Hicret-i Nebeviyye: Akîdenin Cemaatten ve Devletten Daha Büyük Olduğu Dönem
Hicretin Din, Devlet ve Ümmet Tasavvuruna Dair Büyük Dersi
Bir düşününüz:
Muhacirlerden ve Ensar’dan daha büyük olan, onların tamamından sonra da varlığını sürdüren İslâm, bugün kimi zaman bir partiye, bir cemaate, bir harekete yahut bir teşkilâta indirgenebilmektedir.
Hâlbuki Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin, Hz. Hâlid’in, Hz. Sa‘d’ın ve İbn Mes‘ûd Hazretlerinin taşıdığı İslâm, onların hiçbirinin şahsî mülkü değildi; varlığı da onlardan herhangi birine bağlı değildi.
- Onların tamamı vefat etti; İslâm bâkî kaldı.
- Bazı içtihadlarda ayrılığa düştüler; İslâm bâkî kaldı.
- Dünyanın dört bir yanına dağıldılar; İslâm yine bâkî kaldı.
Ne var ki bugün öyle bir hâle geldik ki, bazı kimseler kendi cemaatleri zayıfladığında, partileri sarsıldığında, hareketleri gerilediğinde yahut sembol şahsiyetleri ortadan çekildiğinde, İslâm’ın da gerileyeceğini tasavvur edebilmektedir.
Nasıl bir şaşkınlık içindeyiz?
Hicret-i Nebeviyye’nin en büyük derslerinden biri şudur:
Akîde, Müslümanların üzerinde yetiştiği topraktan daha büyüktü.
Doğup büyüdükleri evlerden daha büyüktü.
Sığındıkları kabilelerden daha büyüktü.
Biriktirdikleri servetlerden daha büyüktü.
Hatta kendi nefislerinden bile daha büyüktü.
- Muhacirler Mekke’den bir iktidar elde etmek için çıkmadılar.
- Bir hükümranlık kurmak için yola koyulmadılar.
- Yeni bir yurt elde etme hırsıyla hicret etmediler.
Onlar dinlerini muhafaza etmek için çıktılar.
- Vatanı terk ettiler; fakat akîdeyi terk etmediler.
- Yurtlarını bıraktılar; fakat ilkelerinden vazgeçmediler.
- Mallarını geride bıraktılar; fakat davalarını bırakmadılar.
Aslında içlerinden bazıları dinlerinden bir parça taviz vermeyi kabul etselerdi Mekke’de kalabilirlerdi.
Fakat onlar şunu çok iyi biliyorlardı:
İnsan akîdesini kaybettikten sonra ne bir toprak parçası, ne ticaret, ne de soy sop ona gerçek bir fayda sağlayabilir.
Bu sebeple hicret, dinin insanlara tahakküm kurma projesi değil; insanları hidayete ulaştırma çağrısı olduğunun ebedî bir ilânıdır.
Resûlullah ﷺ şehirleri yıkmak için bir kazma taşımıyordu.
O, insanı inşa edecek bir nur taşıyordu.
Davetine çarşıları yakarak başlamadı.
İç savaşları körükleyerek başlamadı.
Toplumları parçalayarak başlamadı.
Bilakis devlet kurulmadan önce tam on üç yıl boyunca insanların kalplerinde akîdeyi inşa etti.
Çünkü İslâm’da devlet bir tohum değil, bir semeredir.
Bir başlangıç noktası değil, sahih bir sürecin neticesidir.
Bu sebeple bugün samimiyetle sorulması gereken soru şudur:
Müslüman beldelerde mevcut idareleri devirmeye çalışmak, kurumları yıkmak, toplumları parçalamak ve halkları kan ve harabe girdabına sürüklemek gerçekten dinin özü müdür?
Yoksa bu karışıklık, bazı hareketlerin dine hizmet etmek yerine dini kendi siyâsî tasavvurlarına hizmet ettirmeye başlamasıyla mı ortaya çıkmıştır?
Unutulmamalıdır ki İslâm bütün cemaatlerden önce vardı ve bütün cemaatlerden sonra da var olacaktır.
Ümmet bütün partilerden önce vardı ve bütün partilerden sonra da varlığını sürdürecektir.
Fakat vatanlar harap olduğunda, emniyet ortadan kalktığında ve kan döküldüğünde, bunun bedelini çoğu zaman ihtilafların önderleri değil; yalnızca huzur içinde yaşamak ve Allah’a güven içinde kulluk etmek isteyen sıradan insanlar öder.
Bu hakikati büyük fakih ve tarihçi İbn Teymiyye rahimehullah şu veciz sözüyle ifade etmiştir:
“Zalim bir idareci altında geçirilen altmış yıl, idaresiz geçirilen bir geceden daha hayırlıdır.”
O, zulmü övmüyor değildi.
Bilakis milletlerin tarih boyunca tecrübe ettiği acı bir gerçeği dile getiriyordu:
Fitne ve kargaşa uyandığında, iyi ile kötüyü ayırt etmez; önüne çıkan herkesi yutar.
Hicret Bize Ne Öğretiyor?
- Akîde vatandan daha kıymetlidir; evet. Fakat bu, vatanları yakıp yıkmayı gerektirmez.
- Hak menfaatlerden daha yücedir; evet. Fakat bu, toplumları tahrip etmeyi gerekli kılmaz.
- Mü’min gerektiğinde malını ve canını Allah yolunda feda eder; evet. Fakat bu, bir siyâsî içtihad, bir parti menfaati yahut ideolojik bir tasavvur uğruna bütün bir milleti ateşe atmayı meşru kılmaz.
