Siyonist İsrail’in Türkiye Hesabı
Giriş
Ortadoğu’nun haritası yeniden çizilirken, bölgede yalnızca hudutlar değil, güç dengeleri de değişmektedir. Gazze’de başlayan savaşın dalgaları Suriye’ye, İran’a, Lübnan’a, Doğu Akdeniz’e ve nihayet Türkiye’nin güvenlik sahasına kadar ulaşmış bulunmaktadır.
Bu gelişmeleri yalnızca birbirinden bağımsız hadiseler olarak görmek, büyük resmi gözden kaçırmak olur.
Çünkü devletler günübirlik hareket etmez. Büyük devletlerin hesapları; yıllara, bazen nesillere yayılan stratejik hedefler üzerine kuruludur.
Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki hareket tarzını da bu zaviyeden değerlendirmek gerekir.
Siyonist İsrail’in devlet aklını tartışabiliriz; fakat zekâsını tartışamayız. Zekâsını hayra kullanmadığı için ona “akıllı” demeyi uygun bulmuyorum; fakat stratejik hesap yapma, istihbarat toplama, rakibinin zaaflarını keşfetme ve uygun zamanı kollama kabiliyetini de küçümseyip inkâr edemem.
Nitekim bugün İsrail’in yalnızca askerî gücünü değil, bölgedeki güç dengelerini kendi lehine değiştirme gayretini de görmek zorundayız.
“Vadedilmiş Topraklar” veya “Büyük İsrail” kavramı bu bakımdan yalnızca bir toprak genişletme projesi olarak değil, İsrail’in bölgede üstün ve belirleyici güç olma arzusuyla birlikte değerlendirilmelidir. Nisan 2026’da yayımlanan kapsamlı bir değerlendirmede eski İsrailli müzakereci Daniel Levy de “Büyük İsrail” anlayışının yalnızca toprak genişlemesi değil, İsrail’i bölgedeki üstünlüğün merkezine yerleştirmeyi amaçlayan daha geniş bir jeopolitik proje olarak okunması gerektiğini savunmuştur. Yazıda Türkiye de İsrail açısından ortaya çıkan yeni tehditlerden biri olarak zikredilmiştir.¹
İşte Türkiye meselesi burada ehemmiyet kazanmaktadır.
Türkiye; coğrafyası, nüfusu, askerî gücü, savunma sanayii, tarihî mirası, İslâm dünyasındaki ağırlığı ve Suriye başta olmak üzere bölgedeki etkisi sebebiyle İsrail’in bölgedeki hesaplarını doğrudan etkileyebilecek bir ülkedir.
Bu sebeple kanaatimce İsrail açısından Türkiye, Ortadoğu’da kurulmak istenen yeni güç dengelerinin önündeki en ciddi stratejik engellerin başında gelir.
Türkiye istese de istemese de, önümüzdeki dönemde bu büyük hesaplaşmanın dışında kalmakta zorlanacaktır.
I. Türkiye, Siyonist İsrail’in Önündeki En Büyük Engel mi?
Burada “Büyük İsrail” kavramını doğru anlamak gerekir.
Bu kavramın bütün Yahudiler tarafından kabul edilmiş, sınırları kesin olarak belirlenmiş resmî bir devlet projesi olduğunu söylemek doğru olur mu bilmem. Fakat Siyonist hareketin tarihî Eretz İsrail anlayışının ve İsrail sağındaki genişlemeci düşüncenin siyasetteki etkisi inkâr edilemez.
Nitekim 2026 yılında yayımlanan değerlendirmelerde Netanyahu ve İsrail sağının “Büyük İsrail” kavramını yalnızca tarihî veya dinî bir tasavvur olarak değil, İsrail’in bölgedeki hâkimiyetini genişletme fikriyle birlikte ele aldığı görülmektedir.¹
Burada Türkiye’nin ehemmiyeti ortaya çıkmaktadır.
İsrail’in Suriye’de, Doğu Akdeniz’de, İran’a karşı yürüttüğü mücadelede ve bölgedeki ittifaklarında Türkiye’nin güçlü ve bağımsız bir aktör olarak bulunması, İsrail’in hareket alanını daraltabilecek bir unsurdur.
Dolayısıyla mesele yalnızca İsrail’in Türkiye’yi sevip sevmemesi değildir.
Mesele, iki farklı bölge gücü tasavvurunun giderek aynı coğrafyada karşı karşıya gelmesidir.
II. İsrail Neden Türkiye İle Doğrudan Savaşmak İstemeyebilir?
İsrail’in Türkiye ile doğrudan savaşa girmesi kolay ve ucuz bir tercih değildir.
Türkiye, güçlü ordusu, gelişen savunma sanayii, NATO üyeliği, geniş diplomatik ilişkileri ve bölgedeki askerî tecrübesiyle İsrail’in kolayca karşısına alabileceği bir ülke değildir.
Bu sebeple İsrail’in Türkiye ile doğrudan savaşmak yerine, Türkiye’yi tahrik ederek ilk saldıran taraf konumuna düşürmeye çalışması, stratejik bakımdan daha anlaşılır güçlü bir ihtimaldir.
Çünkü savaşta yalnızca kimin güçlü olduğu değil, ilk ateşi kimin açtığı ve uluslararası kamuoyunda saldırgan tarafın kim olarak görüldüğü de önemlidir.
Bir devlet rakibini saldıran taraf hâline getirebilirse, kendisine diplomatik ve siyasî bir hareket alanı oluşturabilir.
Bu sebeple Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tahriklere rağmen doğrudan saldırıya geçmemesi, zayıflık olarak değil, stratejik sabır olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin savaş istememesi başka şeydir; savaşa hazırlıksız olması başka bir şeydir.
Türkiye’nin yapması gereken, savaşı istememek fakat savaş ihtimaline karşı hazırlıklı olmaktır.
III. Türkiye İle Rusya’yı Karşı Karşıya Getirme Hesabı
Türkiye’nin Rusya ile doğrudan çatışmaya girmesi, bölgedeki dengeleri kökten değiştirebilecek bir gelişme olurdu.
2015 yılında Rus uçağının Türkiye tarafından düşürülmesinden sonra iki ülke arasında ağır bir kriz yaşandı. Fakat bu kriz kalıcı bir savaşa dönüşmedi. Aksine Türkiye ve Rusya zaman içerisinde yeniden diplomatik ve ekonomik ilişkilerini geliştirebildi.
Bundan hareketle “İsrail kesin olarak Türkiye-Rusya savaşını planladı” demek için yeterli açık delil bulunduğunu söylemek doğru olmasa da alametler bulunmadığını söylemek de doğru olmaz.
Fakat stratejik açıdan şu soru yine de sorulmalıdır:
Türkiye ile Rusya’nın birbirini tüketen bir savaşa girmesi kimin işine yarardı?
Böyle bir savaş, Türkiye’nin kuzeydeki dikkatini ve askerî kapasitesini uzun süre meşgul eder, Rusya’yı da bölgede rekabet içerisinde daha fazla yıpratırdı.
Türkiye-Rusya çatışması gerçekleşmeyince, Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’nın güvenlik mimarisini sarstı.
Türkiye ise bu savaşta çok hassas bir denge siyaseti yürüttü.
Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunurken Rusya ile ilişkilerini tamamen koparmadı.
Bu denge, Türkiye’nin kendisine dayatılan bütün krizlere aynı yöntemle cevap vermediğini göstermektedir.
IV. Ege Ve Doğu Akdeniz Hattı
Türkiye’nin batısında ise Yunanistan ve Ege meselesi bulunmaktadır.
12 Ada meselesi, adaların silahlandırılması, karasuları, hava sahası, deniz yetki alanları ve Doğu Akdeniz’deki askerî yapılanmalar, Türkiye’nin yakından takip ettiği meselelerdir.
Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki üçlü iş birliğinin son yıllarda güçlenmesi de Ankara tarafından dikkatle izlenmektedir.
Bu üçlü ilişkilerin enerji, savunma ve güvenlik boyutları bulunmaktadır.
Ancak burada da dikkatli olmak gerekir.
Yunanistan ile İsrail arasındaki her askerî veya diplomatik iş birliğini doğrudan “Türkiye’ye karşı kurulmuş İsrail planı” olarak değerlendirmek doğru olur mu bilmem, Fakat İsrail’in Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkilerinin güçlenmesinin, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik hareket alanını etkileyebileceği de açıktır.
Nitekim 2026 Ağustosunda Ege ve Güneydoğu Avrupa’daki gerilimlerin yeniden gündeme gelmesi, bölgedeki mevcut dengenin ne kadar hassas olduğunu bir kez daha göstermiştir.
V. İran Cephesi ve Yedekte Tutulan İhtimaller
Türkiye’nin doğusunda ise İran bulunmaktadır.
İran-İsrail çatışması yalnızca iki ülkenin meselesi değildir.
İran’da meydana gelebilecek büyük bir istikrarsızlık, Türkiye’nin doğrudan güvenlik ve ekonomik çıkarlarını etkileyebilir.
İran’ın devlet ve istihbarat mekanizmaları içerisinde İsrail’in nüfuz alanları bulunduğuna ilişkin çeşitli iddialar yıllardır gündeme gelmektedir. Bunları “İran Gladio’su” şeklinde adlandırmak mümkün olsa da, böyle bir yapılanmanın bütünüyle İsrail tarafından yönetildiğini kesin olarak ortaya koyan açık ve yeterli deliller bulunmadan bunu bir vakıa olarak sunmak doğru olmayabilir; ama ihtimal dışı görmek de ihtiyatsızlık olmaz mı?
Bir de şöyle bir gerçek vardır:
İsrail, İran’ı bölgede rakip olarak görmekte ve İran’ın askerî kapasitesini kontrol altında tutmayı stratejik hedeflerinden biri olarak sürdürmektedir.
İran’ın zayıflaması, güçlenmesi veya içeriden büyük bir sarsıntı yaşaması ise Türkiye’yi doğrudan ilgilendirmektedir.
Bu nedenle İran cephesi, Türkiye açısından daima yedekte tutulması gereken bir güvenlik hesabıdır.
VI. Türkiye’ye Üç Cepheden Baskı Kurma Senaryosu
Bütün bu gelişmeleri yan yana koyduğumuzda, Türkiye açısından dikkat çekici bir ihtimal ortaya çıkmaktadır:
Türkiye’nin aynı anda birden fazla istikamette güvenlik baskısı altına alınması.
Batıda Yunanistan ve Ege,
güneybatıda Kıbrıs ve Doğu Akdeniz,
güneyde Suriye,
doğuda İran,
kuzeyde ise Rusya-Ukrayna savaşı…
Böyle bir coğrafyada Türkiye’nin aynı anda birden fazla krizle meşgul edilmesi, askerî gücünün ve diplomatik dikkatinin bölünmesine yol açabilir.
Siyonist İsrail’in doğrudan Türkiye’ye saldırması yerine, Türkiye’nin çevresinde ortaya çıkabilecek krizlerden yararlanması veya bu krizleri kendi güvenlik hesabı doğrultusunda kullanması ihtimali işte bu sebeple önemlidir.
Burada benim üzerinde durduğum husus şudur:
İsrail’in Türkiye’ye üç ayrı koldan doğrudan saldıracağı değil; Türkiye’nin üç veya daha fazla istikamette aynı anda krizle karşı karşıya bırakılmasının İsrail açısından stratejik bir avantaj sağlayabileceğidir.
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü devletler bazen doğrudan savaşmadan da rakiplerini yıpratabilir.
VII. Üç Cephe Türkiye İçin Sadece Tehdit mi?
Burada işin başka bir tarafı daha vardır.
Türkiye’ye üç cepheden baskı kurulması, ilk bakışta Türkiye açısından büyük bir tehdit gibi görülebilir.
Fakat tarih bize bazen bunun tam tersinin de gerçekleşebileceğini göstermektedir.
Bir ülkeye karşı aynı anda birçok cephe açılması, o ülkenin dağılmasına yol açabileceği gibi, bütün stratejik hedeflerini tek bir savunma ve karşı koyma iradesinde birleştirmesine de sebep olabilir.
Türkiye böyle bir durumda Ege’deki haklarını, Kıbrıs’ın güvenliğini, Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını ve Suriye’deki güvenlik meselelerini daha geniş bir stratejik çerçevede değerlendirmek zorunda kalabilir.
Kudüs-ü Şerif meselesi ise bunun çok daha geniş tarihî ve manevî boyutunu oluşturmaktadır.
Elbette bu, Türkiye’nin bütün meseleleri aynı anda askerî yöntemlerle çözmesi anlamına gelmeyebilir.
Fakat saldırıların aynı anda gelmesi hâlinde, bugün birbirinden ayrı görünen birçok meselenin aynı büyük jeopolitik denklemin parçaları hâline gelmesi mümkündür.
İşte bu noktada saldırganların kurduğu hesap, hiç beklemedikleri bir şekilde tersine dönebilir.
VIII. Suriye, Final Sahnesi Olabilir mi?
Kanaatimce bütün bu denklemin en hassas noktası Suriye’dir.
Çünkü Suriye Türkiye’nin hemen güneyindedir.
Türkiye’nin sınır güvenliği, terörle mücadele politikası ve bölgedeki güvenliği Suriye ile doğrudan bağlantılıdır.
Siyonist İsrail açısından Suriye ise İran’ın bölgedeki etkisi, Golan Tepeleri, güney Suriye’deki güvenlik düzeni ve İsrail’in kuzey sınırlarının güvenliği bakımından hayatî öneme sahiptir.
Esad rejiminin 2024 sonundaki çöküşünden sonra Suriye’de ortaya çıkan yeni tablo, Türkiye ile İsrail’in nüfuz alanlarını daha fazla yaklaştırmıştır.
Bu durum artık yalnızca teorik bir değerlendirme değildir.
