Sosyal Medyada Dinî Meselelerin Usûl ve Âdâba Uymadan Konuşulup Yazılması
Bu yazı, Mehmet Görmez Hocanın aşağıdaki bağlantıda yer alan konuşmasının, muhtevasına müdahale edilmeksizin başlık ve ara başlıklarla düzenlenerek yazılı metne dönüştürülmesi ile hazırlanmıştır. (A.Z.İ) https://youtu.be/YiIE8ckuPQM?si=3YRpvlurTUDIu_gp
Değerli Kardeşlerim,
Uzun süredir sosyal medyada bazı hassas dinî meselelerin büyük bir kolaylıkla, hatta zaman zaman pervasızca konuşulduğunu ve tüketildiğini görüyoruz. Bu tartışmaların çoğu kez derinlikten uzak olması, ilmî ciddiyetten kopması, hatta bazen hayırhah bir maksattan uzak olması hepimizi üzüntülere gark ediyor. Böyle olunca meseleler kişiselleşiyor, tarafgirlik keskinleşiyor, ağır ve veballi konularda hüküm vermek, ahkâm kesmek son derece kolay hâle geliyor.
Neredeyse her gün belirli mecralarda “yaşasın” veya “kahrolsun” nidaları arasında hüküm dağıtan küçük engizisyon mahkemeleri kuruluyor. Bu da hepimizi, bütün gençlerin huzurunda, bütün toplumun huzurunda bu tartışmalar gerçekleştiği için rahatsız ediyor. Hocalarımızın bilgilerini takipçileriyle paylaşmaları, ilmî birikimlerini samimiyetle ortaya koymaları elbette çok kıymetlidir.
İnsanları saflaştırmak, kutuplaştırmak veya taraftar toplamak için değil de onların ilmini ve ufkunu genişletmek, onların maneviyatlarını güçlendirmek için yapılan dersler ve kaleme alınan yazılar şüphesiz faydadan hâli olmaz. Fakat çok boyutlu ve derin ilmî birikim gerektiren bu meselelerin birkaç cümleye sıkıştırılması, yahut kesilip kısaltılarak bağlamından koparılması, işin dedikodulara, hakaretlere, hatta tekfire, tadlîle ve tefsîke vardırılması gibi çok ciddi fitne kapılarını aralayabiliyor. Ardından tabiri caizse bitmek tükenmek bilmeyen bir tweet savaşları başlıyor.
Saflar oluşuyor, taraftarlar çoğalıyor, karşılıklı hükümler veriliyor. İlmin o sukûneti yok oluyor, ilmin insaf ve tahkik isteyen dili yok oluyor. Bunun yerine sosyal medyanın o hoyrat sertliği, keskinliği ortaya çıkıyor.
Daha da üzücü ve düşündürücü olan şu: Bütün bunlar giderek bir sosyal medya tüketimine dönüşüyor. Her gün yeni bir mesele, yeni bir isim, yeni bir tartışma tüketiliyor. Fakat ben bunun gerçekte bir tüketim değil, bir tür tükeniş olduğunu görüyorum, ifade etmek istiyorum.
Çünkü bu süreçte yalnızca meseleler tüketilmiyor, değerli kardeşlerim. Kavramlar aşınıyor, ilmî ciddiyet zedeleniyor, insanlar birbirine karşı hoyratlaşıyor. Belki de en önemlisi hakikati birlikte arayabilme imkânımız yok oluyor, tükeniyor.
İlmî İhtilafın Ahlâkı
İlmî ihtilaf elbette olacaktır. İlmin tabiatında var bu. Hatta ilim büyük ölçüde soru sormakla, itiraz etmekle, farklı görüşlerin karşılaşmasıyla gelişir.
Bârikatu’l-hakîka, müsâdemi’l-efkârdan doğar.
Fakat ihtilafın bir ahlâkı var, münazaranın bir adabı var. Bir sözü sahibinin kastetmediği yere taşımamak, bilmediğimiz konuda hüküm vermemek, muhatabımızı önce anlamaya çalışmak, eleştirdiğimiz kişiye karşı insaf ve adalet ölçülerini elden bırakmamak bu ahlâkın asgarî gerekleridir.
Hakikat, sesimizi yükselttiğimiz veya takipçi sayımızı arttırdığımız ölçüde değil, delilimizi, insafımızı, ahlâkımızı koruyabildiğimiz ölçüde ortaya çıkar.
Bir Konuşma Vesilesiyle Ortaya Çıkan Tartışma
Bu umumî hâlin hususî bir tezahürünü geçtiğimiz hafta benim bir konuşmam, bir video vesilesiyle yaşandı. İki yıl önce yaptığımız bir usûl dersi müzakeresinde hükümlerin Şâri’ tarafından sevk olunma sebebi yani hikmet-i teşrî’î ile bu hükümlerin tatbiki sırasında ortaya çıkabilecek uygulama sorunlarından söz ettiğimiz bir dersti o. Böyle bir uyumsuzluğun hükümleri şekle indirgeyeceğine, gayelerinden uzaklaştıracağına işaret etmiştik.
O ders sırasında kullandığımız bazı cümlelerin iki yıl sonra iznimiz olmaksızın bağlamından ve maksadından koparılarak sosyal medyada sevimsiz ve kısır bir tartışmaya konu edildiğini gördük. Hatta tartışmada söylenen bazı sözler sebebiyle bunları söyleyen kardeşlerimiz adına ne kadar üzüldüğümü, yer yer utandığımı ifade etmek isterim. Bugünkü derste yapmak istediğim şey, meseleyi oturtulduğu bu kısır zeminden çıkarıp ilmî bir çerçevede ele almaktır.
Ve aslında o ifadelerin zikredildiği geniş derste ancak bir kısmına temas edebildiğimiz hususları tafsil etmek istiyorum.
Aslında ben prensip olarak, ilkesel olarak yıllardır şahsıma ve bazı fikir ve düşüncelerime yönelik, hatta büyük oranda içinde yalan ve iftira bulunan herhangi bir reddiyeye cevap vermedim. Bunu ilkesel olarak uygun görmedim.
Ama bu konuda özellikle bu fikir ve düşüncelerimi açıklama ihtiyacı duydum. Neden? Birkaç sebeple.
