Türkiye’nin İlahiyat Birikimi: İlmî Güç, Fikrî Mukavemet ve İlmî Buluşma

Bu yazıyı altta linkini verdiğim Taşkın Koçak Beyin yazısı üzerine yazdım. İşte o yazı:👇
https://taskinkocak.com/blog/turkiyenin-farkinda-olmadigi-kuresel-guc-ilahiyat-ekosistemi/

Muhterem Taşkın Bey Kardeşim,

Türkiye’nin Farkında Olmadığı Küresel Güç: İlahiyat Ekosistemi” başlıklı ufuk açıcı yazınızı büyük bir dikkat, itina ve takdirle okudum.

İslâm coğrafyasındaki diğer ülkelerle mukayese edildiğinde, Türkiye’nin münferit klasik ilimlerin her birinde veya Arapça hâkimiyetinde her zaman onlardan ileride olduğunu söylemek elbette mümkün değildir. Fakat meseleleri farklı yönleriyle ele alabilme, farklı ilim dallarını aynı zeminde buluşturabilme ve klasik ilmî miras ile modern bilgi dünyası arasında bir konuşma zemini oluşturabilme bakımından Türkiye’nin sahip olduğu tecrübenin gerçekten dikkat çekici olduğunu düşünüyorum.

Kanaatimce yazınızın en önemli tarafı da tam burada ortaya çıkıyor.

İlim sadece satırlarda bulunan veya hafızada muhafaza edilen müfret bilgiler toplamı değildir. İlme ruhunu veren; onu hayatın meselelerine ve çağın yeni suallerine cevap verebilir hâle getiren unsurların başında tecrübe, görgü, usûl ve kurum kültürü gelir.

Türkiye’nin bugün sahip olduğu bu geniş ufuk ve ihatalı bakış, gökten zembille inmiş değildir. Bunun arkasında asırlara sâri büyük bir devlet, medeniyet, eğitim ve toplum tecrübesi bulunmaktadır.

Bu bakımdan yazınıza katkı sunacağını düşündüğüm birkaç hususun altını çizmek isterim.

1. Osmanlı Tecrübesi ve İrfan Mirası

Bugün “İlahiyat ekosistemi” diye adlandırdığımız yapının mayalandığı zemin, Osmanlı medrese mirası ile devlet tecrübesinin ve irfan geleneğinin kesiştiği geniş tarihî zemindir.

Türkiye’nin son iki asırda yaşadığı Doğu ile Batı’nın, medrese ile modern üniversitenin, gelenek ile yenileşmenin ve dinî ilimler ile yeni bilim dallarının karşılaşması her zaman kolay olmamıştır.

Kırılmaları, tartışmaları ve ciddi kayıpları da olmuştur.

Fakat bütün bu tecrübe, farklı bilgi dünyalarını aynı çatı altında buluşturma ve birbirleriyle konuşturma bakımından küçümsenmeyecek bir ilmî görgü ve kurum tecrübesi de meydana getirmiştir.

Bence Türkiye’nin bugün sahip olduğu asıl farklılıklardan biri tam da budur.

2. Münferit İlimden Kurumsal İlmî Akla

Yazınızda isabetle belirttiğiniz gibi, Türkiye’nin farkı yalnızca fakülte sayısından veya birkaç tanınmış hocadan ibaret değildir.

İmam hatiplerden ilahiyat fakültelerine, lisansüstü eğitimden ihtisasa, İSAM’dan TDV İslâm Ansiklopedisi’ne, Diyanet Akademisi’nden ilmî dergilere, kütüphanelerden yazma eser koleksiyonlarına kadar uzanan geniş bir yapı bulunmaktadır.

Bu yapı, ilmi yalnızca şahısların gayretine bağlı bırakmayıp onu belli ölçüde kurumsal bir hafızaya dönüştürmüştür.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri hiç şüphesiz TDV İslâm Ansiklopedisi’dir. Otuz üç yıllık bir çalışmanın ürünü olan 46 ciltlik bu büyük eser, 2.000’i aşkın ilim adamı ve araştırmacının katkısıyla meydana gelmiştir.

Burada yalnızca ortaya çıkan eserin büyüklüğüne değil, binlerce ilim adamını onlarca yıl ortak bir ilmî gaye etrafında buluşturabilen organizasyon ve kurum kültürüne bakmak gerekir.

Bence Türkiye’nin asıl dikkat çekici tarafı budur.