18 Ağustos 2026’da İsrail, Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebû el-Duhur Hava Üssü’ne sekiz hava saldırısı düzenledi. İsrail bu saldırıyı Suriye’deki askerî hareketlilik ve güvenlik endişeleriyle gerekçelendirirken Türkiye saldırıyı Suriye’nin egemenliğine yönelik bir ihlal olarak kınadı. ABD Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da saldırıyı “gereksiz bir tırmanma” olarak nitelendirdi.²
Daha da önemlisi, bu gelişmelerin ardından Türkiye ile İsrail arasında Suriye sahasında yanlış hesaplamaların doğrudan çatışmaya dönüşmesini önlemek amacıyla bir “çatışmasızlık mekanizması” oluşturulması için çalışmalar yürütüldüğü açıklandı.³
23 Ağustos 2026’da ise Suriye ile İsrail arasında ABD arabuluculuğunda gerilimi azaltmaya yönelik görüşmeler gerçekleştirildi. Görüşmelerde İsrail-Türkiye geriliminin Suriye sahasına taşınmaması da gündeme geldi.⁴
Bütün bunlar çok önemli bir işarettir.
Çünkü iki ülkenin birbirinden rahatsız olması başka şeydir; iki ülkenin askerî varlıklarının aynı sahada birbirine yaklaşması başka bir şeydir.
Bu sebeple bugün için benim kanaatim şudur:
Final Türkiye’de değil, Suriye’de oynanabilir.
Belki Türkiye ile İsrail doğrudan savaşmayacaktır.
Belki diplomasi yeni bir denge kuracaktır.
Belki Suriye, iki ülkenin çatışmasını önleyecek bir tampon alan hâline gelecektir.
Fakat mevcut alametler içerisinde Suriye, Türkiye-İsrail rekabetinin en kritik sahası olarak öne çıkmaktadır.
IX. Türkiye Neden İlk Saldıran Taraf Olmak İstemiyor?
Türkiye’nin tahriklere rağmen doğrudan saldırıya geçmek istememesi dikkat çekicidir.
Bunun sebebini yalnızca savaşmaktan çekinmek olarak değerlendirmek büyük hata olur.
Türkiye savaşın ne olduğunu bilen bir devlettir.
Asıl mesele, savaşın zamanını ve şartlarını başkasının belirlemesine izin vermemektir.
İsrail Türkiye’yi ilk saldıran taraf konumuna düşürebilirse, hem uluslararası siyasette Türkiye’nin meşruiyet alanını daraltabilir hem de kendi saldırılarını “savunma” çerçevesinde göstermeye çalışabilir.
Bu sebeple Türkiye’nin sabırlı davranması stratejik bakımdan önemlidir.
Türkiye savaş istemiyor olabilir.
Fakat hazırlık yapmaktan da geri durmamalıdır.
Hatta en güçlü devlet aklı şudur:
Savaşı istememek; fakat savaş çıkarsa hazırlıksız yakalanmamak.
Türkiye’nin bugün yapması gereken de budur.
X. Türkiye’nin Sessiz Hazırlığı
Türkiye’nin bütün hazırlıklarını kamuoyu önünde ilan etmesini beklemek doğru değildir.
Devletlerin askerî hazırlıklarının bir kısmı zaten kamuoyuna açıklanmaz.
Savunma sanayiindeki gelişmeler, hava savunma sistemleri, insansız hava araçları, savaş uçakları, füze sistemleri, deniz platformları, elektronik harp kabiliyetleri ve istihbarat kapasitesi Türkiye’nin son yıllarda ciddi biçimde güçlendirdiği alanlardır.
Bunun yanında Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan ile geliştirdiği savunma iş birliği de bölgedeki güvenlik mimarisinde dikkat çekici bir gelişmedir.⁵
Dolayısıyla Türkiye’nin görünürde diplomasi yürütmesi, perde arkasında askerî ve stratejik hazırlık yapmadığı anlamına gelmez.
Tam tersine, en ciddi hazırlıklar çoğu zaman en az konuşulan hazırlıklardır.
XI. 2027 Kritik Bir Eşik Olabilir mi?
2027 yılı hakkında kesin hüküm vermek doğru ve mümkün değildir.
Ben kahin değilim.
Geleceği bildiğimi de iddia etmiyorum.
Kehanet de zaten meşru değildir.
Fakat devletlerin hazırlıkları, bölgesel gelişmeler ve güç dengelerindeki değişimler bazı yılların kritik eşikler olabileceğini düşündürür.
2026 yılında yaşanan gelişmeler, 2027’ye girerken Ortadoğu’nun eski dengelerle yoluna devam etmeyeceğini göstermektedir.
İran-İsrail savaşı, Suriye’deki yeni güç dengesi, Türkiye-İsrail gerilimi, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler ve Türkiye’nin Pakistan ile Suudi Arabistan’la savunma iş birliğini geliştirmesi, bölgedeki sistemin yeniden şekillendiğine işaret etmektedir.
Bu sebeple 2027’nin önemli olaylara gebe olabileceğini düşünüyorum.
Zor bir yıl olabilir.
Büyük imtihanlar yaşanabilir.
Fakat büyük imtihanların her zaman mağlubiyetle sonuçlanması gerekmez.
Bazen büyük sıkıntılar, daha büyük bir değişimin başlangıcı olabilir.
XII. İsrail Türkiye İle Çatışırsa Ne Olur?
Burada makalenin en önemli sorusuna geliyoruz.
Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir askerî çatışma başlarsa ne olur?
Bunun cevabını bugün kesin olarak vermek kolay ve mümkün değildir.
Fakat şunu söylemek mümkündür:
İsrail böyle bir çatışmayı Türkiye ile değil, bugüne kadar alıştığı bölgedeki şartlarla karşılaştırmak zorunda kalacaktır.
Türkiye artık eski Türkiye değildir.
Savunma sanayii güçlenmiştir.
Bölgede askerî tecrübesi artmıştır.
Diplomatik ilişkileri çeşitlenmiştir.
İslâm dünyasında yeniden ağırlık kazanmaktadır.
Pakistan ve Suudi Arabistan gibi ülkelerle güvenlik iş birliği geliştirmektedir.
Suriye’de doğrudan etkisi bulunmaktadır.
Dolayısıyla Türkiye ile doğrudan çatışma, İsrail açısından kısa süreli ve sınırlı bir operasyon olarak kalmayabilir.
Bölgedeki dengelerin tamamını değiştirebilecek bir kırılmaya dönüşebilir.
İşte bu nedenle Türkiye ile çatışmaya girmek İsrail açısından da çok büyük bir risk taşımaktadır.
SONUÇ: Final Kimin İçin Olacak?
Siyonist İsrail’in Türkiye hesabını doğru okumak zorundayız.
Ne İsrail’i küçümsemeliyiz ne de onun her hareketinin arkasında kesinlikle ispatlanmış gizli bir plan bulunduğunu düşünmeliyiz.
Fakat İsrail’in bölgede hâkimiyet arayışını, “Büyük İsrail” tartışmalarını, İran’a yönelik politikasını, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkilerini ve özellikle Suriye’de Türkiye ile giderek kesişen güvenlik alanlarını birlikte değerlendirdiğimizde ortaya ciddi bir tablo çıkmaktadır.
Kanaatimce İsrail, Türkiye ile doğrudan savaşmak yerine Türkiye’yi tahrik etmeyi ve mümkün olduğunca ilk saldıran taraf konumuna düşürmeyi tercih edecektir.
Türkiye’yi çevresinde birden fazla güvenlik problemiyle meşgul etmek, Türkiye’nin askerî ve diplomatik kapasitesini bölmek İsrail açısından stratejik bir avantaj sağlayabilir.
