Sözde Terör Karşıtı Terör Besleyicileri

Terörü Doğuran Zemini Görmeden Terörle Mücadele Edilebilir mi?

Giriş

Türkiye bugün “Terörsüz Türkiye” hedefini tartışıyor.

Bu hedef ortaya konulduğunda bazı çevreler adeta ayağa kalkıyor:

“Terör örgütüne taviz veriliyor!”

“Öcalan muhatap alınıyor!”

“PKK ile pazarlık yapılıyor!”

“Devlet teröristle anlaşmaz!”

Bu itirazların arkasındaki siyasî tercih ayrıca tartışılabilir. Fakat bizim burada dikkat çekmek istediğimiz mesele bundan daha derindedir.

Asıl sorumuz şudur:

Terörle mücadele ettiğini söyleyenler, terörü doğuran ve yeni teröristlerin yetişmesine imkân veren zihnî zemini hiç sorguluyorlar mı?

Çünkü terör yalnızca dağdaki silâhlı adamdan ibaret değildir.

Terörün arkasında bir fikir vardır.

Bir kimlik telakkisi vardır.

Bir tarih anlayışı vardır.

Bir insan yetiştirme biçimi vardır.

Bir propaganda dili vardır.

Bir mağduriyet anlatımı vardır.

Bir düşman tasavvuru vardır.

Ve bütün bunların sonunda, eline silâh verilen bir insan vardır.

Silâhı susturmak elbette gerekir.

Fakat silâhı yeniden eline alacak nesiller yetişmeye devam ediyorsa, yalnızca silâhlı unsurlarla mücadele ederek terörü bitirdiğinizi sanmak büyük bir yanılgıdır.

İşte bizim asıl meselemiz budur.

Bir taraftan milletin iman, tarih ve medeniyet köklerini zayıflatacaksınız; diğer taraftan gençlerin zihninde meydana gelen boşluğu çeşitli ideolojilerin doldurmasına imkân vereceksiniz; sonra da o ideolojilerin içinden çıkan terör örgütleriyle mücadele ederken bütün kabahati yalnızca dağdaki gençlere yükleyeceksiniz.

Sonra da terörün nasıl ortaya çıktığını soracaksınız.

Önce aynaya bakmak gerekmez mi?

I. 27 Nisan 1909: Bir Devletin Talihindeki Kırılma

27 Nisan 1909’da Sultan II. Abdülhamid’in hâl kararını kendisine tebliğ etmek üzere Yıldız Sarayı’na gönderilen heyette Âyan üyesi eski Bahriye Nazırı Arif Hikmet Paşa, Âyan üyesi Aram Efendi, Draç Mebusu Esad Toptani Paşa ve Selanik Mebusu Emanuel Karasu bulunuyordu.[1]

Heyetin bileşimi, Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşanan büyük siyasî dönüşümün dikkat çekici bir tablosudur.

Burada mesele, bu dört kişinin etnik kökenlerini tek başına siyasî bir hükme dönüştürmek değildir. Asıl mesele, Osmanlı Devleti’nin hükümdarı ve İslâm dünyasının halifesi olan Sultan II. Abdülhamid’in hâl kararını bildiren heyetin, imparatorluğun geçirmekte olduğu zihnî ve siyasî dönüşümün çarpıcı bir sembolü hâline gelmiş olmasıdır.

İttihat ve Terakkî Cemiyeti, 1908’den 1918’e kadar Osmanlı siyasî hayatında belirleyici bir güç hâline geldi.[2]

Bu hareketin ilk çekirdeği de sanıldığı gibi tek renkli bir Türk kadrosundan meydana gelmiyordu. 1889’da Askerî Tıbbiye öğrencileri tarafından kurulan İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’nin ilk çekirdeğinde İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sükûtî ve Mehmed Reşid gibi farklı kökenlerden gelen şahıslar bulunuyordu. Hüseyinzade Ali de ilk dönemde hareketin önemli isimleri arasına katılmıştı.

Dolayısıyla İttihat ve Terakkî için “başından sonuna kadar saf Türklerden meydana gelen bir hareketti” demek tarihî gerçeklikle bağdaşmaz.

Fakat meselenin daha dikkat çekici tarafı şudur:

Çok unsurlu bir Osmanlı muhalefeti olarak ortaya çıkan hareket, zaman içinde Türkçü-milliyetçi bir siyasî çizgiye doğru ilerledi.