3. İlmî Mukavemet ve Fikrî Muhalefetin Terbiye Edici Rolü

Burada üzerinde ayrıca durulması gereken bir husus daha var.

Bir ilmî yapının gücü, yalnızca kendi içinde aynı kanaati paylaşan insanların çokluğuyla ölçülmez. Farklı fikirlerin, hatta zaman zaman problemli, yüzeysel veya dışarıdan taşınmış yaklaşımların o yapı içerisinde karşılık bulması da ilmî bünyenin kendisini tahkim etmesine vesile olabilir.

İlahiyat alanında zaman zaman ortaya çıkan, gelenekle sahih bir irtibat kuramayan, ilmî derinlikten mahrum veya belirli projelerin etkisi altında şekillenen yaklaşımlar da bu bakımdan bütünüyle değersiz ve zararlı görülmemelidir.

Elbette yanlış olanı doğru, zayıf olanı güçlü kabul etmek mümkün değildir. Fakat böyle fikirlerin ortaya çıkması ve tartışılması, ehil ilim adamlarını kendi delillerini yeniden gözden geçirmeye, usûllerini tahkim etmeye ve hakikati daha güçlü delillerle ortaya koymaya sevk edebilir.

Tıpkı bünyenin karşılaştığı bazı dış etkenlerin kontrollü biçimde karşılanmasıyla bağışıklık mukavemetinin güçlenmesine benzer şekilde, ilmî bünyenin karşılaştığı fikrî muhalefetler de doğru usûl ve sağlam bir ilmî zemin içerisinde karşılandığında onun mukavemetini artırabilir.

Bu sebeple Türkiye’nin ilahiyat tecrübesini yalnızca sahip olduğu kurumlar, fakülteler, hocalar ve eserler üzerinden değil; aynı zamanda farklı fikirlerle karşılaşma, onları tartışma, doğruyu yanlıştan ayırma ve kendi ilmî ölçülerini yeniden tahkim etme tecrübesi üzerinden de değerlendirmek gerekir.

Belki de Türkiye’nin son iki asırda yaşadığı bütün fikrî çalkantıların içinde gözden kaçırılmaması gereken kazanımlardan biri budur:

Mesele yalnızca bilgi biriktirmek değil; bilgiye, fikre ve itiraza karşı ilmî bir mukavemet geliştirebilmektir.

İlmî bünyeye zarar verebilecek fikirler elbette reddedilmelidir; fakat onların varlığını ve ortaya çıkardıkları tartışmaları, sahih bilgi ve sağlam usûlle karşılandığında, bünyenin mukavemetini artıran bir vesileye dönüştürmek de mümkündür.

4. Güç, Her İlim Dalında Birincilikten Değil, İlimleri Buluşturabilmekten Doğuyor

Bu noktada yazınızdaki “küresel güç” ifadesinin de doğru anlaşılması gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’nin gücü, her bir klasik ilimde Mısır’dan, Arap dünyasından, İran’dan veya Güney Asya’nın köklü medrese geleneklerinden daha ileri olduğunu iddia etmek değildir. Böyle bir hüküm ne ilmî bakımdan isabetli olur ne de hakkaniyetli.

Türkiye’nin farklılığı daha çok şurada aranmalıdır:

Farklı ilmî gelenekleri aynı çatı altında buluşturabilme ve bunlar arasında konuşma zemini oluşturabilme kabiliyeti.

Klasik metinleri bilen bir fakih ile felsefe, sosyoloji veya psikoloji çalışan bir akademisyenin aynı üniversite bünyesinde bulunabilmesi; Diyanet tecrübesi ile üniversite tecrübesinin yan yana gelebilmesi; klasik İslâm ilimleri ile çağdaş bilimlerin aynı ilmî zeminde karşılaşabilmesi gerçekten önemli bir imkândır.

Nitekim 2024’te yayımlanan bir araştırmada, Web of Science’ın “Religion” kategorisinde Türkiye adresli on ilahiyat dergisinin yer aldığı ve bu sayı bakımından Türkiye’nin araştırmaya dâhil edilen İslâm ülkeleri arasında ilk sırada bulunduğu tespit edilmiştir. Bu verinin “Türkiye ilahiyatta dünyada altıncıdır” şeklinde okunamayacağı açıktır; fakat Türkiye’deki ilmî yayıncılığın uluslararası akademik görünürlüğe ulaştığını göstermesi bakımından dikkate değer bir göstergedir.

