Bir Asırlık Parçalanmışlıktan Güç Birliğine: Osmanlı Sonrası Bölgenin Yeniden İnşası
Osmanlı Hâkimiyetinin Sona Ermesinden Günümüze Emperyal Müdahaleler, Bölge Ülkelerine Biçilen Roller ve Güç Birliği Arayışları
Mukaddime
Tarih, yalnız geçmişte yaşanmış hadiselerin kronolojik dizilişinden ibaret değildir. O, milletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini, devletlerin kuruluş ve dağılma kanunlarını, medeniyetlerin inşa ve inkıraz süreçlerini anlamaya imkân veren büyük bir tecrübe hazinesidir.
Birinci Dünya Savaşı da bu bakımdan yalnız milyonlarca insanın hayatına mal olan askerî bir mücadele değil; dünya siyasî haritasını kökten değiştiren tarihî bir dönüm noktasıdır. Bu savaşın sonunda yalnız Osmanlı Devleti tasfiye edilmemiş; asırlar boyunca aynı siyasî ve medenî havza içinde yaşayan geniş İslâm coğrafyası da yeni sınırlar, yeni idareler ve yeni güç dengeleri doğrultusunda yeniden şekillendirilmiştir.¹
Bugün “Ortadoğu” adıyla anılan coğrafya, yüzyıllar boyunca Şam’dan Bağdat’a, Kudüs’ten Musul’a, Halep’ten Sana’ya kadar uzanan müşterek bir tarih, hukuk ve medeniyet dairesinin parçalarını teşkil ediyordu. Farklı kavimler, mezhepler ve mahallî idareler bulunmakla birlikte, bu geniş coğrafya müşterek bir siyasî otorite ve ortak bir medeniyet tasavvuru etrafında varlığını sürdürmekteydi.
XIX. asrın sonlarından itibaren hız kazanan sömürgecilik rekabeti, sanayi devriminin doğurduğu enerji ihtiyacı, deniz yollarının kontrolü ve büyük güç mücadelesi, Osmanlı Devleti’ni yalnız askerî bakımdan değil, jeopolitik bakımdan da hedef hâline getirmiştir. Daha savaş devam ederken hazırlanan gizli paylaşım planları ve savaş sonrasında yürürlüğe konulan manda sistemi, bölgenin siyasî haritasını köklü biçimde değiştirmiştir.²
Ortaya çıkan yeni düzende yalnız sınırlar yeniden çizilmemiş; Filistin’den Irak’a, Ürdün’den Suriye’ye, Lübnan’dan Körfez’e kadar birçok siyasî yapıya belirli jeopolitik fonksiyonlar da yüklenmiştir. Enerji yollarının emniyeti, deniz geçitlerinin kontrolü, nüfuz alanlarının dengelenmesi ve büyük güçlerin güvenlik stratejileri, bu yeni siyasî mimarinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Bununla birlikte, söz konusu devletlerin sonraki tarihî gelişimleri yalnız kuruluş şartlarıyla açıklanamaz; iç siyasî dinamikler, içtimaî dönüşümler, mahallî rekabet ve uluslararası sistemde meydana gelen değişimler de belirleyici olmuştur.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve Fransa’nın dünya çapındaki ağırlığı azalırken, Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu’da daha belirleyici bir rol üstlenmiştir. Soğuk Savaş yılları, Arap-İsrail savaşları, İran İslâm(!) Devrimi, Körfez savaşları, 11 Eylül sonrasında yaşanan gelişmeler ve Arap ayaklanmaları, bu jeopolitik düzeni sürekli olarak yeniden şekillendirmiştir.
Bugün ise dikkat çekici yeni bir tablo ortaya çıkmaktadır. Uzun yıllar boyunca daha çok rekabet ve çatışma ekseninde değerlendirilen birçok ülke, enerji, ticaret, ulaştırma, savunma, teknoloji ve yatırım alanlarında karşılıklı menfaate dayalı yeni iş birliği arayışlarına yönelmektedir. Türkiye’nin Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve diğer komşu ülkelerle son yıllarda geliştirmeye çalıştığı çok boyutlu münasebetler de bu yeni dönemin dikkat çekici örnekleri arasında yer almaktadır.
Bu çalışma, ne bütün gelişmeleri tek başına dış müdahalelerle açıklama iddiasındadır ne de bölge toplumlarının tarihî sorumluluklarını göz ardı etmektedir. Bilakis, tarihî hadiseleri mümkün olduğu ölçüde birincil kaynaklar, diplomatik belgeler ve güvenilir akademik araştırmalar ışığında ele almayı; bunlardan hareketle ortaya çıkan jeopolitik tabloyu ilmî bir dikkatle değerlendirmeyi hedeflemektedir.
Bu araştırmanın temel sorusu şudur:
Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa’nın öncülüğünde şekillenen, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin belirleyici rol üstlendiği Ortadoğu düzeni XXI. asırda yeni bir dönüşüm sürecine mi girmektedir? Eğer öyleyse, bu dönüşüm bölge devletleri arasında daha güçlü bir iş birliği zemini doğurabilecek midir?
Bu soruya cevap ararken Filistin, Ürdün, Irak, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan, Yemen, Umman, Körfez ülkeleri, İran ve Türkiye’nin tarihî serüvenleri; kuruluş şartları, jeopolitik konumları ve günümüzde üstlendikleri roller birlikte değerlendirilecektir.
Maksat, geçmişin ihtilaflarını yeniden üretmek değil; tarihi doğru okuyarak geleceğin daha adil, daha istikrarlı ve daha müreffeh bir mahallî düzenine katkı sağlayabilecek imkânları ilmî bir zeminde tartışmaktır.
I. Bölüm: Osmanlı’nın Tasfiyesi ve Ortadoğu’nun Paylaşılması
“Hasta Adam”dan Emperyal Haritaya
XIX. asrın sonlarından itibaren Avrupa’nın büyük devletleri, Osmanlı Devleti’nin zayıflamasını yalnızca siyasî bir hadise olarak görmemiş; aynı zamanda bunu, Asya ve Afrika’daki sömürge yollarını emniyet altına almak için tarihî bir fırsat olarak değerlendirmişlerdir.³
Bu sebeple Osmanlı Devleti daha savaş sona ermeden paylaşılmaya başlanmıştır. 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ile Fransa arasında imzalanan ve Rusya’nın da onay verdiği Sykes-Picot Anlaşması, Ortadoğu’nun geleceğini belirleyen ilk büyük paylaşım belgesi olmuştur.⁴
Bu gizli anlaşmaya göre:
- Fransa; Suriye kıyıları, Lübnan ve Güney Anadolu’nun bir kısmında nüfuz sahibi olacak,
- İngiltere ise Irak’ın güneyi, Hayfa ve Akka limanları ile Basra Körfezi’ne uzanan stratejik hattı kontrol edecekti.
- Filistin ise milletlerarası bir statü altında bırakılacaktı.
Bu plan hazırlanırken ne Osmanlı Devleti’nin ne de bölgede yaşayan Arap, Kürt, Türk, Türkmen, Çerkes ve diğer Müslüman toplulukların görüşüne müracaat edilmiştir. Ortadoğu’nun kaderi, binlerce kilometre ötede Avrupa’nın siyasî merkezlerinde belirlenmiştir.
Balfour Deklarasyonu ve Filistin
Savaş devam ederken İngiliz Hükûmeti, 2 Kasım 1917 tarihinde Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un imzasıyla tarihe geçen meşhur Balfour Deklarasyonunu yayımladı.⁵ Bu belgede İngiltere, Filistin’de Yahudi halkı için bir “Millî Yurt” kurulmasını desteklediğini ilân ediyor; bunun gerçekleşmesi için siyasî desteğini taahhüt ediyordu. Bu taahhüt verildiği sırada Filistin nüfusunun ezici çoğunluğunu Araplar teşkil ediyordu. Dolayısıyla aynı toprak üzerinde ileride yaşanacak siyasî çatışmaların ilk temelleri de bu belgeyle atılmış oluyordu.
San Remo ve Manda Düzeni
Savaşın ardından 1920 yılında toplanan San Remo Konferansı, Sykes-Picot taslağını milletlerarası hukuk görünümü altında yürürlüğe koydu.⁶ Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen manda sistemi, görünüşte “gelişmekte olan toplumları bağımsızlığa hazırlamak” amacı taşıyordu. Fakat uygulamada manda yönetimleri, İngiltere ve Fransa’nın bölge üzerindeki hâkimiyetini hukukî bir çerçeveye oturtan yeni bir idare şekline dönüştü. Böylece: - Filistin ve Irak İngiltere’ye,
- Suriye ve Lübnan Fransa’ya bırakıldı.
- Doğu Ürdün ise kısa süre sonra İngiliz Mandası içerisinde ayrı bir idarî yapıya dönüştürüldü.⁷
Yeni Harita Tesadüfen Çizilmedi
Bugün Ortadoğu haritasına bakıldığında birçok sınırın tabiî coğrafî veya tarihî çizgilere değil, siyasî tercihlere göre belirlendiği görülmektedir. Aynı aşiretler farklı devletlerin sınırları içinde bırakılmış; aynı şehir havzaları birbirinden ayrılmış; ticaret yolları yeni sınırlara göre yeniden şekillendirilmiştir. Bu durum yalnız idarî bir değişiklik değil; uzun vadeli bir siyasî mühendislik projesi olarak da değerlendirilmektedir.
Devletler Değil, Fonksiyonlar Tasarlandı
Ortadoğu’nun paylaşılmasını yalnızca yeni devletlerin kurulması şeklinde okumak eksik kalacaktır. Asıl dikkat çekici husus, kurulan her siyasî yapıya belirli bir jeopolitik vazife yüklenmiş olmasıdır: - Filistin, Siyonist projenin merkezi,
- Doğu Ürdün, tampon emirlik,
- Irak, petrol ve Hindistan yolu,
- Lübnan, Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki nüfuz kapısı,
- Suriye, Fransız denge siyaseti,
- Körfez şeyhlikleri ve Umman, deniz yolları ve enerji güvenliği,
- Arap Yarımadası ise Kızıldeniz ve Basra Körfezi’nin kontrolü bakımından stratejik bir kuşak olarak tasarlanmıştır.
Dolayısıyla ortaya çıkan harita, yalnız sınırları gösteren bir coğrafya haritası değil; aynı zamanda büyük devletlerin güvenlik ve nüfuz anlayışını yansıtan bir jeopolitik plan niteliği taşımaktadır.
Yeni Bir Asrın Eşiğinde
Aradan geçen yüz yıl içinde İngiltere ve Fransa’nın yerini büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri aldı. Ancak sınırlar büyük ölçüde aynı kaldı. Değişen, haritadan ziyade haritayı yöneten güçler oldu. Bugün ise Gazze’den Kızıldeniz’e, Suriye’den Irak’a, İran’dan Körfez’e kadar uzanan geniş sahada yaşanan gelişmeler, yaklaşık bir asır önce kurulan bu düzenin ciddi bir imtihanla karşı karşıya bulunduğunu göstermektedir.
Bu noktada şu soru önem kazanmaktadır:
Acaba İngiltere ve Fransa’nın inşa ettiği, Amerika’nın uzun yıllar muhafaza ettiği Ortadoğu düzeni çözülmeye mi başlamıştır?
Bu soruya cevap verebilmek için önce bu düzen içinde kurulan devletlerin her birine hangi vazifenin yüklendiğini tek tek incelemek gerekmektedir.
II. Bölüm Filistin ve İsrail
Balfour’dan Gazze’ye: Emperyal Bir Projenin Merkez Üssü
Ortadoğu’da kurulan devletler arasında hiçbiri Filistin kadar uluslararası siyasetin merkezine yerleşmemiştir. Çünkü Filistin meselesi, yalnız iki halk arasındaki bir toprak ihtilâfı değildir. Kudüs’ün dinî konumu, Doğu Akdeniz’in jeopolitiği, Süveyş Kanalı’na yakınlığı ve Asya-Afrika-Avrupa kavşağında bulunması sebebiyle Filistin, bir asırdır büyük devletlerin siyasetinde merkezî bir yer işgal etmektedir.³⁴
Balfour Deklarasyonu’nun Ardındaki Hesap
2 Kasım 1917 tarihinde yayımlanan Balfour Deklarasyonu, görünüşte Yahudilere bir “Millî Yurt” vaadinden ibaret görünmektedir. Ancak bu belge, aynı zamanda İngiltere’nin savaş sonrasında Ortadoğu’da kurmayı tasarladığı yeni siyasî düzenin temel taşlarından biri olmuştur.⁹ İngiltere’nin bu siyaseti benimsemesinde birden fazla sebep vardı:
- Süveyş Kanalı’nın emniyetini güçlendirmek,
- Doğu Akdeniz’de kendisine bağlı bir müttefik oluşturmak,
- Avrupa’daki Yahudi çevrelerinin desteğini kazanmak,
- Fransa ve diğer rakip devletlerin bölgedeki nüfuzunu dengelemek.
Dolayısıyla Balfour Deklarasyonu yalnız insani veya ideolojik bir belge değil; aynı zamanda stratejik bir devlet politikasıydı.
İngiliz Mandası Dönemi
Milletler Cemiyeti’nin Filistin Mandası’nı İngiltere’ye vermesiyle birlikte yeni bir dönem başladı.¹⁰ İngiliz idaresi altında Yahudi göçü hızlandı, yeni yerleşim merkezleri kuruldu, tarım kolonileri genişledi ve siyasî-askerî teşkilâtlar güç kazandı. Buna karşılık Filistinli Araplar, demografik ve siyasî bakımdan giderek daha büyük bir baskı altında kaldılar. 1920’li ve 1930’lu yıllarda meydana gelen isyanlar, İngiliz kuvvetleri tarafından sert şekilde bastırıldı. 1936-1939 Büyük Arap Ayaklanması ise Filistin tarihinin dönüm noktalarından biri oldu.¹¹
1948: Yeni Bir Devletin Doğuşu
14 Mayıs 1948 tarihinde İsrail Devleti’nin kuruluşu ilân edildi. Ertesi gün başlayan savaş sonunda yüz binlerce Filistinli yaşadığı topraklardan ayrılmak zorunda kaldı. Filistin tarih yazımında bu hadise en-Nekbe (Büyük Felâket) adıyla anılmaktadır.¹² İsrail ise aynı hadiseyi bağımsızlık savaşı olarak değerlendirmektedir. Bu iki farklı tarih anlatımı, günümüze kadar devam eden siyasî ihtilâfın da temelini oluşturmaktadır.