Balkan Savaşları sonrasında bu yöneliş daha da belirginleşti.

1908’de hâlâ Balkanlar’dan Arap topraklarına, Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar geniş bir coğrafyayı elinde bulunduran Osmanlı Devleti, 1918’e gelindiğinde ağır savaşların, toprak kayıplarının ve siyasî çözülmenin ardından fiilen çökmüş durumdaydı.[3]

Elbette bu çöküşün sebepleri bir tek cemiyete, bir tek şahsa veya bir tek karara indirgenemez.

Fakat 1908-1918 arasında devlet idaresinde belirleyici rol üstlenen kadroların tercihleri, imparatorluğun son on yılının kaderinde ağır bir tesir meydana getirdi.

Tarihin hükmü sloganlarla değil, neticelerle verilir.

II. Millî Şuur Başka, Köklerden Koparan İdeoloji Başkadır

Burada üzerinde durulması gereken daha derin bir mesele vardır.

Bir hareketin “milliyetçilik” adına konuşması, onun milletin tarihî ve medeniyet kökleriyle gerçekten barışık olduğu anlamına gelmez.

Millet yalnızca soy değildir.

Millet;

dil, tarih, din, ahlâk, hukuk, kültür, müşterek hafıza ve müşterek ideal

üzerinde yükselir.

Türk milletinin asırlar boyunca meydana getirdiği büyük medeniyetin temel harcı da İslâm’dır.

Türk kimliği ile İslâm medeniyeti, Osmanlı-Türk tarihinin en güçlü devirlerinde birbirinden kopuk iki unsur olarak yaşamamıştır.

Bu sebeple milletin İslâmî hafızasını budayan bir milliyetçilik anlayışı, farkında olsun veya olmasın, milletin kendi ruh köklerinden birini kesmektedir.

Millî olmak başka şeydir; milliyetçiliği bir ideoloji hâline getirerek milletin iman ve medeniyet köklerini tasfiye etmek başka şeydir.

Birincisi milleti kendi kökleri üzerinde güçlendirir.

İkincisi ise milleti kendi geçmişine yabancılaştırabilir.

İşte sonraki kırılmaların anlaşılması için bu ayrımı iyi kavramak gerekir.

III. Hukukta Ve Maarifte Büyük Kopuş

Osmanlı Devleti’nin tasfiyesinden sonra kurulan yeni rejim, hukuk ve maarif alanlarında köklü bir değişikliğe yöneldi.

Medenî hukukta İsviçre Medenî Kanunu, ceza hukukunda İtalya’nın Zanardelli Kanunu esas alınarak hazırlanan Türk Ceza Kanunu, idarî hukukta Fransız hukukundan alınan hükümler ve çeşitli usul alanlarında Alman hukukundan yararlanılması, yeni hukuk düzeninin başlıca kaynakları arasında yer aldı.[4]

Bu değişiklikler yalnızca birkaç kanunun değiştirilmesinden ibaret değildi.

Milletin asırlardır taşıdığı hukuk ve medeniyet birikimi yerine yeni bir hukuk anlayışı getiriliyor, devlet ile toplum arasındaki ilişki yeniden kuruluyor, insanın hayatını düzenleyen ölçüler değiştiriliyordu.

Bugün merhum Uğur Mumcu’ya atfedilen meşhur ifade de işte bu hukukî ve medenî kopuşu hiciv yoluyla anlatır:

“İsviçre Medenî Kanunu’na göre evlenen, İtalyan Ceza Kanunu’na göre cezalandırılan, Alman hukukuna göre yargılanan, Fransız idarî sistemiyle yönetilen ve İslâm hukukuna göre gömülen…”

Bu sözün aidiyeti konusunda kesin bir birincil kaynak ortaya konulmadığı için onu “Uğur Mumcu’ya atfedilen meşhur ifade” diye zikretmek daha doğrudur.

Fakat sözün kime ait olduğu, işaret ettiği tarihî tabloyu değiştirmez.

Çünkü hukuk alanında Avrupa hukuklarından yapılan iktibaslar ve yeni hukuk düzeninin bu kaynaklar üzerine kurulması tarihî bir gerçektir.

Asıl mesele de zaten bir cümlenin kime ait olduğu değildir.