Dolayısıyla mesele birincilik veya ikincilik yarışı değildir.

Asıl mesele, elimizdeki ilmî birikimin mahiyetini doğru teşhis etmek ve bu birikimin imkânlarını daha ileri bir seviyeye taşımaktır.

5. Geleceğin Meselelerine Hazırlıklı Bir İlahiyat

Yazınızın yapay zekâ, genetik mühendisliği, transhümanizm, nörobilim, dijital kişilik ve yeni finans biçimleri gibi geleceğin meselelerine yaptığı vurgu da son derece önemlidir.

Geleceğin fakihi yalnızca geçmişte bu meseleye benzeyen bir mesele hakkında hangi hükmün verildiğini bilmekle yetinemez. Önündeki yeni vakıayı doğru teşhis etmek zorundadır.

Bunun için klasik kaynaklara doğrudan inebilen; fakat aynı zamanda felsefe, hukuk, iktisat, sosyoloji, psikoloji, tıp, biyoloji ve teknoloji alanlarındaki gelişmeleri anlayabilecek bir ilim adamı profiline ihtiyaç vardır.

Fakih mühendisle, kelâmcı nörobilimciyle, din psikoloğu veri bilimciyle, din sosyoloğu teknoloji araştırmacısıyla konuşabilmelidir.

Klasik mirası terk etmeden yeni meseleleri anlayabilmek; yeni meseleleri anlamaya çalışırken de klasik mirasın usûl ve ölçülerini kaybetmemek gerekir.

Burada Türkiye’nin mevcut yapısı önemli bir imkân sunmaktadır.

Fakat bu imkânın gerçek bir ilmî güce dönüşebilmesi için ciddi eksiklerimizin bulunduğunu da kabul etmemiz gerekir.

6. En Önemli Meselelerden Biri: Dil

Bana göre bu eksiklerin başında Arapça gelmektedir.

Türkiye’nin ilahiyat alanındaki kurumsal genişliği, Arapça ve diğer yabancı dillerdeki ilmî yeterlilikle desteklenmedikçe beklenen tesiri meydana getirmesi güçtür.

İlahiyat öğrencisi Arapçayı yalnızca hazırlık sınıfını geçmek için öğrenmemelidir.

Müfessir Taberî’yi tercümeden okumalı; muhaddis temel hadis kaynaklarına doğrudan ulaşabilmeli; fakih klasik fıkıh metinlerini asıllarından çözümleyebilmeli; kelâmcı kendi ilmî mirasıyla doğrudan temas kurabilmelidir.

Bunun yanında İngilizce literatürü takip edebilecek seviyeye de ulaşmalıdır.

Bu bakımdan sizin dört cümlelik formülünüzü çok isabetli buluyorum:

Türkçe düşünecek.
Arapça kaynağa inecek.
Çağdaş bilimlerle konuşacak.
İngilizce dünyaya anlatacak.

Bence Türkiye’nin ilahiyat birikiminin gelecekteki tesiri büyük ölçüde bu dört istikamette göstereceği gelişmeye bağlıdır.

7. Türkiye’nin Rolü: Yarıştırmak Değil, Buluşturmak

Türkiye’nin önünde bulunan imkânı “Ezher’in yerine geçmek”, Riyad’la veya başka bir İslâm ülkesinin ilmî kurumlarıyla yarışmak şeklinde düşünmemek gerekir.

Türkiye’nin daha farklı ve belki daha değerli bir rol üstlenmesi mümkündür:

Buluşturmak.

Kahire’nin asırlık ilmî hafızası İstanbul’la buluşabilir.

Semerkant’ın tarihî mirası Ankara ile buluşabilir.

Kuala Lumpur’un çağdaş üniversite tecrübesi Konya ile buluşabilir.

Endonezya’nın geniş Müslüman toplum tecrübesi Türkiye’deki ilahiyat ve sosyal bilim birikimiyle buluşabilir.

Afrika’nın genç ilim adamları bu ilmî ağa dâhil olabilir.

Böylece Türkiye’nin rolü, kendi anlayışını başkalarına dikte eden bir merkez olmak değil; İslâm coğrafyasının farklı ilmî geleneklerinin birbirleriyle konuşabildiği bir ilmî buluşma merkezi olmak olabilir.

Bu, bence yazınızın “küresel güç” kavramına kazandırabileceği en isabetli mânâlardan biridir.