İsrail’e Biçilen Stratejik Rol
İsrail’in kuruluşu yalnız yeni bir devletin ortaya çıkması anlamına gelmiyordu. Batılı strateji belgelerinde ve birçok tarihî incelemede İsrail; Doğu Akdeniz’de Batı’nın en güçlü müttefiki, Sovyet nüfuzuna karşı ileri karakol, yüksek teknoloji ve askerî üstünlük merkezi ve Batı’nın güvenlik mimarisinin ayrılmaz parçası olarak değerlendirilmeye başlanmıştır.¹³ Öte yandan bazı araştırmacılar, İsrail’in bölgedeki güç dengesini Batı lehine muhafaza eden temel unsur hâline geldiğini savunurken; bazıları ise bu yaklaşımın aşırı genelleştirici olduğunu, İsrail’in de zaman zaman kendi millî önceliklerine göre hareket ettiğini belirtmektedir.
Gazze Savaşı ve Değişen Dengeler
2023 yılında başlayan ve uzun süre devam eden Gazze Savaşı, yalnız Filistin meselesini değil, bütün Ortadoğu dengelerini yeniden hareketlendirdi. Kızıldeniz’deki gelişmeler, Lübnan sınırındaki çatışmalar, Suriye’deki askerî hareketlilik, Irak’taki silahlı grupların faaliyetleri ve İran ile İsrail arasındaki doğrudan gerilim, Filistin meselesinin yalnız mahallî bir ihtilâf olmaktan çıktığını; bütün Ortadoğu’yu etkileyen merkezî bir mesele olduğunu bir defa daha ortaya koymuştur.
Filistin meselesini yalnız İsrail-Filistin çatışması şeklinde okumak eksik olur. Çünkü aynı dönemde Doğu Ürdün’de Haşimî Emirliği kurulmuş, Irak’ta Haşimî Krallığı teşkil edilmiş, Lübnan Fransa tarafından ayrı bir siyasî yapıya dönüştürülmüş, Suriye parçalanmış ve Arap Yarımadası yeniden şekillendirilmiştir. Başka bir ifadeyle Filistin, tek başına tasarlanmış bir proje değil; Ortadoğu’nun bütünü için hazırlanan yeni siyasî mimarinin merkez taşlarından biridir.
Bu sebeple şimdi dikkatimizi Filistin’in doğusunda kurulan ve çoğu zaman İsrail’le birlikte anılan ikinci siyasî yapıya çevirmek gerekmektedir. Çünkü Ürdün’ün kuruluşunu anlamadan Filistin denklemindeki güç dağılımını tam olarak kavramak mümkün değildir.
III. Bölüm: Doğu Ürdün (Ürdün Haşimî Krallığı)
İngiliz Mandasının Tampon Emirliği: Kuruluşu, Vazifesi ve Tarihî Dönüşümü
Filistin’in doğusunda yer alan Ürdün Haşimî Krallığı, XX. asrın en dikkat çekici siyasî oluşumlarından biridir. Bugünkü birçok Ortadoğu devleti gibi Ürdün de uzun asırlar boyunca müstakil bir devlet olarak yaşamamış; Osmanlı Devleti’nin Şam Vilâyeti ile Hicaz Vilâyeti arasında kalan idarî sahaların bir parçasını teşkil etmiştir.¹⁴
Kahire Konferansı ve Yeni Emirlik
1921 yılında Winston Churchill’in başkanlığında toplanan Kahire Konferansı, Ortadoğu’nun geleceğini belirleyen en önemli toplantılardan biri olmuştur.¹⁵ Bu konferansta İngiltere, Filistin Mandası’nın doğusunda kalan toprakları ayrı bir idarî birim hâline getirmeye karar verdi. Yönetim ise Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu Emir Abdullah’a bırakıldı. Böylece Transürdün Emirliği doğmuş oldu. Bu karar, yalnız idarî bir düzenleme değil; İngiltere’nin bölge güvenlik siyasetinin önemli bir parçasıydı.
Neden Abdullah?
Emir Abdullah, Doğu Ürdün’ün yerli kabilelerinden değildi. Hicaz’dan gelmişti. İngilizler onu tercih ederken iki hedef gözetiyorlardı: Birincisi, Arap İsyanı sırasında birlikte hareket ettikleri Haşimî ailesine siyasî bir karşılık vermekti. İkincisi ise Filistin’in doğusunda kendilerine bağlı, yönetilebilir ve istikrarlı bir idare oluşturmaktı.¹⁶ Bu sebeple Abdullah’ın iktidarı, yerel kabile dengeleri kadar İngiliz desteğine de dayanıyordu.
Ürdün’e Biçilen Vazife
Kuruluşundan itibaren Ürdün’ün üstlendiği rol birkaç başlık altında toplanabilir:

- Filistin’in doğusunda bir güvenlik kuşağı oluşturmak,
- Irak ile Filistin arasında kara bağlantısını güvence altına almak,
- Fransız nüfuzuyla İngiliz nüfuzu arasında denge oluşturmak,
- Arap milliyetçiliği ile Siyonist proje arasında siyasî denge unsuru olmak.
Bu son madde tarihçiler arasında farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Bir kısım araştırmacılar, Ürdün’ün kuruluşunun aynı zamanda Filistin’deki gelişmeleri dengelemeye yönelik bir İngiliz siyaseti olduğunu savunurken; bazı araştırmacılar bunun daha çok güvenlik ve ulaştırma kaygılarından kaynaklandığını ileri sürmektedir.¹⁷
Arab Legion ve İngiliz Kumandası
Ürdün’ün askerî teşkilâtı da büyük ölçüde İngilizlerin denetiminde şekillendi. Arab Legion adı verilen ordu, uzun yıllar İngiliz subaylarının kumandasında kaldı. Özellikle General John Bagot Glubb (Glubb Paşa), yalnız askerî danışman değil, fiilen ordunun başkomutanı durumundaydı.¹⁸
Filistin Meselesiyle İlişkisi
1947 Birleşmiş Milletler Taksim Planı ve ardından gelen savaş sırasında Emir Abdullah’ın temel hedeflerinden biri Batı Şeria ve Doğu Kudüs üzerinde hâkimiyet kurmaktı. 1948 savaşından sonra bu hedef büyük ölçüde gerçekleşti. 1950 yılında Batı Şeria resmen Ürdün’e ilhak edildi. Bu gelişme bazı Arap devletleri tarafından fiilen kabul edilirken, bazı Filistinli siyasetçiler ve Arap çevreleri tarafından Filistin meselesini daha da karmaşık hâle getiren bir adım olarak değerlendirildi.¹⁹
Bir Fotoğrafın Hatırlattıkları
Son yıllarda dolaşıma giren ve Siyonist liderlerle bazı Doğu Ürdünlü ileri gelenleri bir arada gösteren tarihî fotoğraf, bu dönemde taraflar arasında çeşitli temasların bulunduğunu yeniden gündeme getirmiştir. Fotoğrafın hangi görüşmeye ait olduğu ve bütün ayrıntıları konusunda tarihçiler arasında farklı değerlendirmeler bulunsa da, İngiliz Mandası döneminde Siyonist temsilciler ile bazı Arap liderleri arasında çeşitli siyasî ve ekonomik temasların gerçekleştiği tarihî bir vakıadır. Bu sebeple tek bir fotoğrafa dayanarak kesin hükümler vermek yerine, onu dönemin genel siyasî atmosferi içinde değerlendirmek daha isabetli olacaktır.
Bugünkü Ürdün
Aradan geçen bir asır içinde Ürdün, kuruluş dönemindeki şartlardan farklı bir devlet hâline gelmiştir. Bugün ülke, milyonlarca Filistinli nüfusa ev sahipliği yapmakta; İsrail, Filistin, Irak, Suriye ve Suudi Arabistan arasında hassas bir denge siyaseti takip etmektedir. Dolayısıyla Ürdün’ün bugünkü dış politikasını yalnız kuruluş yıllarındaki İngiliz stratejisiyle açıklamak yeterli değildir. Devletler zaman içinde kendi kurumlarını, önceliklerini ve millî siyasetlerini de geliştirirler.
Bölüm Sonu Değerlendirmesi
Ürdün örneği, Ortadoğu’daki yeni devletlerin kuruluşunda dış güçlerin önemli rol oynadığını göstermektedir. Ancak bu devletlerin daha sonraki tarihini yalnız kuruluş şartlarıyla açıklamak da eksik kalır. Kuruluşta dış etki belirleyici olsa bile, zamanla iç dinamikler, mahallî gelişmeler ve uluslararası dengeler de onların siyasetini şekillendirmiştir.
IV. Bölüm: Irak Petrol, Basra Körfezi ve Hindistan Yolu: İngiliz Stratejisinin Kalbi
Irak, tarih boyunca Mezopotamya adıyla bilinen, insanlık medeniyetinin en eski merkezlerinden biridir. Osmanlı Devleti döneminde Bağdat, Basra ve Musul vilâyetlerinden oluşan bu coğrafya, XIX. asrın sonlarına kadar İstanbul’dan idare edilen önemli bir eyaletler topluluğu idi.²⁰
Ancak sanayi devrimiyle birlikte petrolün stratejik değer kazanması, Irak’ın jeopolitik önemini bambaşka bir seviyeye taşıdı. İngiltere bakımından Irak yalnızca verimli topraklara sahip bir ülke değildi; aynı zamanda Hindistan’a uzanan imparatorluk yolunun emniyetini sağlayan, Basra Körfezi’ni kontrol eden ve zengin petrol rezervlerini barındıran bir stratejik merkezdi.²¹
Musul Meselesi
Birinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde İngiliz kuvvetleri, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Musul’u işgal etti. Bu işgal, yalnız askerî bir hareket değil, petrol kaynaklarını kontrol altına almaya yönelik siyasî bir hamleydi. Daha sonra yapılan müzakerelerde Musul’un Türkiye sınırları dışında bırakılması, yeni Irak Devleti’nin ekonomik bakımdan yaşama kabiliyetini artırırken, İngiltere’nin de petrol üzerindeki nüfuzunu pekiştirdi.²²
Haşimî Krallığının Kuruluşu
1921 yılında İngiltere, Mekke Şerifi Hüseyin’in diğer oğlu Faysal’ı Irak Kralı ilân etti. Böylece Ürdün’de Abdullah, Irak’ta ise Faysal idaresinde iki Haşimî monarşisi kurulmuş oldu.²³
Irak’a Biçilen Vazife
İngiliz siyasetinde Irak’ın birkaç temel fonksiyonu bulunuyordu:
- Basra Körfezi’nin güvenliğini sağlamak,
- Musul ve Kerkük petrollerini dünya pazarına ulaştırmak,
- İran üzerinde denge unsuru oluşturmak,
- Hindistan’a uzanan kara ve deniz yollarını emniyet altında tutmak.
Bu sebeple Irak, İngiliz İmparatorluğu’nun Ortadoğu siyasetinde vazgeçilmez bir halka hâline geldi.
Petrolün Değiştirdiği Siyaset
1927 yılında Kerkük yakınlarında büyük petrol rezervlerinin bulunması, Irak’ın stratejik değerini daha da artırdı. Petrol artık yalnız ekonomik bir kaynak değil, askerî ve siyasî gücün temel unsurlarından biri hâline gelmişti.
1958 Darbesi ve Sonrası
14 Temmuz 1958’de General Abdülkerim Kasım’ın gerçekleştirdiği askerî darbe ile Haşimî Krallığı sona erdi. Kral II. Faysal öldürüldü. Böylece İngiltere’nin yaklaşık kırk yıl boyunca desteklediği siyasî yapı çöktü.²⁴ Ancak bu değişiklik, Irak’ın dış müdahalelerden kurtulduğu anlamına gelmedi. Bu defa Soğuk Savaş’ın iki kutbu Irak üzerinde nüfuz mücadelesine girişti.
1979 yılında Saddam Hüseyin’in iktidara gelişiyle Irak yeni bir döneme girdi. 1980-1988 İran-Irak Savaşı, ardından Kuveyt’in işgali, Birinci Körfez Savaşı, ambargo yılları ve nihayet 2003 Amerikan işgali, ülkenin siyasî ve toplumsal yapısını derinden sarstı.²⁵
Amerika’nın Devraldığı Miras
1945 sonrasında İngiltere’nin Ortadoğu’daki ağırlığı azalırken, onun yerini büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri aldı. 2003 yılında Irak’ın işgali bunun en belirgin örneklerinden biridir. Amerikan yönetimi, Saddam Hüseyin rejimini kısa sürede devirmeyi başardı; ancak sonrasında kurulacak yeni düzeni istikrarlı şekilde inşa etmekte ciddi güçlüklerle karşılaştı. Bu sebeple birçok siyaset bilimci, Irak’ı “kazanılan savaş, kaybedilen barış” örneklerinden biri olarak değerlendirmektedir.²⁶
Irak Bugün
Bugünkü Irak, artık yalnız petrol ülkesi değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin Basra Körfezi’ne açılan kapısı, İran’ın batıya uzanan nüfuz sahası, Körfez ülkeleriyle Levant arasında bir köprü, Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” girişiminin önemli güzergâhlarından biri ve Kalkınma Yolu Projesi’nin merkez ülkesi hâline gelmiştir.
Son yıllarda Türkiye ile Irak arasında yalnız güvenlik alanında değil, ticaret, ulaştırma, enerji ve altyapı sahalarında da dikkat çekici bir yakınlaşma yaşanmaktadır. Özellikle Kalkınma Yolu Projesi, Basra Körfezi’ni Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen büyük bir iktisadî girişim olarak öne çıkmaktadır. Bu gelişme, makalemizin temel sorusunu yeniden gündeme getirmektedir: Bir asır önce dış güçlerin stratejik ihtiyaçlarına göre şekillendirilen Irak, bugün komşu ülkelerle karşılıklı menfaate dayalı yeni bir iş birliği anlayışının merkezlerinden biri olmaya mı başlamaktadır?
Bölüm Sonu Değerlendirmesi
Irak örneği, Ortadoğu’nun yalnız siyasî değil, aynı zamanda enerji ve ulaştırma ekseninde şekillenen bir jeopolitik mücadele alanı olduğunu göstermektedir. Dün İngiliz İmparatorluğu’nun öncelikleri öne çıkarken, Soğuk Savaş döneminde Amerika ile Sovyetler Birliği’nin rekabeti belirleyici olmuş; günümüzde ise bölge devletlerinin kendi aralarındaki iktisadî ve güvenlik iş birlikleri ile Çin gibi yeni büyük aktörlerin girişimleri bu denklemi yeniden şekillendirmektedir.
