Gelişen Olaylar Suriye’de Türkiye İle Siyonist İsrail’i Karşı Karşıya Getirirse Ne Olur?
Giriş
Ortadoğu’da meydana gelen gelişmeler, uzun zamandır birbirinden ayrı görünen hadiselerin giderek aynı güç mücadelesinin farklı cepheleri hâline geldiğini gösteriyor. Filistin’de başlayan ve Gazze ile birlikte yeni bir safhaya giren mücadele; İran–İsrail çatışması, Suriye’nin yeniden yapılanması, Türkiye’nin bölgede artan ağırlığı, Amerika’nın Ortadoğu’daki tutumu ve Çin’in giderek belirginleşen bölge siyaseti, artık birbirinden bağımsız okunamayacak bir bütünlük arz ediyor.
Bu gelişmeler içinde en dikkat çekici meselelerden biri, Türkiye ile İsrail’in Suriye’de karşı karşıya gelme ihtimalidir. Çünkü Türkiye’nin Suriye’deki varlığı ile İsrail’in Suriye’ye biçtiği gelecek tasavvuru arasında giderek keskinleşen bir çıkar çatışması bulunmaktadır.
Nitekim İsrail’in 18 Ağustos 2026’da Suriye’nin Ebu Zuhur hava üssünü vurması, Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığı meselesinin İsrail bakımından ne derece hassas hâle geldiğini açıkça ortaya koymuştur. İsrail, Suriye yönetiminin Türkiye’ye burada askerî konuşlanma imkânı vermek üzere olduğunu ileri sürmüş; Ankara ise bu iddiayı reddetmiştir. Amerika’nın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da saldırıyı “gereksiz bir tırmanma” olarak nitelendirmiştir.[1]
Bu hadise, tek başına bir savaşın başlangıcı değildir. Fakat Türkiye ile İsrail arasında Suriye sahasında giderek sertleşen rekabetin, yanlış bir hesap veya kontrol dışına çıkan bir askerî hadise ile daha tehlikeli bir safhaya geçebileceğini gösteren ciddi bir işarettir.
I. İngiltere’den Amerika’ya Uzanan Güç Mimarisi
Geçen asrın ilk çeyreğinde İngiltere’nin Filistin’de oynadığı rol, Siyonist hareketin devletleşme sürecine büyük bir imkân kazandırdı. Balfour Deklarasyonu ve ardından kurulan İngiliz Mandası, Yahudi millî yurdu projesine milletlerarası hukuk ve idare bakımından önemli bir zemin hazırladı.
Fakat İngiltere’nin Ortadoğu’daki hâkimiyeti zamanla zayıflarken, oluşan boşluğu büyük ölçüde Amerika doldurdu. İsrail’in kuruluşundan sonra Amerika’nın siyasî, askerî, iktisadî ve diplomatik desteği, İsrail’in bölgedeki varlığının en güçlü dayanaklarından biri hâline geldi.
Ne var ki dünya artık geçen asrın dünyası değildir. Amerika ile Çin arasındaki büyük güç mücadelesi, Rusya’nın yeniden ağırlık kazanması, İran’ın bölge çapındaki nüfuz arayışı ve Türkiye’nin daha bağımsız bir dış siyaset takip etmesi, İsrail’in de kendi uzun vadeli güvenlik hesabını yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılmaktadır.
Bu bakımdan İsrail’in Çin ile ilişkilerini bütünüyle Amerika’nın yerine yeni bir hamî arayışı şeklinde değerlendirmek doğru olmayabilir. Ancak tek bir büyük güce bağımlılığı azaltmak, alternatif iktisadî ve teknolojik kanallar açmak ve değişen dünya düzeninde kendisine daha geniş bir manevra alanı oluşturmak şeklinde okunması mümkündür.
Çin’in Ortadoğu’daki ağırlığını artırma iradesi de artık gizli değildir. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2 Eylül 2026’da Mısır ziyareti sırasında Ortadoğu için yeni bir “güvenlik mimarisi” arayışından söz etmesi, Pekin’in bölgedeki rolünü yalnızca ticaret ve enerjiyle sınırlamak istemediğini göstermektedir.[2]
II. İran’ı Yekpare Görmek Yanıltır
İran–İsrail mücadelesi de yalnızca görünen askerî çatışmalar üzerinden okunmamalıdır. Şah döneminde İran ile İsrail arasında güvenlik ve istihbarat alanlarında ciddi işbirliği bulunuyordu. SAVAK ile Mossad arasındaki ilişkiler bunun en bilinen örneklerinden biridir.
1979 Devrimi’nden sonra ise iki ülke arasındaki ilişki bütünüyle farklı bir mahiyet kazandı ve İran, İsrail’in en büyük bölge rakiplerinden biri hâline geldi.
Fakat burada önemli bir ayrım vardır: İran’ı yalnızca İran İslâm Cumhuriyeti’nin resmî söylemi üzerinden okumak da, İran’ı yekpare bir güç olarak görmek de yeterli değildir. İran’da dinî otorite, Devrim Muhafızları, istihbarat teşkilatları, devlet bürokrasisi, iktisadî güç odakları ve farklı siyasî çevreler bulunmaktadır.
