Sudan Krizi: Cihanşümul İhtirasların Kıskacında Mahzun Bir Coğrafya ve Arap Dünyasının Derin Sessizliği
“Savaşa bir şans verin.” Bu çarpıcı ve vicdanları yaralayan teori, Amerikalı düşünür Edward Luttwak tarafından ortaya atılmıştı. Büyük güçlere, Üçüncü Dünya ülkelerindeki savaşları durdurmaktan kaçınmalarını salık veren bu yaklaşım, savaşların taraflar tamamen tükenene ya da biri diğerini tamamen ezene kadar sürmesinin ironik bir şekilde “kalıcı barışı” getireceğini iddia ediyordu.
Üçüncü Dünya ülkelerini adeta insanlık dışı nesneler olarak gören bu kibirli ve sömürgeci zihniyet, bugün Sudan’da yaşanan trajedinin neden hâlâ çözümsüz bırakıldığını, ülkeyi yakıp yıkan, milyonlarca masum insanı yerinden yurdundan eden bu savaşın neden ısrarla körüklendiğini açıkça gözler önüne sermektedir. Oysa bu çatışma, nükleer güçler arasında yaşanan karmaşık bir savaş değil; bir devlet ile silahlı bir milis gücü arasındaki mücadeledir. Uluslararası toplumda zerre kadar samimi bir irade olsaydı, bu savaşı bitirmek çok daha kolay olabilirdi.
Bugün bağrı yaralı Sudan, Güney Sudan’ın koparılmasının ardından tarihindeki ikinci bir parçalanma dalgasıyla karşı karşıyadır. Bu parçalanmadan en büyük faydayı sağlayan ise şüphesiz, 1956’dan beri bu topraklarda fitne tohumları eken İsrail’dir. Nitekim eski Mossad Başkanı Meir Dagan’ın itirafları ve Güney Sudan Devlet Başkanı Salva Kiir’in Tel Aviv’e yaptığı ilk resmi ziyarette, “İsrail’in desteği olmasaydı Güney Sudan asla kurulamazdı” diyerek sunduğu şükranlar, bu sinsi planın en somut vesikalarıdır.
Sudan’daki yangın artık yerel iki gücün iç çatışması olmaktan çıkmış, büyük güçlerin nüfuz ve sömürü savaşına dönüştmüştür. Amerika Birleşik Devletleri, bu kriz üzerinden Rusya ve Çin’in Afrika’daki varlığını dengelemeye çalışmaktadır. Avrupa ise Sudan’ı, kara kıtadaki sömürgeci mirasını ihya etmek ve ülkenin el değmemiş tabii kaynaklarını yağmalamak için bir kapı olarak görmektedir. Afrika’ya ekonomik olarak adeta çıkarma yapan Çin, bölgede stratejik limanlar ve askeri üsler edinerek daha aktif bir rol peşindedir. Afrika’da diplomatik ve askeri ağırlığını hissettiren Rusya ise Wagner gibi yapılar vasıtasıyla Sudan’ın zengin altın madenlerine göz dikmiştir.
Emperyalist güçlerin Sudan üzerindeki bu kirli hesapları ortadayken, Arap dünyasının bu devasa felaket karşısındaki basiretsizliği ve cılız duruşu neyle açıklanabilir? Arap devletleri bu yangını söndürmekte neden bu kadar aciz kalmaktadır?
Bu sualler hayati bir önem arz etmektedir; zira Sudan, Arap coğrafyasının kıyısında köşesinde kalmış ehemmiyetsiz bir ülke değildir. Yüzölçümü bakımından Arap dünyasının üçüncü büyük devleti (bölünmeden önce birincisi) olan Sudan, Kuzey Afrika’yı Doğu ve Orta Afrika’ya bağlayan, dünyanın en kritik deniz hatlarından biri olan Kızıldeniz’e nazır, jeostratejik bir mihver konumundadır. Mısır’ın stratejik derinliği, Doğu ile Batı Arap dünyası arasında bir köprü ve istikrarsızlığın kol gezdiği Afrika Boynuzu’nun tabii bir uzantısıdır. Dolayısıyla Sudan’da yaşanacak kronik bir güvensizlik, tüm Arap milli güvenliğini iktisadi, siyasi ve askeri açıdan derinden sarsacak bir potansiyele sahiptir.