V. Bölüm: Suriye ve Lübnan
Fransız Mandası, Mezhep Dengeleri ve Levant’ın Yeniden Şekillendirilmesi
Osmanlı Devleti döneminde bugünkü Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin’in önemli bir kısmı idarî bakımdan Bilâdüşşam (Şam Ülkesi) adı verilen tarihî coğrafyanın parçalarıydı.²⁷ Şam, Halep, Beyrut ve Kudüs; farklı idarî statülere sahip olmakla birlikte aynı siyasî bütünün içinde yer alıyor, iktisadî ve içtimaî hayat birbirini tamamlıyordu.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bu tarihî bütünlük sona erdi. Fransa, Milletler Cemiyeti’nin verdiği manda yetkisiyle Suriye ve Lübnan’ı idaresi altına aldı.²⁸
Fransa’nın Manda Siyaseti
Fransız yönetimi, yalnız yeni sınırlar çizmekle yetinmedi. İdarî yapıyı da yeniden düzenledi. 1920-1925 yılları arasında Büyük Lübnan Devleti, Şam Devleti, Halep Devleti, Alevî (Lazkiye) Devleti ve Cebel-i Dürz Devleti gibi ayrı idarî birimler oluşturuldu.²⁹ Bu uygulamalar zaman içinde değişikliğe uğramış olsa da, tarihçiler bunların Fransız manda idaresinin bölgeyi daha kolay yönetmeye yönelik siyasetiyle bağlantılı olduğunu belirtmektedir.
Büyük Lübnan’ın Kuruluşu
1920 yılında Fransa, Beyrut merkezli “Büyük Lübnan”ı ilân etti. Yeni devletin sınırları çizilirken yalnız tarihî Lübnan Dağı değil; Trablus, Sayda, Sur ve Bekaa Vadisi gibi geniş sahalar da bu yapıya dâhil edildi.³⁰ Bunun neticesinde ülke, farklı dinî ve mezhebî toplulukların birlikte yaşadığı yeni bir siyasî yapı hâline geldi. Bağımsızlıktan sonra geliştirilen “Millî Misak” sistemiyle Cumhurbaşkanlığı Marunî Hristiyanlara, Başbakanlık Sünnî Müslümanlara, Meclis Başkanlığı ise Şiî Müslümanlara tahsis edildi.
Suriye’de Yeni Arayışlar
Fransa’nın Suriye siyaseti, güçlü ve merkeziyetçi bir devlet kurmaktan ziyade, manda yönetimini sürdürebilecek istikrarlı bir düzen oluşturmayı hedefliyordu. II. Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığın kazanılmasıyla birlikte Suriye’de güçlü merkezî devlet arayışı yeniden ön plana çıktı. 1949’dan itibaren art arda askerî darbeler yaşandı. 1963’te Baas Partisi iktidara geldi. 1970 yılında Hafız Esed’in yönetime hâkim olmasıyla birlikte Suriye, uzun yıllar aynı yönetim anlayışıyla idare edildi.³¹
2011 Sonrası
2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı, yaklaşık bir asır önce çizilen siyasî haritayı yeniden tartışmaya açtı. Milyonlarca insan yerinden edildi. Ülkenin çeşitli bölgelerinde farklı silahlı gruplar ortaya çıktı. Bölgeye Türkiye, İran, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer uluslararası aktörler çeşitli şekillerde müdahil oldular. Bu süreç, yalnız Suriye’nin değil, bütün Ortadoğu’nun güvenlik dengesini etkiledi.³²
Türkiye’nin Yaklaşımındaki Dönüşüm
Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde Türkiye, uzun yıllar Bilâdüşşam coğrafyasını daha çok sınır güvenliği bakımından değerlendirmiştir. Son yıllarda ise farklı bir yaklaşım dikkat çekmektedir. Türkiye; Suriye’nin toprak bütünlüğünü, gönüllü ve güvenli geri dönüş şartlarını, sınır güvenliğini, terörle mücadeleyi, ticaret yollarının yeniden açılmasını ve ulaştırma-enerji hatlarının geliştirilmesini birlikte ele alan çok yönlü bir siyaset takip etmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşımın bütün hedeflerine ulaşıp ulaşmayacağı zamanla görülecektir. Ancak dikkat çeken husus, Türkiye’nin Suriye ve Irak’ı yalnız güvenlik meselesi olarak değil, aynı zamanda iktisadî ve siyasî iş birliği sahası olarak da değerlendirmeye başlamış olmasıdır.
Bölüm Sonu Değerlendirmesi
Suriye ve Lübnan örneği göstermektedir ki, Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan manda düzeni yalnız yeni devletler meydana getirmemiş; aynı zamanda Doğu Akdeniz’in siyasî dengesini de yeniden şekillendirmiştir. Aradan geçen bir asra rağmen bu coğrafya hâlâ büyük ve mahallî rekabetin odak noktalarından biridir. Ancak son yıllarda Türkiye ile bazı Arap ülkeleri arasında gelişen temaslar, ticaret projeleri ve diplomatik açılımlar, yüz yıl önce koparılan bağların en azından iktisadî ve siyasî iş birliği bakımından yeniden kurulabileceği ihtimalini de gündeme getirmektedir.
VI. Bölüm: Arap Yarımadası, Yemen, Umman ve Körfez Emirlikleri
Petrol, Deniz Yolları ve Emperyal Hâkimiyetin Güney Kanadı
Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesinde Arap Yarımadası belirleyici bir yer tutmaktadır. Çünkü bu coğrafya yalnız Haremeyn-i Şerifeyn’e ev sahipliği yapan mukaddes beldelerden ibaret değildir. Aynı zamanda Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan Bâbülmendeb Boğazı, Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı ve dünya enerji ticaretinin en mühim geçiş yollarını da bünyesinde barındırmaktadır.³³
Suudi Arabistan’ın Doğuşu
XX. asrın başlarında Arap Yarımadası birçok mahallî emirlik ve kabile konfederasyonundan oluşuyordu. Abdülaziz bin Suud, Necid merkezli hâkimiyetini genişleterek 1932 yılında Suudi Arabistan Krallığı’nı ilân etti.³⁴ İngiltere, Birinci Dünya Savaşı yıllarında hem Haşimî ailesiyle hem de İbn Suud ile farklı dönemlerde temas ve anlaşmalar yürütmüştür. Daha sonraki yıllarda ise Suudi Arabistan’ın en önemli dış ortağı giderek Amerika Birleşik Devletleri hâline geldi. 1938 yılında büyük petrol rezervlerinin keşfiyle birlikte ülkenin jeopolitik ağırlığı kat kat arttı.
Körfez Emirlikleri ve Umman
Bugünkü Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman, uzun yıllar boyunca İngiltere ile yapılan himaye ve deniz güvenliği anlaşmaları çerçevesinde varlıklarını sürdürmüşlerdir.³⁵ İngiltere’nin temel hedefi; Basra Körfezi’nin güvenliğini sağlamak, Hindistan deniz yolunu korumak ve Osmanlı ile diğer rakip güçlerin nüfuzunu sınırlamaktı.
Umman’ın durumu biraz daha farklıdır. İngiltere, XIX. asırdan itibaren Umman Sultanlığı ile özel anlaşmalar yapmış, özellikle Maskat limanını ve Umman sahillerini kontrol altında tutmuştur. 1970’te Sultan Kabus’un iktidara gelişiyle ülke modernleşme sürecine girmiş, ancak güvenlik ve petrol politikalarında Batılı güçlerle bağlarını sürdürmüştür. 1971 yılında İngiltere’nin “Süveyş’in doğusundan çekilme” kararı sonrasında Körfez’deki güvenlik mimarisinde Amerika Birleşik Devletleri daha belirleyici bir rol üstlenmiştir.
Yemen: Güney Kapısı
Yemen, tarih boyunca yalnızca kadim medeniyetlerin beşiği değil; aynı zamanda Kızıldeniz’in girişini kontrol eden stratejik bir ülke olmuştur. Özellikle Bâbülmendeb Boğazı, Akdeniz ile Hint Okyanusu arasındaki deniz ulaşımının en kritik noktalarından biridir.³⁶ Bu sebeple Yemen üzerindeki rekabet, XIX. asırda İngiltere’nin Aden’i kontrol altına almasıyla yeni bir safhaya girmiştir. Soğuk Savaş yıllarında Kuzey ve Güney Yemen’in farklı bloklara yönelmesi, bu ülkeyi uluslararası rekabetin önemli sahalarından biri hâline getirmiştir. Son yıllarda yaşanan iç savaş ve dış müdahaleler de Yemen’in jeostratejik önemini bir kez daha ortaya koymuştur.
Petrol ve Güvenlik Denklemi
1945 sonrasında Ortadoğu’daki siyasî dengelerin merkezine petrol yerleşmiştir. Bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri ile Körfez ülkeleri arasında gelişen güvenlik iş birliği, uzun yıllar bölgenin temel dengelerinden biri olmuştur.³⁷
XXI. asırda ise Çin’in Körfez’deki yatırımları, Rusya’nın enerji diplomasisi, Hindistan’ın artan ticaret hacmi ve Türkiye’nin ekonomik ve savunma alanındaki açılımları, Körfez ülkelerinin dış politikalarını daha çok yönlü hâle getirmiştir.
Yeni Yakınlaşmalar
Son yıllarda Türkiye ile Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Umman arasındaki münasebetlerde belirgin bir canlanma görülmektedir. Savunma sanayii anlaşmaları, karşılıklı yatırımlar, enerji iş birliği, ulaştırma koridorları ve yüksek düzeyli diplomatik temaslar, bu yeni dönemin dikkat çeken başlıkları arasında yer almaktadır.
Bölüm Sonu Değerlendirmesi
İngiltere’nin XIX. ve XX. asırdaki önceliği, Hindistan yolu ile deniz ticaretini güvence altına almaktı. Daha sonra petrol, bu stratejinin ayrılmaz parçası hâline geldi. Soğuk Savaş sonrasında Amerika Birleşik Devletleri bu güvenlik mimarisinin başlıca dayanağı oldu. Bugün ise çok kutuplu uluslararası sistemin etkisiyle Körfez ülkeleri daha dengeli ve çok yönlü dış politika arayışlarına yönelmektedir. Türkiye’nin bu süreçte geliştirdiği ekonomik, diplomatik ve güvenlik temelli iş birlikleri de, makalemizin ana tezini güçlendiren yeni bir gelişme olarak dikkat çekmektedir.
VII. Bölüm: İran ve Türkiye
Bir Asırlık Jeopolitiğin İki Kadim Devleti ve Ortadoğu’nun Yeni İstikameti
Ortadoğu’da XX. asırda kurulan devletlerin önemli bir kısmı, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmış yeni siyasî yapılardır. İran ve Türkiye ise farklıdır. Her iki devlet de modern sınırlarına kavuşmadan önce asırlar boyunca büyük siyasî geleneklere sahip olmuş, kendi idarî kurumlarını geliştirmiş ve bölge siyasetini derinden etkilemiş iki köklü devlettir.³⁸
İran: Fizikî Bütünlük, Fiilî Hâkimiyet
İran, Osmanlı Devleti gibi parçalanmadı. Doğrudan manda idaresine alınmadı. Bunun başlıca sebepleri köklü devlet geleneği, geniş coğrafyası ve büyük güçler arasındaki denge siyasetiydi. Ancak fizikî bütünlük, idarî, askerî, iktisadî ve fikrî hâkimiyetin yabancılara geçmesini engellemedi.
XX. asrın başında İngiliz ve Rus nüfuzu ülkede fiilen hâkimdi. 1907 İngiliz-Rus Anlaşması, İran’ı nüfuz bölgelerine ayırmıştı. Petrol sahasında asıl hâkimiyet ise 1908’de keşfedilen petrol sonrasında Anglo-Persian Oil Company (sonradan Anglo-Iranian Oil Company) eliyle tesis edildi. Bu şirket, İran petrolünün büyük kısmını onlarca yıl kontrol altında tuttu. Petrol gelirlerinin dağılımı ve işletme hakları, İran’ın iktisadî bağımsızlığını sınırlayan temel unsur hâline geldi.
1951’de Başbakan Muhammed Musaddık’ın petrolü millîleştirme kararı, bu düzeni sarsmaya çalıştı. 1953’te İngiliz ve Amerikan istihbaratının ortak operasyonuyla (AJAX operasyonu) Musaddık devrildi, Şah yeniden mutlak güç hâline getirildi.³⁹ Bu darbe, yalnız bir hükûmet değişikliği değil; İran’ın iktisadî ve siyasî bağımsızlığını sınırlayan yapısal bir müdahaleydi. 1979 öncesinde İsrail ile İran arasında petrol ticareti ve askerî iş birliği de mevcuttu; bu ilişkiler devrimle kesildi.
1979 İslâm(!) Devrimi bu düzeni yıktı. Ancak bugün bile İran’ın iç yapısında “İran’dan içeru başka bir İran” gerçeği varlığını sürdürmektedir. Resmî ideoloji ile halkın önemli bir kısmının hayatı, devrim muhafızları ile sivil toplum, merkezî iktidar ile etnik ve mezhebî çevreler arasında derin ayrılıklar bulunmaktadır. Petrol gelirleri üzerindeki kontrol hâlâ iktidarın temel dayanağıdır. Fizikî olarak yekvücut görünen İran, idarî, askerî, iktisadî ve fikrî bakımdan bir asır boyunca dış müdahalelere açık bırakılmış bir yapı arzetmektedir.
Türkiye: İngiliz’den Amerikan’a Devredilen Yönlendirme
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı mirası üzerinde kuruldu. Ancak yeni Cumhuriyet’in idarî, askerî, malî ve fikrî yapısı, 1950’ye kadar büyük ölçüde İngiliz, sonrasında Amerikan etkisi altında şekillendi.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngilizler, İstanbul’da ve Anadolu’da doğrudan nüfuz kurmaya çalıştı. Kurtuluş Savaşı bu nüfuzu fiilen kırdı. Ancak 1920’ler ve 1930’larda İngiliz sermayesi, bankacılık ve ticaret sahasında önemli yer tutmaya devam etti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Truman Doktrini (1947) ve Marshall Planı ile Amerika Birleşik Devletleri sahneye çıktı. Türkiye, 1952’de NATO’ya girdi. Bundan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teşkilâtlanması, silah sistemleri, istihbarat yapısı ve malî politikalar büyük ölçüde Amerikan modeli ve yardımıyla şekillendi.
1950’lerden itibaren:
- Askerî eğitim ve teçhizat Amerikan sistemine bağlandı,
- Merkez Bankası ve malî politikalar IMF-Dünya Bankası çerçevesinde yönlendirildi,
- Üniversiteler ve fikrî hayat, Amerikan bursları ve kültürel programlarla etkilenmeye başladı.