Son yıllarda İsrail’in İran’ın askerî ve istihbarat yapısına karşı gerçekleştirdiği faaliyetlerin ulaştığı derinlik, bu meselenin önemini daha da artırmıştır. İran makamlarının İsrail adına askerî ve güvenlik merkezlerinin koordinatlarını, görüntülerini ve bilgilerini göndermekle suçladığı kişileri idam etmiş olması, İran’ın kendi içinde ciddi bir karşı-istihbarat zaafı yaşadığını göstermektedir.[3]
Dolayısıyla “İran İsrail’in düşmanıdır” hükmü doğru olmakla birlikte, İran’ın içindeki güç mücadelelerini ve dış bağlantıları anlamadan İran–İsrail mücadelesinin bütününü kavramak mümkün değildir.
Burada ayrıca şu hususun altı çizilmelidir: Bir devletin başka bir devletle gerçek bir düşmanlık içinde bulunması, iki tarafın mücadelelerinin birbirinin siyasetini ve güvenlik mimarisini besleyen sonuçlar doğurmasına engel değildir. İran–İsrail ilişkisini anlamak için “gizli ittifak” gibi ispatı bulunmayan iddialara değil, bu karşılıklı çatışmanın hangi güç merkezlerini nasıl beslediğine bakmak gerekir.
III. Türkiye’de Hesapların Neden Değiştiği
Türkiye bakımından ise geçen yıllarda köklü bir dönüşüm meydana geldi. Türkiye, uzun yıllar Batı ittifakının içinde bulunmasına rağmen son dönemde kendi bölge menfaatleri doğrultusunda daha bağımsız hareket etmeye başladı.
Suriye, Irak, Libya, Doğu Akdeniz, Kafkasya ve Filistin meselelerinde ortaya koyduğu tavır; Rusya, İran, Çin ve Körfez ülkeleriyle kurduğu ilişkiler; savunma sanayiindeki gelişme ve Suriye’deki askerî varlığı, Türkiye’nin artık yalnızca başkalarının hazırladığı denklemin içinde yer alan bir ülke olmadığını gösteriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2 Eylül 2026’da Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkileri daha ileri bir seviyeye taşıma, hatta tam üyeliği değerlendirme yönündeki açıklaması da Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında daha geniş bir manevra alanı aradığını gösteren son gelişmelerden biridir. Erdoğan aynı açıklamada bunun NATO ve Batı ile mevcut bağlardan kopuş anlamına gelmediğini özellikle vurgulamıştır.[4]
İşte Türkiye’nin bu çok yönlü hareket kabiliyeti, onu büyük güçler arasındaki rekabetin kenarında duran bir ülke olmaktan çıkarıp rekabetin merkezindeki aktörlerden biri hâline getiriyor.
IV. FETÖ Sonrası Türkiye Gerçeği
Türkiye’de devlet kurumlarına nüfuz eden FETÖ yapılanmasının 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsüyle birlikte ulaştığı boyut, Türkiye’nin yakın tarihindeki en önemli kırılmalardan biridir.
Bu yapının hangi dış güçlerle ne ölçüde ilişki kurduğu meselesi ayrıca araştırılmalıdır. Ancak herhangi bir dış devletin tek başına FETÖ’yü bütünüyle kurduğu veya yönettiği şeklindeki hükmü, müşahhas belgeler ortaya konulmadan kesin bir gerçek olarak sunmak mümkün olmayabilir.
Bununla birlikte şu gerçek göz ardı edilemez: Türkiye, devlet kurumları üzerindeki dış bağlantılı nüfuz ihtimalini artık geçmişteki kadar kolay kabul eden bir ülke değildir. Devletin güvenlik ve istihbarat yapısının güçlendirilmesi, savunma sanayiinde dışa bağımlılığın azaltılması ve dış politikada daha bağımsız hareket edilmesi, Türkiye’nin son yıllardaki dönüşümünün temel unsurlarıdır.
Bu sebeple Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu mesele, yalnızca geçmişteki nüfuz odaklarının tasfiyesi değildir. Asıl mesele, Türkiye’nin bundan sonra herhangi bir büyük gücün nüfuz alanına girmeden kendi istikametini tayin edip edemeyeceğidir.
V. Suriye Neden Yeni Cephe Hâline Geliyor?
İsrail açısından Suriye; İran’ın yeniden güç kazanmasını önlemek, kendi kuzey güvenliğini korumak ve sınırlarının hemen ötesinde kendisine karşı kullanılabilecek askerî yapıların oluşmasını engellemek bakımından hayatî önem taşımaktadır.
Türkiye açısından ise Suriye’nin anlamı çok daha geniştir: sınır güvenliği, terör tehdidinin bertaraf edilmesi, Suriye’nin toprak bütünlüğü, yeni Suriye devletinin yapılanması ve bölgedeki siyasî nüfuz.
Dolayısıyla aynı coğrafyaya iki farklı güvenlik anlayışıyla bakan Türkiye ve İsrail’in çıkarlarının çatışması şaşırtıcı değildir. Nitekim Türkiye ile İsrail daha 2025 yılında Suriye’de istenmeyen askerî karşılaşmaları önlemek üzere teknik görüşmelere başlamıştı.[5]
2026 Ağustosunda Ebu Zuhur saldırısının meydana gelmesi ise bu ihtilafın daha ileri bir safhaya taşınabileceğini gösterdi. Türkiye’nin İsrail’in Suriye saldırılarına karşı tutumunun sertleştiği de görülüyor. Erdoğan, Haziran 2026’da İsrail’in Suriye ve Lübnan’a yönelik saldırılarının Türkiye’yi de tehdit eder hâle geldiğini açıkça ifade etmiştir.[6]
Üstelik Ağustos ayındaki saldırının ardından Washington’ın Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir çatışmasızlık ve iletişim mekanizmasını geliştirmeye çalışması, meselenin artık yalnızca Ankara ile Tel Aviv arasındaki bir söz düellosu olmaktan çıktığını göstermektedir.[1]
VI. Türkiye İle İsrail Çatışırsa İlk Cephe Suriye Olur
Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışma çıkması hâlinde bunun başlangıç noktası büyük ihtimalle Suriye olacaktır. Fakat böyle bir çatışmanın hemen geniş çaplı bir savaşa dönüşmesi şart değildir.