Bu zaviyeden bakıldığında Sudan; Kızıldeniz’in selametinden Mısır, Libya ve Çad’ın istikrarına, dünya ticaret yollarından Arap dünyasının gıda güvenliğine kadar çok geniş bir hinterlandı doğrudan etkileyen hayati bir kaledir.
Kimi Arap devletlerinin insani ve diplomatik çabalarını, ev sahipliği yaptıkları müzakereleri inkar etmek haksızlık olur; lakin bu hamlelerin hiçbiri, savaşı durdurabilecek caydırıcı bir güce ve ortak bir stratejik vizyona dönüşememiştir. Ömer el-Beşir’in devrilmesinin ardından Sudan’ın girdiği o muhataralı geçiş sürecinde, güç odaklarının çatışacağını ve ekonomik krizlerin büyük bir patlamaya yol açacağını öngörecek basiretli bir Arap diplomasisi sahada yoktu. Arap dünyasının ilgisi, uzun vadeli ve köklü bir planlamadan ziyade, anlık gelişmelere göre şekillenen geçici reaksiyonlardan ibaret kaldı.
Şüphesiz bu durum, Arap dünyasındaki kurumsal çöküşün ve kurucu iradenin zayıflamasının bir tezahürüdür. Arap Birliği, krizleri yönetecek icra makamı olmaktan uzak, hantal yapısı ve karar alma mekanizmalarındaki tıkanıklıklar sebebiyle felç olmuştur. Üye ülkelerin çıkar çatışmaları ve önceliklerinin farklılığı, ortak bir duruş sergilenmesini imkansız kılmaktadır. Arap dünyasının tek bir ses olamaması, krizin derinleşmesine ve tarafların dış mihrakların güdümüne girmesine zemin hazırlamıştır.
Arap diplomasisinin en büyük yanılgısı, yapısal ve tarihi mes’ele ve sıkıntılar göz ardı ederek, krizleri sadece askeri veya siyasi elitler arasında yapılacak geçici mutabakatlarla çözeceğini sanmasıdır. Sudan, onlarca yıldır merkez ile çevre eyaletler arasındaki derin adaletsizliklerin sancısını çekmektedir; bu köklü marazlar, pansuman niteliğindeki geçici güvenlik tedbirleriyle iyileştirilemez. Arap hamlelerinin stratejik olmaktan ziyade anlık ve dönemsel kalması, bu büyük başarısızlığın ana sebebidir.
Sudan’daki bu kanlı savaş acı bir gerçeği daha ifşa etmiştir: Milli güvenlik artık sadece sınırları korumaktan ibaret teorik bir mefhum değildir; komşu bir devletin kurumlarının çökmesini engellemekle doğrudan ilintilidir. Zira çöken devletler sadece kendi içlerinde bir kriz üretmezler; silah kaçakçılığının, organize suçların, yasa dışı göçün ve dış müdahalelerin pervasızca at koşturduğu açık birer şer yuvasına dönüşürler.
Bu felaketin dalgaları tüm Arap coğrafyasını tehdit ederken, bu yangından en büyük zararı görecek olan şüphesiz Mısır’dır. Sudan, Mısır’ın hayati bir uzantısı ve sığınağıdır. Komşusunda yükselen bu alevler, Mısır’ın istikrarını doğrudan tehdit etmektedir; bu sebeple Kahire’nin, Sudan’daki bu savaşı nihayete erdirmek adına çok daha kararlı, aktif ve dönüştürücü bir rol üstlenmesi tarihi bir mesuliyettir.