Bugün Türkiye, bu mirası aşmaya çalışan bir dış politika izlemektedir. Kalkınma Yolu, savunma sanayii hamleleri, Körfez ülkeleriyle artan münasebetler ve Suriye-Irak’taki girişimler, eski yönlendirme kalıplarının dışına çıkma çabası olarak okunabilir. Ancak idarî, askerî ve malî yapılardaki köklü bağımlılıkların tamamen ortadan kalktığını söylemek henüz mümkün değildir.
Türkiye; Irak’ın istikrarını, Suriye’nin toprak bütünlüğünü, Lübnan’ın huzurunu, Körfez’in güvenliğini ve Filistin meselesinin adil çözümünü kendi millî güvenliği ve iktisadî geleceğiyle irtibatlı görmektedir. Bu, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde ağırlık kazanan daha içe dönük anlayıştan farklı bir dış politika perspektifidir.
VIII. Bölüm: Sonuç ve Genel Değerlendirme
Parçalanmış Coğrafyadan Güç Birliğine Doğru mu?
Bu araştırmada görüldüğü üzere, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Ortadoğu’nun siyasî haritası büyük ölçüde İngiltere ve Fransa’nın öncülüğünde yeniden şekillendirilmiş, daha sonra bu düzenin korunmasında Amerika Birleşik Devletleri belirleyici bir rol üstlenmiştir. Bununla birlikte, bu düzen yalnız dış müdahalelerle açıklanamaz; bölge devletlerinin kendi tercihleri, iç dinamikleri ve uluslararası sistemde meydana gelen değişimler de bugünkü tabloyu etkilemiştir.
Bugün dikkat çeken gelişme ise şudur: Ortadoğu’nun birçok ülkesi, uzun yıllar süren çatışma ve rekabetten sonra, iktisadî kalkınma, enerji güvenliği, ulaştırma koridorları ve karşılıklı yatırımlar etrafında yeni iş birliği arayışlarına yönelmektedir. Türkiye de bu süreçte Suriye, Irak, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve diğer komşularıyla geliştirdiği münasebetlerle bu yeni dönemin önemli aktörlerinden biri hâline gelmeye çalışmaktadır.
Bu durum, şu tarihî soruyu yeniden gündeme getirmektedir:
Bir asır önce dış güçlerin jeopolitik hesaplarıyla şekillenen Ortadoğu, ikinci asrında kendi iradesiyle yeni bir iş birliği düzeni kurabilecek midir?
Bu sorunun cevabını zaman verecektir. Ancak tarih bize şunu öğretmektedir:
Kalıcı barış ve istikrar, dış müdahalelerle değil; bölge milletlerinin karşılıklı güvene, adalete, ortak menfaate ve hukuk zeminine dayanan iş birliğiyle mümkündür.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
06.08.2026 – OF
NOT:
Yukarıdaki uzun yazımı okuma nezaketi gösteren arkadaşlara, yüksünmeyip altta linkini verdiğim önemli yazımı da okumalarını tavsiye ederim:👇https://www.aynamayansiyanlar.com/makalelerim/tohum-dergisi-orta-dogudaki-devletcik-cemaat-ve-guruplari-dizayn-eden-guc/
Dipnotlar
¹ David Fromkin, A Peace to End All Peace, New York 1989.
² James Barr, A Line in the Sand, London 2011.
³ Eugene Rogan, The Arabs: A History, New York 2009.
⁴ Sykes–Picot Agreement (16 May 1916); James Barr, A Line in the Sand.
⁵ Balfour Declaration, 2 November 1917; Jonathan Schneer, The Balfour Declaration, 2010.
⁶ San Remo Conference Resolution (1920); League of Nations Mandate Documents.
⁷ League of Nations, Mandate for Palestine, 1922; Mary C. Wilson, King Abdullah, Britain and the Making of Jordan, 1987.
⁸ Martin Gilbert, Jerusalem: Rebirth of a City, 1985.
⁹ Jonathan Schneer, The Balfour Declaration.
¹⁰ League of Nations, Mandate for Palestine, 1922.
¹¹ Matthew Hughes, Britain’s Pacification of Palestine, 2019.
¹² Benny Morris, 1948; Rashid Khalidi, The Hundred Years’ War on Palestine, 2020.
¹³ Avi Shlaim, The Iron Wall, 2014; Michael Oren, Power, Faith and Fantasy, 2007.
¹⁴ Stanford J. Shaw & Ezel Kural Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Cilt II.
¹⁵ Cairo Conference, March 1921.
¹⁶ Mary C. Wilson, King Abdullah, Britain and the Making of Jordan.
¹⁷ Avi Shlaim, Collusion Across the Jordan, 1988.
¹⁸ John Bagot Glubb, A Soldier with the Arabs, 1957.
¹⁹ Avi Shlaim, Lion of Jordan, 2008.
²⁰ Charles Tripp, A History of Iraq, 2007.
²¹ Daniel Yergin, The Prize, 1991.
²² Lozan Barış Antlaşması (1923); Milletler Cemiyeti Musul Komisyonu Raporu (1925).
²³ Peter Sluglett, Britain in Iraq, 2007.
²⁴ Hanna Batatu, The Old Social Classes and the Revolutionary Movements of Iraq, 1978.
²⁵ Adeed Dawisha, Iraq: A Political History, 2009.
²⁶ Larry Diamond, Squandered Victory, 2005.
²⁷ Philip K. Hitti, History of Syria, 1951.
²⁸ League of Nations, Mandate for Syria and Lebanon, 1922.
²⁹ Philip S. Khoury, Syria and the French Mandate, 1987.
³⁰ Kamal Salibi, A House of Many Mansions, 1988.
³¹ Patrick Seale, Asad: The Struggle for the Middle East, 1989.
³² Raymond Hinnebusch, Syria: Revolution from Above.
³³ Daniel Yergin, The New Map, 2020.
³⁴ Madawi Al-Rasheed, A History of Saudi Arabia, 2010.
³⁵ J. B. Kelly, Britain and the Persian Gulf, 1968.
³⁶ Noel Brehony, Yemen Divided, 2011.
³⁷ F. Gregory Gause III, The International Relations of the Persian Gulf, 2010.
³⁸ Bernard Lewis, The Middle East, 1995; Ervand Abrahamian, A History of Modern Iran, 2008.
³⁹ Mark J. Gasiorowski & Malcolm Byrne (eds.), Mohammad Mosaddeq and the 1953 Coup in Iran, 2004.
ترجمة من التركية إلى العربية:👇
من قرنٍ من التمزيق إلى وحدةِ الصف: إعادةُ بناءِ المنطقةِ في مرحلةِ ما بعدَ الحكمِ العثماني
التدخّلاتُ الاستعماريةُ منذُ سقوطِ الحكمِ العثماني، والأدوارُ الجيوسياسيةُ التي رُسِمَتْ لدولِ المنطقة، وبوادرُ الانتقالِ من التمزّقِ إلى وحدةِ الصفِّ والتكامل
المقدمة
ليس التاريخُ مجرّدَ تسلسلٍ زمنيٍّ للأحداثِ التي وقعتْ في الماضي. إنّه خزانةُ تجاربَ عظيمةٍ تُمكّنُنا من فهمِ أسبابِ نهوضِ الأممِ وسقوطِها، وقوانينِ قيامِ الدولِ وانهيارِها، ومساراتِ بناءِ الحضاراتِ واندثارِها.
وحربُ العالمِ الأولى ليستْ في هذا السياقِ مجرّدَ صراعٍ عسكريٍّ أودى بحياةِ الملايين، بل هي نقطةُ تحوّلٍ تاريخيّةٌ غيّرتْ خريطةَ العالمِ السياسيّةَ من جذورِها. ففي أعقابِ هذه الحربِ لم يُصفَّ الدولةُ العثمانيةُ فحسب، بل أُعيدَ تشكيلُ الجغرافيا الإسلاميةِ الواسعةِ التي عاشتْ قرونًا طويلةً في حوضٍ سياسيٍّ وحضاريٍّ واحدٍ، وفقَ حدودٍ جديدةٍ وإداراتٍ جديدةٍ وموازينَ قوى جديدة.¹
والمنطقةُ التي تُدعى اليومَ «الشرقَ الأوسط» كانتْ على مدى القرونِ تشكّلُ أجزاءً من دائرةٍ تاريخيّةٍ وفقهيّةٍ وحضاريّةٍ مشتركةٍ تمتدُّ من الشامِ إلى بغداد، ومن القدسِ إلى الموصل، ومن حلبَ إلى صنعاء. وعلى الرغمِ من وجودِ أقوامٍ ومذاهبَ وإداراتٍ محلّيّةٍ مختلفة، فقد ظلّتْ هذه الجغرافيا الواسعةُ قائمةً حولَ سلطةٍ سياسيّةٍ مشتركةٍ وتصوّرٍ حضاريٍّ واحد.
ومنذُ أواخرِ القرنِ التاسعَ عشر، جعلَ التنافسُ الاستعماريُّ المتسارع، والحاجةُ إلى الطاقةِ التي ولّدَتْها الثورةُ الصناعيّة، والسيطرةُ على الطرقِ البحريّة، والصراعُ بينَ القوى الكبرى، الدولةَ العثمانيةَ هدفًا جيوسياسيًّا لا عسكريًّا فحسب. وقد بدأتْ خططُ التقسيمِ السرّيّةُ تُعَدُّ والحرْبُ لا تزالُ دائرة، ثمّ جاءَ نظامُ الانتدابِ بعدَ الحربِ ليُغيّرَ الخريطةَ السياسيّةَ للمنطقةِ تغييرًا جذريًّا.²
وفي النظامِ الجديدِ لم تُرْسَمِ الحدودُ من جديدٍ فحسب، بل حُمِّلَتْ هياكلُ سياسيّةٌ كثيرةٌ من فلسطينَ إلى العراق، ومن الأردنِ إلى سورية، ومن لبنانَ إلى الخليج، وظائفَ جيوسياسيّةً محدّدة. وكان أمنُ طرقِ الطاقة، والسيطرةُ على المضائقِ البحريّة، وموازنةُ مناطقِ النفوذ، واستراتيجيّاتُ الأمنِ لدى القوى الكبرى، عواملَ حاسمةً في تشكيلِ هذه العمارةِ السياسيّةِ الجديدة. غيرَ أنّ التطوّراتِ التاريخيّةَ اللاحقةَ لهذه الدولِ لا يمكنُ تفسيرُها بظروفِ التأسيسِ وحدَها؛ فقد كانتِ الديناميّاتُ السياسيّةُ الداخليّة، والتحوّلاتُ الاجتماعيّة، والمنافسةُ المحلّيّة، والتغيّراتُ في النظامِ الدوليّ، عواملَ محدّدةً أيضًا.
وبعدَ حربِ العالمِ الثانية، تراجعَ الوزنُ العالميُّ لبريطانيا وفرنسا، بينما تولّتْ الولاياتُ المتّحدةُ الأمريكيّةُ دورًا أكثرَ حسمًا في الشرقِ الأوسط. وقد أعادتْ سنواتُ الحربِ الباردة، وحروبُ العربِ وإسرائيل، والثورةُ الإسلاميّةُ في إيران، وحروبُ الخليج، وما أعقبَ الحاديَ عشرَ من سبتمبر، والانتفاضاتُ العربيّة، تشكيلَ هذا النظامِ الجيوسياسيِّ باستمرار.
واليومَ تظهرُ صورةٌ جديدةٌ لافتة. فكثيرٌ من الدولِ التي طالما قُيِّمَتْ في إطارِ التنافسِ والصراع، تتّجهُ نحوَ مساعٍ للتعاونِ القائمِ على المصالحِ المتبادلةِ في مجالاتِ الطاقةِ والتجارةِ والنقلِ والدفاعِ والتكنولوجيا والاستثمار. وتُعَدُّ العلاقاتُ متعدّدةُ الأبعادِ التي تسعى تركيا إلى تطويرِها مع العراقِ وسوريةَ والمملكةِ العربيّةِ السعوديّةِ وقطرَ والإماراتِ العربيّةِ المتّحدةِ وعُمانَ وغيرِها من الدولِ المجاورة، من أبرزِ أمثلةِ هذه المرحلةِ الجديدة.
ولا تدّعي هذه الدراسةُ تفسيرَ كلِّ التطوّراتِ بالتدخّلاتِ الخارجيّةِ وحدَها، ولا تُغفلُ المسؤوليّاتِ التاريخيّةَ لمجتمعاتِ المنطقة. بل تهدفُ إلى معالجةِ الأحداثِ التاريخيّةِ في ضوءِ المصادرِ الأوّليّةِ والوثائقِ الدبلوماسيّةِ والبحوثِ الأكاديميّةِ الموثوقةِ قدرَ الإمكان، وإلى تقييمِ الصورةِ الجيوسياسيّةِ الناتجةِ عن ذلك بتأنٍّ علميّ.
والسؤالُ المركزيُّ الذي تطرحُه هذه الدراسةُ هو:
هل يدخلُ النظامُ الذي شكّلَتْه بريطانيا وفرنسا بعدَ حربِ العالمِ الأولى، ثمّ تولّتْ الولاياتُ المتّحدةُ دورًا حاسمًا في الحفاظِ عليه، مرحلةَ تحوّلٍ جديدةً في القرنِ الحادي والعشرين؟ وإذا كان الأمرُ كذلك، فهل يمكنُ أن يُنتجَ هذا التحوّلُ أرضيّةً أقوى للتعاونِ بينَ دولِ المنطقة؟
وفي الإجابةِ عن هذا السؤالِ سيجري تقييمُ المساراتِ التاريخيّةِ لفلسطينَ والأردنِ والعراقِ وسوريةَ ولبنانَ والمملكةِ العربيّةِ السعوديّةِ واليمنِ وعُمانَ ودولِ الخليجِ وإيرانَ وتركيا معًا؛ من حيثُ ظروفُ التأسيس، والمواقعُ الجيوسياسيّة، والأدوارُ التي تضطلعُ بها اليوم.
والغايةُ ليستْ إعادةَ إنتاجِ نزاعاتِ الماضي، بل قراءةُ التاريخِ قراءةً صحيحةً لمناقشةِ الإمكاناتِ التي قد تُسهمُ في بناءِ نظامٍ محلّيٍّ أكثرَ عدلًا واستقرارًا وازدهارًا على أساسٍ علميّ.