8. Bilgiyi Değil, Bilgi Üretecek İnsanı Yetiştirmek

Petrol, doğal gaz ve madenler tükenebilir; bir teknoloji zamanla eskiyebilir. Fakat yetiştirilen insan başka insanları yetiştirir; üretilen bilgi yeni bilgiler üretir.

Türkiye’de eğitim gören Endonezyalı, Kazak, Bosnalı veya Afrikalı bir ilim adamı ülkesine yalnızca bir diploma götürmez. Tanıdığı hocaları, öğrendiği kadarıyla usûlleri, kurduğu dostlukları ve oluşturduğu ilmî çevreyi de beraberinde götürür.

Yıllar sonra kendi öğrencisini Türkiye’ye gönderebilir.

İşte bu, sıradan bir eğitim faaliyetinden daha geniş bir tesir alanı meydana getirir.

Bu sebeple Türkiye’nin ilahiyat birikimini dünyaya açmak yalnızca din eğitimi meselesi değildir. Aynı zamanda ilmî münasebetler, insan yetiştirme ve bilgi üretme bakımından uzun vadeli bir imkândır.

Fakat bunun gerçekleşebilmesi için önce kendi eksiğimizi görmemiz gerekir:

İlmî liyakati güçlendirmek, Arapçayı daha ileri seviyeye taşımak, İngilizce literatüre hâkimiyeti artırmak, araştırma usûllerini sağlamlaştırmak, klasik kaynaklarla doğrudan teması güçlendirmek ve çağın yeni meselelerini doğru teşhis edebilecek ilim adamları yetiştirmek…

Bütün bunlar birlikte yürütülmelidir.

Sonuç olarak Türkiye’nin ilahiyat alanındaki gücünü ne abartarak ne de küçümseyerek değerlendirmek gerekir.

Bizim avantajımız, her bir klasik ilimde herkesten ileride olmak değildir.

Asıl avantajımız; tarihî birikimi, medrese mirasını, modern üniversiteyi, Diyanet tecrübesini, araştırma kurumlarını, yayıncılığı ve yetişmiş insan kaynağını aynı ilmî zeminde buluşturabilme imkânına sahip olmamızdır.

Bu imkânı Arapça ve İngilizce başta olmak üzere dil yeterliliğiyle, ilmî liyakatle, sağlam usûlle ve çağın yeni meselelerini doğru teşhis edebilme kabiliyetiyle destekleyebilirsek Türkiye’nin ilahiyat birikimi yalnızca kendi sınırları içinde kalan bir eğitim yapısı olmaktan çıkıp İslâm dünyasının farklı ilmî geleneklerini birbirine bağlayan güçlü bir ilmî cazibe merkezi hâline gelebilir.

Sizin yazınızın bana göre en kıymetli tarafı da Türkiye’ye hazır bir üstünlük vehmetmek değil, elimizde bulunan büyük birikimi fark edip onu daha yüksek bir ilmî hedefe yöneltme çağrısı yapmasıdır.

Bu nitelikli, ufuk açıcı ve geleceğe dair sorumluluk yükleyen çalışmanız için sizi gönülden tebrik ediyor; hayırlı ve bereketli çalışmalarınızın devamını diliyorum.

Ahmet Ziya İbrahimoğlu
19.09.2026 – OF
https://hamzali.org

ترجمة من التركية إلى العربية:👇

الثروة العلمية في مجال الدراسات الإسلامية في تركيا: القوة العلمية، والمناعة الفكرية، والتلاقي العلمي

كتبتُ هذه المقالة تعليقًا على المقالة التي كتبها الأخ الفاضل طاشقين قوجاق، وقد أدرجتُ رابطها أدناه:
https://taskinkocak.com/blog/turkiyenin-farkinda-olmadigi-kuresel-guc-ilahiyat-ekosistemi/

أخي الكريم الأستاذ طاشقين،

قرأتُ مقالتكم القيّمة ذات العنوان: «القوة العالمية التي لا تدركها تركيا: منظومة الدراسات الإسلامية»، ببالغ العناية والاهتمام والتقدير.

وعند مقارنة تركيا بسائر البلدان الإسلامية، لا يمكن بطبيعة الحال القول إن تركيا تتقدم عليها دائمًا في كل علم من العلوم الإسلامية التقليدية على حدة، أو في التمكن من اللغة العربية. غير أنني أرى أن التجربة التي تمتلكها تركيا جديرة بالاهتمام حقًّا من حيث قدرتها على تناول القضايا من جهات متعددة، وجمع فروع العلم المختلفة في إطار واحد، وإيجاد أرضية للحوار بين التراث العلمي الأصيل وعالم المعرفة الحديثة.