İlk safhada hava sahası ihlalleri, askerî üsler, insansız hava araçları, elektronik harp, istihbarat faaliyetleri ve vekil unsurlar üzerinden sınırlı çatışmalar meydana gelebilir. Ancak taraflardan birinin asker kaybetmesi, bir uçağın düşürülmesi veya kritik bir askerî tesisin vurulması gibi hadiseler, siyasî iradenin kontrol etmekte zorlanacağı bir tırmanmayı başlatabilir.
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü Türkiye ile İsrail arasında meydana gelecek doğrudan bir askerî çatışma, kısa zamanda Amerika’yı da zor bir tercihle karşı karşıya bırakacaktır. Amerika bir tarafta İsrail’in güvenliğini korumak, diğer tarafta NATO üyesi Türkiye ile doğrudan çatışmanın önüne geçmek zorunda kalacaktır.
Bu sebeple Washington’ın bugün en fazla arzu edeceği şeylerden biri, Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir savaşın çıkmasını engellemektir.
Fakat burada Ankara bakımından daha önemli bir husus vardır: Türkiye’nin caydırıcılığı, yalnızca askerî gücüyle değil, karşı tarafın Türkiye ile çatışmanın doğuracağı maliyeti önceden hesap etmek zorunda kalmasıyla anlam kazanacaktır.
VII. İran Böyle Bir Çatışmadan Ne Kazanır?
İran açısından Türkiye–İsrail çatışması ilk bakışta büyük bir fırsat gibi görülebilir. İsrail’in dikkatinin Türkiye’ye yönelmesi, İran üzerindeki askerî baskıyı azaltabilir.
Fakat bunun İran bakımından bir başka yüzü daha vardır. Türkiye Suriye’de daha fazla güç kazanırsa, İran’ın Suriye’deki eski nüfuz alanının daha da daralması mümkündür.
Dolayısıyla İran’ın Türkiye–İsrail çatışmasına bakışı basit değildir. İsrail’in zayıflamasını istemek başka, Türkiye’nin güçlenmesini istemek başkadır. İran’ın Türkiye ile ilişkileri de bu sebeple hem rekabet hem işbirliği unsurları taşıyan karmaşık bir yapı arz eder.
Bu nedenle Ankara’nın Tahran’ı yalnızca düşman veya yalnızca ortak şeklinde değerlendirmesi de doğru olmaz. İran, kendi menfaatleri doğrultusunda hareket eden köklü bir devlet aklına ve birbirinden farklı güç merkezlerine sahip bir ülkedir.
VIII. Çin Neden Denklemin Dışında Değildir?
Çin bakımından mesele daha farklıdır. Çin’in İran ile iktisadî ve stratejik ilişkileri bulunmaktadır. Aynı zamanda İsrail ile iktisadî ve teknolojik bağları vardır. Türkiye ise Çin açısından Avrupa ile Asya arasında bulunan ve ulaştırma güzergâhları bakımından önem taşıyan bir ülkedir.
Bu sebeple Çin’in Türkiye–İsrail çatışmasında doğrudan bir taraf hâline gelmesi yerine, çatışmanın kendi enerji, ticaret ve bölge siyaseti üzerindeki tesirlerini yönetmeye çalışması daha muhtemeldir. Üstelik Çin’in Ortadoğu’da daha büyük bir rol üstlenmeye hazırlandığına dair işaretler çoğalmaktadır.[2]
Bu noktada Türkiye’nin de Çin ile ilişkilerini geliştirmeye çalışması ayrıca önemlidir. Dolayısıyla Türkiye’nin gelecekteki güç mücadelesi yalnızca Washington ve Tel Aviv ile ilişkilerinden ibaret değildir. Ankara’nın Pekin, Moskova ve Tahran ile kurduğu ilişkiler de aynı denklemin vazgeçilmez parçalarıdır.
IX. İktisadî Cephe Askerî Cephe Kadar Önemli
Türkiye’nin böyle bir mücadeledeki en hassas taraflarından biri iktisattır. Bugün İran’a yönelik Amerikan baskısının Türkiye’ye de doğrudan yansımaya başladığı görülüyor.
4 Eylül 2026’da Amerika, Türkiye’deki Golden Global Yatırım Bankası ve iki iştirakini İran’la bağlantılı malî işlemleri kolaylaştırmakla suçlayarak yaptırım listesine aldı. Amerika, söz konusu kuruluşların Çin–İran arasındaki malî akışlarda ve İran petrol gelirlerinin nakit ve altına çevrilmesinde rol oynadığını ileri sürdü. Banka ise bu suçlamaları reddederek hukukî haklarını kullanacağını açıkladı.[7]
Bu hadise, Türkiye’nin bölgedeki güç mücadelesinden iktisadî bakımdan da ayrı tutulamayacağını gösteriyor. Enerji fiyatlarının yükselmesi, malî yaptırımlar, döviz ihtiyacı, dış ticaret dengesi ve altın rezervleri bundan sonra Türkiye’nin stratejik dayanıklılığının önemli unsurları olacaktır.