Asıl mesele, bir milletin kendi hukuk ve medeniyet mirasıyla bağının koparılmasıdır.

IV. Asıl Kırılma: Toplumun Hafızasından Koparılması

Cumhuriyet’in ilk dönemindeki büyük dönüşüm yalnızca devlet teşkilatında gerçekleşmedi.

Daha derin bir değişiklik insanın zihninde meydana geldi.

Medreseler kapatıldı.

Tekke ve zaviyeler kapatıldı.

Din eğitiminin alanı daraltıldı.

1928’de harf değişikliği yapıldı.

Tarih ve dil politikalarıyla yeni bir millî kimlik anlayışı oluşturulmaya çalışıldı.

Böylece yeni neslin geçmişiyle kurduğu bağ yeniden tarif edildi.

Bir milletin geçmişiyle bağı zayıflatılırsa, ortaya büyük bir boşluk çıkar.

İşte o boşluğu birileri mutlaka doldurur.

İman zayıflarsa başka inançlar gelir.

Medeniyet şuuru zayıflarsa başka medeniyetlerin ölçüleri gelir.

Tarih unutulursa başkasının yazdığı tarih insanın kendi tarihi hâline gelir.

Ahlâkî ölçüler zayıflarsa ideolojiler ahlâkın yerine geçer.

Aidiyet duygusu parçalanırsa örgütler yeni aidiyetler sunar.

Türkiye’de sonraki yıllarda komünizmden Marksizme, ateizmden materyalizme, etnik milliyetçilikten çeşitli radikal akımlara kadar birçok fikrî cereyanın gençler üzerinde tesir kurabilmesinin ardında, işte böyle bir zihnî boşluk da bulunmaktadır.

Burada mesele, “şu okul terörist yetiştirdi” gibi basit bir hüküm kurmak değildir.

Mesele çok daha açıktır:

Bir millet kendi iman, ahlâk, tarih ve medeniyet kaynaklarından uzaklaştırılır; yerine aynı kuvvette bir hakikat ve ahlâk zemini konulmazsa, meydana gelen boşluk mutlaka başka fikirlerle doldurulur.

Terör örgütleri de insan devşirirken tam olarak bu boşluklardan faydalanır.

V. Terör Örgütleri İnsan Kaynağını Nasıl Devşirir?

Hiçbir terör örgütü insanı doğuştan terörist olarak dünyaya getirmez.

Örgütler insan devşirir.

Önce bir mağduriyet anlatımı verirler.

Sonra bir düşman gösterirler.

Ardından öfke üretirler.

Sonra örgütü kurtarıcı olarak gösterirler.

En sonunda da silâhı hak arama vasıtası hâline getirirler.

Böylece sıradan bir genç, adım adım örgütün insan kaynağına dönüştürülür.

Öyleyse yalnızca dağdaki silâhlı kişiye bakmak yeterli değildir.

Şu sorular da sorulmalıdır:

O gencin zihnine kim girdi?

Ona hangi tarihi anlattı?

Hangi düşmanı gösterdi?

Hangi değerleri küçümsedi?

Hangi kimliği kutsallaştırdı?

Hangi ahlâkı meşrulaştırdı?

Ona hangi geleceği vaat etti?

İşte terörle mücadelenin asıl derinliği burada başlar.

Silâhı susturmak gerekir.

Fakat silâhı yeniden doğuracak zihniyeti de kurutmak gerekir.

VI. Siyonist Stratejinin İbretlik Bir Örneği: Ayelet Shaked

Terör meselesinin yalnızca güvenlik cephesinden okunamayacağını gösteren çarpıcı örneklerden biri, İsrail siyasetindeki Ayelet Shaked vakasıdır.

Eski İsrail Adalet Bakanı Ayelet Shaked’in 2014 yılında yayımladığı ve daha sonra kaldırılan bir sosyal medya paylaşımında Filistinlileri ve özellikle Filistinli anneleri hedef alan ağır ifadeler yer almış, bu yaklaşım farklı kaynaklarda ayrıntılı biçimde belgelenmiştir.[5]

Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta Shaked’in şahsından ibaret değildir.

Mesele bir zihniyettir.

Çünkü teröristle mücadele etmek başka şeydir; teröristin annesini, ailesini ve bütün bir toplumu suçlu saymak başka şeydir.