Birincisi, bazı kardeşlerimizi hakkımızda tekfire kadar varan sözlerle fitne ateşine odun taşıma vebalinden sakındırmaktır.
İkincisi ve belki daha önemlisi, ilmî bir tecessüs ve samimiyetle bu mevzu hakkında soru soran kardeşlerimize meseleyi toplu biçimde açıklamak, böylece ortaya koymaya çalıştığımız ilmî faydayı daha geniş bir zemine taşımaktır.
Üçüncüsü ise bu vesileyle usûlün, üslûbun, ihtilaf ahlâkının, âdâb-ı münazaranın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha kardeşlerimizle paylaşmaktır.
İlmin Hikmeti ve Siyaseti
Ne söylediğimiz ve ne kastettiğimiz meselesine geçmeden önce bu dersleri yapmaktaki niyetimizi sorgulayan bazı kardeşlerimizin bir sorusuna cevap vermek isterim.
Deniliyor ki:
“Madem bu kayıt enstitünüzde yapılan bir derse ait, kaydın izniniz dışında yayınlanması sizi neden rahatsız ediyor? Yoksa içeride başka, dışarıda başka şeyler mi anlatıyorsunuz?”
Değerli Kardeşlerim, şunu hatırlatmak gerekir: İlmin bir hikmeti var, ilmin bir siyaseti var. Her konu herkesle, her zeminde aynı üslûpla konuşulmaz. Allah Resûlü buyuruyor:
كَلِّمُوا النَّاسَ عَلَى قَدْرِ عُقُولِهِمْ
“İnsanlarla akılları ölçüsünde konuşun.”
Hz. Musa ile Hz. Hızır arasında geçen kıssa bize her bilginin muhatabı ve bağlamı meselesini güçlü biçimde hatırlatır.
Bazı meseleler ilmî meclislere mahsustur. O meselelerin kavramsal arka planına hiç vâkıf olmayanlarla aynı ayrıntı düzeyinde konuşulmasının bazen fayda yerine zararı olabilir. Nitekim sosyal medyadaki din tartışmalarının zararı tam da buradan kaynaklanıyor.
Doktor öğrencileriyle, ki aralarında âlim gençlerimiz var, siyâk ve sibâkı belli bir çerçevede söylediğimiz bazı hususların ayrıntılarına muttali olmayanlar tarafından yanlış anlaşılabileceğini ve garazkâr kimseler tarafından çarpıtılabileceğini düşünerek, bundan iki yıl önce enstitümüzün sosyal medya sayfalarında yalnızca birkaç saat kalan videoyu kaldırmayı uygun bulduk.
Üzülerek ifade edeyim ki kaldırdığımız bu video bazı kişiler tarafından indirilip arşivlenmiş ve daha sonra uygun bir zemin ve zamanda bir kampanya malzemesi olarak yeniden dolaşıma sokulmuştur.
Burada üzücü olan, bir sosyal medya fenomeninin bazı hocalarımızın önüne bunu atar atmaz, hocalarımızın konuşmayı yapan kişinin yazdığı eserlerini yok sayarak, neredeyse 10-15 yıldır milletimizin önünde, mihrapta, minberde yaptığı bütün konuşmaları yok sayarak hükümlerini sadece o iki buçuk dakikalık video üzerine bina etmeleridir.
İşte “videonun iznimiz dışında yayınlanması” ifadesiyle kastettiğimiz tam olarak da budur. Yoksa enstitümüzdeki derslerimizin tamamı kayıt altındadır ve bunların önemli bir kısmı ilim talebeleriyle zaten paylaşılmaktadır. İlmin gerektirdiği her türlü mesele hassasiyetle ve samimiyetle ele alınmaktadır.
Şer‘iyet ile Meşruiyet Arasındaki Fark
Şimdi asıl meseleye yani büyük tartışmalara yol açan şer’iyet ile meşruiyet arasındaki farka gelelim. Müsaadenizle bu konuyu ilmî ve kavramsal boyutlarıyla ele almak istiyorum. Bu açıdan bugünkü dersimizin biraz teknik yönleri bulunacağını şimdiden hatırlatmak isterim.
Sizden hiç değilse bu dersin sonuna kadar şer’i ve meşru kelimelerinin Türkçe’deki gündelik kullanımlarını bir kenara bırakmanızı hassaten istirham ediyorum.
Konu hakkındaki görüşümü iki cümlede özetleyecek olursam, teknik birer terim olarak, tekrar ediyorum günlük Türkçe kullanımı olarak değil, teknik birer terim olarak şer’i ile meşru kavramları arasında bazı nüanslar bulunmaktadır. Bu ikisi her durumda ve her bakımdan aynı şeyi ifade eden kavramlar değildir.
Aralarında özellikle nispet, tatbik, sıhhat, hakkaniyet ve maksat bakımından dikkate alınması gereken çok önemli farklar vardır.
Bu görüş, şer’i olanın sırf şer’i olması bakımından gayri meşru olduğu yönünde bir şeyi asla savunmamaktadır. İddiamız şudur, şer’in kendisi değil, bir şeyin şer’iata nispet edilmesi, onun her durumda doğru tatbik edildiğini, her durumda adaletin gerçekleştiğini, her durumda şari’in maksadının eksiksiz biçimde tahakkuk ettiğini zorunlu olarak göstermez.
Bu Ayrımın Maksadı
Baştan belirtmek isterim ki, bu ilk kez şahsım tarafından ortaya atılmış kökü ve esası hiç bulunmayan bir mesele değildir. Benim yaptığım bu ayrım üzerinden dinî hükümlerin hikmet, adalet, münasebet ve rahmete dayanan özüyle kimi zaman şekle, hatta şekilciliğe, taklitçiliğe, mezhepçiliğe indirgenebilen o formal görüşü arasındaki mahiyet farkını nazara vererek bu konu üzerine tefekkür edilmesine bir vesile açmaktır. Şimdi bu görüşü açmaya çalışacağım.
Şer’iyet ve meşruiyet ayrımını üç ayrı düzlemde, daha doğrusu üç farklı disiplin açısından ele almak mümkündür.
Biri hukuk felsefesi açısından, biri siyaseti şer’iye kaynaklarımız açısından, birisi de fıkıh ve usulü fıkıh açısından.