Fakat burada İsrail’in hesabının karşısına Türkiye’nin devlet aklı çıkmaktadır.
Türkiye tahriklere rağmen ilk saldıran taraf olmamalıdır.
Fakat hazırlıksız da kalmamalıdır.
Savaş istememelidir.
Fakat savaş dayatılırsa karşılık verebilecek güce sahip olmalıdır.
Ve en önemlisi, başkasının çizdiği savaş senaryosunun içine sürüklenmemelidir.
Bugünkü gelişmeler içerisinde Suriye’nin önemi ise giderek artmaktadır.
18 Ağustos’taki Ebû el-Duhur saldırısı ve ardından Türkiye-İsrail arasında Suriye sahasında çatışmayı önlemek için “çatışmasızlık mekanizması” arayışının gündeme gelmesi, Suriye’nin neden kritik bir saha hâline geldiğini açıkça göstermektedir.² ³
Bu sebeple benim kanaatim, önümüzdeki dönemdeki “final”in Türkiye topraklarından ziyade Suriye sahasında oynanma ihtimalinin yüksek olduğu yönündedir.
Fakat bu bir kehanet değildir.
Bir ihtimal değerlendirmesidir.
2027 de böyle bir kritik eşik olabilir.
Belki büyük bir savaş çıkacaktır.
Belki savaşın eşiğinden dönülecektir.
Belki de bugün birbirinden bağımsız görünen hadiseler yeni bir bölge dengesi doğuracaktır.
Bunu zaman gösterecektir.
Fakat bir hususta kanaatim nettir:
Siyonist İsrail’in Türkiye ile doğrudan çatışmaya girdiği gün, kendisi için de sonun başlangıcı olacaktır.
Çünkü Türkiye, İsrail’in bugüne kadar karşılaştığı ülkelerden herhangi biri değildir.
Türkiye ile doğrudan çatışma, yalnızca iki devlet arasındaki askerî mücadele anlamına gelmeyecek; Suriye’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Körfez’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yeni dengelerin ortaya çıkmasına yol açabilecektir.
Belki de İsrail’in Türkiye’yi zayıflatmak için kurduğu hesap, sonunda İsrail’in kendi zayıf noktalarını ortaya çıkaracaktır.
Tarih bize göstermiştir ki hiç bir güç, sınırsız değildir.
Zekâ, hayra kullanılmadığında sahibini de felakete sürükleyebilir.
Bugün yapılması gereken ise korkmak değil; uyanık olmak, hazırlıklı olmak, tahriklere kapılmamak ve hakkı koruyacak güce sahip olmaktır.
Ben kahin değilim.
Geleceği bildiğimi iddia etmiyorum.
Yalnızca hadiselerin alametlerine, bölgedeki gelişmelerin istikametine ve güç dengelerindeki değişmelere bakarak kanaatimi söylüyorum.
2027 yılı zor bir yıl olabilir.
Fakat bu zorlukların sonunda mazlum coğrafyaların huzura kavuşacağı, Türkiye’nin daha güçlü bir konuma geleceği ve bölgede yeni bir adalet dengesinin kurulacağı ümidini taşıyorum.
Mevlâ görelim neyler;
Neylerse güzel eyler.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
28.08.2026 – OF
Dipnotlar
- Daniel Levy, “What Benjamin Netanyahu and the Israeli right really mean when they invoke ‘Greater Israel’”, The Guardian, 13 Nisan 2026. Levy, “Büyük İsrail” anlayışının yalnızca toprak genişlemesi değil, İsrail’in bölgede üstün güç hâline gelmesini hedefleyen daha geniş bir jeopolitik proje olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Yazıda Türkiye, İsrail açısından ortaya çıkan yeni bölgesel tehditlerden biri olarak da zikredilmektedir. (The Guardian)
- Reuters, “Israeli airstrikes hit Syrian airbase, drawing Turkish condemnation”, 18 Ağustos 2026. Haberde İsrail’in Ebû el-Duhur Hava Üssü’ne sekiz hava saldırısı düzenlediği, Türkiye’nin saldırıyı kınadığı ve ABD Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın saldırıyı bölgesel istikrarı zedeleyen gereksiz bir tırmanma olarak değerlendirdiği aktarılmaktadır. (Reuters)
- Reuters, 18 Ağustos 2026; Türkiye, İsrail ve Suriye arasında Suriye sahasında yanlış hesaplamaların askerî çatışmaya dönüşmesini önlemek amacıyla bir “çatışmasızlık mekanizması” üzerinde çalışıldığı bildirilmiştir. (Reuters)
- Reuters, “Syria, Israel hold US-mediated talks to ease tensions, Syria news agency says”, 23 Ağustos 2026. Haberde Suriye ile İsrail arasında ABD arabuluculuğunda gerçekleştirilen görüşmelerde, İsrail-Türkiye geriliminin Suriye sahasına taşınmasının önlenmesine yönelik çabaların da ele alındığı bildirilmiştir. (Reuters)
- Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki Mekke merkezli savunma iş birliğinin bölgesel güvenlik mimarisi bakımından taşıdığı önem, 2026 yılı içerisinde Ortadoğu’daki güç dengelerinin yeniden şekillenmesi bağlamında değerlendirilmelidir.
ترجمة من التركية إلى العربية: 👇
حسابات إسرائيل الصهيونية تجاه تركيا
المقدمة
بينما تُعاد رسم خريطة الشرق الأوسط، لا تتغيّر الحدود وحدها، بل تتبدّل معها موازين القوى أيضاً. فقد امتدت تداعيات الحرب التي اندلعت في غزة إلى سورية وإيران ولبنان وشرق البحر المتوسط، ووصلت في نهاية المطاف إلى المجال الأمني لتركيا.
وإن النظر إلى هذه التطورات بوصفها أحداثاً منفصلة لا رابط بينها، من شأنه أن يحجب عنّا الصورة الكبرى.
فالدول لا تتحرك وفق حسابات يومية عابرة؛ إذ تقوم حسابات الدول الكبرى على أهداف استراتيجية تمتد لسنوات، بل لأجيال في بعض الأحيان.
ومن هذا المنظور ينبغي أيضاً النظر إلى طبيعة تحركات إسرائيل الصهيونية في الشرق الأوسط.
يمكننا أن نناقش «عقل الدولة» لدى إسرائيل الصهيونية، ولكن لا يمكننا إنكار ذكائها. ولأنها لا توظف هذا الذكاء في الخير، فإنني لا أرى من المناسب أن نصفها بـ «العاقلة»؛ غير أننا لا نستطيع في الوقت نفسه إنكار قدرتها على وضع الحسابات الاستراتيجية، وجمع المعلومات الاستخبارية، واكتشاف مواطن ضعف خصومها، وانتظار اللحظة المناسبة.
ومن ثم، فإن علينا اليوم ألا نرى القوة العسكرية الإسرائيلية وحدها، بل أن نرى أيضاً مساعيها إلى تغيير موازين القوى الإقليمية لمصلحتها.