Bir teröristin suçundan dolayı annesini de hedef almak, terörle mücadeleyi hukuk ve adalet çizgisinden çıkarıp kolektif cezalandırma anlayışına sürükler.

Bunun ise terör örgütlerinin propagandasına nasıl hizmet edeceği açıktır.

Daha da önemlisi, bu yaklaşım bize terörün insan kaynağının nasıl görüldüğünü göstermektedir:

Bir neslin nasıl yetiştiğine bakmak, terörle mücadelenin en önemli cephelerinden biridir.

Anne yalnızca aile içinde bir fert değildir.

Anne neslin ilk muallimidir.

Çocuğun ilk dili, ilk sevgisi, ilk ahlâkı ve ilk aidiyet duygusu büyük ölçüde aile içinde şekillenir.

Bu sebeple annelerin, ailelerin ve çocukların zihnî dünyası üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen her ideolojik proje, aslında geleceğin insanını hedeflemektedir.

VII. Kürt Meselesi Üzerinden İslâmî Kardeşliğin Parçalanması

Ayelet Shaked’in Kürt meselesine dair açıklamaları da ayrıca dikkat çekicidir.

2019’da Suriye’nin kuzeyindeki Türk askerî harekâtı sırasında bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının İsrail ve Amerika’nın menfaatine olduğunu açıkça savunmuştur.[6]

Bu sözler tek başına bütün Kürt hareketlerini açıklamaz.

Fakat şu gerçeği açıkça ortaya koyar:

İsrail, Kürt meselesini kendi siyasî ve güvenlik hesabı içinde değerlendirmektedir.

Mesele burada Kürtler değildir.

Mesele, Kürtlerin hangi siyasî projeye bağlanmak istendiğidir.

İslâmî kimliğini muhafaza eden, Türkiye’yi kendi vatanı bilen ve Türklerle kardeşliği tarihî bir hakikat olarak gören Kürt ile; etnik kimliği İslâmî aidiyetin yerine koyarak Türkiye’den kopuş projesine sürüklenen yapı aynı şey değildir.

Aynı şekilde Türk olmak da tek başına bir üstünlük ölçüsü değildir.

İnsanları üstün veya aşağı kılan şey soy değil; iman, ahlâk, adalet ve ameldir.

Bu sebeple Türk ile Kürdü birbirine düşman etmek isteyen her proje, iki tarafın da asırlardır taşıdığı müşterek mirasa saldırmaktadır.

Türk ile Kürdün arasına giren, yalnızca iki milleti ayırmış olmaz.

İslâm’ın tarih boyunca kurduğu büyük kardeşlik bağının bir halkasını da koparmış olur.

VIII. Selahaddin Eyyûbî’nin Hatırlattığı Hakikat

Kürtlerin İslâm tarihindeki en büyük şahsiyetlerinden biri hiç şüphesiz Selahaddin Eyyûbî’dir.

Kudüs’ü Haçlı işgalinden kurtaran Selahaddin Eyyûbî, yalnızca Kürtlerin değil, bütün Müslümanların ortak tarihî şerefidir.

Onun şahsında Kürt kimliği ile İslâmî şuurun birbirine düşman olmadığını tarihin kendisi göstermektedir.

Selahaddin’i Selahaddin yapan şey, sadece Kürt olması değildi.

Onu büyük yapan, İslâm’ın adalet ve cihad şuurunu taşıması, Müslümanları ortak bir hedef etrafında birleştirmesi ve Kudüs davasını bütün Müslümanların davası hâline getirmesiydi.

İşte bugün Kürtleri İslâmî kimliklerinden koparmaya çalışan her fikir, bu tarihî hakikati tersine çevirmektedir.

Çünkü Türk ile Kürdü birbirinden ayırmanın en sağlam yolu, önce ikisini birbirine bağlayan İslâmî zemini zayıflatmaktır.

Bu yüzden mesele yalnızca etnik bir ayrılık değildir.

Mesele, bir milletin tarih boyunca sahip olduğu müşterek iman ve medeniyet şuurunun parçalanmasıdır.

IX. “Terörist Yetiştiren Terör Karşıtları” Ne Demektir?

Şimdi başlığımızdaki ağır ifadeye gelelim.

Terörist yetiştiren terör karşıtları” derken bütün terörle mücadele edenleri suçlamıyoruz.