Çünkü askerî bakımdan güçlü olmak, iktisadî kırılganlığı ortadan kaldırmaz.
Bir devletin savaşmadan direnebilmesi de bir güçtür. Hatta büyük güç mücadelelerinde çoğu zaman asıl caydırıcılık, savaşmadan önce karşı tarafa ödetilebilecek maliyetin büyüklüğünden doğar.
X. Türkiye’nin Önündeki Asıl Tehlike
Türkiye açısından en büyük tehlike, İsrail ile bir çatışmanın meydana gelmesinden önce, böyle bir çatışmaya hazırlıksız yakalanmaktır.
Türkiye’nin Suriye’de askerî caydırıcılığını, hava savunmasını, istihbarat ve karşı-istihbarat kabiliyetini, enerji güvenliğini, malî dayanıklılığını, dış ticaret çeşitliliğini ve iç bütünlüğünü aynı anda güçlendirmesi gerekir.
Çünkü geleceğin savaşları yalnızca tank ve uçaklarla yapılmayacaktır. İstihbarat, finans, enerji, teknoloji, siber alan, propaganda ve diplomasi de mücadelenin asıl cepheleridir.
İran örneğinde istihbarat zafiyetlerinin nasıl ağır neticeler doğurabildiği görülmüştür. Türkiye’nin bundan gerekli dersi çıkarması gerekir.
Fakat bundan daha önemli bir ders daha vardır:
Türkiye, Suriye’de yalnızca askerî varlığını değil, devlet aklını da tahkim etmek zorundadır.
Çünkü askerî güç tek başına yeterli değildir. Askerî güç; diplomasi, iktisat, istihbarat, teknoloji ve iç bütünlükle birleştiğinde gerçek bir caydırıcılık meydana getirir.
XI. Geleceğe Dair Muhtemel Senaryolar
Bugünkü vakıalardan hareketle önümüzde üç ihtimal bulunmaktadır.
Birinci ihtimal: Türkiye ile İsrail, Amerika’nın da baskısıyla Suriye’de bir çatışmasızlık düzeni kurar. Taraflar birbirlerinin askerî hareketlerini sınırlar ve doğrudan çatışmadan kaçınır.
İkinci ihtimal: Sınırlı askerî karşılaşmalar başlar; fakat taraflar çatışmayı kontrol altında tutar. Bu durumda Suriye, uzun süreli bir istihbarat ve caydırıcılık mücadelesinin sahası hâline gelir.
Üçüncü ihtimal: Bir askerî hadise zincirleme biçimde büyür ve Türkiye ile İsrail doğrudan karşı karşıya gelir.
Üçüncü ihtimal gerçekleşirse mesele artık Suriye meselesi olmaktan çıkar. Amerika, İran, Rusya ve Çin’in de farklı biçimlerde dâhil olacağı yeni bir Ortadoğu güç mücadelesinin kapısı açılır.
Bu ihtimalin gerçekleşmesi hâlinde tarafların hiçbiri başlangıçta istemediği bir savaşın içine sürüklenebilir.
Asıl tehlike de budur: Savaşlar her zaman tarafların savaşmak istemesiyle başlamaz. Bazen yanlış hesap, yanlış okuma, yanlış istihbarat veya kontrol edilemeyen bir askerî hadise, devletleri istemedikleri bir çatışmanın içine sürükler.
XII. Sonuç: Türkiye Artık Denklemin Konusu Değil, Belirleyici Unsurudur
Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu mesele, yalnızca İsrail ile yaşanan siyasî ihtilaf değildir. Daha büyük mesele şudur:
Türkiye, kendi iradesiyle hareket eden bağımsız bir bölge gücü hâline geldikçe, kendisini çevreleyen büyük güçlerin hesaplarını da değiştirmektedir.
İngiltere’nin geçen asırdaki nüfuzundan Amerika’nın sonraki dönemde üstlendiği role, İran’ın bölge mücadelesinden Çin’in yeni Ortadoğu arayışına kadar bütün gelişmeler, bugün yeni bir güç dağılımına doğru ilerlemektedir.
Bu yeni dönemde Türkiye artık yalnızca başkalarının hesap yaptığı bir ülke değildir. Türkiye, başkalarının hesabını bozabilecek ve değiştirebilecek bir aktördür.
Suriye ise bu değişimin en hassas imtihan alanıdır.
Türkiye ile İsrail arasında Suriye sahasında doğrudan bir çatışmanın çıkması hâlinde, bunun kimin galip geleceğinden önce şu sorunun cevabı önem kazanacaktır:
Ortadoğu’nun geleceğini bundan sonra kim tayin edecektir?
İsrail mi?
Amerika mı?
İran mı?
Çin mi?
Yoksa kendi iradesini kendi gücüyle ortaya koyabilen bölge devletleri mi?
Bugünkü hadiseler, bu sorunun cevabının uzak bir geleceğe ait olmadığını gösteriyor.
Türkiye’nin önündeki vazife açıktır: Çatışmayı istememek, fakat çatışma ihtimaline karşı hazırlıksız da kalmamak.
Çünkü tarihte bazı savaşlar tarafların arzusuyla değil, tarafların birbirlerinin niyetini yanlış okumalarıyla başlamıştır.