وأرى أن أهم ما في مقالتكم يتجلى هنا بالذات.

فالعلم ليس مجرد مجموع من المعلومات المدوَّنة في الأسفار أو المحفوظة في الصدور. وإنما من أهم ما يمنح العلم روحه، ويجعله قادرًا على الإجابة عن قضايا الحياة وأسئلة العصر الجديدة: التجربة، والخبرة، والمنهج، وثقافة المؤسسات.

وهذه النظرة الواسعة والإحاطة التي تتمتع بها تركيا اليوم لم تهبط عليها من السماء هبوطًا مفاجئًا، بل تقف وراءها تجربة عريقة تمتد قرونًا في الدولة والحضارة والتعليم والمجتمع.

ومن هذا المنطلق، أود أن أضع تحت الضوء عددًا من النقاط التي أرى أنها يمكن أن تضيف إلى مقالتكم وتعمّق بعض جوانبها.

  1. التجربة العثمانية والتراث العرفاني

إن الأرضية التي نضجت فيها البنية التي نسميها اليوم «منظومة الدراسات الإسلامية» هي تلك الأرضية التاريخية الواسعة التي التقى فيها تراث المدارس العثمانية، وخبرة الدولة، والتقاليد العرفانية.

ولم يكن اللقاء الذي عاشته تركيا خلال القرنين الأخيرين بين الشرق والغرب، وبين المدرسة التقليدية والجامعة الحديثة، وبين التراث والتجديد، وبين العلوم الدينية وفروع العلوم الجديدة، لقاءً سهلًا في جميع مراحله.

فقد شهد انقطاعات واضطرابات ونقاشات، كما شهد خسائر جسيمة.

غير أن هذه التجربة بأكملها أفرزت كذلك خبرة علمية ومؤسسية لا ينبغي الاستهانة بها، تتمثل في القدرة على جمع عوالم معرفية مختلفة تحت سقف واحد، وإتاحة المجال لها كي تتحاور وتتخاطب فيما بينها.

وأرى أن هذه بالذات إحدى أبرز الخصائص التي تتميز بها تركيا اليوم.

  1. من العلم الفردي إلى العقل العلمي المؤسسي

كما أشرتم بحق في مقالتكم، فإن ميزة تركيا لا تقتصر على عدد كليات الإلهيات، ولا على وجود عدد من الأساتذة المعروفين.

فهناك بنية واسعة تمتد من مدارس الأئمة والخطباء إلى كليات الإلهيات، ومن الدراسات العليا إلى برامج التخصص، ومن مركز البحوث الإسلامية «إيسام» إلى موسوعة الإسلام التي تصدرها مؤسسة الديانة التركية، ومن أكاديمية الشؤون الدينية إلى المجلات العلمية، ومن المكتبات إلى مجموعات المخطوطات.

وقد أسهمت هذه البنية في ألا يبقى العلم مرتبطًا بجهود الأفراد وحدهم، بل حولته، إلى حدٍّ معتبر، إلى ذاكرة علمية مؤسسية.

ومن أبرز الأمثلة على ذلك، بلا شك، موسوعة الإسلام التي تصدرها مؤسسة الديانة التركية. فهذا العمل الضخم، الواقع في ستة وأربعين مجلدًا، ثمرة ثلاثة وثلاثين عامًا من العمل، وأسهم فيه أكثر من ألفي عالم وباحث.

ولا ينبغي هنا أن ننظر فقط إلى ضخامة العمل الذي خرج إلى الوجود، بل ينبغي كذلك أن ننظر إلى القدرة التنظيمية والثقافة المؤسسية التي استطاعت أن تجمع آلاف العلماء والباحثين على غاية علمية مشتركة على مدى عقود.

وأرى أن هذه هي النقطة الأكثر لفتًا للانتباه في التجربة التركية.

  1. المناعة العلمية والدور التهذيبي للمعارضة الفكرية

وهنا ثمة مسألة أخرى تستحق الوقوف عندها.

إن قوة البنية العلمية لا تقاس بكثرة الأشخاص الذين يتبنون الرأي نفسه داخلها فحسب. فظهور أفكار مختلفة، بل وحتى بعض المقاربات الإشكالية أو السطحية أو الوافدة من خارج تلك البنية، يمكن أن يسهم هو الآخر، إذا أُحسن التعامل معه، في تحصين بنيتها العلمية وتقوية مناعتها.