Hukuk Felsefesi Açısından Şer‘iyet ve Meşruiyet
Birinci düzlem hukuk felsefesi.
Hukuk felsefesi literatüründe, çok kıymetli kardeşlerim, bu mesele özellikle tabi hukuk tartışmaları bağlamında ele alınmıştır. Ayrım çoğu zaman legality ve legitimacy kavramları üzerinden kurulur.
Legality yahut legalite, bir normun, bir kararın veya hukuki bir tasarrufun, mevcut hukuk düzeninin öngördüğü yetki usul ve kurallara uygun olup olmadığını ifade eder.
Legitimacy ise yani meşruiyet ise bir adım daha ileri gider ve bunun hangi gerekçeyle haklı, hangi gerekçeyle adil veya kabul edilmeye değer olduğunu sorar.
Dolayısıyla bir şeyin hukuk düzeni bakımından geçerli ve legal olması, onun zorunlu olarak legitimate yani meşru olduğu anlamına gelmez.
Siyaset-i Şer‘iyye Açısından
İkinci düzlem, bu şer’iyet ve meşruiyet ayrımının ele alındığı ikinci düzlem siyaseti şer’iye kaynaklarımızdır.
Burada meşruiyet meselesi daha çok iktidar, siyasi otorite ve yönetme hakkı üzerinden tartışılır.
Uluslararası ilişkilerde de benzer bir ayrım söz konusudur. Devletlerin, uluslararası kurumların, müdahalelerin, yaptırımların veya güç kullanımının yalnızca uluslararası hukuka uygun olup olmadığı değil, hangi gerekçelerle haklı ve meşru kabul edilebileceği de tartışılmıştır.
Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh Açısından
Bizi esasını ilgilendiren üçüncü düzlem, üçüncü düzlem İslami ilimler bağlamında, özellikle fıkıh ve usulü fıkıh bağlamında meseleyi ele almak.
Şunu baştan teslim etmek gerekir, buna bazı kardeşlerimiz yazılarında işaret ettiler. Bu arada şunu ifade etmek isterim, bazı kardeşlerimiz çok güzel eleştiriler de yazdılar.
İhtilafın ahlakına uygun olduğu için katılmadığım halde bazı görüşlerine bizzat telefon ederek kendilerini tebrik ettim.
Klasik literatürde şer’iyet-meşruiyet ayrımı bu adla müstakil bir fasıl halinde ele alınmış değildir. Fakat gerek usul gerekse fıkıh müktesebatımız dikkatle incelendiğinde, şer’iyet-meşruiyet ayrımının hem lafız hem de içerik düzeyinde izlerini açıkça görmek mümkündür.
Şer‘, Şâri‘, Şeriat ve Şer‘î
Lafız düzeyinden başlayacak olursak, şer’iyet ile meşruiyet aynı köke dayanmakla birlikte farklı sigalardan türemiş kelimelerdir. Siga farklılığı da tabiatı ile anlam nüansını beraberinde getirir.
Bu çerçevede altı kavram üzerinde durmak zorundayız aslında:
Şer, şari, meşru, şeriat, teşri ve şer’i.
Belki bu derste hepsini açacak imkâna sahip değiliz. Ama tasnifin anlaşılması için, şer’iyet ile meşruiyet arasındaki ayrımı anlayabilmek için bilhassa dört kavramı birbirinden ayırmamız gerekir.
Önce şer’ kavramı ile başlayalım.
Es-şer’u nedir, şer?
Allah ve Resul’ünün asli beyanıdır. Bu beyanı yalnızca hukukî hükümlerden ibaret görmek doğru olmaz.
İtikadî, ahlâkî, amelî hükümler, emirler, nehiler, temel değerler, ilkeler şer’ dediğimiz beyanın içindedir.
Bu sebeple sahibüşşer veya şari dediğimizde biz fakihi kastetmeyiz, kadıyı yahut yöneticiyi kastetmeyiz, Allah’ı ve onun vahyini tebliğ ve beyan eden Resul’ünü kastederiz.
Fakih şer’ vaz etmez, edemez.
Kadı şer’ vaz etmez, edemez.
Yönetici şer’ vaz etmez, edemez.
Onların yaptığı şey nedir?
Onların yaptığı şey şer’i anlamaya ve şerden hüküm çıkarmaya veya onu uygulamaya çalışmaktır.
Şeriat Kavramının Farklı Kullanımları
Şeriat kelimesine gelince şer’ ile şeriat arasında katı bir terminolojik sınır bulunmaz. Bununla birlikte şeriat kelimesinin şer’ kelimesinden daha geniş ve daha farklı bağlamlarda kullanıldığı görülür.
Başta dört kullanımdan söz edebiliriz:
- Önceki şeriatlarla birlikte düşünüldüğünde büyük vahiy silsilesinin her bir parçası yahut halkası: Hz. İbrahim’in şeriatı, Hz. Musa’nın şeriatı gibi.
- Şeriat-i Muhammediye anlamında şeriat, Resulullah tarafından tebliğ edilen dinin adı olarak şeriat.
- Zaman içinde kazandığı ıstılahî genişlemeyle asli hükümler yanında hem ictihadî hükümleri hem de mezhebî birikimi de içine alan İslam fıkhı ve fıkhın bütünü için kullanılmıştır.
- Özellikle modern bazı kullanımlarda ceza hukuku yahut ukubat alanına tahsis edilen bir anlamından söz edebiliriz.
“Şeriatın kestiği parmak acımaz” sözünde olduğu gibi.
Buna göre şer’ daha çok Allah ve Resulüne mahsus vaz ve beyanı ifade eder. Şeriat ise bu beyanı önceki vahiy gelenekleriyle ve sonraki tarihî fıkhî gelişmelerle ilişkilendiren daha geniş bir normatif bütünlük içinde kullanılır.
Meşru Kavramı
Üçüncü Kavram meşru kavramıdır. Tekrar ediyorum. Lütfen buna dikkat edelim.
Burada meşru kelimesini Türkçedeki gündelik anlamıyla düşünmeyelim. Ben meşru derken şer’in asli beyanında olumlu bir normatif karşılığı bulunan şeyi kastediyorum. Şeriatın dışında bir şeyi kastetmiyorum.