الفصلُ الأوّل: تصفيةُ الدولةِ العثمانيةِ وتقسيمُ الشرقِ الأوسط
من «الرجلِ المريض» إلى الخريطةِ الإمبراطوريّة
منذُ أواخرِ القرنِ التاسعَ عشر، لم تنظرْ الدولُ الأوروبيّةُ الكبرى إلى ضعفِ الدولةِ العثمانيةِ على أنّه مجرّدُ حدثٍ سياسيّ، بل اعتبرتْه فرصةً تاريخيّةً لتأمينِ طرقِ المستعمراتِ في آسيا وأفريقيا.³
ولذلك بدأ تقسيمُ الدولةِ العثمانيةِ قبلَ انتهاءِ الحرب. وقد كانتْ اتّفاقيّةُ سايكس-بيكو التي وُقّعتْ في السادسَ عشرَ من أيّارَ/مايو 1916 بينَ بريطانيا وفرنسا، وأقرّتْها روسيا، أوّلَ وثيقةِ تقسيمٍ كبرى حدّدتْ مصيرَ الشرقِ الأوسط.⁴
وبموجبِ هذه الاتّفاقيّةِ السرّيّة:
- تكونُ لفرنسا مناطقُ نفوذٍ في سواحلِ سورية ولبنانَ وجزءٍ من جنوبِ الأناضول،
- وتسيطرُ بريطانيا على جنوبِ العراق وميناءَي حيفا وعكّا والخطِّ الاستراتيجيِّ الممتدِّ إلى الخليجِ العربي،
- وتُتركُ فلسطينُ تحتَ وضعٍ دوليّ.
ولم يُستشَرْ في إعدادِ هذه الخطّةِ لا الدولةُ العثمانيةُ ولا الجماعاتُ المسلمةُ من عربٍ وأكرادٍ وتركٍ وتركمانَ وشركسَ وغيرهم ممّن يعيشونَ في المنطقة. فقد تقرّرَ مصيرُ الشرقِ الأوسطِ في المراكزِ السياسيّةِ الأوروبيّةِ على بُعدِ آلافِ الكيلومترات.
وعدُ بلفور وفلسطين
أثناءَ استمرارِ الحرب، أصدرتِ الحكومةُ البريطانيّةُ في الثاني من تشرينَ الثاني/نوفمبر 1917 التصريحَ الشهيرَ المعروفَ بوعدِ بلفور، بتوقيعِ وزيرِ الخارجيّةِ آرثر جيمس بلفور.⁵ وأعلنتْ فيه بريطانيا دعمَها لإقامةِ «وطنٍ قوميٍّ» للشعبِ اليهوديِّ في فلسطين، وتعهّدتْ بتقديمِ الدعمِ السياسيِّ لتحقيقِ ذلك. وكان العربُ يشكّلونَ في ذلك الوقتِ الأغلبيّةَ الساحقةَ من سكّانِ فلسطين. وبذلك وُضعتْ اللبناتُ الأولى للصراعاتِ السياسيّةِ التي ستنشبُ لاحقًا على الأرضِ ذاتِها.
مؤتمرُ سان ريمو ونظامُ الانتداب
بعدَ الحرب، وضعَ مؤتمرُ سان ريمو المنعقدُ عامَ 1920 مسوّدةَ سايكس-بيكو موضعَ التنفيذِ تحتَ غطاءٍ من القانونِ الدوليّ.⁶ وكان نظامُ الانتدابِ الذي أقرّتْه عصبةُ الأممِ يبدو في الظاهرِ هادفًا إلى «إعدادِ الشعوبِ الناميةِ للاستقلال». لكنّه تحوّلَ في التطبيقِ إلى شكلٍ إداريٍّ جديدٍ يُضفي إطارًا قانونيًّا على سيطرةِ بريطانيا وفرنسا على المنطقة. وبذلك: - أُسندتْ فلسطينُ والعراقُ إلى بريطانيا،
- وسوريةُ ولبنانُ إلى فرنسا،
- وتحوّلَ شرقُ الأردنِ بعدَ مدّةٍ قصيرةٍ إلى وحدةٍ إداريّةٍ منفصلةٍ داخلَ الانتدابِ البريطانيّ.⁷
الخريطةُ الجديدةُ لم تُرْسَمْ صدفة
إذا نظرنا إلى خريطةِ الشرقِ الأوسطِ اليوم، رأينا أنّ كثيرًا من الحدودِ لم تُحدَّدْ وفقَ خطوطٍ جغرافيّةٍ أو تاريخيّةٍ طبيعيّة، بل وفقَ اختياراتٍ سياسيّة. فقد تُركتِ العشائرُ ذاتُها داخلَ حدودِ دولٍ مختلفة، وفُصلتْ أحواضُ المدنِ الواحدةِ بعضها عن بعض، وأُعيدَ تشكيلُ طرقِ التجارةِ وفقَ الحدودِ الجديدة. ولم يكنْ هذا مجرّدَ تغييرٍ إداريّ، بل مشروعَ هندسةٍ سياسيّةٍ طويلةِ الأمد.
لم تُصمَّمِ الدولُ بل الوظائف
إنّ قراءةَ تقسيمِ الشرقِ الأوسطِ على أنّه مجرّدُ إقامةِ دولٍ جديدةٍ تظلُّ ناقصة. فالأمرُ اللافتُ حقًّا هو أنّ كلَّ هيكلٍ سياسيٍّ أُقيمَ حُمِّلَ مهمّةً جيوسياسيّةً محدّدة: - فلسطينُ مركزُ المشروعِ الصهيونيّ،
- شرقُ الأردنِ إمارةٌ حاجزة،
- العراقُ طريقُ النفطِ والهند،
- لبنانُ بوّابةُ النفوذِ الفرنسيِّ في شرقِ المتوسّط،
- سوريةُ سياسةُ التوازنِ الفرنسيّ،
- مشيخاتُ الخليجِ وعُمانُ أمنُ الطرقِ البحريّةِ والطاقة،
- وشبهُ الجزيرةِ العربيّةِ حزامٌ استراتيجيٌّ للسيطرةِ على البحرِ الأحمرِ والخليجِ العربي.
ولذلك فإنّ الخريطةَ الناتجةَ ليستْ مجرّدَ خريطةٍ جغرافيّةٍ تُظهرُ الحدود، بل خطّةٌ جيوسياسيّةٌ تعكسُ مفهومَ الأمنِ والنفوذِ لدى الدولِ الكبرى.
على أعتابِ قرنٍ جديد
خلالَ المئةِ عامٍ الماضية، حلّتِ الولاياتُ المتّحدةُ الأمريكيّةُ محلَّ بريطانيا وفرنسا إلى حدٍّ كبير. لكنّ الحدودَ ظلّتْ في معظمِها كما هي. والذي تغيّرَ ليسَ الخريطةَ بقدرِ ما تغيّرَتِ القوى التي تديرُها. واليومَ تُظهرُ التطوّراتُ الممتدّةُ من غزّةَ إلى البحرِ الأحمر، ومن سوريةَ إلى العراق، ومن إيرانَ إلى الخليج، أنّ النظامَ الذي أُقيمَ قبلَ قرنٍ تقريبًا يواجهُ امتحانًا عسيرًا.
وهنا يكتسبُ السؤالُ التالي أهمّيّة:
هل بدأ النظامُ الذي بنَتْه بريطانيا وفرنسا وحافظتْ عليه أمريكا طويلًا في الشرقِ الأوسطِ ينحلّ؟
وللإجابةِ عن هذا السؤالِ لا بدَّ أوّلًا من دراسةِ المهمّةِ التي حُمِّلتْها كلُّ دولةٍ أُقيمتْ داخلَ هذا النظامِ على حدة.
الفصلُ الثاني: فلسطينُ وإسرائيل
من بلفور إلى غزّة: مركزُ مشروعٍ إمبراطوريّ
لم تحتلَّ أيُّ دولةٍ أُقيمتْ في الشرقِ الأوسطِ مركزَ السياسةِ الدوليّةِ كما احتلّتْه فلسطين. فالقضيّةُ الفلسطينيّةُ ليستْ مجرّدَ نزاعٍ على الأرضِ بينَ شعبين. فموقعُ القدسِ الدينيّ، وجيوسياسيّةُ شرقِ المتوسّط، وقربُها من قناةِ السويس، ووجودُها عندَ ملتقى آسيا وأفريقيا وأوروبا، جعلتْ فلسطينَ تحتلُّ مكانةً مركزيّةً في سياساتِ الدولِ الكبرى طوالَ قرن.⁸
الحسابُ وراءَ وعدِ بلفور
يبدو وعدُ بلفور الصادرُ في الثاني من تشرينَ الثاني/نوفمبر 1917 في الظاهرِ وعدًا بـ«وطنٍ قوميٍّ» لليهود. لكنّه كان في الوقتِ ذاتِه أحدَ الأحجارِ الأساسيّةِ في النظامِ السياسيِّ الجديدِ الذي أرادتْ بريطانيا إقامتَه في الشرقِ الأوسطِ بعدَ الحرب.⁹ وكان لتبنّي بريطانيا هذه السياسةِ أسبابٌ متعدّدة:
- تعزيزُ أمنِ قناةِ السويس،
- إيجادُ حليفٍ مرتبطٍ بها في شرقِ المتوسّط،
- كسبُ دعمِ الأوساطِ اليهوديّةِ في أوروبا،
- موازنةُ نفوذِ فرنسا والدولِ المنافسةِ الأخرى في المنطقة.
ولذلك لم يكنْ وعدُ بلفور وثيقةً إنسانيّةً أو أيديولوجيّةً فحسب، بل سياسةَ دولةٍ استراتيجيّة.
عهدُ الانتدابِ البريطانيّ
مع منحِ عصبةِ الأممِ انتدابَ فلسطينَ لبريطانيا بدأتْ مرحلةٌ جديدة.¹⁰ فتحتَ الإدارةِ البريطانيّةِ تسارعَتِ الهجرةُ اليهوديّة، وأُقيمتْ مراكزُ استيطانٍ جديدة، واتّسعتِ المستعمراتُ الزراعيّة، وقويتِ التنظيماتُ السياسيّةُ والعسكريّة. وفي المقابلِ تعرّضَ العربُ الفلسطينيّونَ لضغطٍ ديموغرافيٍّ وسياسيٍّ متزايد. وقد قُمعتِ الانتفاضاتُ التي اندلعتْ في عشرينيّاتِ وثلاثينيّاتِ القرنِ بقسوةٍ من القوّاتِ البريطانيّة. وكانتِ الثورةُ العربيّةُ الكبرى (1936-1939) إحدى نقاطِ التحوّلِ في تاريخِ فلسطين.¹¹
1948: ولادةُ دولةٍ جديدة
في الرابعَ عشرَ من أيّارَ/مايو 1948 أُعلنَ قيامُ دولةِ إسرائيل. وفي اليومِ التالي اندلعتِ الحربُ التي أُجبرَ في نهايتِها مئاتُ الآلافِ من الفلسطينيّينَ على مغادرةِ أراضيهم. ويُعرفُ هذا الحدثُ في الكتابةِ التاريخيّةِ الفلسطينيّةِ بـ«النكبة».¹² بينما تنظرُ إليه إسرائيلُ على أنّه حربُ استقلال. وهذان السردانِ التاريخيّانِ المتباينانِ يشكّلانِ أساسَ النزاعِ السياسيِّ المستمرِّ حتى اليوم.
الدورُ الاستراتيجيُّ المرسومُ لإسرائيل
لم يكنْ قيامُ إسرائيلَ مجرّدَ ظهورِ دولةٍ جديدة. ففي الوثائقِ الاستراتيجيّةِ الغربيّةِ وكثيرٍ من الدراساتِ التاريخيّة، بدأتْ إسرائيلُ تُوصَفُ بأنّها أقوى حليفٍ للغربِ في شرقِ المتوسّط، وموقعٌ متقدّمٌ ضدَّ النفوذِ السوفييتيّ، ومركزٌ للتفوّقِ التكنولوجيِّ والعسكريّ، وجزءٌ لا يتجزّأُ من عمارةِ الأمنِ الغربيّ.¹³ ويرى بعضُ الباحثينَ أنّ إسرائيلَ أصبحتِ العنصرَ الأساسيَّ الذي يحفظُ توازنَ القوّةِ في المنطقةِ لصالحِ الغرب، بينما يرى آخرونَ أنّ هذا التعميمَ مبالغٌ فيه، وأنّ إسرائيلَ تتحرّكُ أحيانًا وفقَ أولويّاتِها الوطنيّة.
حربُ غزّة وتغيّرُ الموازين
أعادتْ حربُ غزّة التي بدأتْ عامَ 2023 واستمرّتْ طويلًا تحريكَ موازينِ الشرقِ الأوسطِ كلِّه، لا القضيّةَ الفلسطينيّةَ فحسب. فالتطوّراتُ في البحرِ الأحمر، والاشتباكاتُ على الحدودِ اللبنانيّة، والحركةُ العسكريّةُ في سورية، ونشاطُ الجماعاتِ المسلّحةِ في العراق، والتوتّرُ المباشرُ بينَ إيرانَ وإسرائيل، أثبتتْ مرّةً أخرى أنّ القضيّةَ الفلسطينيّةَ خرجتْ من كونِها نزاعًا محلّيًّا لتصبحَ قضيّةً مركزيّةً تؤثّرُ في الشرقِ الأوسطِ كلِّه.
ولا يكفي قراءةُ القضيّةِ الفلسطينيّةِ على أنّها صراعٌ إسرائيليٌّ-فلسطينيٌّ فحسب. فقد أُقيمتْ في الفترةِ ذاتِها إمارةٌ هاشميّةٌ في شرقِ الأردن، ومملكةٌ هاشميّةٌ في العراق، وتحوّلَ لبنانُ إلى هيكلٍ سياسيٍّ منفصلٍ على يدِ فرنسا، ومُزّقتْ سورية، وأُعيدَ تشكيلُ شبهِ الجزيرةِ العربيّة. وبعبارةٍ أخرى، لم تكنْ فلسطينُ مشروعًا منفردًا، بل إحدى الحجارةِ المركزيّةِ في العمارةِ السياسيّةِ الجديدةِ التي أُعدَّتْ للشرقِ الأوسطِ كلِّه.
ولذلك ينبغي أن نُحوّلَ الآنَ انتباهَنا إلى الهيكلِ السياسيِّ الثاني الذي أُقيمَ شرقَ فلسطين، والذي كثيرًا ما يُذكرُ مع إسرائيل. فبدونِ فهمِ تأسيسِ الأردنِ لا يمكنُ استيعابُ توزيعِ القوّةِ في معادلةِ فلسطينَ استيعابًا كاملًا.