ومن هذا المنظور، ينبغي ألا يُنظر إلى مفهوم «أرض الميعاد» أو «إسرائيل الكبرى» باعتباره مجرد مشروع للتوسع الإقليمي، بل ينبغي ربطه أيضاً برغبة إسرائيل في أن تصبح القوة المتفوقة والمقررة في المنطقة. وقد ذهب دانيال ليفي، المفاوض الإسرائيلي السابق، في دراسة موسعة نُشرت في أبريل/نيسان 2026، إلى أن مفهوم «إسرائيل الكبرى» ينبغي أن يُفهم لا باعتباره مجرد توسع إقليمي، بل باعتباره مشروعاً جيوسياسياً أوسع يهدف إلى جعل إسرائيل مركز التفوق الإقليمي. وقد ذُكرت تركيا في المقال أيضاً بوصفها أحد التحديات الإقليمية الجديدة التي تواجه إسرائيل.¹
وهنا تبرز أهمية المسألة التركية.
فتركيا، بما تتمتع به من موقع جغرافي، وكثافة سكانية، وقوة عسكرية، وصناعة دفاعية متطورة، وإرث تاريخي، وثقل في العالم الإسلامي، ونفوذ إقليمي ولا سيما في سورية، دولة قادرة على التأثير المباشر في الحسابات الإسرائيلية المتعلقة بإعادة تشكيل موازين القوى في المنطقة.
ومن هذا المنطلق، فإنني أرى أن تركيا تمثل، من وجهة النظر الإسرائيلية، أحد أخطر العوائق الاستراتيجية أمام موازين القوى الجديدة التي يراد إقامتها في الشرق الأوسط.
وسواء أرادت تركيا ذلك أم لم ترده، فسيكون من الصعب عليها خلال المرحلة المقبلة أن تبقى بعيدة عن هذه المواجهة الكبرى.
I. هل تمثل تركيا أكبر عائق أمام إسرائيل الصهيونية؟
ينبغي هنا أن نفهم مفهوم «إسرائيل الكبرى» فهماً صحيحاً.
فليس من الدقيق القول إن هذا المفهوم يمثل مشروعاً رسمياً للدولة الإسرائيلية تتبناه جميع فئات المجتمع الإسرائيلي، أو أن له حدوداً محددة ومتفقاً عليها بصورة قاطعة. غير أن تأثير التصور التاريخي لـ «أرض إسرائيل» في الحركة الصهيونية، وكذلك الفكر التوسعي لدى اليمين الإسرائيلي، في الحياة السياسية الإسرائيلية، أمر لا يمكن إنكاره.
وقد أظهرت تحليلات نُشرت خلال عام 2026 أن نتنياهو واليمين الإسرائيلي يتعاملان مع مفهوم «إسرائيل الكبرى» ليس بوصفه مجرد تصور تاريخي أو ديني، بل في إطار فكرة توسيع الهيمنة الإسرائيلية على المنطقة أيضاً.¹
وهنا تتضح أهمية تركيا.
إن وجود تركيا بوصفها قوة قوية ومستقلة في سورية، وشرق البحر المتوسط، وفي الصراع الذي تخوضه إسرائيل ضد إيران، وفي التحالفات الإقليمية، يمكن أن يضيّق هامش الحركة الإسرائيلي.
ومن ثم، فالمسألة ليست مجرد معرفة ما إذا كانت إسرائيل تحب تركيا أم لا.
بل المسألة أعمق من ذلك: إنها مواجهة متزايدة بين رؤيتين مختلفتين للقوة والنفوذ الإقليميين، في جغرافيا واحدة.
II. لماذا قد لا ترغب إسرائيل في خوض حرب مباشرة مع تركيا؟
إن دخول إسرائيل في حرب مباشرة مع تركيا ليس خياراً سهلاً ولا رخيصاً.
فتركيا، بما تمتلكه من جيش قوي، وصناعة دفاعية متقدمة، وعضوية في حلف شمال الأطلسي، وعلاقات دبلوماسية واسعة، وخبرة عسكرية إقليمية، ليست دولة تستطيع إسرائيل أن تدخل في مواجهة معها بسهولة.
ولهذا فإن احتمال سعي إسرائيل، بدلاً من الدخول في حرب مباشرة مع تركيا، إلى استفزازها ودفعها إلى الظهور في موقع الطرف الذي بدأ الهجوم، يبدو أكثر قابلية للفهم من الناحية الاستراتيجية.
ففي الحروب لا تتحدد النتائج بالقوة وحدها، بل إن أهمية كبيرة تُعطى أيضاً لمن أطلق النار أولاً، ولمن يُنظر إليه في الرأي العام الدولي على أنه الطرف المعتدي.
فإذا تمكنت دولة من دفع خصمها إلى الظهور بمظهر الطرف المهاجم، أمكنها أن تفتح لنفسها مجالاً أوسع من الناحية الدبلوماسية والسياسية.
ومن هنا، ينبغي ألا يُنظر إلى امتناع تركيا عن الانتقال إلى الهجوم المباشر رغم ما تتعرض له من استفزازات على أنه ضعف، بل ينبغي النظر إليه بوصفه صبراً استراتيجياً.
فعدم رغبة تركيا في الحرب شيء، وعدم استعدادها لها شيء آخر.
وما ينبغي لتركيا أن تفعله هو ألا ترغب في الحرب، ولكن أن تكون مستعدة لاحتمال وقوعها.
III. حسابات دفع تركيا وروسيا إلى مواجهة بعضهما
لو دخلت تركيا في مواجهة مباشرة مع روسيا، لكان ذلك تطوراً قادراً على تغيير موازين القوى في المنطقة بصورة جذرية.
فبعد إسقاط تركيا طائرة روسية عام 2015، شهدت العلاقات بين البلدين أزمة حادة. إلا أن تلك الأزمة لم تتحول إلى حرب دائمة، بل على العكس، أعادت تركيا وروسيا مع مرور الوقت تطوير علاقاتهما الدبلوماسية والاقتصادية.
ومن ثم، لا يمكن القول إن هناك أدلة علنية كافية تثبت أن إسرائيل خططت بصورة مؤكدة لإشعال حرب تركية روسية، كما لا يمكن القول إنه لا توجد مؤشرات تلمّح إلى ذلك.
لكن من الناحية الاستراتيجية، يبقى من المشروع طرح السؤال الآتي:
من كان سيستفيد من دخول تركيا وروسيا في حرب تستنزف كل منهما الأخرى؟
فمثل هذه الحرب كانت ستُبقي اهتمام تركيا وقدراتها العسكرية منشغلة في الشمال فترة طويلة، كما كانت ستؤدي إلى مزيد من استنزاف روسيا في إطار صراعاتها الإقليمية.
وحين لم تقع مواجهة تركية روسية، اندلعت الحرب الروسية الأوكرانية، التي هزّت بنية الأمن الأوروبي.
أما تركيا، فقد انتهجت خلال هذه الحرب سياسة توازن شديدة الحساسية.
ففي الوقت الذي دافعت فيه عن وحدة الأراضي الأوكرانية، لم تقطع علاقاتها بروسيا بصورة كاملة.
وهذا التوازن يدل على أن تركيا لا تستجيب لجميع الأزمات التي تُفرض عليها بالطريقة نفسها.
IV. جبهة بحر إيجه وشرق البحر المتوسط
أما في الجهة الغربية من تركيا، فتبرز المسألة اليونانية ومسألة بحر إيجه.