Suriye’de bugün meydana gelen gelişmeler, Türkiye ile İsrail arasında böyle bir yanlış hesabın doğmasına meydan vermeyecek kadar ciddidir.
Türkiye’nin gücü yalnızca savaşma kudretiyle değil, savaşı caydırabilecek kudretiyle ölçülecektir.
Ve belki de önümüzdeki dönemin en hayati mücadelesi, Türkiye’nin Suriye’de ne kadar alan kazanacağı değildir.
Asıl mesele şudur:
Türkiye, kendi kararını kendi iradesiyle verebilen bağımsız bir devlet olarak kalabilecek midir?
Bu sorunun cevabı, yalnızca Suriye’nin değil, Türkiye’nin ve bütün Ortadoğu’nun geleceğini tayin edecektir.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
09.09.2026 – OF
Türkiye Savaşa mı Hazırlanıyor?
https://www.facebook.com/groups/877931188942054/posts/28059826270325845/?hpir=1
Dipnotlar
[1] Reuters, “Turkey slams Israel’s ‘untenable’ claims after strikes on Syrian base”, 19 Ağustos 2026; “Israel and Turkey step up warnings over Syria after airbase bombing”, 20 Ağustos 2026. Reuters’ın aktardığına göre İsrail, Ebu Zuhur üssüne yönelik saldırıyı Türkiye’nin muhtemel askerî konuşlanmasına karşı bir güvenlik gerekçesiyle savunmuş; Türkiye bu iddiaları reddetmiş, Amerika’nın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ise saldırıyı “gereksiz bir tırmanma” olarak nitelemiştir. (Reuters)
[2] Reuters, “China’s Xi urges new Middle East security framework during Egypt visit”, 2 Eylül 2026. Xi Jinping, Ortadoğu ülkelerini dış müdahaleye karşı çıkmaya ve yeni bir bölge güvenlik mimarisi üzerinde düşünmeye çağırmıştır. (Reuters)
[3] Reuters, “Iran executes two people accused of spying for Israel”, 3 Ağustos 2026. İran makamları, iki kişiyi İsrail adına askerî ve güvenlik merkezlerine ilişkin bilgi aktarmakla suçlamış ve idam etmiştir.
[4] Reuters, “Erdogan says Turkey would consider full membership of China- and Russia-led security bloc”, 2 Eylül 2026. Erdoğan, Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkilerini daha ileri bir seviyeye taşıyabileceğini, bunun NATO ve Batı ile mevcut bağlardan kopuş anlamına gelmeyeceğini ifade etmiştir. (Reuters)
[5] Reuters, “Turkey, Israel have begun talks to avoid clashes in Syria, Turkish sources say”, 10 Nisan 2025. Türkiye ve İsrail’in Suriye’de istenmeyen askerî karşılaşmaları ve yanlış anlamaları önlemek amacıyla teknik görüşmelere başladığı bildirilmiştir. (Reuters)
[6] Reuters, “Erdogan says Israel’s attacks on Syria, Lebanon threaten Turkey too”, 10 Haziran 2026. Erdoğan, İsrail’in Suriye ve Lübnan’a yönelik saldırılarının Türkiye’yi de tehdit eden bir noktaya ulaştığını ifade etmiştir. (Reuters)
[7] Reuters, “US sanctions Turkish bank, two subsidiaries in latest pressure on Iran”, 4 Eylül 2026. Amerika Hazine Bakanlığı, Golden Global Yatırım Bankası ile iki iştirakini İran bağlantılı malî işlemleri kolaylaştırdıkları iddiasıyla yaptırım listesine almıştır. Banka ise suçlamaları reddetmiş ve hukukî haklarını kullanacağını açıklamıştır. (Reuters)
ترجمة من التركية إلى العربية: 👇
ماذا يحدث إذا أدّت التطورات الجارية إلى مواجهة تركيا وإسرائيل في سوريا؟
مقدمة
إن التطورات المتسارعة في الشرق الأوسط لا تبدو أحداثًا منفصلة، بل أخذت تتداخل لتشكّل مشهدًا واحدًا من الصراع على النفوذ وإعادة رسم موازين القوى في المنطقة.
فما يجري في غزة وفلسطين، والتوتر بين إيران وإسرائيل، والتطورات في سوريا، وتصاعد الدور التركي، والموقف الأمريكي، والتحرك الصيني المتزايد؛ كلها حلقات مترابطة في معادلة إقليمية آخذة في التشكل.
وفي هذا السياق، يبرز سؤال بالغ الأهمية:
ماذا يحدث إذا أدّت التطورات الجارية في سوريا إلى مواجهة مباشرة بين تركيا وإسرائيل؟
قد لا تكون المواجهة المباشرة هدفًا لأي من الطرفين في الوقت الراهن. لكن تزايد الاحتكاك، وتداخل المصالح، وتعدد القوى الموجودة على الأرض، قد يجعل حادثًا محدودًا بداية لمسار يصعب ضبطه.
ومن هنا تبرز ضرورة قراءة المشهد بعيدًا عن الانفعال والشعارات، والنظر إليه من زاوية المصالح الاستراتيجية، وموازين القوى، وحسابات الدول الكبرى.
I. من بريطانيا إلى أمريكا: امتداد بنية القوة
لم يكن تأسيس إسرائيل نتيجة حدث منفرد، بل جاء في سياق طويل من التحولات الدولية.