الفصلُ الثالث: شرقُ الأردن (المملكةُ الأردنيّةُ الهاشميّة)
إمارةُ الانتدابِ البريطانيِّ الحاجزة: تأسيسُها ومهمّتُها وتحوّلُها التاريخيّ
تُعَدُّ المملكةُ الأردنيّةُ الهاشميّةُ الواقعةُ شرقَ فلسطينَ من أبرزِ التكويناتِ السياسيّةِ في القرنِ العشرين. ومثلُ كثيرٍ من دولِ الشرقِ الأوسطِ اليوم، لم يعشِ الأردنُ قرونًا طويلةً دولةً مستقلّة، بل كان جزءًا من المناطقِ الإداريّةِ الواقعةِ بينَ ولايةِ الشامِ وولايةِ الحجازِ في الدولةِ العثمانية.¹⁴
مؤتمرُ القاهرة والإمارةُ الجديدة
كان مؤتمرُ القاهرة الذي انعقدَ عامَ 1921 برئاسةِ ونستون تشرشل من أهمِّ الاجتماعاتِ التي حدّدتْ مصيرَ الشرقِ الأوسط.¹⁵ وفي هذا المؤتمرِ قرّرتْ بريطانيا جعلَ الأراضي الواقعةِ شرقَ انتدابِ فلسطينَ وحدةً إداريّةً منفصلة، وعهدتْ بالإدارةِ إلى الأميرِ عبدِ الله ابنِ شريفِ مكّةَ الحسين. وهكذا وُلدتْ إمارةُ شرقِ الأردن. ولم يكنْ هذا القرارُ مجرّدَ ترتيبٍ إداريّ، بل جزءًا مهمًّا من سياسةِ الأمنِ البريطانيّةِ في المنطقة.
لماذا عبدُ الله؟
لم يكنِ الأميرُ عبدُ الله من عشائرِ شرقِ الأردنِ الأصليّة. فقد جاءَ من الحجاز. واختارَه البريطانيّونَ لهدفين: أوّلُهما ردُّ الجميلِ السياسيِّ لأسرةِ الهاشميّينَ التي تعاونتْ معهم أثناءَ الثورةِ العربيّة، وثانيهما إقامةُ إدارةٍ مرتبطةٍ بهم وقابلةٍ للسيطرةِ ومستقرّةٍ شرقَ فلسطين.¹⁶ ولذلك استندتْ سلطةُ عبدِ الله إلى الدعمِ البريطانيِّ بقدرِ ما استندتْ إلى توازناتِ العشائرِ المحلّيّة.
المهمّةُ المرسومةُ للأردن
يمكنُ تلخيصُ الدورِ الذي اضطلعَ به الأردنُ منذُ تأسيسِه في عدّةِ نقاط:
- تشكيلُ حزامِ أمنٍ شرقَ فلسطين،
- تأمينُ الاتصالِ البرّيِّ بينَ العراقِ وفلسطين،
- إيجادُ توازنٍ بينَ النفوذِ الفرنسيِّ والنفوذِ البريطانيّ،
- العملُ عنصرَ توازنٍ سياسيٍّ بينَ القوميّةِ العربيّةِ والمشروعِ الصهيونيّ.
ويختلفُ تفسيرُ البندِ الأخيرِ بينَ المؤرّخين. فيرى بعضُهم أنّ تأسيسَ الأردنِ كان سياسةً بريطانيّةً تهدفُ إلى موازنةِ التطوّراتِ في فلسطين، بينما يرى آخرونَ أنّه نابعٌ أساسًا من مخاوفِ الأمنِ والنقل.¹⁷
الفيلقُ العربيّ والقيادةُ البريطانيّة
تشكّلَ الجهازُ العسكريُّ الأردنيُّ إلى حدٍّ كبيرٍ تحتَ إشرافِ البريطانيّين. وظلّ الجيشُ المعروفُ بالفيلقِ العربيِّ سنواتٍ طويلةً تحتَ قيادةِ الضبّاطِ البريطانيّين. وكان الجنرالُ جون باغوت غلوب (غلوب باشا) خاصّةً ليسَ مستشارًا عسكريًّا فحسب، بل القائدَ الفعليَّ للجيش.¹⁸
العلاقةُ بالقضيّةِ الفلسطينيّة
كان أحدُ أهدافِ الأميرِ عبدِ الله الأساسيّةِ أثناءَ خطّةِ التقسيمِ التي وضعتْها الأممُ المتّحدةُ عامَ 1947 والحربِ التي أعقبتْها بسطَ السيطرةِ على الضفّةِ الغربيّةِ والقدسِ الشرقيّة. وقد تحقّقَ هذا الهدفُ إلى حدٍّ كبيرٍ بعدَ حربِ 1948. وفي عامِ 1950 ضُمّتِ الضفّةُ الغربيّةُ رسميًّا إلى الأردن. وقد قبلتْ بعضُ الدولِ العربيّةِ هذا التطوّرَ فعليًّا، بينما اعتبرَه بعضُ السياسيّينَ الفلسطينيّينَ والأوساطِ العربيّةِ خطوةً زادَتِ القضيّةَ الفلسطينيّةَ تعقيدًا.¹⁹
ما تُذكّرُ به صورة
أثارتْ صورةٌ تاريخيّةٌ انتشرتْ في السنواتِ الأخيرةِ تُظهرُ قادةً صهيونيّينَ مع بعضِ أعيانِ شرقِ الأردنِ من جديدٍ موضوعَ الاتصالاتِ التي جرتْ بينَ الطرفينِ في تلك الفترة. وعلى الرغمِ من اختلافِ المؤرّخينَ حولَ تفاصيلِ اللقاءِ الذي تعودُ إليه الصورة، فإنّ وقوعَ اتصالاتٍ سياسيّةٍ واقتصاديّةٍ مختلفةٍ بينَ ممثّلي الحركةِ الصهيونيّةِ وبعضِ الزعماءِ العربِ في عهدِ الانتدابِ البريطانيِّ حقيقةٌ تاريخيّة. ولذلك فإنّ إصدارَ أحكامٍ قاطعةٍ استنادًا إلى صورةٍ واحدةٍ أقلُّ صوابًا من تقييمِها ضمنَ الجوِّ السياسيِّ العامِّ لتلك الحقبة.
الأردنُ اليوم
خلالَ قرنٍ كاملٍ تحوّلَ الأردنُ إلى دولةٍ مختلفةٍ عن ظروفِ تأسيسِه. فاليومَ يستضيفُ ملايينَ الفلسطينيّين، ويتّبعُ سياسةَ توازنٍ حسّاسةً بينَ إسرائيلَ وفلسطينَ والعراقِ وسوريةَ والمملكةِ العربيّةِ السعوديّة. ولذلك لا يكفي تفسيرُ السياسةِ الخارجيّةِ الأردنيّةِ اليومَ بالاستراتيجيّةِ البريطانيّةِ في سنواتِ التأسيسِ وحدَها. فالدولُ تطوّرُ مع الزمنِ مؤسّساتِها وأولويّاتِها وسياساتِها الوطنيّة.
تقييمُ ختامِ الفصل
يُظهرُ مثالُ الأردنِ أنّ القوى الخارجيّةَ لعبتْ دورًا مهمًّا في تأسيسِ الدولِ الجديدةِ في الشرقِ الأوسط. لكنّ تفسيرَ تاريخِ هذه الدولِ اللاحقِ بظروفِ التأسيسِ وحدَها يظلُّ ناقصًا. فحتّى لو كان التأثيرُ الخارجيُّ حاسمًا عندَ التأسيس، فإنّ الديناميّاتِ الداخليّةَ والتطوّراتِ المحلّيّةَ والموازينَ الدوليّةَ تشكّلُ سياستَها مع مرورِ الوقت.
الفصلُ الرابع: العراق
النفطُ والخليجُ العربيُّ وطريقُ الهند: قلبُ الاستراتيجيّةِ البريطانيّة
العراقُ من أقدمِ مراكزِ الحضارةِ الإنسانيّة، المعروفُ تاريخيًّا ببلادِ الرافدين. وفي العهدِ العثمانيِّ كان يتكوّنُ من ولاياتِ بغدادَ والبصرةِ والموصل، ويُدارُ من إسطنبولَ حتّى أواخرِ القرنِ التاسعَ عشر.²⁰
لكنّ اكتسابَ النفطِ قيمةً استراتيجيّةً مع الثورةِ الصناعيّةِ رفعَ أهمّيّةَ العراقِ الجيوسياسيّةَ إلى مستوى مختلفٍ تمامًا. فبالنسبةِ إلى بريطانيا لم يكنِ العراقُ مجرّدَ بلدٍ ذي أراضٍ خصبة، بل مركزًا استراتيجيًّا يؤمّنُ طريقَ الإمبراطوريّةِ إلى الهند، ويسيطرُ على الخليجِ العربيّ، ويحتوي على احتياطيّاتٍ نفطيّةٍ غنيّة.²¹
قضيّةُ الموصل
في الأيّامِ الأخيرةِ من حربِ العالمِ الأولى احتلّتِ القوّاتُ البريطانيّةُ الموصلَ بعدَ توقيعِ هدنةِ مودروس. ولم يكنْ هذا الاحتلالُ حركةً عسكريّةً فحسب، بل خطوةً سياسيّةً تهدفُ إلى السيطرةِ على مصادرِ النفط. وفي المفاوضاتِ اللاحقةِ أدّى إبقاءُ الموصلِ خارجَ حدودِ تركيا إلى تعزيزِ قدرةِ الدولةِ العراقيّةِ الجديدةِ على البقاءِ اقتصاديًّا، وإلى ترسيخِ نفوذِ بريطانيا على النفط.²²
تأسيسُ المملكةِ الهاشميّة
في عامِ 1921 أعلنَتْ بريطانيا فيصلَ ابنَ شريفِ مكّةَ الحسينِ ملكًا على العراق. وهكذا أُقيمتْ مملكتانِ هاشميّتان: عبدُ الله في الأردنِ وفيصلُ في العراق.²³
المهمّةُ المرسومةُ للعراق
كان للعراقِ في السياسةِ البريطانيّةِ عدّةُ وظائفَ أساسيّة:
- تأمينُ أمنِ الخليجِ العربيّ،
- إيصالُ نفطِ الموصلِ وكركوكَ إلى الأسواقِ العالميّة،
- العملُ عنصرَ توازنٍ تجاهَ إيران،
- الحفاظُ على أمنِ الطرقِ البرّيّةِ والبحريّةِ المؤدّيةِ إلى الهند.
ولذلك أصبحَ العراقُ حلقةً لا غنى عنها في سياسةِ بريطانيا في الشرقِ الأوسط.
النفطُ يغيّرُ السياسة
زادَ اكتشافُ احتياطيّاتٍ نفطيّةٍ كبيرةٍ قربَ كركوكَ عامَ 1927 من القيمةِ الاستراتيجيّةِ للعراق. وأصبحَ النفطُ ليسَ موردًا اقتصاديًّا فحسب، بل أحدَ العناصرِ الأساسيّةِ للقوّةِ العسكريّةِ والسياسيّة.
انقلابُ 1958 وما بعده
في الرابعَ عشرَ من تمّوزَ/يوليو 1958 أنهى الانقلابُ العسكريُّ الذي قادَه الجنرالُ عبدُ الكريم قاسم المملكةَ الهاشميّة. وقُتلَ الملكُ فيصلُ الثاني. وهكذا انهارَ الهيكلُ السياسيُّ الذي دعمَتْه بريطانيا نحوَ أربعينَ عامًا.²⁴ لكنّ هذا التغييرَ لم يعنِ تحرّرَ العراقِ من التدخّلاتِ الخارجيّة. فقد دخلَ قطبا الحربِ الباردةِ هذه المرّةَ في صراعِ نفوذٍ على العراق.
ومع صعودِ صدّام حسين إلى السلطةِ عامَ 1979 دخلَ العراقُ مرحلةً جديدة. وحربُ إيران-العراق (1980-1988)، ثمّ غزوُ الكويت، وحربُ الخليجِ الأولى، وسنواتُ الحصار، وأخيرًا الاحتلالُ الأمريكيُّ عامَ 2003، هزّتِ البنيةَ السياسيّةَ والاجتماعيّةَ للبلادِ من الجذور.²⁵
الميراثُ الذي تسلّمَتْه أمريكا
بعدَ عامِ 1945 تراجعَ وزنُ بريطانيا في الشرقِ الأوسط، وحلّتْ محلَّها الولاياتُ المتّحدةُ إلى حدٍّ كبير. ويُعَدُّ احتلالُ العراقِ عامَ 2003 من أوضحِ الأمثلةِ على ذلك. وقد نجحتِ الإدارةُ الأمريكيّةُ في إسقاطِ نظامِ صدّام حسين بسرعة، لكنّها واجهتْ صعوباتٍ جمّةً في بناءِ نظامٍ جديدٍ مستقرّ. ولذلك يرى كثيرٌ من علماءِ السياسةِ العراقَ مثالًا على «الحربِ التي رُبحتْ والسلامِ الذي خُسر».²⁶
العراقُ اليوم
لم يعدِ العراقُ اليومَ مجرّدَ بلدٍ نفطيّ. فهو في الوقتِ ذاتِه بوّابةُ تركيا إلى الخليجِ العربيّ، ومجالُ نفوذِ إيرانَ غربًا، وجسرٌ بينَ دولِ الخليجِ والشام، وأحدُ المساراتِ المهمّةِ لمبادرةِ الصينِ «الحزامِ والطريق»، والدولةُ المركزيّةُ في مشروعِ طريقِ التنمية.
وفي السنواتِ الأخيرةِ شهدتِ العلاقاتُ بينَ تركيا والعراقِ تقاربًا لافتًا لا في مجالِ الأمنِ فحسب، بل في التجارةِ والنقلِ والطاقةِ والبنيةِ التحتيّة. ويبرزُ مشروعُ طريقِ التنميةِ خاصّةً بوصفِه مبادرةً اقتصاديّةً كبرى تهدفُ إلى ربطِ الخليجِ العربيِّ بأوروبا عبرَ تركيا. وهذا التطوّرُ يعيدُ طرحَ السؤالِ المركزيِّ في دراستِنا: هل بدأ العراقُ الذي شُكِّلَ قبلَ قرنٍ وفقَ الاحتياجاتِ الاستراتيجيّةِ للقوى الخارجيّةِ يتحوّلُ اليومَ إلى أحدِ مراكزِ فهمٍ جديدٍ للتعاونِ القائمِ على المصالحِ المتبادلةِ مع الدولِ المجاورة؟
تقييمُ ختامِ الفصل
يُظهرُ مثالُ العراقِ أنّ الشرقَ الأوسطَ ليسَ مجالَ صراعٍ سياسيٍّ فحسب، بل مجالَ صراعٍ جيوسياسيٍّ يتشكّلُ حولَ الطاقةِ والنقل. فبالأمسِ كانتْ أولويّاتُ الإمبراطوريّةِ البريطانيّةِ بارزة، وفي الحربِ الباردةِ حدّدَ التنافسُ الأمريكيُّ-السوفييتيُّ المعادلة، واليومَ تعيدُ التعاوناتُ الاقتصاديّةُ والأمنيّةُ بينَ دولِ المنطقةِ ومبادراتُ فاعلينَ كبارٍ جددٍ مثلِ الصينِ تشكيلَ هذه المعادلة.