ومن هذا المنظور، لا ينبغي النظر إلى بعض الاتجاهات التي تظهر بين حين وآخر في مجال الدراسات الإسلامية، ولا تستطيع إقامة صلة صحيحة بالتراث، أو تفتقر إلى العمق العلمي، أو تتشكل تحت تأثير مشروعات واتجاهات معينة، على أنها عديمة القيمة من كل وجه.

ولا شك أن الخطأ لا يمكن أن يُجعل صوابًا، ولا الضعيف قويًّا. غير أن ظهور مثل هذه الأفكار ومناقشتها قد يدفع العلماء المؤهلين إلى إعادة النظر في أدلتهم، وإحكام مناهجهم، وإظهار الحق بأدلة أقوى وأوضح.

وكما أن تعرض الجسم لبعض المؤثرات الخارجية، إذا جرى التعامل معها بصورة منضبطة ومدروسة، قد يسهم في تقوية مناعته، فإن المعارضة الفكرية التي تواجه البنية العلمية يمكن، إذا عولجت في إطار منهجي صحيح وأرضية علمية راسخة، أن تزيد مناعتها وقوتها.

ولهذا ينبغي ألا ننظر إلى التجربة التركية في مجال الدراسات الإسلامية من خلال مؤسساتها وكلياتها وأساتذتها ومؤلفاتها فحسب، بل ينبغي أن ننظر إليها أيضًا من خلال تجربة مواجهة الأفكار المختلفة، ومناقشتها، والتمييز بين الحق والباطل، وإعادة إحكام المعايير العلمية الخاصة بها.

ولعل هذه من أهم الثمرات التي ينبغي ألا تغيب عن النظر في خضم جميع الاضطرابات الفكرية التي عاشتها تركيا خلال القرنين الأخيرين:

فالمسألة ليست مجرد تراكم المعلومات، وإنما هي القدرة على بناء مناعة علمية في مواجهة المعرفة والفكرة والاعتراض.

ولا شك أن الأفكار التي يمكن أن تضر بالبنية العلمية ينبغي ردّها؛ غير أن وجودها والنقاشات التي تثيرها يمكن، إذا قوبلت بالعلم الصحيح والمنهج الراسخ، أن تتحول إلى وسيلة تزيد مناعة هذه البنية وقوتها.

  1. القوة لا تنشأ من التفوق في كل علم، وإنما من القدرة على الجمع بين العلوم

في هذه النقطة تحديدًا، أرى أن تعبيركم «القوة العالمية» يحتاج أيضًا إلى أن يُفهم على وجهه الصحيح.

فليس المقصود بقوة تركيا أن ندّعي أنها تتقدم على مصر أو العالم العربي أو إيران أو التقاليد العريقة للمدارس الدينية في جنوب آسيا في كل علم من العلوم الإسلامية التقليدية. ومثل هذا الحكم لا يكون دقيقًا من الناحية العلمية، ولا يكون منصفًا من الناحية الموضوعية.

وإنما ينبغي البحث عن خصوصية تركيا في موضع آخر، وهو:

القدرة على جمع التقاليد العلمية المختلفة تحت سقف واحد، وإيجاد أرضية للحوار بينها.

فأن يكون الفقيه المتمكن من النصوص التراثية موجودًا في الجامعة نفسها التي يعمل فيها الباحث في الفلسفة أو علم الاجتماع أو علم النفس، وأن تتجاور خبرة الشأن الديني مع الخبرة الجامعية، وأن تلتقي العلوم الإسلامية التقليدية بالعلوم المعاصرة في أرضية علمية واحدة؛ كل ذلك يمثل فرصة مهمة حقًّا.

وقد خلصت دراسة منشورة سنة 2024 إلى أن عشرة من مجلات الدراسات الإسلامية الصادرة من مؤسسات تركية كانت مدرجة في فئة «الدين» في قاعدة بيانات Web of Science، وأن تركيا جاءت في المرتبة الأولى بين البلدان الإسلامية المشمولة بالدراسة من حيث عدد هذه المجلات.