İhsan El-Fakih
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
10.07.2026 – OF
أزمة السودان…غياب عربي وأجندات خارجية
“امنح الحرب فرصة”، نظرية صاغها المفكر الأمريكي الصهيوني إدوارد لوتواك، دعا خلالها القوى العظمى إلى تجنب العمل على وقف الحروب في دول العالم الثالث، معللًا ذلك بأن استمرار الحروب في تلك الدول يؤدي إلى السلام، وذلك بأن يخرج الطرفان مُنهكيْن أو أن يكون أحدهما قد سحق الآخر.
هذه النظرية التي تنظر إلى دول العالم الثالث باعتبارها كائنات زائدة عن البشرية، ربما تفسر لنا إبقاء الأزمة السودانية في مربع الصراع دون وضع حد لنهاية الحرب التي دمرت البلاد وأكلت الأخضر واليابس، وشردت الملايين من أبناء الشعب السوداني.
يحدث ذلك على الرغم من أنها ليست حربا بين دولتين نوويتين كالحرب بين باكستان والهند التي تفاخر الرئيس ترامب بأنه قد أنهاها، بل هي بين دولة وميلشيات مسلحة، بما يجعل إنهاءها أيسر من التدخل لإنهاء الحرب بين دولتين، فقط لو كانت هناك إرادة دولية لإنهائها.
السودان الجريح يخضع في الوقت الحالي لمرحلة ثانية من التقسيم بعد انفصال الجنوب، والمستفيد قطعًا هو الكيان الإسرائيلي الذي كان سببًا رئيسيًا في ذلك التفتيت عبر جهود متواصلة منذ عام 1956، باعتراف مائير داغان الرئيس الأسبق للموساد الإسرائيلي، وباعتراف رئيس جنوب السودان سيلفا كير في أول استقبال رسمي له في تل أبيب بعد الانفصال والذي أشاد بالجهود الإسرائيلية في دعم انفصال الجنوب طيلة الوقت، وأنه لولاها لما قامت للجنوب قائمة على حد تعبيره.
الحرب الدائرة في السودان لم تعد حربًا داخلية بين قوتين محليتين، بل تحولت إلى ساحة لصراع نفوذ وأطماع من قبل أطراف خارجية، فالولايات المتحدة تركز في عملها ضمن هذا الملف على مواجهة النفوذ الروسي والصيني في السودان. في الوقت نفسه يمثل السودان لأوروبا بوابة لاستعادة الإرث الاستعماري في الدول الإفريقية إضافة إلى طموحها في الاستفادة من ثروات السودان الطبيعية.
وأما الصين التي دخلت اقتصاديًا القارة الإفريقية وبقوة، فإن السودان يمثل لها أهمية كبيرة، حيث تبحث عن دور أكثر حيوية بإنشاء موانئ وقواعد لها في المنطقة.
روسيا صاحبة الحضور القوي في المجالات الاقتصادية والسياسية والدبلوماسية في القارة الإفريقية، تطمح كذلك إلى الحصول على الذهب السوداني من خلال الوجود العسكري عبر شركة فاغنر.
إذا كان هو موقف الدول الإمبريالية من السودان، فلماذا بقي الدور العربي أقل من حجم هذه الكارثة التي لا يخمد أوارها في السودان؟ ولماذا لا تستطيع الدول العربية حسم هذا الصراع؟
هذا السؤال يفرض نفسه بقوة لأن السودان ليست دولة هامشية في الحسابات العربية، هي ثالث أكبر دولة عربية من حيث المساحة (والأولى قبل التقسيم)، وتمتلك موقعًا استراتيجيًا يربط الشمال الإفريقي بالوسط والشرق، ويطل على البحر الأحمر أحد أهم الممرات البحرية في العالم، إضافة إلى أنه يمثل عمقًا استراتيجًا لمصر، وجسرًا بين المشرق والمغرب العربيين، وامتدادًا طبيعيًا لمنطقة القرن الإفريقي التي صارت مؤخرًا مسرحًا لتنافس إقليمي ودولي متصاعديْن، ولذا فإن أي اضطراب طويل الأمد في هذه الدولة من شأنه أن يمتد أثره إلى الأمن القومي العربي بأبعاده الأمنية والاقتصادية والسياسية.