الفصلُ الخامس: سوريةُ ولبنان
الانتدابُ الفرنسيُّ وتوازناتُ المذاهبِ وإعادةُ تشكيلِ بلادِ الشام
في العهدِ العثمانيِّ كانتْ أجزاءٌ مهمّةٌ من سوريةَ ولبنانَ والأردنِ وفلسطينَ اليومَ تشكّلُ أجزاءً من الجغرافيا التاريخيّةِ المعروفةِ ببلادِ الشام.²⁷ وكانتْ دمشقُ وحلبُ وبيروتُ والقدسُ، على الرغمِ من اختلافِ أوضاعِها الإداريّة، تقعُ ضمنَ كلٍّ سياسيٍّ واحد، ويكملُ بعضُها بعضًا في الحياةِ الاقتصاديّةِ والاجتماعيّة.
وبعدَ حربِ العالمِ الأولى انتهتْ هذه الوحدةُ التاريخيّة. فقد تولّتْ فرنسا بموجبِ الانتدابِ الذي منحَتْه عصبةُ الأممِ إدارةَ سوريةَ ولبنان.²⁸
سياسةُ الانتدابِ الفرنسيّ
لم تكتفِ الإدارةُ الفرنسيّةُ برسمِ حدودٍ جديدة. فقد أعادتْ تنظيمَ البنيةِ الإداريّةِ أيضًا. وبينَ عامي 1920 و1925 أُنشئتْ وحداتٌ إداريّةٌ منفصلة: دولةُ لبنانَ الكبير، ودولةُ دمشق، ودولةُ حلب، ودولةُ العلويّين (اللاذقيّة)، ودولةُ جبلِ الدروز.²⁹ وعلى الرغمِ من أنّ هذه الترتيباتِ تغيّرتْ مع الزمن، فإنّ المؤرّخينَ يربطونَها بسياسةِ الإدارةِ الفرنسيّةِ الراميةِ إلى تسهيلِ السيطرةِ على المنطقة.
تأسيسُ لبنانَ الكبير
في عامِ 1920 أعلنَتْ فرنسا «لبنانَ الكبير» ومركزُه بيروت. وعندَ رسمِ حدودِ الدولةِ الجديدةِ لم يُقتصَرْ على جبلِ لبنانَ التاريخيّ، بل أُدخلتْ مناطقُ واسعةٌ مثلُ طرابلسَ وصيدا وصورَ والبقاع.³⁰ وبذلك أصبحتِ البلادُ هيكلًا سياسيًّا جديدًا تعيشُ فيه جماعاتٌ دينيّةٌ ومذهبيّةٌ مختلفة. وبعدَ الاستقلالِ طُوِّرَ نظامُ «الميثاقِ الوطنيِّ» الذي خُصّصَتْ بموجِبِه الرئاسةُ للمسيحيّينَ المارونيّين، ورئاسةُ الوزراءِ للمسلمينَ السنّة، ورئاسةُ المجلسِ للمسلمينَ الشيعة.
المساعي الجديدةُ في سورية
كانتْ سياسةُ فرنسا في سوريةَ تهدفُ إلى إقامةِ نظامٍ مستقرٍّ يُمكّنُ من استمرارِ الانتدابِ أكثرَ ممّا تهدفُ إلى بناءِ دولةٍ قويّةٍ مركزيّة. وبعدَ نيلِ الاستقلالِ عقبَ حربِ العالمِ الثانيةِ عادَ السعيُ إلى دولةٍ مركزيّةٍ قويّةٍ إلى الواجهة. ومنذُ عامِ 1949 توالتِ الانقلاباتُ العسكريّة. وفي عامِ 1963 وصلَ حزبُ البعثِ إلى السلطة. ومع سيطرةِ حافظ الأسد على الحكمِ عامَ 1970 أُديرتْ سوريةُ سنواتٍ طويلةً بالفهمِ الإداريِّ ذاتِه.³¹
ما بعدَ 2011
أعادتِ الحربُ الأهليّةُ السوريّةُ التي بدأتْ عامَ 2011 فتحَ النقاشِ حولَ الخريطةِ السياسيّةِ التي رُسمتْ قبلَ قرنٍ تقريبًا. ونزحَ ملايينُ البشر. وظهرتْ جماعاتٌ مسلّحةٌ مختلفةٌ في مناطقَ متعدّدةٍ من البلاد. وتدخّلتْ تركيا وإيرانُ وروسيا والولاياتُ المتّحدةُ وفاعلونَ دوليّونَ آخرونَ بأشكالٍ مختلفة. وأثّرتْ هذه العمليّةُ في توازنِ الأمنِ في الشرقِ الأوسطِ كلِّه، لا في سوريةَ فحسب.³²
التحوّلُ في مقاربةِ تركيا
في العقودِ الأولى للجمهوريّةِ نظرتْ تركيا إلى جغرافيا بلادِ الشامِ في الغالبِ من زاويةِ أمنِ الحدود. وفي السنواتِ الأخيرةِ تظهرُ مقاربةٌ مختلفة. فتركيا تحاولُ اتّباعَ سياسةٍ متعدّدةِ الأبعادِ تجمعُ بينَ وحدةِ أراضي سورية، وشروطِ العودةِ الطوعيّةِ والآمنة، وأمنِ الحدود، ومكافحةِ الإرهاب، وإعادةِ فتحِ طرقِ التجارة، وتطويرِ خطوطِ النقلِ والطاقة. وسوفَ يتبيّنُ مع الزمنِ ما إذا كانتْ هذه المقاربةُ ستبلغُ كلَّ أهدافِها. لكنّ الأمرَ اللافتَ هو أنّ تركيا بدأتْ تنظرُ إلى سوريةَ والعراقِ لا بوصفِهما قضيّةَ أمنٍ فحسب، بل بوصفِهما مجالَ تعاونٍ اقتصاديٍّ وسياسيٍّ أيضًا.
تقييمُ ختامِ الفصل
يُظهرُ مثالُ سوريةَ ولبنانَ أنّ نظامَ الانتدابِ الذي أُقيمَ بعدَ حربِ العالمِ الأولى لم يُنشئْ دولًا جديدةً فحسب، بل أعادَ تشكيلَ التوازنِ السياسيِّ في شرقِ المتوسّط. وعلى الرغمِ من مرورِ قرن، لا تزالُ هذه الجغرافيا إحدى نقاطِ الارتكازِ للتنافسِ الكبيرِ والمحلّيّ. غيرَ أنّ الاتصالاتِ والمشاريعَ التجاريّةَ والانفتاحاتِ الدبلوماسيّةَ التي تطوّرتْ في السنواتِ الأخيرةِ بينَ تركيا وبعضِ الدولِ العربيّةِ تطرحُ إمكانيّةَ إعادةِ بناءِ الروابطِ التي قُطعتْ قبلَ مئةِ عامٍ على الأقلِّ في مجالِ التعاونِ الاقتصاديِّ والسياسيّ.
الفصلُ السادس:شبهُ الجزيرةِ العربيّة واليمنُ وعُمانُ وإماراتُ الخليج
النفطُ والطرقُ البحريّةُ والجناحُ الجنوبيُّ للهيمنةِ الإمبراطوريّة
تحتلُّ شبهُ الجزيرةِ العربيّةِ مكانةً حاسمةً في إعادةِ تشكيلِ الشرقِ الأوسط. فهذه الجغرافيا ليستْ مجرّدَ أراضٍ مقدّسةٍ تضمُّ الحرمينِ الشريفين. بل تضمُّ أيضًا مضيقَ بابِ المندبِ الذي يربطُ البحرَ الأحمرَ بالمحيطِ الهنديّ، والخليجَ العربيّ، ومضيقَ هرمز، وأهمَّ طرقِ تجارةِ الطاقةِ في العالم.³³
ولادةُ المملكةِ العربيّةِ السعوديّة
في مطلعِ القرنِ العشرين كانتْ شبهُ الجزيرةِ العربيّةِ تتكوّنُ من إماراتٍ محلّيّةٍ واتّحاداتٍ عشائريّةٍ كثيرة. ووسّعَ عبدُ العزيز بنُ سعودٍ نفوذَه انطلاقًا من نجد، وأعلنَ المملكةَ العربيّةَ السعوديّةَ عام 1932.³⁴ وقد أجرتْ بريطانيا خلالَ حربِ العالمِ الأولى اتّصالاتٍ واتّفاقاتٍ مختلفةً مع الأسرةِ الهاشميّةِ ومع ابنِ سعودٍ في فتراتٍ متباينة. وفي السنواتِ اللاحقةِ أصبحَتِ الولاياتُ المتّحدةُ الشريكَ الخارجيَّ الأهمَّ للمملكة. ومع اكتشافِ احتياطيّاتٍ نفطيّةٍ كبيرةٍ عامَ 1938 تضاعفتِ الأهمّيّةُ الجيوسياسيّةُ للبلاد.
إماراتُ الخليجِ وعُمان
استمرّتْ الكويتُ والبحرينُ وقطرُ والإماراتُ العربيّةُ المتّحدةُ وعُمانُ سنواتٍ طويلةً في إطارِ اتّفاقيّاتِ الحمايةِ وأمنِ البحارِ مع بريطانيا.³⁵ وكان هدفُ بريطانيا الأساسيُّ تأمينَ أمنِ الخليجِ العربيّ، وحمايةَ طريقِ الهندِ البحريّ، والحدَّ من نفوذِ الدولةِ العثمانيةِ والقوى المنافسةِ الأخرى.
ووضعُ عُمانَ مختلفٌ قليلًا. فقد عقدتْ بريطانيا منذُ القرنِ التاسعَ عشرِ اتّفاقيّاتٍ خاصّةً مع سلطنةِ عُمان، وسيطرتْ خاصّةً على ميناءِ مسقطَ وسواحلِ عُمان. ومع وصولِ السلطانِ قابوسَ إلى الحكمِ عامَ 1970 دخلتِ البلادُ مسارَ التحديث، لكنّها حافظتْ على روابطِها مع القوى الغربيّةِ في سياساتِ الأمنِ والنفط. وبعدَ قرارِ بريطانيا عامَ 1971 بالانسحابِ من شرقِ السويس، تولّتِ الولاياتُ المتّحدةُ دورًا أكثرَ حسمًا في عمارةِ الأمنِ في الخليج.
اليمن: البوّابةُ الجنوبيّة
لم يكنِ اليمنُ عبرَ التاريخِ مهدَ حضاراتٍ قديمةٍ فحسب، بل بلدًا استراتيجيًّا يسيطرُ على مدخلِ البحرِ الأحمر. ويُعَدُّ مضيقُ بابِ المندبِ خاصّةً من أخطرِ نقاطِ النقلِ البحريِّ بينَ المتوسّطِ والمحيطِ الهنديّ.³⁶ ولذلك دخلَ التنافسُ على اليمنِ مرحلةً جديدةً باحتلالِ بريطانيا عدنَ في القرنِ التاسعَ عشر. وفي سنواتِ الحربِ الباردةِ توجّهَ شمالُ اليمنِ وجنوبُه إلى كتلتينِ مختلفتين، فصارَ البلدُ أحدَ ساحاتِ التنافسِ الدوليّةِ المهمّة. وقد أبرزتِ الحربُ الأهليّةُ والتدخّلاتُ الخارجيّةُ في السنواتِ الأخيرةِ الأهمّيّةَ الجيوستراتيجيّةَ لليمنِ مرّةً أخرى.
معادلةُ النفطِ والأمن
بعدَ عامِ 1945 استقرَّ النفطُ في مركزِ الموازينِ السياسيّةِ في الشرقِ الأوسط. وأصبحَ التعاونُ الأمنيُّ الذي تطوّرَ بينَ الولاياتِ المتّحدةِ ودولِ الخليجِ أحدَ المرتكزاتِ الأساسيّةِ لتوازنِ المنطقةِ سنواتٍ طويلة.³⁷
وفي القرنِ الحادي والعشرين جعلتْ استثماراتُ الصينِ في الخليج، ودبلوماسيّةُ الطاقةِ الروسيّة، وتزايدُ حجمِ التجارةِ الهنديّة، وانفتاحاتُ تركيا في المجالينِ الاقتصاديِّ والدفاعيّ، سياساتِ دولِ الخليجِ الخارجيّةَ أكثرَ تعدّدًا في الاتّجاهات.
التقارباتُ الجديدة
تشهدُ العلاقاتُ بينَ تركيا والمملكةِ العربيّةِ السعوديّةِ والإماراتِ العربيّةِ المتّحدةِ وقطرَ والكويتِ وعُمانَ في السنواتِ الأخيرةِ انتعاشًا ملحوظًا. وتُعَدُّ اتّفاقيّاتُ الصناعاتِ الدفاعيّة، والاستثماراتُ المتبادلة، والتعاونُ في الطاقة، وممرّاتُ النقل، والاتّصالاتُ الدبلوماسيّةُ رفيعةُ المستوى، من أبرزِ عناوينِ هذه المرحلةِ الجديدة.
تقييمُ ختامِ الفصل
كانتْ أولويّةُ بريطانيا في القرنينِ التاسعَ عشرَ والعشرين تأمينَ طريقِ الهندِ والتجارةِ البحريّة. ثمّ أصبحَ النفطُ جزءًا لا يتجزّأُ من هذه الاستراتيجيّة. وبعدَ الحربِ الباردةِ أصبحتِ الولاياتُ المتّحدةُ الدعامةَ الرئيسيّةَ لهذه العمارةِ الأمنيّة. واليومَ تتّجهُ دولُ الخليجِ، تحتَ تأثيرِ النظامِ الدوليِّ متعدّدِ الأقطاب، نحوَ سياساتٍ خارجيّةٍ أكثرَ توازنًا وتعدّدًا في الاتّجاهات. وتُعَدُّ التعاوناتُ الاقتصاديّةُ والدبلوماسيّةُ والأمنيّةُ التي تطوّرُها تركيا في هذا المسارِ تطوّرًا جديدًا يعزّزُ الأطروحةَ المركزيّةَ لدراستِنا.