فقضية جزر الدوديكانيز الاثنتي عشرة، وتسليح الجزر، والمياه الإقليمية، والمجال الجوي، ومناطق الاختصاص البحري، والتعزيزات العسكرية في شرق البحر المتوسط، كلها قضايا تتابعها تركيا عن كثب.
كما أن أنقرة تراقب باهتمام تنامي التعاون الثلاثي بين اليونان وإسرائيل وإدارة قبرص الرومية خلال السنوات الأخيرة.
ولهذا التعاون أبعاد تتعلق بالطاقة والدفاع والأمن.
غير أن علينا هنا أيضاً أن نتحلى بالدقة.
فليس من الصواب أن نفسر كل تعاون عسكري أو دبلوماسي بين اليونان وإسرائيل على أنه «خطة إسرائيلية أُنشئت مباشرة ضد تركيا».
لكن من الواضح في الوقت نفسه أن تعزيز علاقات إسرائيل مع اليونان وإدارة قبرص الرومية يمكن أن يؤثر في هامش الحركة الاستراتيجي لتركيا في شرق البحر المتوسط.
وقد أظهرت عودة التوترات في بحر إيجه وجنوب شرق أوروبا إلى واجهة الأحداث في أغسطس/آب 2026 مرة أخرى مدى حساسية التوازن القائم في المنطقة.
V. الجبهة الإيرانية والاحتمالات المحتفظ بها كخيار احتياطي
أما في الجهة الشرقية من تركيا، فتأتي إيران.
فالصراع الإيراني الإسرائيلي ليس مسألة تخص البلدين وحدهما.
وأي اضطراب كبير قد يحدث داخل إيران يمكن أن يؤثر مباشرة في المصالح الأمنية والاقتصادية لتركيا.
وقد طُرحت منذ سنوات ادعاءات متعددة بشأن وجود مجالات نفوذ إسرائيلية داخل مؤسسات الدولة وأجهزة الاستخبارات الإيرانية. ورغم إمكان إطلاق تعبير «غلاديو إيران» على مثل هذه البنى، فإنه لا يصح عرض ذلك على أنه حقيقة ثابتة من دون وجود أدلة علنية وكافية تثبت أن مثل هذه البنية تُدار بالكامل من جانب إسرائيل؛ لكن ألا يُعدّ استبعاد هذا الاحتمال تماماً قلة حذر وتفريطاً؟
لكن هناك حقيقة أخرى لا ينبغي إغفالها:
إن إسرائيل تنظر إلى إيران باعتبارها منافساً إقليمياً، ولا تزال تعتبر إضعاف قدراتها العسكرية أحد أهدافها الاستراتيجية.
أما ضعف إيران أو قوتها أو تعرضها لاضطراب داخلي كبير، فإنه أمر يمس تركيا بصورة مباشرة.
ولهذا تظل الجبهة الإيرانية، من منظور تركيا أيضاً، احتمالاً أمنياً ينبغي إبقاؤه دائماً في دائرة الحسابات الاحتياطية.
VI. سيناريو فرض ضغط على تركيا من ثلاث جبهات
عندما نضع جميع هذه التطورات جنباً إلى جنب، تبرز أمامنا فرضية لافتة من المنظور التركي:
إخضاع تركيا لضغط أمني في أكثر من اتجاه في الوقت نفسه.
في الغرب: اليونان وبحر إيجه،
وفي الجنوب الغربي: قبرص وشرق البحر المتوسط،
وفي الجنوب: سورية،
وفي الشرق: إيران،
وفي الشمال: الحرب الروسية الأوكرانية…
وفي مثل هذه الجغرافيا، فإن إشغال تركيا في الوقت نفسه بعدة أزمات يمكن أن يؤدي إلى تشتيت قدراتها العسكرية وتركيزها الدبلوماسي.
ولهذا تكتسب أهمية خاصة فرضية أن تستفيد إسرائيل من الأزمات التي قد تنشأ حول تركيا، أو أن توظف تلك الأزمات وفقاً لحساباتها الأمنية، بدلاً من أن تهاجم تركيا بصورة مباشرة.
وهنا تكمن النقطة التي أركز عليها:
ليس المقصود أن إسرائيل ستهاجم تركيا مباشرة من ثلاثة محاور، وإنما أن إبقاء تركيا في مواجهة أزمات متزامنة من ثلاثة اتجاهات أو أكثر قد يوفر لإسرائيل ميزة استراتيجية.
وهذا التفريق مهم.
فالدول تستطيع أحياناً إنهاك خصومها حتى من دون الدخول في حرب مباشرة معهم.
VII. هل تمثل الجبهات الثلاث تهديداً لتركيا فقط؟
هناك جانب آخر للمسألة ينبغي ألا نغفله.
إن فرض ضغط على تركيا من ثلاث جبهات يبدو للوهلة الأولى تهديداً كبيراً لها.
لكن التاريخ يبين لنا أن النتيجة قد تكون أحياناً عكس ذلك تماماً.
ففتح جبهات متعددة ضد دولة واحدة قد يؤدي إلى تفككها، لكنه قد يؤدي أيضاً إلى دفعها إلى جمع جميع أهدافها الاستراتيجية في إرادة واحدة للدفاع والمواجهة.
وفي مثل هذه الحالة، قد تجد تركيا نفسها مضطرة إلى النظر إلى حقوقها ومصالحها في بحر إيجه، وأمن قبرص، ومصالحها في شرق البحر المتوسط، وقضاياها الأمنية في سورية، ضمن إطار استراتيجي أشمل.
أما قضية القدس الشريف، فإنها تضيف إلى ذلك بعداً تاريخياً وروحياً أوسع بكثير.
وبالطبع، لا يعني ذلك أن على تركيا أن تحل جميع هذه القضايا في وقت واحد وبالوسائل العسكرية.
لكن إذا جاءت الضغوط والهجمات في وقت واحد، فمن الممكن أن تتحول قضايا تبدو اليوم منفصلة بعضها عن بعض إلى أجزاء من معادلة جيوسياسية كبرى واحدة.
وعندها قد ينقلب الحساب الذي وضعه المهاجمون على نحو لم يكن في حسبانهم.
VIII. هل يمكن أن تكون سورية ساحة المواجهة النهائية؟
في تقديري، فإن سورية هي النقطة الأكثر حساسية في هذه المعادلة كلها.
فسورية تقع مباشرة إلى الجنوب من تركيا.
وأمن الحدود التركية، وسياسة مكافحة الإرهاب، والأمن الإقليمي لتركيا، كلها مرتبطة ارتباطاً مباشراً بسورية.
أما بالنسبة إلى إسرائيل، فإن سورية ذات أهمية حيوية من حيث النفوذ الإيراني في المنطقة، ومرتفعات الجولان، والترتيبات الأمنية في جنوب سورية، وأمن الحدود الشمالية لإسرائيل.
وقد أدى سقوط نظام بشار الأسد في أواخر عام 2024 إلى نشوء وضع جديد في سورية، قرّب بصورة أكبر بين مناطق النفوذ التركية والإسرائيلية.
ولم يعد هذا الأمر مجرد تحليل نظري.