Namaz meşrudur, zekât meşrudur, nikâh meşrudur, talak meşrudur, alışveriş meşrudur. Fakat meşru olanlar yalnızca hukukî işlemler değildir.
Adalet de meşrudur.
Çünkü bir ilke olarak şer’e vaz edilmiştir. Canın korunması, aklın korunması, malın, ailenin korunması meşrudur. Zira bütün bunların dinin asli beyanında bir karşılığı ve normatif dayanağı vardır.
Burada meşruyu mübah ile karıştırmamak gerekir. Meşru olan bir şey farz olur, vacip olur, müstehap olur, mübah olabilir. Dolayısıyla meşru, teklifî hükümlerin karşısında 6. bir kategori değildir.
Tekrar ifade etmek istiyorum. Meşruiyetten kastım asla Türkçedeki gündelik anlamı değildir. Şeriatın bir başka veçhesi ve tatbikidir.
Şer‘î ile Şer‘ Arasındaki Nispet
Kısa videoda ifade edildiği gibi, tikel bir âyetten veya bir hadisten değil, hatta bu İmam Şâtıbî’nin ifadesidir. Küllî istikra yöntemiyle birden fazla âyet ve hadisten, hatta bütün aklî ve naklî delillerin tamamından hareketle ulaştığımız şâri’in küllî maksadıdır, küllî gayesidir.
Hâşâ burada beşerin muradıyla şâri’in muradını bir mü’min nasıl mukayese edebilir? Bir kardeşimiz bunu nasıl düşünebilir? Yahut seküler Batı hukukuyla şer’î hukuku kim mukayese edebilir? Bu ifadeler bir mü’mine nasıl isnat edilebilir? Konu buraya kadar nasıl getirilebilir?
Asıl önemli nüans, değerli kardeşlerim, şer’î kavramına geldiğimizde ortaya çıkar.
Şer’ başka, şer’î başkadır. Buradaki nispet yâ’sı önemlidir. Nasıl ki İslam başka, İslamî başkadır.
Nasıl ki İslam ile İslamî aynı şey değil, din ile dinî aynı şey değil, şer’ ile şer’î de aynı şey değildir.
Bir düşünceye İslamî düşünce dediğimizde o düşüncenin bizatihi İslam olduğunu söylemiş olmayız. İslam’a nispet edilen bir düşünceden söz ederiz sadece.
Aynı şekilde şer’î dediğimizde de şer’e nispet edilen bir hükümden bahsederiz. Bir görüşten, bir kurumdan, bir karardan, bir uygulamadan söz ediyor olabiliriz.
İşte şer’iyet kavramının anlamı da burada belirginleşiyor.
Şer’iyet bir şeyin şer’e nispet edilme vasfıdır.
Bu nispet doğrudan nasıl kurulabilir?
Bu nispet ictihadla kurulabilir, fetva ile kurulabilir, kazâ ile kurulabilir yahut siyasî ve hukukî bir uygulamayla kurulabilir.
Nispet söz konusu olduğunda ise ne olur?
Beşerî faaliyet alanına girmiş oluruz.
Bu nispet doğru olabilir, yanlış olabilir. Bu nispet kuvvetli olabilir, zayıf olabilir.
Dolayısıyla kıymetli kardeşlerim, bir şeyin şer’î diye nitelendirilmesi o nispetin her durumda Allah ve Rasûlünün asli beyanıyla bütünüyle örtüştüğünü peşinen garanti etmez.
Şer‘îliğin İki Alanı
Şer’îliğin ortaya çıktığı iki alanı özellikle birbirinden ayırmak gerekir.
Birincisi meşru olanın tatbikidir.
Mesela zekât meşrudur.
Fakat belirli bir dönemde belirli mallardan, belirli kişilerden, belirli bir yöntemle zekât alınması artık bir tatbikattır.
Talak meşrudur. Fakat bir kişinin eşini belirli bir zamanda, belirli bir biçimde boşaması somut bir tasarruftur.
Adalet meşrudur. Fakat bir kâdinin, bir hâkimin belirli bir davada verdiği hüküm adaletin kendisi değildir. Adaleti gerçekleştirme iddiası taşıyan şer’î bir uygulamadır.
İşte bu noktada şer’iyet ile meşruiyet arasındaki ayrım ortaya çıkıyor.
Çünkü meşru olan bir hükmün şer’î tatbiki, o hükmün asli çerçevesini, o hükmün hikmetini, o hükmün maksadını her somut durumda eksiksiz biçimde gerçekleştirmeyebilir.
Bid-i talak diye bir kavram var.
Bunun bilhassa açık bir örneğidir.
Talak meşru bir kurumdur. Öyle değil mi? Fakat kişinin eşini âdet hâlinde boşaması veya bir defa da üç talakla boşaması, cumhura göre hukukî sonuç doğurmasına rağmen yasaklanmış bir tasarruftur, caiz değildir denmiştir.
Bu işlem fıkhî hukukî sistem içinde tanınır ve kendisine şer’î sonuçlar bağlanır. Bu anlamda bir tasarruf-i şer’îdir. Fakat aynı zamanda caiz değildir.
Demek ki hukukî sonuç doğurmak ve şer’î bir tasarruf olarak tanınmak ile o tasarrufun din tarafından tasvip edilmesi aynı şey değildir.
İctihadla Ortaya Çıkan Hükümler
İkinci alan ise ictihadla ortaya çıkan hükümlerdir.
Burada artık asli olarak vaz edilmiş bir hükmün uygulamasından değil, şer’in beyanından hareketle yeni bir meselenin hükmüne ulaşılmasından söz ediyoruz.
Fakih kıyas yapar, illet tespit eder, fakih nasların umum ve hususunu değerlendirir. Fakih örfü veya maslahatı dikkate alır, sonunda bir hükme ulaşır.
Peki, ortaya çıkan hüküm Kur’an ve sünnetin asli beyanında bu şekliyle bulunmasa da şer’e isnat ettirilmez mi?
Ettirilir.
İşte buna biz şer’î hüküm diyoruz.
Bu ayırım bilginin kaynağı bakımından son derece önemlidir. Bir müctehidin ulaştığı zannî hükümle Allah ve Rasûl’ünün asli beyanını aynı seviyeye koymak mümkün değildir.