فقد أدّى إعلان بلفور والانتداب البريطاني على فلسطين دورًا مهمًا في توفير الأرضية السياسية والإدارية التي ساعدت الحركة الصهيونية على ترسيخ مشروعها.
ثم انتقل مركز الثقل تدريجيًا من بريطانيا إلى الولايات المتحدة.
ومع مرور الزمن، أصبحت واشنطن الركيزة الدولية الأهم في دعم إسرائيل، سياسيًا وعسكريًا واقتصاديًا.
وهذا التحول لا يعني أن الدور البريطاني فقد أهميته التاريخية. بل يعني أن منظومة القوة الدولية نفسها تغيّرت، وانتقلت القيادة فيها من إمبراطورية بريطانية آخذة في الانحسار إلى قوة أمريكية صاعدة.
ولهذا فإن فهم الصراع الراهن في الشرق الأوسط يقتضي النظر إليه ضمن هذه البنية الأوسع، لا باعتباره مجرد سلسلة من المواجهات المنفصلة.
II. من الخطأ النظر إلى إيران بوصفها كيانًا واحدًا متماسكًا
إن قراءة إيران باعتبارها كتلة سياسية وأمنية واحدة قد تؤدي إلى نتائج مضللة.
فالجمهورية الإسلامية الإيرانية تضم مراكز قوى متعددة، ومؤسسات مختلفة، وتيارات تتداخل فيها الاعتبارات السياسية والأمنية والعسكرية والاقتصادية.
كما أن تاريخ العلاقة بين إيران وإسرائيل أكثر تعقيدًا مما توحي به صورة العداء الراهن.
ففي عهد الشاه، كانت هناك علاقات تعاون وثيقة بين الطرفين، وبرز التعاون الأمني بين السافاك والموساد بصورة خاصة.
أما بعد الثورة الإيرانية سنة 1979، فقد انقلب المشهد بصورة جذرية، وأصبحت إيران من أبرز خصوم إسرائيل في المنطقة.
ومع ذلك، فإن وجود عداء حقيقي بين دولتين لا يعني أن مصالحهما لا يمكن أن تتقاطع في بعض الملفات، أو أن تحركات إحداهما قد تؤدي بصورة غير مباشرة إلى نتائج تخدم حسابات الأخرى.
ولهذا ينبغي الحذر من التفسيرات التي تتحدث عن «تحالف سري» أو «اتفاق خفي» من دون أدلة موثوقة.
المهم هو فهم طبيعة المصالح المتقاطعة، ومراكز القوة، والنتائج التي قد تترتب على تحركات كل طرف.
III. لماذا تغيّرت الحسابات في تركيا؟
شهدت تركيا خلال السنوات الماضية تحولًا واضحًا في سياستها الخارجية.
فقد أصبحت أكثر حضورًا في سوريا والعراق وليبيا وشرق المتوسط والقوقاز، وأكثر انخراطًا في ملفات فلسطين وغزة.
وفي الوقت نفسه، طورت علاقاتها مع روسيا وإيران والصين ودول الخليج، مع استمرار عضويتها في حلف شمال الأطلسي وعلاقاتها مع الغرب.
كما حققت صناعة الدفاع التركية تقدمًا ملحوظًا، وأصبح لتركيا هامش أوسع في اتخاذ قراراتها الأمنية والعسكرية.
وقد ظهر هذا التوجه بوضوح في تصريحات الرئيس رجب طيب أردوغان في 2 سبتمبر 2026، حين قال إن تركيا يمكن أن تنظر في العضوية الكاملة في منظمة شنغهاي للتعاون، مع التأكيد على أن ذلك لا يعني بالضرورة مغادرة حلف شمال الأطلسي أو الانفصال عن الغرب.
وهذا يعكس محاولة تركيا توسيع هامش المناورة، وعدم حصر خياراتها في محور دولي واحد.
IV. تركيا بعد تجربة تنظيم فتح الله كولن
لا يمكن فهم التحول في بنية الدولة التركية من دون التوقف عند تجربة تنظيم فتح الله كولن، وما ارتبط بها من محاولة الانقلاب في 15 يوليو 2016.
لقد كشفت تلك التجربة، بالنسبة إلى الدولة التركية، حجم المخاطر التي يمكن أن تنشأ من تغلغل بنى غير خاضعة بصورة كاملة للمؤسسات الرسمية داخل أجهزة الدولة.
ومنذ ذلك الحين، اتجهت تركيا إلى تعزيز أجهزتها الأمنية والاستخبارية، وتوسيع قدراتها الدفاعية، وتقليل اعتمادها على الخارج في بعض المجالات الاستراتيجية.
وهذا لا يعني أن تركيا أصبحت بمنأى عن الضغوط الخارجية. لكنه يعني أن قدرتها على مقاومة هذه الضغوط واتخاذ القرار بصورة أكثر استقلالًا أصبحت أكبر مما كانت عليه في مراحل سابقة.
V. لماذا تتحول سوريا إلى جبهة جديدة؟
تحتل سوريا موقعًا شديد الحساسية في الحسابات الإسرائيلية والتركية معًا.
فإسرائيل تريد منع إيران من استعادة مواقع عسكرية مؤثرة في سوريا، كما تسعى إلى منع تشكل بنى عسكرية قريبة من حدودها.