Biz belirli bir zihniyeti hedef alıyoruz.

Bir taraftan:

“Terör kötüdür!”

diyeceksiniz.

Fakat diğer taraftan:

Milletin tarihî hafızasını zayıflatacaksınız.

İman ve ahlâk eğitimini küçümseyeceksiniz.

Gençleri köklerinden koparacaksınız.

Kimlik boşluğu oluşturacaksınız.

Sonra bu boşluğa giren ideolojilerin yetiştirdiği insanlarla mücadele ederken yalnızca ortaya çıkan neticeye bakacaksınız.

İşte bizim itirazımız budur.

Terörün meyvesine kızıp ağacın köklerine hiç bakmamak, terörle mücadelenin en büyük eksikliğidir.

Terörle mücadele yalnızca polis ve asker işi değildir.

Terörle mücadele aynı zamanda:

insan yetiştirme işidir.

Aile işidir.

Maarif işidir.

Ahlâk işidir.

Adalet işidir.

Aidiyet işidir.

Medeniyet şuurudur.

X. Terörsüz Türkiye’ye İtiraz Edenler Önce Aynaya Bakmalıdır

Bugün “Terörsüz Türkiye” hedefi etrafında yürütülen tartışmada bazı çevreler sürekli aynı sözleri tekrarlıyor:

“Taviz veriliyor!”

“Teröristle görüşülüyor!”

“Öcalan muhatap alınıyor!”

“Devlet geri adım atıyor!”

Bu iddiaların her biri kendi içinde ayrıca tartışılabilir.

Fakat bir noktayı gözden kaçırmamak gerekir:

Bir sürecin doğruluğu, yalnızca kimlerle görüşüldüğüne bakılarak değil, hangi neticeye ulaştığına bakılarak değerlendirilir.

Eğer hedef gerçekten PKK’nın silâhsızlandırılması, örgütsel yapısının sona erdirilmesi ve Türkiye’de terörün kalıcı biçimde bitirilmesi ise, bunun neticesine bakmak gerekir.

Devletin görevi, terör örgütünün silâhını elinden almaktır.

Fakat daha büyük görevi, yeni nesillerin aynı örgütlere insan kaynağı hâline gelmesini engellemektir.

İşte burada “Terörsüz Türkiye” tartışması, yalnızca bugünkü siyasî görüşmelerin sınırlarını aşar.

Mesele şudur:

Yarın yeniden terörist yetişmeyecek bir Türkiye nasıl kurulacaktır?

Bu soruyu sormadan terör meselesi çözülemez.

XI. Celladına Âşık Nesiller Nasıl Yetişir?

Bir toplumun hafızasını değiştirirseniz, önce kahramanlarını değiştirirsiniz.

Kahramanlarını değiştirirseniz, değerlerini değiştirirsiniz.

Değerlerini değiştirirseniz, düşmanlarını değiştirirsiniz.

Düşmanlarını değiştirirseniz, bir müddet sonra kendi düşmanının ürettiği fikirleri savunmaya başlayan nesiller ortaya çıkar.

İşte “celladına âşık nesil” dediğimiz hadise budur.

İnsan kendisine yöneltilen silâhı görmez.

O silâhı tutan elin ürettiği fikre hayran olur.

Kendi tarihini küçümser.

Kendi medeniyetinden utanır.

Kendi inancını gerilik sayar.

Kendi kahramanlarını aşağılar.

Başkasının tarihini ilerleme, başkasının ideolojisini kurtuluş, başkasının ölçüsünü medeniyet kabul eder.

Sonra da kendi toplumuna karşı mücadele etmeyi özgürlük zanneder.

Emperyalizmin en büyük zaferi, bir milleti silâhla yenmesi değil; o milletin evlatlarına kendi değerlerinden utanmayı öğretmesidir.

XII. Emperyalizm Her Zaman Tüfekle Gelmez

Emperyalizm yalnızca işgal ordusundan ibaret değildir.

Bazen orduyla gelir.

Bazen ekonomiyle.

Bazen medya ile.

Bazen eğitimle.

Bazen kültürle.

Bazen propaganda ile.

Bazen de bir milletin kendi çocuklarını kendi tarihine yabancılaştıran fikirleri destekleyerek gelir.