Aksi takdirde fakihin ictihadındaki hata ihtimalini de biz Allah ve Rasûl’üne nispet etmiş oluruz.
Fakih din vaz etmez, edemez. Dini anlamaya çalışır.
İctihad, şer’in kendisi değildir. Şer’i anlama ve ona nispetle hüküm üretme yönündeki beşerî bir faaliyettir.
Bu yüzden şer’in hükmüyle şer’î hüküm ifadeleri her durumda aynı epistemik kesinliği ifade etmek zorunda değildir.
Şer‘î Mahkeme ve Hile-i Şer‘iyye
Kıymetli Kardeşlerim, bugün bütün İslam dünyasında yaşanan bazı büyük tartışmaların temelinde bu ayrımın yeterince gözetilmemesi yatıyor.
Din ile dinî olan, İslam ile İslamî olan, şer’ ile şer’î olan birbirine karıştırılıyor.
Bir fakihin görüşü şer’î olabilir, bir fetva şer’î olabilir, bir mahkeme şer’î olabilir, bir siyasî uygulama kendisini şer’î olarak nitelendirebilir.
Fakat bunların hiçbirinin bu sıfatı taşıması onları bizatihi Allah’ın dini hâline getiremez.
Mesela şer’î mahkeme dediğimizde o mahkemenin verdiği her kararın bizatihi Allah’ın hükmü olduğunu söylemiş olmayız. Şer’e göre hükmetme iddiasıyla ve belirli bir fıkhî çerçeve içinde çalışan bir mahkemeden söz edebiliriz.
Kâdı yanılabilir, delili yanlış değerlendirebilir ve sonuçta adaletsiz bir karar verebilir.
Keza hile-i şer’iyye diye bir tabirimiz vardır bildiğiniz gibi. Bugünkü hukuk dilinde hukukî çare diye adlandırılan bazı yollarla mukayese edilebilecek bu terimdeki şer’iyye sıfatına dikkatinizi çekmek istiyorum.
Hile-i şer’iyye.
Şer’iyye sıfatı yapılan hilenin hâşâ Allah tarafından emredildiği veya istendiği anlamına gelir mi?
Tam tersine bazı hileler hukukî şekli korurken hükmün maksadını ortadan kaldırabilir. Nice kötü örnekleri var bunun.
Nitekim fukahamızın önemli bir kısmının hilelere, hile-i şer’iyyeye karşı çıkmasının sebebi de budur. Çünkü şer’îlik görüntüsü veya teknik uygunluk tek başına meşruiyetin garantisi değildir.
Aynı durum siyaset-i şer’iyye kavramı için de geçerlidir.
Bu isimlendirme yöneticinin verdiği her kararın hâşâ Allah tarafından doğrudan vaz edildiğini ifade etmez. Burada genel ilkelere ve maslahata dayanma iddiasıyla kullanılan geniş bir ictihad ve takdir alanından ancak söz edebiliriz.
Tarih boyunca mesela ta’zîrin genişletilmesi, müsadere, bazı hisbe uygulamaları ve kamu düzeni gerekçesiyle getirilen çeşitli tedbirler siyaset-i şer’iyye kitaplarında bu başlık altında uygulanmış ve tartışılmıştır.
Bunların şer’î diye isimlendirilmesi, her somut uygulamanın zorunlu olarak meşru olduğu anlamına gelmez.
Cüveynî’nin Gıyâsü’l-Ümem kitabında ifade ettiği gibi.
Aksi hâlde fakihlerin ve yöneticilerin ictihadlarını doğrudan dinin kendisine dönüştürmüş oluruz, mâazallah.
Şer‘iyyât ve Akıl
Usulde şer’î kelimesinden türetilen bir de şer’iyyât kavramı vardır.
Şer’iyyât, dinin kesin emirleri midir? Yoksa şer’e nispetle ortaya konan ictihadlar ve hükümler alanını mı ifade eder?
Bu soru nispet meselesinin önemini bir kez daha ortaya koyar.
Alaaddin Semerkandî diye meşhur fakihimiz, usulcümüz, onun Mîzânü’l-Usûl adlı usul eserinde şer’iyyât şöyle tarif edilir:
فَأَمَّا الشَّرْعِيَّاتُ فَمِنْ جُمْلَةِ الْمُمْكِنَاتِ الْعَقْلِيَّةِ بِحَيْثُ لَوْ جَاءَ الشَّرْعُ عَلَى خِلَافِ مَا جَاءَ بِهِ الْعَقْلُ لَكَانَ جَائِزًا وَلَمْ يَكُنْ مُسْتَحِيلًا
“Şer’î meseleler, aklî olarak mümkün olan şeyler cinsindendir. Öyle ki şeriat, aklın öngördüğünün hilâfına bir hüküm getirse bile bu caiz, aklen mümkün olurdu ve imkânsız sayılmazdı,” der Alaaddin Semerkandî.
Sıhhat-Hil ve Kazâî-Diyânî Ayrımı
Bir de fıkıh kitaplarımızda, kıymetli kardeşlerim, bu şer’iyet ve meş’ûiyet ayrımına benzer iki ayrım daha vardır.
Biri sıhhat-hil ayrımı, biri kazâî ve dîânî ayrımıdır. Bu iki ayrım da çok önemlidir.
Sıhhat ve hil ayrımı, ne kastediyorum, bir tasarruf hukukî bakımdan sahih olabilir. Fakat o tasarrufun yapılma biçimi veya içinde bulunduğu şartlar sebebiyle kişi açısından haramlık söz konusu olabilir.
Mesela, cuma namazıyla mükellef bir kimsenin cuma vaktinde yaptığı alışveriş.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَىٰ ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ
“Ezanı okunduğu zaman Allah’ı anmaya, ibadete koşun, alışverişi terk edin.”
Bazı fıkhî yaklaşımlara göre bu hukukî sonuç doğurabilir burada yapılan alışveriş. Fakat o vakitte namazı bırakıp alışverişle meşgul olmak helal değildir.
Allah Resûlü’nün Mahkemesi ve Kazâî Hüküm
Bu meseleyi daha da berraklaştıran çarpıcı bir delil vardır.
