسَر:

التوازن الموافق للفطرة، والعدل القائم على الحقّ، والاحترام المتبادل، والمحبّة الصادقة، والمسؤوليّة الرحيمة، وعمرٌ يجعل رضا الله مركزه…

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
١٧ أيلول ٢٠٢٦ م – أوف

الحواشي
١. وحكمة هذه العبارة أنّني في أسرة تضمّ ثمانية عشر من الأبناء والبنات: ستّ بنات من صلبي، وثلاث كنائن احتضنّاهنّ وصرن بمنزلة بناتي، فصرن تسع بنات؛ وأربعة أبناء من صلبي، وخمسة أصهار نعدّهم أبناءنا، فصار مجموعهم ثمانية عشر.
٢. سورة البقرة، الآية ١٨٧. أخبرت الآية الكريمة أنّ الزوجين لباس بعضهما لبعض؛ وهذا التعبير يبيّن طبيعة العلاقة الأسريّة من جهة أنّ كلًّا منهما يستر صاحبه ويحميه ويكون سببًا لسكنه وطمأنينته.
٣. سورة الروم، الآية ٢١. بيّنت الآية أنّ من حكم خلق الأزواج أن يسكن الزوج إلى زوجته، وأنّ جعل المودّة والرحمة بين الزوجين من آيات الله تعالى.
٤. سورة البقرة، الآية ٢٢٨. بيّنت الآية أنّ للنساء حقوقًا مماثلة لما عليهنّ من واجبات بالمعروف، وهي من الأصول القرآنيّة في تقرير توازن الحقوق والواجبات في الحياة الأسريّة.
٥. سورة النساء، الآية ١٩. أُمر فيها بمعاشرة الزوجات بالمعروف. والمعروف مقياس واسع يشمل ما هو مشروع شرعًا، وجميل عقلًا، ومقبول عرفًا، وموافق لكرامة الإنسان.
٦. سورة النساء، الآيتان ٣٤-٣٥. ذُكرت في الآية ٣٤ قوامة الرجال على النساء في سياق تحمّل مسؤوليّة الأسرة والإنفاق عليها، ثم ذُكرت في سياق الآية تدابير إصلاح الخلاف داخل الأسرة، وأُمر في الآية ٣٥ بإرسال حكمين من أهل الزوجين إذا تفاقم الخلاف. ولذلك ينبغي فهم القوامة على أنّها مسؤوليّة ثقيلة، لا سيطرة وتحكّمًا مزاجيًّا.
٧. سورة النور، الآيتان ٣٠-٣١. أُمر المؤمنون بغضّ البصر وحفظ الفروج، ثم أُمرت المؤمنات بذلك أيضًا، فظهر بذلك أنّ مسؤوليّة العفّة وحفظ الحرمة لم تُحمّل جنسًا واحدًا دون الآخر.
٨. سورة البقرة، الآية ٢٢٣. شبّهت الآية الزوجات بالحرث، واستُعمل فيها تعبير ﴿أَنَّى شِئْتُمْ﴾. وقد فسّر المفسّرون هذا التعبير بإمكان اختلاف صور المعاشرة ما دامت في المحلّ المشروع. وتدلّ سياقات الآية على أنّ هذه السعة إنّما تُفهم داخل الحدود التي وضعها الله تعالى.
٩. أبو عيسى الترمذي، الجامع، كتاب الرضاع، باب ما جاء في حقّ المرأة على زوجها، الحديث رقم ١١٦٢. روى أبو هريرة رضي الله عنه أنّ رسول الله ﷺ قال: «أكمل المؤمنين إيمانًا أحسنهم خلقًا، وخياركم خياركم لنسائهم». وقال الترمذي: «حديث أبي هريرة هذا حديث حسن صحيح». ورواه أبو داود، الحديث رقم ٤٦٨٢، وأحمد أيضًا.
١٠. معنى «لا طاعة لمخلوق في معصية الخالق» ثابت في أحاديث متعدّدة بألفاظ مختلفة. ومن ألفاظه: «لا طاعة لمخلوق في معصية الخالق». ولذلك لا يصحّ اعتماد الإحالة السابقة إلى مسند أحمد (١/١٣١) على أنّها المصدر المحدّد لهذا اللفظ دون مزيد تحقيق؛ والأولى ردّ القاعدة إلى الروايات الحديثيّة الصحيحة الواردة في هذا الباب.
١١. البخاري، الجامع الصحيح، كتاب النكاح، حديث رقم ٥١٦٥، وكتاب الدعوات، حديث رقم ٦٣٨٨. عن ابن عباس رضي الله عنهما أنّ النبيّ ﷺ أرشد إلى الدعاء عند إتيان الزوجة: «بسم الله، اللهمّ جنّبنا الشيطان، وجنّب الشيطان ما رزقتنا».
١٢. البخاري، الجامع الصحيح، كتاب النكاح، حديث رقم ٥٢٢٥. عن أنس بن مالك رضي الله عنه أنّ إحدى أمّهات المؤمنين أرسلت بصحفة فيها طعام، فضربت التي كان النبيّ ﷺ في بيتها يد الخادم، فسقطت الصحفة فانكسرت، فجمع النبيّ ﷺ فِلَق الصحفة والطعام، وقال: «غارت أمّكم»، ثم أُتي بصحفة أخرى، فأعطاها لصاحبة الصحفة المكسورة. وفي هذا الموقف النبويّ درس بليغ في ضبط الغضب ومعالجة الغيرة بالحكمة والرفق.
١٣. مسلم، الجامع الصحيح، كتاب الرضاع، حديث رقم ١٤٦٩. عن أبي هريرة رضي الله عنه أنّ رسول الله ﷺ قال: «لا يفرك مؤمن مؤمنة، إن كره منها خلقًا رضي منها آخر». وفي الحديث توجيه إلى ألّا يكون ما يكرهه الزوج من بعض أخلاق زوجته سببًا لبغضها بغضًا كلّيًّا، بل ينظر أيضًا إلى ما فيها من الصفات الحسنة.