ومن الواضح أنه لا يصح تفسير هذه المعطيات على أنها تعني أن «تركيا تحتل المرتبة السادسة عالميًا في الدراسات الإسلامية»؛ غير أنها تظل مؤشرًا جديرًا بالاهتمام على بلوغ الإنتاج العلمي التركي في هذا المجال مستوى من الحضور في منظومة النشر الأكاديمي الدولي.

ومن ثم، فالمسألة ليست سباقًا على المرتبة الأولى أو الثانية.

إنما المسألة الأساسية هي أن نشخّص طبيعة الثروة العلمية التي نمتلكها تشخيصًا صحيحًا، وأن ننقل إمكاناتها إلى مستوى أعلى.

  1. دراسات إسلامية مستعدة لقضايا المستقبل

إن تأكيدكم على قضايا المستقبل، مثل الذكاء الاصطناعي، والهندسة الوراثية، وما بعد الإنسانية، وعلوم الأعصاب، والشخصية الرقمية، وأشكال التمويل الجديدة، له أهمية بالغة.

ففقيه المستقبل لا يستطيع أن يكتفي بمعرفة الحكم الذي صدر في الماضي في مسألة تشبه المسألة التي يواجهها اليوم، بل لا بد له من أن يحسن تشخيص النازلة الجديدة التي تقف أمامه.

ولهذا نحتاج إلى عالم يستطيع النفاذ مباشرة إلى المصادر التراثية، وفي الوقت نفسه يمتلك من المعرفة ما يمكنه من فهم التطورات في الفلسفة والقانون والاقتصاد وعلم الاجتماع وعلم النفس والطب والأحياء والتكنولوجيا.

ينبغي للفقيه أن يتحاور مع المهندس، وللمتكلم مع عالم الأعصاب، وللباحث في علم النفس الديني مع عالم البيانات، وللباحث في علم الاجتماع الديني مع الباحث في التكنولوجيا.

ينبغي أن نفهم قضايا العصر الجديدة من غير أن نتخلى عن تراثنا الأصيل، وأن نسعى إلى فهم القضايا الجديدة من غير أن نفقد أصول التراث ومناهجه ومعاييره.

وهنا توفر البنية القائمة في تركيا فرصة مهمة.

غير أننا ينبغي، في الوقت نفسه، أن نعترف بوجود نواقص جدية تحول دون تحول هذه الإمكانات إلى قوة علمية حقيقية.

  1. اللغة: إحدى أهم القضايا

وفي رأيي أن اللغة العربية تأتي في مقدمة هذه النواقص.

فمهما اتسعت البنية المؤسسية للدراسات الإسلامية في تركيا، فإنها ستجد صعوبة في بلوغ الأثر المنشود ما لم تدعمها كفاءة علمية راسخة في العربية وسائر اللغات الأجنبية.

ولا ينبغي لطالب الدراسات الإسلامية أن يتعلم العربية لمجرد اجتياز السنة التحضيرية.

بل ينبغي للمفسر أن يقرأ الطبري من غير واسطة الترجمة، وللمحدث أن يصل مباشرة إلى مصادر الحديث الأساسية، وللفقيه أن يحلل كتب الفقه التراثية من أصولها، وللمتكلم أن يتصل مباشرة بتراثه العلمي.

وينبغي، إلى جانب ذلك، أن يبلغ مستوى يمكنه من متابعة الأدبيات العلمية المنشورة باللغة الإنجليزية.

ومن هنا أجد صياغتكم ذات الجمل الأربع موفقة للغاية:

يفكر باللغة التركية.
وينفذ إلى المصدر باللغة العربية.
ويحاور العلوم المعاصرة.
ويشرح للعالم باللغة الإنجليزية.

وأرى أن أثر الثروة العلمية التركية في مجال الدراسات الإسلامية في المستقبل سيعتمد بدرجة كبيرة على مقدار ما تحققه من تقدم في هذه الاتجاهات الأربعة.

  1. دور تركيا: ليس المنافسة، بل الجمع والتقريب

لا ينبغي أن ننظر إلى الإمكانات المتاحة أمام تركيا باعتبارها سباقًا للحلول محل الأزهر، أو منافسةً للرياض، أو صراعًا مع المؤسسات العلمية في بلد إسلامي آخر.

بل يمكن لتركيا أن تضطلع بدور مختلف، وربما أكثر قيمة:

أن تجمع وتصل بين هذه الخبرات.

يمكن لذاكرة القاهرة العلمية الممتدة عبر القرون أن تلتقي بإسطنبول.

ويمكن للتراث التاريخي لسمرقند أن يلتقي بأنقرة.