En tehlikeli hâli ise şudur:

İşgal ettiği toplumun insanına, kendi işgalini savundurmak.

Böyle bir durumda işgalcinin asker göndermesine bile gerek kalmaz.

Çünkü toplumun bir kısmı, işgalcinin yerine konuşmaya başlamıştır.

Kendi tarihine düşmanlık ederken bunu özgürlük zanneder.

Kendi medeniyetini reddederken bunu ilerleme zanneder.

Kendi kardeşine düşman olurken bunu hak arayışı zanneder.

İşte “celladına âşık nesil” kavramının arka planında böyle bir zihnî dönüşüm vardır.

XIII. Kamalist Zihniyetin Terör Meselesindeki Çelişkisi

Bugün kendisini terörün en sert karşıtı olarak takdim eden Kamalist çevrelerin önemli bir kısmı, terörün doğurduğu zihnî zemini sorgulamamaktadır.

Hatta mesele daha da çarpıcıdır.

Milletin İslâmî hafızasını zayıflatan,

maarifini kendi köklerinden koparan,

şeriatı düşmanlaştıran,

dinî hayatı uzun yıllar baskı altında tutan,

Batı’dan alınan ölçüleri devlet düzeninin temel taşları hâline getiren,

gençliği farklı ideolojilerin tesirine açık bırakan bir anlayışın mirasçıları, bugün terörün ortaya çıkardığı neticelerden şikâyet etmektedir.

İşte bizim “sözde terör karşıtlığı” dediğimiz çelişki tam burada ortaya çıkıyor.

Çünkü terörü yalnızca örgüt adıyla tanımlarsanız, PKK’yı görürsünüz.

Fakat terörün insan kaynağını üreten zihnî zemine bakarsanız, çok daha derin bir tablo görürsünüz.

Terör örgütü değişebilir; fakat insan yetiştiren zemin değişmiyorsa, terör başka bir isimle yeniden doğabilir.

Bu sebeple gerçek terör karşıtlığı, yalnızca örgüte karşı çıkmak değildir.

Terörün beslendiği fikirlerle de mücadele etmektir.

Terörün insan devşirdiği boşlukları da kapatmaktır.

Gençliği kendi tarihinden, imanından ve medeniyetinden habersiz bırakmamaktır.

XIV. Bizim Ölçümüz: Irka Değil, Fikre Ve Fiile Bakmak

Bizim sözümüz herhangi bir kavme karşı değildir.

Kürt, Türk, Arap, Çerkes veya başka bir kavmin mensubu olmak, insanı ne suçlu ne de masum yapar.

İnsan, benimsediği fikir ve işlediği fiille değerlendirilir.

Bu sebeple:

Her Kürt PKK değildir.

Her Türk Kamalist değildir.

Her Yahudi İsrail hükümeti değildir.

Her seküler insan İslâm düşmanı değildir.

Fakat bir insan veya bir örgüt, hangi fikri savunuyor ve hangi fiili işliyorsa, onun hesabı da buna göre görülmelidir.

Bizim itirazımız bir kavme değil;

teröre, zulme, işgale, Siyonist projelere, etnik bölücülüğe, ahlâkî çöküşe ve insanımızı kendi iman ve medeniyet köklerine düşman eden zihniyetlere yöneliktir.

Bu ayrımı muhafaza etmek, hem adaletin hem de hakikatin gereğidir.

XV. Gerçek Terörsüz Türkiye Nasıl Kurulur?

Terörsüz Türkiye yalnızca dağda silâhlı teröristin bulunmadığı Türkiye değildir.

Gerçek Terörsüz Türkiye;

gençlerin terör örgütlerinin propagandasına muhtaç olmadığı Türkiye’dir.

Kürt gencinin kendisini Türkiye’ye düşman görmek zorunda bırakılmadığı Türkiye’dir.

Türk gencinin Kürt kardeşini tehdit olarak görmediği Türkiye’dir.

Dindar insanın devlet düşmanı, seküler insanın da din düşmanı kabul edilmediği Türkiye’dir.

Devletin adaletle hükmettiği Türkiye’dir.

Vatandaşın hukuk karşısında kendisini sahipsiz hissetmediği Türkiye’dir.

Ailenin çöktürülmediği Türkiye’dir.

Gençliğin uyuşturucu, fuhuş, ateizm, etnik bölücülük veya başka yıkıcı akımların insafına terk edilmediği Türkiye’dir.