أما تركيا، فتنظر إلى سوريا من زاوية مختلفة، ترتبط بأمن حدودها، ومكافحة التنظيمات الإرهابية، ووحدة الأراضي السورية، ومستقبل الدولة السورية، وموازين النفوذ في المنطقة.
ولهذا فإن تضارب المصالح بين تركيا وإسرائيل في سوريا ليس أمرًا عابرًا.
وقد بدأت الدولتان بالفعل محادثات لتجنب الاحتكاك العسكري في سوريا، وهو ما يدل على أن خطر المواجهة كان حاضرًا في حساباتهما منذ وقت مبكر.
وفي 18 أغسطس 2026، نفذت إسرائيل ضربة على قاعدة أبو الظهور الجوية في سوريا، وسط تبادل الاتهامات بشأن احتمال نشر قوات تركية هناك.
وقد نفت تركيا الاتهامات الإسرائيلية، بينما وصف المبعوث الأمريكي إلى سوريا توم باراك التصعيد بأنه غير ضروري، وأشار إلى وجود جهود أمريكية لإنشاء آلية لمنع الاحتكاك بين الطرفين.
وفي يونيو 2026، حذر أردوغان من أن الهجمات الإسرائيلية على سوريا ولبنان تمثل تهديدًا لتركيا أيضًا.
وهكذا أصبحت سوريا نقطة تماس حقيقية بين الحسابات التركية والإسرائيلية.
VI. إذا اندلعت مواجهة بين تركيا وإسرائيل، فستكون سوريا الجبهة الأولى
إذا انتقلت الخلافات التركية الإسرائيلية من مرحلة التوتر السياسي إلى المواجهة العسكرية المباشرة، فمن المرجح أن تكون سوريا أول ساحة للاحتكاك.
وقد تبدأ المواجهة بحوادث محدودة:
اختراقات جوية، أو إسقاط طائرة مسيّرة، أو ضرب قاعدة عسكرية، أو عمليات إلكترونية، أو تحركات استخبارية.
لكن المشكلة تبدأ عندما يسقط قتلى من أحد الطرفين، أو تُصاب منشأة استراتيجية، أو تُسقط طائرة مأهولة.
عندها قد تتحول الحادثة المحدودة إلى مواجهة أوسع.
وهنا ستجد الولايات المتحدة نفسها أمام معضلة شديدة الحساسية: فهي حليفة لإسرائيل، وفي الوقت نفسه تركيا عضو في حلف شمال الأطلسي.
وسيكون السؤال: كيف يمكن لواشنطن أن تمنع اتساع المواجهة من دون أن تخسر أحد طرفي المعادلة؟
VII. ماذا يمكن أن تستفيد إيران من مثل هذه المواجهة؟
من الطبيعي أن ترى إيران في انشغال إسرائيل بمواجهة مع تركيا فرصة لتخفيف الضغط عنها.
لكن هذا لا يعني أن طهران ستنظر بالضرورة إلى توسع النفوذ التركي في سوريا باعتباره مكسبًا لها.
فالعلاقة بين تركيا وإيران تجمع بين التعاون والمنافسة في آن واحد.
وقد تتفق الدولتان في بعض الملفات، وتختلفان في ملفات أخرى.
ومن ثم فإن اندلاع مواجهة تركية إسرائيلية قد يمنح إيران هامش حركة أكبر، لكنه قد يخلق لها في الوقت نفسه مشكلة جديدة إذا خرجت تركيا من المواجهة أكثر قوة ونفوذًا في سوريا.
VIII. لماذا لا يمكن إخراج الصين من المعادلة؟
لا تبدو الصين راغبة في الدخول المباشر في مواجهة عسكرية بين تركيا وإسرائيل.
لكن هذا لا يعني أنها بعيدة عن المشهد.
فالصين ترتبط بعلاقات اقتصادية واستراتيجية مع إيران، ولها علاقات اقتصادية وتكنولوجية مع إسرائيل، كما تنظر إلى تركيا بوصفها دولة مهمة في طرق التجارة والربط بين آسيا وأوروبا.
ولهذا فإن مصلحة بكين الأساسية تتمثل في الحفاظ على قدرتها على الحركة بين مختلف الأطراف، والاستفادة من التحولات الاقتصادية والاستراتيجية التي تفرضها الأزمات.
وفي 2 سبتمبر 2026، دعا الرئيس الصيني شي جين بينغ، خلال زيارته لمصر، إلى بناء إطار جديد للأمن في الشرق الأوسط، في إشارة واضحة إلى رغبة الصين في توسيع حضورها في قضايا المنطقة.
ومن ثم، فإن الصين قد لا تكون طرفًا مباشرًا في أي مواجهة تركية إسرائيلية، لكنها ستكون معنية بصورة عميقة بنتائجها.
IX. الجبهة الاقتصادية والمالية لا تقل أهمية عن الجبهة العسكرية
لم تعد الحروب الحديثة تُخاض بالسلاح وحده.
فالمال والطاقة والتجارة والتكنولوجيا والعقوبات والضغط المالي أصبحت جميعها أدوات مؤثرة في الصراعات الدولية.
وفي 4 سبتمبر 2026، فرضت وزارة الخزانة الأمريكية عقوبات على بنك «غولدن غلوبال للاستثمار» التركي وشركتين تابعتين له، متهمة إياه بتسهيل معاملات مالية مرتبطة بإيران وقوة القدس التابعة للحرس الثوري، بما في ذلك تحويل عائدات نفط إيرانية إلى نقد وذهب.