Dini uğruna hicret ederek hakkı koruyan kimse ile, hak adına koca bir ümmeti göçe, yıkıma ve felâkete sürükleyen kimse arasında büyük bir fark vardır.
İşte Hicret-i Nebeviyye’nin yeniden idrak etmeye muhtaç olduğumuz en büyük derslerinden biri de burada yatmaktadır.
“Allah emrini yerine getirendir; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 12/21)
İhsan el-Fakih / Ankara
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
24.06.2026 – OF
الهجرة النبوية: حين كانت العقيدة أكبر من الجماعة والدولة
من دروس الهجرة النبوية في فهم الدين والدولة والأمة
تصوروا أن الإسلام الذي كان أكبر من المهاجرين والأنصار أنفسهم، وأبقى منهم جميعًا، يُختزل اليوم في حزب، أو جماعة، أو تيار، أو تنظيم.
الإسلام الذي حمله أبو بكر وعمر وعثمان وعلي وخالد وسعد وابن مسعود، لم يكن مِلكًا لأحد منهم، ولم يتوقف وجوده على أحد منهم.
- ماتوا جميعًا رضي الله عنهم وبقي الإسلام.
- اختلفوا في بعض الاجتهادات وبقي الإسلام.
- وتفرقت بهم الأمصار وبقي الإسلام.
أما نحن، فقد وصل بنا الحال أحيانًا إلى أن يصبح بعض الناس قادرًا على تصور زوال الإسلام إذا ضعفت جماعته، أو انكسر حزبه، أو تراجع تياره، أو غاب رمزه.
أيُّ تيهٍ نعيشه؟
إن من أعظم دروس الهجرة النبوية أن العقيدة كانت أكبر من الأرض التي نشأ عليها المسلمون، وأكبر من البيوت التي ولدوا فيها، وأكبر من القبائل التي احتموا بها، وأكبر من الأموال التي جمعوها، بل وأكبر من النفوس نفسها.
- خرج المهاجرون من مكة ولم يخرجوا طلبًا لسلطة، ولا سعيًا إلى حكم، ولا طمعًا في أرض جديدة، بل خرجوا حفاظًا على دينهم.
- تركوا الوطن ولم يتركوا العقيدة.
- تركوا الديار ولم يتركوا المبادئ.
- تركوا الأموال ولم يتركوا الرسالة.
وكان يمكن لبعضهم أن يبقى في مكة لو قبل التنازل عن شيء من دينه، لكنه أدرك أن الإنسان إذا خسر عقيدته فلن تنفعه أرض ولا تجارة ولا نسب.
ولهذا كانت الهجرة إعلانًا خالدًا أن الدين ليس مشروعًا للسيطرة على الناس، بل مشروعًا لهداية الناس.
ولم يكن النبي ﷺ يحمل معولًا لهدم المدن، بل كان يحمل نورًا لبناء الإنسان.
ولم يبدأ دعوته بحرق الأسواق، ولا بإشعال الحروب الأهلية، ولا بتمزيق المجتمعات، بل بدأ ببناء العقيدة في القلوب ثلاثة عشر عامًا كاملة قبل أن تقوم الدولة.
فالدولة في الإسلام ثمرة، وليست بذرة.
ونتيجة، وليست نقطة البداية.
ولهذا فإن السؤال الذي ينبغي أن يُطرح اليوم بصدق هو:
هل السعي إلى إسقاط الأنظمة الحاكمة في بلاد المسلمين، وإحراق المؤسسات القائمة، وتمزيق المجتمعات، وإدخال الشعوب في دوامات الدم والخراب، هو جوهر الدين فعلًا؟
أم أن هذا الخلط نشأ حين تحولت بعض الحركات من خدمة الدين إلى توظيف الدين لخدمة مشاريعها السياسية؟
لقد كان الإسلام موجودًا قبل كل الجماعات، وسيبقى بعد كل الجماعات.
وكانت الأمة موجودة قبل كل الأحزاب، وستبقى بعد كل الأحزاب.
أما الأوطان، فإذا احترقت، والأمن إذا ضاع، والدماء إذا سالت، فإن الذين يدفعون الثمن ليسوا قادة الصراعات غالبًا، بل عامة الناس الذين أرادوا فقط أن يعيشوا في أمن ويعبدوا الله في سلام.
ولهذا قال الفقيه والمؤرخ ابن تيمية رحمه الله كلامًا بالغ العمق حين قرر أن:
«ستون سنة من إمام جائر خير من ليلة واحدة بلا سلطان.»
ولم يكن يقصد تمجيد الظلم، بل كان يقرر حقيقة مؤلمة عرفتها الأمم عبر التاريخ:
أن الفوضى حين تستيقظ لا تسأل عن الصالح والطالح، بل تلتهم الجميع.
إن الهجرة تعلمنا
- أن العقيدة أغلى من الوطن، نعم… لكنها لا تعلمنا أن نحرق الأوطان.
- وتعلمنا أن الحق أغلى من المصالح، نعم… لكنها لا تعلمنا أن نهدم المجتمعات.
- وتعلمنا أن المؤمن قد يضحي بماله ونفسه في سبيل الله، نعم… لكنها لا تعلمه أن يضحي بالشعوب كلها في سبيل اجتهاد سياسي أو مشروع حزبي أو حلم أيديولوجي.
فالفرق كبير بين من يهاجر بدينه حفاظًا على الحق، وبين من يدفع أمة كاملة للهجرة والخراب باسم الحق.
وهنا يكمن أحد أعظم دروس الهجرة النبوية التي ما زلنا بحاجة إلى فهمها من جديد.
﴿وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ﴾
✍️ إحسان الفقيه
أنقرة