Kendi tarihinden utanmayan Türkiye’dir.

Kendi medeniyetini bilen Türkiye’dir.

İmanını ve ahlâkını koruyan Türkiye’dir.

Türk ile Kürdün birbirini kardeş bildiği Türkiye’dir.

Ve en önemlisi:

İnsanımızın başkasının ideolojisine muhtaç bırakılmadığı Türkiye’dir.

XVI. Terörle Mücadele Edecekseniz İnsan Yetiştirin

Terörü gerçekten bitirmek istiyorsanız, yalnızca silâhı hedef almayın.

İnsanı hedef alın.

Fakat onu yok etmek için değil, kazanmak için.

Dağa çıkmış gence yalnızca “suçlu” diye bakmayın.

Onu dağa çıkaran yolu da araştırın.

Örgütün sunduğu sahte kardeşliğin yerine hakikî kardeşliği koyun.

Sahte adaletin yerine adaleti koyun.

Etnik üstünlük iddiasının yerine kardeşliği koyun.

Nefretin yerine ahlâkı koyun.

Kimliksizliğin yerine medeniyet şuurunu koyun.

Ümitsizliğin yerine istikamet koyun.

Gençlere yalnızca “terör kötü” demek yetmez.

Onlara neden yaşamaları, neye inanmaları ve hangi değerler uğruna mücadele etmeleri gerektiğini de öğretmek gerekir.

Çünkü insanın önüne hakikat koymazsanız, yalan ona yol gösterir.

Medeniyet vermezseniz, ideoloji verir.

Kardeşlik vermezseniz, örgüt verir.

Ümit vermezseniz, terör örgütü verir.

XVII. Bugünkü Kavga Yalnızca Dağda Değildir

Bugün kavga yalnızca Ankara’da değildir.

Sadece Meclis’te değildir.

Sadece İmralı’da değildir.

Sadece Kandil’de değildir.

Asıl mücadele aynı zamanda:

evdedir.

okuldadır.

kitaptadır.

sosyal medyadadır.

televizyon ekranındadır.

çocuğun zihnindedir.

Çünkü yarının teröristi bugün doğrudan terörist olarak görünmez.

Bugün kimlik arayan bir çocuk olabilir.

Bugün adaletsizliğe uğradığını düşünen bir genç olabilir.

Bugün toplum tarafından dışlandığını hisseden biri olabilir.

Bugün kendisine değer verilmediğini düşünen bir insan olabilir.

Eğer devlet, aile, maarif ve toplum o insanın elinden tutmazsa, onun elinden başka biri tutar.

Ve o “başka biri” çoğu zaman kendisi için insan devşiren örgüttür.

Bu sebeple terörle mücadelenin en büyük cephesi, insan yetiştirme cephesidir.

XVIII. Sözde Terör Karşıtlarının Asıl İmtihanı

Bugün “terörle mücadele ediyoruz” diyen herkese şu soruyu sormak gerekir:

Sen yalnızca teröristin kendisiyle mi mücadele ediyorsun, yoksa teröristi yetiştiren zihniyetle de mi?

Eğer yalnızca dağdaki teröristi görüyorsan, meselenin bir kısmını görüyorsun.

Eğer silâhı görüp o silâhı eline veren fikri görmüyorsan, meselenin bir kısmını görüyorsun.

Eğer örgütün propagandasını görüp o propagandaya muhtaç hâle gelen gencin zihnindeki boşluğu görmüyorsan, meselenin bir kısmını görüyorsun.

Eğer yıllarca milletin tarihî ve dinî hafızasını zayıflatıp sonra ortaya çıkan fikrî savrulmalardan şikâyet ediyorsan, artık aynaya bakmanın zamanı gelmiştir.

Çünkü terörle mücadelede en büyük yanılgı, terörün yalnızca sonucunu görüp sebebini görmemektir.

XIX. Celladına Âşık Olmayan Bir Nesil

Bizim istediğimiz nesil bellidir.

Tarihini bilecek.

Medeniyetini bilecek.

Dinini bilecek.

Milletini bilecek.

Vatanını bilecek.

Devletini bilecek.

Fakat bunları bilmekle yetinmeyip adaleti de bilecek.

Türk olmak, Kürde zulmetme hakkı değildir.