وقد نفى البنك هذه الاتهامات، وأعلن عزمه استخدام حقوقه القانونية.
وهذه التطورات تكشف أن الضغط على الدول لا يحتاج دائمًا إلى طائرات وصواريخ.
فقد يبدأ الضغط من المصارف والأسواق والطاقة وسلاسل التجارة، ثم يتحول تدريجيًا إلى ضغط سياسي وأمني.
ولهذا فإن قوة الدولة في المرحلة المقبلة ستقاس أيضًا بقدرتها على الصمود المالي والاقتصادي.
X. الخطر الحقيقي الذي يواجه تركيا
الخطر الأكبر على تركيا ليس مجرد اندلاع الحرب.
بل أن تدخل الحرب من دون استعداد كافٍ.
ولهذا تحتاج تركيا إلى تعزيز قدرتها على الردع، وتطوير دفاعاتها الجوية، ورفع مستوى كفاءة استخباراتها ومكافحة التجسس، وتأمين مصادر الطاقة، وتعزيز قدرتها على الصمود المالي، وتنويع تجارتها، والحفاظ على تماسكها الداخلي.
فالحروب المقبلة قد تبدأ من الجبهة العسكرية، لكنها لن تتوقف عندها.
وقد تكون الجبهة المالية أو الإلكترونية أو الإعلامية أو الدبلوماسية أكثر تأثيرًا من بعض العمليات العسكرية.
ولهذا فإن تركيا مطالبة في سوريا بتحصين وجودها العسكري، ولكنها مطالبة قبل ذلك بتحصين عقل الدولة وقدرتها على اتخاذ القرار المستقل.
XI. السيناريوهات المحتملة في المرحلة المقبلة
يمكن تصور ثلاثة سيناريوهات رئيسية:
السيناريو الأول: منع الاحتكاك
تنجح الولايات المتحدة في إقامة آلية فعالة لمنع الاحتكاك بين تركيا وإسرائيل، ويستمر التنافس بينهما من دون الوصول إلى مواجهة عسكرية مباشرة.
السيناريو الثاني: اشتباكات محدودة
تقع حوادث عسكرية محدودة، لكنها تبقى تحت السيطرة، ويعمل الطرفان على منع تحولها إلى حرب شاملة.
السيناريو الثالث: مواجهة مباشرة
تتطور حادثة محدودة إلى مواجهة تركية إسرائيلية مباشرة، وقد تتدخل الولايات المتحدة بدرجات مختلفة، بينما تحاول إيران وروسيا والصين التعامل مع نتائج الصراع كلٌّ وفق مصالحه.
وفي هذا السيناريو، لن تكون سوريا مجرد ساحة مواجهة بين دولتين، بل قد تتحول إلى نقطة ارتكاز لصراع إقليمي ودولي أوسع.
XII. الخاتمة: تركيا لم تعد مجرد موضوع في المعادلة
إن التطورات الجارية في الشرق الأوسط تشير إلى أن تركيا لم تعد مجرد دولة تتأثر بحسابات الآخرين، بل أصبحت دولة قادرة على التأثير في تلك الحسابات وتغييرها.
وسوريا هي الاختبار الأكثر حساسية لهذه المعادلة.
إذا وقعت المواجهة، فلن يكون السؤال فقط: من ينتصر عسكريًا؟
بل سيكون السؤال الأهم:
من يملك قرار المنطقة، ومن يستطيع أن يحافظ على قراره؟
إن قوة تركيا لن تُقاس بقدرتها على خوض الحرب فحسب، وإنما بقدرتها على ردعها ومنع وقوعها.
ولعل المعركة الأهم في المرحلة المقبلة ليست مقدار ما تستطيع تركيا أن تكسبه في سوريا، وإنما قدرتها على أن تبقى دولة تملك قرارها، وتحدد اتجاهها بإرادتها.
فمن يملك قراره، يملك مستقبله.
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
09.09.2026 – أوف
الهوامش
[1] حول الضربة الإسرائيلية على قاعدة أبو الظهور والتوتر المتصاعد بين تركيا وإسرائيل بشأن سوريا، وتصريحات الطرفين والمبعوث الأمريكي إلى سوريا توم باراك بشأن منع الاحتكاك.
[2] حول المحادثات التركية الإسرائيلية التي بدأت لتجنب الاحتكاك العسكري في سوريا.
[3] حول تحذير الرئيس التركي رجب طيب أردوغان من أن الهجمات الإسرائيلية على سوريا ولبنان تمثل تهديدًا لتركيا أيضًا.
[4] حول تاريخ التعاون الإيراني الإسرائيلي في عهد الشاه، ولا سيما التعاون الأمني بين السافاك والموساد، ثم التحول الجذري في العلاقة بعد الثورة الإيرانية سنة 1979.
[5] حول توجه تركيا إلى توسيع هامش حركتها بين الشرق والغرب، وتصريحات أردوغان بشأن منظمة شنغهاي للتعاون مع استمرار عضوية تركيا في حلف شمال الأطلسي.
[6] حول دعوة الرئيس الصيني شي جين بينغ إلى بناء إطار جديد للأمن في الشرق الأوسط خلال زيارته لمصر في 2 سبتمبر 2026.
[7] حول العقوبات الأمريكية المفروضة على بنك غولدن غلوبال للاستثمار التركي وشركتين تابعتين له، والاتهامات المتعلقة بمعاملات مالية مرتبطة بإيران.