ومن هذه الزاوية، فإن السودان جزء من منظومة الأمن العربي، واستقراره ينعكس بشكل مباشر على أمن البحر الأحمر واستقرار مصر وتشاد وليبيا ودول القرن الإفريقي، كما أنه يؤثر في حركة التجارة الدولية والأمن الغذائي العربي نظرًا للإمكانات الزراعية الهائلة التي يمتلكها السودان.
لا ننكر أن هناك دولًا عربية بذلت جهودًا دبلوماسية وإنسانية واستضافت لقاءات ومفاوضات، إلا أن هذه التحركات لم تتبلور في إطار رؤية عربية موحدة تمتلك أدوات التأثير والضغط الكفيلة بإنهاء الحرب.
لقد غابت الرؤية العربية الاستباقية في التعامل مع الملف السوداني في وقت حرج وهو دخول السودان بمرحلة انتقالية معقدة بعد سقوط عمر البشير، حيث تعددت مراكز القوى وتراكمت الأزمات الاقتصادية، وكانت مؤشرات كافية تنذر بإمكانية الانزلاق إلى مواجهة مفتوحة إذا لم تدعم عملية الانتقال السياسي بمساندة عربية فعالة، إلا أن الاهتمام العربي ظل متقطعًا تحكمه ردود الأفعال أكثر من التخطيط الاستراتيجي.
ولا شك أن النظام العربي يعيش حالة من التراجع المؤسسي، فالجامعة العربية التي يفترض أن تكون إطارًا جامعًا لإدارة أزمات الدول العربية، ضعيفة في قدراتها التنفيذية وفي طبيعة آليات اتخاذ القرار فيها، وهناك تباين في أولويات الدول الأعضاء ومقارباتها للملفات الإقليمية، ما ينعكس على فاعلية المبادرات المشتركة وسرعة الاستجابة.
إن غياب الموقف العربي الموحد الضامن لإنهاء الحرب جاء نتيجة تبني الدول العربية رؤى متعارضة ومقاربات متباينة ومواقف مختلفة حول كيفية إدارة الأزمة ومن الطرف الذي يجب دعمه.
غاب الموقف العربي الفاعل بسبب الرؤية العربية القاصرة التي ترى إمكانية احتواء الصراعات الداخلية بمجرد التوصل إلى اتفاقات بين النخب العسكري أو السياسية، دون أن تعالج الجذور البنيوية للأزمة، فالسودان يعاني منذ عقود اختلالات عميقة بين المركز والأقاليم وهي قضايا لا يمكن حسمها من خلال تسويات مؤقتة أو ترتيبات أمنية محدودة.
لذا يمكن القول أن غلبة الطابع التكتيكي على الاستراتيجي في التحرك العربي تجاه أزمة السودان كان أبرز عوامل الإخفاق في إنهاء الأزمة السودانية بإرادة عربية.
لقد كشفت الحرب السودانية أن الأمن القومي العربي لم يعد مفهومًا نظريًا يقتصر على حماية الحدود، بل أصبح يرتبط ارتباطًا وثيقًا بقدرة الدول العربية على منع انهيار مؤسسات الدولة في أي بلد عربي. فالدول التي تنهار لا تتحول إلى أزمات داخلية فحسب، وإنما إلى بؤر مفتوحة لتدفقات السلاح، والجريمة المنظمة، والهجرة غير النظامية، والتدخلات الخارجية.
ولئن كانت تداعيات الأزمة وخطورتها تمتد إلى الدول العربية، فإن مصر هي الأكثر تضررًا، لأن السودان يمثل لمصر عمقًا استراتيجيًا، والموجة التي ضربت السودان من الاضطرابات والصراعات تهدد بلا أدنى شك الأمن المصري، من ثم وجب عليها القيام بدور أكثر فاعلية في إنهاء الحرب في السودان.
احسان الفقيه