Lütfen şu soruyu birlikte düşünelim:
Allah Resûlü’nün mahkemesinden daha şer’î bir mahkeme olabilir mi? Onun hükmünden daha şer’î bir hüküm olabilir mi?
Buna rağmen Ümmü Seleme’den rivayet edilen, müttefekun aleyh bir hadiste Efendimiz şöyle buyuruyor:
اِنَّكُمْ تَخْتَصِمُونَ اِلَيَّ
“Siz davalarınızı bana getiriyorsunuz.”
وَاِنَّمَا اَنَا بَشَرٌ
“Ben de bir beşerim.”
وَلَعَلَّ بَعْضُكُمْ اَلْحَنُ بِحُجَّتِهِ مِنْ بَعْضٍ
“Olabilir ki bazılarınız delilini diğerinden daha etkili biçimde ortaya koyar, daha iyi edebiyat yapar.”
فَاِنَّمَا اَقْضِي بَيْنَكُمَا عَلَى نَحْوِ مَا اَسْمَعُ
“Ben de sadece zahirî delillere göre, işittiğime göre onun lehine hükmederim.”
فَمَنْ قَضَيْتُ لَهُ مِنْ حَقِّ اَخِيهِ شَيْئًا
“Kime kardeşinin hakkından bir şey hükmedersem şunu bilsin ki…”
فَاِنَّمَا اَقْطَعُ لَهُ قِطْعَةً مِنَ النَّارِ
“Ona ancak ateşten bir parça vermiş olurum.”
Lütfen onu kabul etmesin, der Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem.
Kardeşlerim, bunun anlamı açıktır.
Hâkim önündeki delile ve zahire göre hükmeder. Bu şer’î bir hükümdür. Fakat Allah katındaki hakikat ve kişinin diyânî sorumluluğu eğer farklıysa verilen hüküm maddî hakikate ve hakkaniyete uygun düşmeyebilir.
Bu örnek, şeklî hukukî geçerlik ile aslî meşruiyet ve hakkaniyet arasında bazı durumlarda nasıl ayrım bulunabileceğini son derece açık biçimde göstermektedir.
Hz. Ömer’in Bazı Uygulamaları
Değerli Kardeşlerim,
O kısa iki buçuk dakikalık videoda ifade edilen kölelik gibi, erkeğin eşini dövmesi gibi, Hazreti Ömer’in bazı ictihadları ve tatbikatlarına gelince her durumda ve her zamanda kaydının konulmamış olması orada elbette yanlış anlamalara yol açmıştır.
Ancak şunu ifade etmek isterim ki, Şeriatın bir cezayı hüküm olarak vaz etmiş olmasıyla, o cezanın verili bir kişiye, belirli bir olayda uygulanmasının gerekli olması aynı şey değildir.
Bunu bir örnekle izah etmek istiyorum.
Bu tatbikatların her birine tekrar girmek istemiyorum.
İlaç Örneği
Bir ilaç düşünün.
Bir ilaç tıp tarafından kabul edilmiştir. Eczanede bulunuyor. Bu her hastaya her durumda verilmesini gerektirmez.
İlaç vardır. İlacın tedavi edici vasfı da vardır. Fakat uygulanabilmesi için hastalığın teşhis edilmesi gerekiyor.
Endikasyonun bulunması, ilacın kullanılmasına engel başka bir durumun olmaması gerekiyor.
Bunlar sağlanmadığında ne olur?
İlacı veremeyiz.
Tıbbı veya ilacın tedavi edici özelliğini reddetmek anlamına gelmez.
Tam tersine tıbbın gerekliliğine uygun davranmaktır.
Burada insanı takvaya ve kemalata götüren gıda mesafesindeki hükümlerle toplumsal hastalıkları tedavi ve ıslahında kullanılan acı ilaçların durumu farklıdır.
İşte Hz. Ömer’in bazı uygulamalarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Kıtlık yılında hırsızlık sebebiyle el kesme cezasını uygulamaması, elbette o dersin önünde de sonunda da ifade ediyorum, onun hâşâ hırsızlık hükmünü veya ilgili nassı geçersiz saydığı anlamına gelmez.
Burada Hz. Ömer’in yaptığı şey, hükmün tatbik şartlarının gerçekleşmediğine bakmaktır.
Çünkü ağır bir kıtlığın yaşandığı, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı ve içtimâî şartların insanları başkasının malına yönelmeye sevk ettiği bir ortamda meydana gelen çalma fiiliyle normal şartlarda ihtiyaç ve zaruret bulunmaksızın gerçekleştirilen hırsızlık aynı hukukî değerlendirmeye tabi tutulamaz.
Bu evrensel bir hukuk prensibidir.
Ve ceza hukukunda suçun unsurları meselesiyle bu açıklanabilir.
Bir fiilin dışarıdan suça benzemesi ya da öyle anlaşılması yeterli değildir. Suçun maddî ve manevî unsurlarının, isnat şartlarının veya cezalandırılabilirlik şartlarının gerçekleşmesi gerekir.
Bunlardan biri bulunmadığında cezanın uygulanmaması, ceza normunun yürürlükten kaldırılması anlamına gelmez.
Şeriatın hükümlerini uygulamak şeriatın hükmüdür. Fakat bu hükümleri uygulamanın şartları oluşmadığında bu hükümleri uygulamamak da şeriatın hükmüdür.
Dolayısıyla bunu şeriat hükümlerinin ta’tili, geçersiz kılınması olarak değil, daha yüksek bir hassasiyet olarak okumak gerekir.
“İdrâü’l-hudûde bi’ş-şübühât” hadisi, bu mesele işte o fıkhî yaklaşımda aynı hassasiyetin başka bir tezahürüdür.
İbn-i Kayyim el-Cevziyye, İ‘lâmü’l-Muvakkıîn’de 25-30 sayfada sadece bu ilkeden dolayı Hanefî ulemayı, hadleri ta’til etmekle suçlar bildiğiniz gibi.
Buradan daha genel bir ilkeye ulaşabiliriz:
Şeriata sadakat, her hükmü her durumda uygulamak değildir. Her hükmü uygulanması için öngörülen şartlar ve maksatlar içinde uygulamaktır.
İşte bu meşruiyettir.
Şer‘î Istılah Farklılığından Akidevî Hüküm Çıkarılabilir mi?