ففي 18 أغسطس/آب 2026، شنت إسرائيل ثماني غارات جوية على قاعدة أبو الظهور الجوية في شمال غرب سورية. وبينما بررت إسرائيل الهجوم بالتحركات العسكرية والمخاوف الأمنية في سورية، أدانت تركيا الهجوم باعتباره انتهاكاً لسيادة سورية. كما وصف توم باراك، المبعوث الأميركي الخاص إلى سورية، الهجوم بأنه «تصعيد غير ضروري».²
والأهم من ذلك أنه أُعلن بعد هذه التطورات عن العمل على إنشاء «آلية لفضّ الاشتباك» بين تركيا وإسرائيل، بهدف منع التقديرات الخاطئة في الساحة السورية من التحول إلى مواجهة مباشرة.³
وفي 23 أغسطس/آب 2026، عُقدت أيضاً محادثات بين سورية وإسرائيل بوساطة أميركية بهدف خفض التوتر. وتناولت المحادثات كذلك الجهود الرامية إلى منع انتقال التوتر التركي الإسرائيلي إلى الساحة السورية.⁴
وهذه كلها إشارات بالغة الأهمية.
فأن يكون بلدان منزعجين أحدهما من الآخر أمر، وأن تقترب قواتهما ووجودهما العسكريان من بعضهما في الساحة نفسها أمر آخر تماماً.
ولهذا فإن تقديري في الوقت الراهن هو الآتي:
قد لا تُخاض المواجهة النهائية في تركيا، بل في سورية.
ربما لا تدخل تركيا وإسرائيل في حرب مباشرة.
وربما تتمكن الدبلوماسية من إقامة توازن جديد.
وربما تتحول سورية إلى منطقة عازلة تمنع نشوب مواجهة مباشرة بين البلدين.
لكن سورية، في ضوء المعطيات الراهنة، تبرز بوصفها الساحة الأكثر حساسية في التنافس التركي الإسرائيلي.
IX. لماذا لا تريد تركيا أن تكون الطرف الذي يبدأ الهجوم؟
من اللافت أن تركيا، رغم الاستفزازات التي تتعرض لها، لا تريد الانتقال إلى هجوم مباشر.
وسيكون من الخطأ الكبير تفسير ذلك بمجرد الخوف من الحرب.
فتركيا دولة تعرف جيداً معنى الحرب.
المسألة الأساسية هي ألا تسمح لغيرها بأن يحدد زمن الحرب وشروطها.
فإذا تمكنت إسرائيل من دفع تركيا إلى الظهور بمظهر الطرف الذي بدأ الهجوم، فقد تسعى إلى تضييق المجال الشرعي والسياسي المتاح لتركيا على الصعيد الدولي، كما قد تحاول تقديم هجماتها هي في إطار «الدفاع عن النفس».
ولهذا فإن تحلي تركيا بالصبر يكتسب أهمية استراتيجية كبيرة.
قد لا تريد تركيا الحرب.
لكن عليها ألا تتردد في الاستعداد لها.
بل إن أقوى أشكال عقل الدولة هو: ألا تريد الحرب، ولكن ألا تُفاجأ بها إذا وقعت.
وهذا هو ما ينبغي لتركيا أن تفعله اليوم.
X. استعداد تركيا الهادئ
ليس من الصواب انتظار أن تعلن تركيا جميع استعداداتها أمام الرأي العام.
فجزء من الاستعدادات العسكرية للدول لا يُعلن أصلاً أمام الجمهور.
وتُعد التطورات في الصناعات الدفاعية، وأنظمة الدفاع الجوي، والطائرات المسيّرة، والطائرات المقاتلة، وأنظمة الصواريخ، والمنصات البحرية، وقدرات الحرب الإلكترونية، والقدرات الاستخبارية، من المجالات التي عززت فيها تركيا قدراتها بصورة ملحوظة خلال السنوات الأخيرة.
إلى جانب ذلك، فإن التعاون الدفاعي الذي طورته تركيا مع باكستان والمملكة العربية السعودية يمثل أيضاً تطوراً لافتاً في بنية الأمن الإقليمي.⁵
ومن ثم، فإن ممارسة تركيا للدبلوماسية في العلن لا تعني أنها لا تقوم في الخفاء باستعدادات عسكرية واستراتيجية.
بل على العكس: إن أخطر الاستعدادات غالباً ما تكون أقلها حديثاً أمام الناس.
XI. هل يمكن أن يكون عام 2027 عتبة حاسمة؟
لا يمكن إصدار حكم قطعي بشأن عام 2027.
أنا لست عرّافاً.
ولا أدّعي أنني أعلم المستقبل.
والتنبؤ بالغيب ليس أمراً مشروعاً أصلاً.
لكن استعدادات الدول، والتطورات الإقليمية، والتغيرات في موازين القوى، قد تجعل بعض الأعوام تبدو وكأنها عتبات حاسمة.
إن التطورات التي شهدها عام 2026 تدل على أن الشرق الأوسط، وهو يدخل عام 2027، لن يستطيع الاستمرار وفق موازينه القديمة.
فالحرب الإيرانية الإسرائيلية، وموازين القوى الجديدة في سورية، والتوتر التركي الإسرائيلي، والتطورات في شرق البحر المتوسط، وتطوير تركيا تعاونها الدفاعي مع باكستان والمملكة العربية السعودية، كلها مؤشرات على أن النظام الإقليمي يعاد تشكيله.
ولهذا أرى أن عام 2027 قد يكون حافلاً بأحداث مهمة.
وقد يكون عاماً صعباً.
وقد نشهد خلاله اختبارات ومحنًا كبيرة.
لكن المحن الكبرى لا تنتهي دائماً بالهزيمة.
فقد تكون الصعوبات الكبرى أحياناً بداية لتغيير أكبر.
XII. ماذا يحدث إذا دخلت إسرائيل في مواجهة مع تركيا؟
وهنا نصل إلى السؤال الأهم في هذا المقال.
ماذا سيحدث إذا اندلعت مواجهة عسكرية مباشرة بين تركيا وإسرائيل؟
لا يمكن اليوم تقديم جواب قطعي عن هذا السؤال.
لكن يمكن القول إن شيئاً واحداً يبدو واضحاً:
إن إسرائيل، إذا دخلت في مثل هذه المواجهة، فلن تواجه تركيا وحدها، بل ستضطر إلى التعامل مع ظروف إقليمية مختلفة تماماً عن الظروف التي اعتادت العمل في ظلها.
فتركيا اليوم ليست تركيا الأمس.
لقد تعززت صناعتها الدفاعية.
وازدادت خبرتها العسكرية الإقليمية.
وتنوعت علاقاتها الدبلوماسية.
واستعادت وزناً متزايداً في العالم الإسلامي.
وطورت تعاوناً أمنياً مع دول مثل باكستان والمملكة العربية السعودية.
كما أن لها تأثيراً مباشراً في سورية.
ومن ثم، فإن مواجهة مباشرة مع تركيا قد لا تبقى، من منظور إسرائيل، عملية عسكرية محدودة وقصيرة الأمد.
بل يمكن أن تتحول إلى نقطة تحوّل تعيد تشكيل موازين القوى في المنطقة بأسرها.
ولهذا فإن الدخول في مواجهة مع تركيا ينطوي، من وجهة النظر الإسرائيلية أيضاً، على مخاطر كبيرة.
الخاتمة: لمن ستكون المواجهة النهائية؟
علينا أن نقرأ حسابات إسرائيل الصهيونية تجاه تركيا قراءة صحيحة.