الفصلُ السابع: إيرانُ وتركيا
دولتانِ عريقتانِ في جيوسياسيّةِ قرن، والاتّجاهُ الجديدُ للشرقِ الأوسط
معظمُ الدولِ التي أُقيمتْ في الشرقِ الأوسطِ في القرنِ العشرين هياكلُ سياسيّةٌ جديدةٌ ظهرتْ بعدَ حربِ العالمِ الأولى. أمّا إيرانُ وتركيا فمختلفتان. فكلتاهما كانتا قبلَ بلوغِ حدودِهما الحديثةِ تملكانِ تقاليدَ سياسيّةً عريقةً استمرّتْ قرونًا، وطوّرتا مؤسّساتِهما الإداريّة، وأثّرتا عميقًا في سياسةِ المنطقة.³⁸
إيران: وحدةٌ جغرافيّة، هيمنةٌ فعليّة
لم تُقسَّمْ إيرانُ كما قُسّمتِ الدولةُ العثمانية. ولم تُوضعْ تحتَ انتدابٍ مباشر. وكان من أبرزِ أسبابِ ذلك تقليدُ الدولةِ العريق، وجغرافيتُها الواسعة، وسياسةُ التوازنِ بينَ القوى الكبرى. لكنّ الوحدةَ الجغرافيّةَ لم تمنعْ انتقالَ الهيمنةِ الإداريّةِ والعسكريّةِ والاقتصاديّةِ والفكريّةِ إلى الأجانب.
في مطلعِ القرنِ العشرين كان النفوذُ البريطانيُّ والروسيُّ مهيمنًا فعليًّا على البلاد. وقد قسّمتِ الاتّفاقيّةُ الإنجليزيّةُ-الروسيّةُ عامَ 1907 إيرانَ إلى مناطقِ نفوذ. أمّا الهيمنةُ الحقيقيّةُ في مجالِ النفطِ فقد تأسّستْ بعدَ اكتشافِ النفطِ عامَ 1908 على يدِ شركةِ النفطِ الأنجلو-فارسيّة (التي أصبحتْ لاحقًا الشركةَ الأنجلو-إيرانيّةَ للنفط). وسيطرتْ هذه الشركةُ على الجزءِ الأكبرِ من نفطِ إيرانَ عقودًا طويلة. وأصبحَ توزيعُ عائداتِ النفطِ وحقوقُ التشغيلِ العنصرَ الأساسيَّ الذي يقيّدُ الاستقلالَ الاقتصاديَّ لإيران.
وفي عامِ 1951 حاولَ رئيسُ الوزراءِ محمّد مصدّق زعزعةَ هذا النظامِ بقرارِ تأميمِ النفط. وفي عامِ 1953 أُطيحَ بمصدّق بعمليّةٍ مشتركةٍ للمخابراتِ البريطانيّةِ والأمريكيّة (عمليّة أجاكس)، وأُعيدَ الشاهُ إلى السلطةِ المطلقة.³⁹ ولم يكنْ هذا الانقلابُ مجرّدَ تغييرِ حكومة، بل تدخّلًا هيكليًّا قيّدَ استقلالَ إيرانَ الاقتصاديَّ والسياسيّ. وقبلَ عامِ 1979 كانتْ هناك تجارةُ نفطٍ وتعاونٌ عسكريٌّ بينَ إسرائيلَ وإيران؛ وقد انقطعتْ هذه العلاقاتُ مع الثورة.
وهدمتِ الثورةُ الإسلاميّةُ عامَ 1979 هذا النظام. لكنّ حقيقةَ «إيرانَ داخلَ إيران» لا تزالُ قائمةً في البنيةِ الداخليّةِ للبلاد. فهناك انقساماتٌ عميقةٌ بينَ الأيديولوجيا الرسميّةِ وحياةِ شريحةٍ واسعةٍ من الشعب، وبينَ حرّاسِ الثورةِ والمجتمعِ المدنيّ، وبينَ السلطةِ المركزيّةِ والمحيطِ الإثنيِّ والمذهبيّ. ولا يزالُ التحكّمُ في عائداتِ النفطِ الدعامةَ الأساسيّةَ للسلطة. فإيرانُ التي تبدو جغرافيًّا جسدًا واحدًا، ظلّتْ من الناحيةِ الإداريّةِ والعسكريّةِ والاقتصاديّةِ والفكريّةِ هيكلًا مفتوحًا للتدخّلاتِ الخارجيّةِ طوالَ قرن.
تركيا: التوجيهُ المنتقلُ من البريطانيّ إلى الأمريكيّ
أُقيمتِ الجمهوريّةُ التركيّةُ على ميراثِ الدولةِ العثمانية. لكنّ البنيةَ الإداريّةَ والعسكريّةَ والماليّةَ والفكريّةَ للجمهوريّةِ الجديدةِ تشكّلتْ إلى حدٍّ كبيرٍ تحتَ التأثيرِ البريطانيِّ حتّى عامِ 1950، ثمّ تحتَ التأثيرِ الأمريكيّ.
وبعدَ حربِ العالمِ الأولى حاولَ البريطانيّونَ فرضَ نفوذٍ مباشرٍ في إسطنبولَ والأناضول. وقد كسرَتْ حربُ الاستقلالِ هذا النفوذَ فعليًّا. لكنّ رأسَ المالِ البريطانيَّ ظلَّ يحتلُّ مكانةً مهمّةً في المصارفِ والتجارةِ خلالَ عشرينيّاتِ وثلاثينيّاتِ القرن. وبعدَ حربِ العالمِ الثانيةِ ظهرتِ الولاياتُ المتّحدةُ على المسرحِ عبرَ مبدأِ ترومان (1947) ومشروعِ مارشال. وانضمّتْ تركيا إلى حلفِ شمالِ الأطلسيِّ عامَ 1952. ومنذُ ذلك الحينِ تشكّلَ تنظيمُ القوّاتِ المسلّحةِ التركيّةِ وأنظمةُ الأسلحةِ وجهازُ الاستخباراتِ والسياساتُ الماليّةُ إلى حدٍّ كبيرٍ وفقَ النموذجِ الأمريكيِّ والمساعداتِ الأمريكيّة.
ومنذُ الخمسينيّات:
- رُبطَ التدريبُ والتسليحُ العسكريّانِ بالنظامِ الأمريكيّ،
- ووُجّهتْ سياساتُ البنكِ المركزيِّ والماليّةُ في إطارِ صندوقِ النقدِ الدوليِّ والبنكِ الدوليّ،
- وتأثّرتِ الجامعاتُ والحياةُ الفكريّةُ بالمنحِ والبرامجِ الثقافيّةِ الأمريكيّة.
واليومَ تتّبعُ تركيا سياسةً خارجيّةً تحاولُ تجاوزَ هذا الميراث. ويمكنُ قراءةُ طريقِ التنمية، وخطواتِ الصناعاتِ الدفاعيّة، والعلاقاتِ المتزايدةِ مع دولِ الخليج، والمبادراتِ في سوريةَ والعراق، على أنّها محاولةٌ للخروجِ من قوالبِ التوجيهِ القديمة. لكنّ القولَ بأنّ التبعيّاتِ العميقةَ في البنى الإداريّةِ والعسكريّةِ والماليّةِ قد زالتْ تمامًا لا يزالُ مبكرًا.
وترى تركيا استقرارَ العراق، ووحدةَ أراضي سورية، وهدوءَ لبنان، وأمنَ الخليج، والحلَّ العادلَ للقضيّةِ الفلسطينيّة، مرتبطةً بأمنِها الوطنيِّ ومستقبلِها الاقتصاديّ. وهذا منظورٌ مختلفٌ عن الفهمِ الأكثرِ انكفاءً على الداخلِ الذي سادَ في العقودِ الأولى للجمهوريّة.
الفصلُ الثامن: الخاتمةُ والتقييمُ العام
من جغرافيا ممزّقة إلى وحدةِ الصفّ؟
كما تبيّنَ في هذه الدراسة، أُعيدَ تشكيلُ الخريطةِ السياسيّةِ للشرقِ الأوسطِ بعدَ حربِ العالمِ الأولى إلى حدٍّ كبيرٍ بقيادةِ بريطانيا وفرنسا، ثمّ تولّتِ الولاياتُ المتّحدةُ دورًا حاسمًا في الحفاظِ على هذا النظام. غيرَ أنّ هذا النظامَ لا يمكنُ تفسيرُه بالتدخّلاتِ الخارجيّةِ وحدَها؛ فقد أثّرتْ اختياراتُ دولِ المنطقةِ وديناميّاتُها الداخليّةُ والتغيّراتُ في النظامِ الدوليِّ في الصورةِ الحاليّةِ أيضًا.
واليومَ يتمثّلُ التطوّرُ اللافتُ في أنّ كثيرًا من دولِ الشرقِ الأوسطِ، بعدَ سنواتٍ طويلةٍ من الصراعِ والتنافس، تتّجهُ نحوَ مساعٍ جديدةٍ للتعاونِ حولَ التنميةِ الاقتصاديّةِ وأمنِ الطاقةِ وممرّاتِ النقلِ والاستثماراتِ المتبادلة. وتحاولُ تركيا في هذا المسارِ أن تصبحَ أحدَ الفاعلينَ المهمّينَ في هذه المرحلةِ الجديدةِ من خلالِ العلاقاتِ التي تطوّرُها مع سوريةَ والعراقِ والمملكةِ العربيّةِ السعوديّةِ وقطرَ والإماراتِ العربيّةِ المتّحدةِ وعُمانَ وغيرِها من الجيران.
وهذا يعيدُ طرحَ السؤالِ التاريخيّ:
هل يستطيعُ الشرقُ الأوسطُ الذي شُكِّلَ قبلَ قرنٍ بحساباتٍ جيوسياسيّةٍ للقوى الخارجيّةِ أن يقيمَ في قرنِه الثاني نظامَ تعاونٍ جديدًا بإرادتِه الذاتيّة؟
سيجيبُ الزمنُ عن هذا السؤال. لكنّ التاريخَ يعلّمُنا أنّ السلامَ والاستقرارَ الدائمينِ لا يتحقّقانِ بالتدخّلاتِ الخارجيّة، بل بالتعاونِ القائمِ على الثقةِ المتبادلةِ والعدلِ والمصلحةِ المشتركةِ وسيادةِ القانونِ بينَ شعوبِ المنطقة.
أعدّه: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
6 آب/أغسطس 2026 – أوف
الهوامش
¹ ديفيد فرومكين، سلامٌ ينهي كلَّ سلام: سقوطُ الإمبراطوريةِ العثمانيةِ وخلقُ الشرقِ الأوسطِ الحديث، نيويورك 1989.
² جيمس بار، خطٌّ في الرمال: بريطانيا وفرنسا والصراعُ الذي شكّلَ الشرقَ الأوسط، لندن 2011.
³ يوجين روغان، العرب: تاريخ، نيويورك 2009.
⁴ اتّفاقيّةُ سايكس-بيكو (16 أيّار/مايو 1916)؛ جيمس بار، خطٌّ في الرمال.
⁵ وعدُ بلفور، 2 تشرينَ الثاني/نوفمبر 1917؛ جوناثان شنير، وعدُ بلفور، 2010.
⁶ قراراتُ مؤتمرِ سان ريمو (1920)؛ وثائقُ انتدابِ عصبةِ الأمم.
⁷ عصبةُ الأمم، انتدابُ فلسطين، 24 تمّوز/يوليو 1922؛ ماري سي. ويلسون، الملكُ عبدُ الله وبريطانيا وصناعةُ الأردن، 1987.
⁸ مارتن غيلبرت، القدس: ولادةُ مدينةٍ من جديد، 1985.
⁹ جوناثان شنير، وعدُ بلفور.
¹⁰ عصبةُ الأمم، انتدابُ فلسطين، 1922.
¹¹ ماثيو هيوز، تهدئةُ بريطانيا لفلسطين، 2019.
¹² بيني موريس، 1948: تاريخُ الحربِ العربيّةِ-الإسرائيليّةِ الأولى؛ رشيد خالدي، حربُ المئةِ عامٍ على فلسطين، 2020.
¹³ آفي شلايم، الجدارُ الحديديّ: إسرائيلُ والعالمُ العربيّ، 2014؛ مايكل أورين، القوّةُ والإيمانُ والخيال، 2007.
¹⁴ ستانفورد ج. شو وإيزل كورال شو، تاريخُ الإمبراطوريةِ العثمانيةِ وتركيا الحديثة، المجلّدُ الثاني.
¹⁵ مؤتمرُ القاهرة، آذار/مارس 1921.
¹⁶ ماري سي. ويلسون، الملكُ عبدُ الله وبريطانيا وصناعةُ الأردن.
¹⁷ آفي شلايم، التواطؤُ عبرَ الأردن، 1988.
¹⁸ جون باغوت غلوب، جنديٌّ مع العرب، 1957.
¹⁹ آفي شلايم، أسدُ الأردن: حياةُ الملكِ حسين في الحربِ والسلم، 2008.
²⁰ تشارلز تريب، تاريخُ العراق، 2007.
²¹ دانيال يرغين، الجائزة: المسعى الملحميُّ للنفطِ والمالِ والقوّة، 1991.
²² معاهدةُ لوزان (1923)؛ تقريرُ لجنةِ الموصلِ التابعةِ لعصبةِ الأمم (1925).
²³ بيتر سلغليت، بريطانيا في العراق، 2007.
²⁴ حنّا بطاطو، الطبقاتُ الاجتماعيّةُ القديمةُ والحركاتُ الثوريّةُ في العراق، 1978.
²⁵ عديد داويشا، العراق: تاريخٌ سياسيّ، 2009.
²⁶ لاري دايموند، النصرُ المبدّد، 2005.
²⁷ فيليب خوري حتّي، تاريخُ سورية، 1951.
²⁸ عصبةُ الأمم، انتدابُ سوريةَ ولبنان، 1922.
²⁹ فيليب إس. خوري، سوريةُ والانتدابُ الفرنسيّ، 1987.
³⁰ كمال الصليبي، بيتٌ ذو منازلَ كثيرة: إعادةُ النظرِ في تاريخِ لبنان، 1988.
³¹ باتريك سيل، الأسد: الصراعُ من أجلِ الشرقِ الأوسط، 1989.
³² ريمون هينيبوش، سورية: الثورةُ من الأعلى.
³³ دانيال يرغين، الخريطةُ الجديدة، 2020.
³⁴ مضاوي الرشيد، تاريخُ المملكةِ العربيّةِ السعوديّة، 2010.
³⁵ ج. ب. كيلي، بريطانيا والخليجُ الفارسيّ، 1968.
³⁶ نويل بريهوني، اليمنُ المقسّم، 2011.
³⁷ ف. غريغوري غوس الثالث، العلاقاتُ الدوليّةُ للخليجِ الفارسيّ، 2010.
³⁸ برنارد لويس، الشرقُ الأوسط: تاريخٌ موجزٌ لآخرِ ألفيْ سنة، 1995؛ إرفاند أبراهاميان، تاريخُ إيرانَ الحديثة، 2008.
³⁹ مارك ج. غاسيوروفسكي ومالكولم بيرن (محرّران)، محمّد مصدّق وانقلابُ 1953 في إيران، 2004.