Değerli Kardeşlerim,
Elbette ben de pek çoğunuz gibi şer’î ile meşru kelimelerini birbirinden ayırmadan kullanan çok kıymetli hocalarımızın bulunduğunu biliyorum.
Aynı şekilde şeriat lafzının farklı bağlamlarda farklı kapsamlarla kullanıldığının da farkındayım.
Fakat bu terminolojik kullanımların muhtemel sonuçlarının hareketle doğrudan akidevî hükümler çıkarmaya asla taraftar değilim.
Bu doğru değildir.
Başında şer’î sıfatı bulunan beşerî bir ictihadı, Allah’ın şeriatından hiç ayırmamanın ciddi mahzurlar doğurabileceğini düşünüyorum ve bu konuda uyarıda bulunuyorum.
Fakat bir kimseyi sırf bu ıstılahı farklı kullandığı için tekfir etmek, Allah’a şirk koşmakla suçlamayı da büyük bir haksızlık sayıyorum.
Bu tür terminolojik meselelerden hareketle tekfire, tadlîle, tefsîke varmak, insanları küfürle, dalâletle, fıskla suçlamak, insanları bu yönde sevk etmek son derece ağır, veballi bir iştir.
Hem şer’î değildir hem meşru değildir.
Önce Doğru Tasavvur
Değerli Kardeşlerim,
Sözlerimi tamamlarken, bu tür meseleleri tartışırken nasıl bir yol izlememiz gerektiğine dair birkaç hususa daha işaret ederek bitirmek istiyorum.
Bir görüş ileri sürüldüğünde ilk vazifemiz o görüş hakkında doğru bir tasavvur oluşturmaktır.
Başka bir ifadeyle önce ne kastedildiğini, hangi bağlamda söylendiğini, hangi gayenin güdüldüğünü anlamamız gerekir.
Çünkü ilm-i münazara açısından meşhur bir kaide var:
اَلْحُكْمُ عَلَى شَيْءٍ فَرْعٌ عَنْ تَصَوُّرِهِ
Yani bir şey hakkında hüküm vermek, önce onu doğru tasavvur etmeye bağlıdır.
Bir kavram yeterince tasavvur edilmeden onun hakkında tasdik veya tekzipte bulunmak usul olarak sağlıklı değildir, doğru değildir.
Bu doğru tasavvur oluşması için akl-ı selim kadar kalb-i selime de ihtiyaç vardır.
İyi niyet olmadan, muhatabını anlamaya açık bir kalp taşımadan, en doğru yöntemin bile bizi hakikate ulaştırması güçleşir.
Bir telefon kadar size yakın bir kardeşinize ulaşıp, “Hocam bundan ne kastettiniz?” diye sorabilirsiniz.
“Bu yanlış anlaşıldı, bunu derhal düzeltin.” diye ikazda bulunabilirsiniz.
Bu sizin kardeşlik hakkınız.
Ama bütün konuşmalarını, kitaplarını, makalelerini, mihrapta, minberde söylediklerini yok sayarak iki buçuk dakika üzerinden tekfire kalkışmanız bir Müslümana asla yakışmaz.
Tahrîrü Mahalli’n-Nizâ
Tasavvur aşaması yeterli değil.
Tasavvur aşaması tamamlanmış bir münazarayı doğrudan tasdik veya tekzip aşamasına taşımak metodolojik bir hatadır.
Bunu ifade ediyorum ama bu da yeterli değil.
Burada usul ve münazara kitaplarında bir kaide daha var:
Tahrîrü mahalli’n-nizâ.
Yani ihtilaf noktasının doğru biçimde belirlenmesi ilkesi devreye girer.
Arızî bir bağlamda söylenmiş, mücmel bırakılmış, hatta yanlış veya eksik ifade edilmiş bir cümleyi hemen münazaranın merkezine yerleştirmek yerine, önce maksadın açıklığa kavuşmasını sağlamak gerekmez mi?
Ne yazık ki 3-5 cümlelik sosyal medya ortamları da bu tahkik için son derece elverişsizdir.
Lâzımü’l-Mezhep, Leyse bi’l-Mezhep
Bir diğer önemli ilke de “lâzımü’l-mezhep, leyse bi’l-mezhep” kaidesidir.
Bir kimsenin söylediği “A” önermesinden sizin değerlendirmenize göre “B” sonucu zorunlu olarak çıkıyor olabilir.
Bu durumda o lâzım üzerinden görüşü eleştirebilir. Hatta bunun gerçekten zorunlu bir sonuç olup olmadığını tartışabilirsiniz.
Fakat kişi “B”yi açıkça benimsemiyorsa, “B”yi onun görüşü veya mezhebiymiş gibi doğrudan kendisine nispet edemezsiniz.
Hele “B”ye nispet edilmenin tekfir, tadlil, başka ağır sonuçları varsa, mesele yalnızca ilmî bir hatadan ibaret kalmaz, aynı zamanda ciddi bir ahlak problemine dönüşür.
İmam Şâfiî’nin Münazara Ahlâkı
Böyle durumlarda değerli kardeşlerim, İmam Şâfiî’nin bir sözünü hep birlikte hatırlayalım.
O büyük imam ne diyor?
مَا نَاظَرْتُ أَحَدًا قَطُّ إِلَّا أَحْبَبْتُ أَنْ يُوَفَّقَ وَيُسَدَّدَ وَيُعَانَ
“Her kiminle münazara ettiysem, onun hakka erişmesini, onun doğruyu bulmasını, Allah’ın yardım ve inayetine mazhar olmasını diledim içimde.”
وَمَا نَاظَرْتُ أَحَدًا إِلَّا وَلَمْ أُبَالِ بَيَّنَ اللّٰهُ الْحَقَّ عَلَى لِسَانِي أَوْ لِسَانِهِ
“Hiçbir münazarada Hakk’ın benim dilimden mi yoksa muhatabımın dilinden mi ortaya çıkacağına aldırmadım. Benim için mühim olan Cenab-ı Hakk’ın hakikati ortaya çıkarmasıydı,” diyor.