فلا ينبغي لنا أن نستخف بإسرائيل، كما لا ينبغي لنا في الوقت نفسه أن نفترض أن وراء كل تحرك إسرائيلي خطة سرية ثبتت بصورة قاطعة.
لكن عندما ننظر إلى سعي إسرائيل إلى الهيمنة الإقليمية، وإلى الجدل حول «إسرائيل الكبرى»، وسياساتها تجاه إيران، وعلاقاتها مع اليونان وإدارة قبرص الرومية، ولا سيما إلى مناطق التداخل المتزايد بين المجالين الأمنيين التركي والإسرائيلي في سورية، فإننا أمام مشهد جدي لا يمكن تجاهله.
وفي تقديري، قد تفضّل إسرائيل، بدلاً من الدخول في حرب مباشرة مع تركيا، استفزازها ودفعها، قدر الإمكان، إلى الظهور في موقع الطرف الذي يبدأ الهجوم.
كما أن إشغال تركيا بعدة مشكلات أمنية في محيطها في الوقت نفسه، وتشتيت قدراتها العسكرية والدبلوماسية، قد يمنح إسرائيل ميزة استراتيجية.
لكن في مقابل الحساب الإسرائيلي يقف عقل الدولة التركي.
ينبغي لتركيا ألا تكون الطرف الذي يبدأ الهجوم رغم الاستفزازات.
لكن ينبغي لها أيضاً ألا تكون غير مستعدة.
ولا ينبغي لها أن ترغب في الحرب.
لكن إذا فُرضت عليها الحرب، فعليها أن تمتلك القوة القادرة على الرد.
والأهم من كل ذلك، ألا تنجر إلى السيناريو العسكري الذي يرسمه الآخرون لها.
وفي ظل التطورات الراهنة، تتزايد أهمية سورية بصورة واضحة.
فالهجوم على قاعدة أبو الظهور في 18 أغسطس/آب، وما أعقبه من طرح إنشاء «آلية لفضّ الاشتباك» بين تركيا وإسرائيل في الساحة السورية، يوضحان بجلاء لماذا أصبحت سورية ساحة بالغة الحساسية.² ³
ولهذا فإن تقديري هو أن «المواجهة النهائية» في المرحلة المقبلة قد تكون أقرب إلى أن تُخاض في الساحة السورية منها في الأراضي التركية.
لكن هذا ليس تنبؤاً بالغيب.
إنه مجرد تقدير لاحتمال.
وقد يكون عام 2027 عتبة حاسمة من هذا القبيل.
وربما تندلع حرب كبرى.
وربما تتراجع الأطراف عن حافة الحرب.
وربما تؤدي الأحداث التي تبدو اليوم مستقلة بعضها عن بعض إلى نشوء توازن إقليمي جديد.
والزمن وحده كفيل بإظهار ذلك.
لكن هناك أمراً أستطيع أن أقول إن قناعتي به واضحة:
إن اليوم الذي تدخل فيه إسرائيل الصهيونية في مواجهة مباشرة مع تركيا سيكون، بالنسبة إليها هي أيضاً، بداية النهاية.
فتركيا ليست دولة عادية من بين الدول التي واجهتها إسرائيل حتى اليوم.
إن المواجهة المباشرة مع تركيا لن تعني مجرد صراع عسكري بين دولتين، بل يمكن أن تؤدي إلى نشوء موازين جديدة تمتد من سورية إلى شرق البحر المتوسط، ومن القوقاز إلى الخليج.
وربما ينتهي الحساب الذي وضعته إسرائيل لإضعاف تركيا إلى كشف نقاط الضعف الكامنة في إسرائيل نفسها.
لقد علّمنا التاريخ أن القوة ليست مطلقة.
وأن الذكاء، إذا لم يُستخدم في الخير، قد يقود صاحبه إلى الهلاك.
وما ينبغي فعله اليوم ليس الخوف، بل اليقظة، والاستعداد، وعدم الانجرار وراء الاستفزازات، وامتلاك القوة التي تصون الحق وتحميه.
أنا لست عرّافاً.
ولا أدّعي معرفة المستقبل.
وإنما أقول رأيي بالنظر إلى علامات الأحداث، واتجاه التطورات في المنطقة، والتغيرات التي تطرأ على موازين القوى.
قد يكون عام 2027 عاماً صعباً.
لكنني أحمل أملاً بأن تنتهي هذه الصعوبات بانفراج حال الشعوب والمناطق المظلومة، وأن تصبح تركيا أقوى، وأن ينشأ في المنطقة ميزان جديد يقوم على قدر أكبر من العدل.
مَوْلَاىَ كَيْفَ يَشَاءُ يَصْنَعُ؛
مَا شَاءَ صَنَعَهُ كَانَ جَمِيلًا.
(المولى نرى ماذا يفعل، وما يفعله فهو جميل).
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
28/08/2026 – أوف
الهوامش
1 دانيال ليفي، «ماذا يعني بنيامين نتنياهو واليمين الإسرائيلي حقاً عندما يستحضران مفهوم إسرائيل الكبرى؟»، The Guardian، 13 أبريل/نيسان 2026. يرى ليفي أن مفهوم «إسرائيل الكبرى» لا يقتصر على التوسع الإقليمي، بل ينبغي النظر إليه باعتباره مشروعاً جيوسياسياً أوسع يهدف إلى جعل إسرائيل قوة مهيمنة في المنطقة. وقد أشار المقال كذلك إلى تركيا ضمن التحديات الإقليمية الجديدة التي تواجه إسرائيل.
2 وكالة رويترز، «غارات جوية إسرائيلية تضرب قاعدة جوية سورية وتثير إدانة تركية»، 18 أغسطس/آب 2026. أفاد التقرير بأن إسرائيل شنت ثماني غارات جوية على قاعدة أبو الظهور الجوية في سورية، وأن تركيا أدانت الهجوم، فيما وصف توم باراك، المبعوث الأميركي الخاص إلى سورية، الهجوم بأنه «تصعيد غير ضروري».
3 وكالة رويترز، 18 أغسطس/آب 2026. أُفيد بأن تركيا وإسرائيل تعملان على إنشاء «آلية لفضّ الاشتباك» في الساحة السورية، بهدف منع التقديرات الخاطئة وسوء الفهم من التحول إلى مواجهة عسكرية مباشرة.
4 وكالة رويترز، «سورية وإسرائيل تجريان محادثات بوساطة أميركية لخفض التوتر، بحسب وكالة الأنباء السورية»، 23 أغسطس/آب 2026. أفاد التقرير بأن سورية وإسرائيل عقدتا محادثات رفيعة المستوى بوساطة أميركية، وأن الجانبين ناقشا كذلك الجهود الرامية إلى تخفيف التوتر بين إسرائيل وتركيا ومنع انتقال التنافس بينهما إلى الأراضي السورية.
5 ينبغي النظر إلى أهمية التعاون الدفاعي القائم على محور تركيا–باكستان–المملكة العربية السعودية المتركز في مكة المكرمة، وما يمكن أن يحمله من دلالات في بنية الأمن الإقليمي، في سياق إعادة تشكيل موازين القوى في الشرق الأوسط خلال عام 2026.