ويمكن للتجربة الجامعية المعاصرة في كوالالمبور أن تلتقي بقونية.

ويمكن للتجربة الاجتماعية الواسعة للمجتمع المسلم في إندونيسيا أن تلتقي بالرصيد التركي في الدراسات الإسلامية والعلوم الاجتماعية.

ويمكن للعلماء الشباب من إفريقيا أن ينضموا إلى هذه الشبكة العلمية.

وبذلك لا يكون دور تركيا أن تصبح مركزًا يفرض رؤيته على الآخرين، وإنما يمكنها أن تكون مركزًا علميًا للقاء، تستطيع فيه التقاليد العلمية المختلفة في العالم الإسلامي أن تتحاور وتتفاعل بعضها مع بعض.

وهذا، في رأيي، من أدق المعاني التي يمكن أن يكتسبها تعبيركم «القوة العالمية» في هذا السياق.

  1. ليس تصدير المعرفة فحسب، بل تربية الإنسان القادر على إنتاج المعرفة

قد ينفد النفط والغاز الطبيعي والمعادن، وقد تصبح التكنولوجيا قديمة بمرور الزمن. أما الإنسان الذي يُربّى ويُعلَّم فإنه يعلّم إنسانًا آخر، والمعرفة التي تُنتج تولّد معارف جديدة.

فالعالم الإندونيسي أو الكازاخي أو البوسني أو الإفريقي الذي يتلقى تعليمه في تركيا لا يعود إلى بلده بشهادة جامعية فحسب، بل يحمل معه أساتذته الذين عرفهم، والمناهج التي تعلمها، والصداقات التي أقامها، والبيئة العلمية التي كوّنها.

وقد يرسل بعد سنوات أحد طلابه إلى تركيا.

وهكذا ينشأ أثر يتجاوز بكثير حدود النشاط التعليمي العادي.

ولهذا فإن انفتاح الثروة العلمية التركية في مجال الدراسات الإسلامية على العالم ليس مجرد مسألة تتعلق بالتعليم الديني، وإنما هو أيضًا فرصة بعيدة المدى في بناء العلاقات العلمية، وتربية الكوادر، وإنتاج المعرفة.

لكن تحقيق ذلك يقتضي أولًا أن نرى أوجه النقص لدينا نحن:

تعزيز الكفاءة العلمية، والارتقاء بالعربية إلى مستويات أعلى، وتعميق التمكن من الأدبيات الإنجليزية، وترسيخ مناهج البحث، وتقوية الصلة المباشرة بالمصادر التراثية، وإعداد علماء قادرين على التشخيص الصحيح لقضايا العصر الجديدة.

ولا بد من أن تسير هذه الأمور كلها جنبًا إلى جنب.

وخلاصة القول: ينبغي أن نقوّم قوة تركيا في مجال الدراسات الإسلامية لا بالمبالغة فيها ولا بالتقليل من شأنها.

فميزتنا ليست أننا متقدمون على الجميع في كل علم من العلوم الإسلامية التقليدية.

وإنما ميزتنا الأساسية أننا نمتلك إمكانية الجمع في أرضية علمية واحدة بين الرصيد التاريخي، والتراث المدرسي، والجامعة الحديثة، وخبرة الشأن الديني، ومؤسسات البحث، والنشر العلمي، والكوادر البشرية المؤهلة.

فإذا دعمنا هذه الإمكانات بالكفاءة اللغوية، ولا سيما في العربية والإنجليزية، وبالجدارة العلمية، والمنهج الراسخ، والقدرة على التشخيص الصحيح لقضايا العصر الجديدة، فإن الثروة التركية في مجال الدراسات الإسلامية يمكن أن تتجاوز كونها بنية تعليمية محصورة داخل حدودها، لتصبح مركز جذب علمي قويًا يصل بين التقاليد العلمية المختلفة في العالم الإسلامي.

وأرى أن أثمن ما في مقالتكم هو أنها لا تدعو إلى وهم تفوق جاهز لتركيا، وإنما تدعو إلى إدراك الثروة الكبيرة التي نمتلكها، وتوجيهها نحو هدف علمي أرفع.

أهنئكم من القلب على هذه الدراسة القيّمة، الواسعة الأفق، التي تحمل مسؤولية تجاه المستقبل، وأسأل الله أن يوفقكم لمزيد من الأعمال النافعة والمباركة.

أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
https://hamzali.org