Hakikati Savunurken Hakikatin Ahlâkını Kaybetmemek
Aziz kardeşlerim, değerli kardeşlerim ve çok kıymetli kardeşlerim,
Her biri Allah’ın dinine farklı alanlarda hizmet eden kıymetli hocalarım, değerli dostlarım,
Gelin dinimizi, muazzez dinimizi birbirimizin öfkesinden koruyalım.
Gelin dinî meselelerimizi nefislerimizin mücadele alanına çevirmeyelim.
Gelin birbirimizi susturmaya çalışmak yerine birbirimizi anlamaya çalışalım.
Gelin eleştirileri düşmanlık görmeyelim.
İtirazları husumet olarak değerlendirmeyelim.
Farklılıklarımızı hemen sapkınlık olarak yaftalamayalım.
Gelin bir kardeşimiz susuyorsa susmayı da yenilgi olarak değerlendirmeyelim.
Ve şunu hiçbir zaman unutmayalım:
Kardeşlerim, İslam bizim öfkelerimizden daha büyüktür.
İslam bizim tartışmalarımızdan daha büyüktür.
İslam bizim bütün mensubiyetlerimizden daha büyüktür.
Kardeşlerim, biz bu dinin sahibi değiliz. Biz bu dinin hamisi değiliz.
Bu dinin hizmetkârları ancak olabiliriz.
Bize düşen hakikati kendi nefsimizin hizmetine vermek değildir. Nefsimizi hakikate teslim etmektir.
Öyleyse tartışırken de, eleştirirken de, eleştirilirken de, konuşurken de, susarken de aynı ölçüyü hatırlayalım, hakikati arayalım.
Adaleti gözetelim.
Edebi koruyalım.
Kardeşliği incitmeyelim.
Ve ne olursa olsun, hakikati savunurken hakikatin ahlakını kaybetmeyelim.
Mirâ: Hakka Ulaşmak Değil, Galip Gelmek İçin Tartışmak
Son olarak, hadislerde mirâ diye bir kavram vardır.
Mirâ, hilaf değil, ihtilaf değil, cidal değil, münazara değil, münakaşa değil. Başka bir şeydir mirâ.
Mirâı, Garîbü’l-Hadîs kitapları şöyle tarif ediyor:
المراء في لغة الحديث هو الجدال والمخاصمة بقصد المغالبة
“Mirâ, galip gelmek kastıyla husumet beslemek ve tartışmaktır.”
وَإِظْهَارِ التَّفَوُّقِ
“Üstünlük taslamak için yapılan tartışmalardır.”
لَا بِقَصْدِ الْوُصُولِ إِلَى الْحَقِّ
“Mirâ, hakka vâsıl olmak kastıyla değil, başkasına galip gelmek ve başkasına üstün gelmek için yapılan din tartışmalarıdır.”
Ebu Umâme el-Bâhilî anlatıyor.
Bir gün Allah Resûlü,
خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللهِ وَنَحْنُ نَتَمَارَى فِي شَيْءٍ مِنَ الدِّينِ
“Bir gün Resulullah, bizi dinî bir mesele hakkında birbirimizle mirâ ederken gördü.”
فَغَضِبَ غَضَبًا شَدِيدًا لَمْ يَغْضَبْ مِثْلَهُ
“Ve hiç benzerini görmediğimiz şekilde öfkelendi.”
ثُمَّ انْتَهَرَنَا
“Sonra bizi azarladı ve şöyle dedi:”
يَا أُمَّةَ مُحَمَّدٍ
“Ey Ümmeti Muhammed!”
لَا تُهَيِّجُوا عَلَى أَنْفُسِكُمْ وَهْجَ النَّارِ
“Kendiniz için cehennem ateşinin alevini tutuşturmayın.”
ثُمَّ قَالَ أَبِهَذَا أُمِرْتُمْ؟
“Sonra şöyle dedi: Siz bununla mı emrolundunuz?”
أَوَلَيْسَ عَنْ هَذَا نُهِيتُمْ
“Bundan nehyedilmediniz mi?”
أَنْ هُوَ يُهَيِّجُ الْعَدَاوَةَ بَيْنَ الْإِخْوَانِ
“Mirâı terk edin. Çünkü kardeşler arasında düşmanlığı körükler.”
ذَرُوا الْمِرَاءَ فَإِنَّ الْمِرَاءَ لَا تُؤْمَنُ فِتْنَتُهُ
“Mirâı terk edin. Çünkü mirâın doğuracağı fitneden emin olamazsınız.”
ذَرُوا الْمِرَاءَ فَإِنَّ الْمِرَاءَ يُورِثُ شَكًّا وَيُحْبِطُ الْعَمَلَ
“Mirâı terk edin. Çünkü mirâ şüphe doğurur, ameli boşa çıkarır.”
ذَرُوا الْمِرَاءَ فَإِنَّ الْمُؤْمِنَ لَا يُمَارِي
“Mirâı terk edin. Çünkü gerçek mümin mirâ etmez.”
ذَرُوا الْمِرَاءَ فَإِنَّ الْمُمَارِيَ قَدْ تَمَّتْ خَسَارَتُهُ
“Mirâı terk edin. Çünkü mirâ eden kimsenin hüsranı tamamlanmıştır.”
ذَرُوا الْمِرَاءَ فَكَفَى بِكَ إِثْمًا أَنْ لَا تَزَالَ مُمَارِيًا
“Mirâı terk edin. Çünkü sürekli mirâ ediyor olmak kişiye günah olarak yeter.”
Cenab-ı Hak bizi mirâdan muhafaza etsin. Ve hep birlikte kardeşler olarak hakkı arama yolunda birr ve takvâya yardımlaşmayı nasip etsin.
Hepinizi sevgiyle, muhabbetle selamlıyorum.
Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Prof. Dr. Mehmet Görmez
Yukarıdaki Yazıyı Okuyanlara Altta Linki Verilen Yazımı da Okumalarını Tavsiye Ediyorum.👇
İhtilaf Ahlâkını Savunurken Kendimizi de Sorgulayabiliyor muyuz?
Mehmet Görmez Hocanın Birinci Konuşmasını Tavzih Eden İkinci Konuşması Üzerine Bir Değerlendirme 👇
https://www.aynamayansiyanlar.com/makalelerim/ihtilaf-ahlakini-savunurken-kendimizi-de-sorgulayabiliyor-muyuz/