Kürt olmak, Türkten nefret etme hakkı değildir.

Müslüman olmak ise bütün bunların üzerinde bir adalet ve ahlâk sorumluluğudur.

Bizim istediğimiz nesil:

Ne emperyalizmin uşağı olacak,

ne terör örgütünün militanı olacak,

ne kendi kardeşine düşman olacak,

ne de kendi tarihinden utanacaktır.

Kendi medeniyetinin farkında olacak.

Fakat adaletten ayrılmayacaktır.

Kendi milletini sevecek.

Fakat başka milletlere zulmetmeyecektir.

Kendi dinine bağlanacak.

Fakat insanlık onurunu çiğnemeyecektir.

İşte gerçek terörsüz Türkiye’nin insanı budur.

Sonuç: Terörle Mücadele Edenler Önce Terörün Kaynağını Kurutmalıdır

Bugün “Terörsüz Türkiye” hedefini tartışıyoruz.

Tartışalım.

Sorgulayalım.

Eleştirelim.

Fakat bunu yaparken tarihimizi unutmayalım.

Bir asırdan fazla zamandır yaşadığımız büyük siyasî ve fikrî kırılmaları hesaba katmadan bugünkü terör meselesini anlayamayız.

II. Abdülhamid’in hâlinden İttihat ve Terakkî dönemine;

İttihat ve Terakkî’den Millî Mücadele’ye;

Millî Mücadele’den Cumhuriyet’in kuruluşuna;

hukuk ve maarif alanındaki köklü değişikliklerden tek parti dönemine;

oradan sağ-sol çatışmalarına, 12 Eylül’e ve nihayet PKK terörüne kadar uzanan zincirin halkalarını birlikte görmek zorundayız.

Çünkü tarih parçalı değildir.

Bugün, dünün neticesidir.

Yarın da bugünün neticesi olacaktır.

O hâlde artık şu kolaycılıktan vazgeçelim:

Terörist kötü adamdır; onu yakalarsak mesele biter.

Hayır.

Teröristin elindeki silâhı susturmak gerekir.

Fakat teröriste o silâhı veren fikri de susturmak gerekir.

Terör örgütünün insan kaynağını kurutmak gerekir.

Terör örgütlerinin gençleri devşirdiği boşlukları kapatmak gerekir.

Terörün istismar ettiği adaletsizlikleri gidermek gerekir.

Kimlik bunalımını istismar eden propagandayı boşa çıkarmak gerekir.

Ve en önemlisi, çocuklarımızı başkasının ideolojisine muhtaç bırakmayacak bir iman, ahlâk, tarih ve medeniyet şuuru yeniden inşa edilmelidir.

Çünkü insanın zihnini boş bırakırsanız, o boşluğu birileri doldurur.

Kendi çocuğunuza hakikati öğretmezseniz, başkası ona yalanı öğretir.

Kendi medeniyetinizi tanıtmazsanız, başkası kendi medeniyetini üstün gösterir.

Kendi kardeşlik bağlarınızı güçlendirmezseniz, başkası aranıza fitne sokar.

Kendi gençliğinize bir ideal vermezseniz, örgütler ona kendi idealini verir.

İşte bunun için terörle mücadele edenlerin önce kendilerine şu soruyu sormaları gerekir:

Terörü gerçekten bitirmek mi istiyorsunuz?

Öyleyse sadece teröristle savaşmayın.

Terörist yetiştiren zihniyetle de savaşın.

Sadece silâhı susturmayın.

Silâhı konuşturan ideolojiyi de susturun.

Sadece dağa çıkan genci cezalandırmayın.

Onu dağa çıkaran yolları da kapatın.

Sadece başkasının propagandasından şikâyet etmeyin.

Kendi çocuklarınıza verecek hakikatinizi yeniden inşa edin.

Çünkü terörsüzlük, yalnızca silâhların susması değildir.

Terörsüzlük, insanın teröre muhtaç hâle gelmemesidir.

Terörsüzlük, gencin örgütte kardeşlik aramamasıdır.

Terörsüzlük, Kürdün Türkte, Türkün Kürtte düşman aramamasıdır.

Terörsüzlük, insanımızın kendi tarihinden utanmamasıdır.

Terörsüzlük, kendi imanından ve medeniyetinden güç alan bir neslin yetişmesidir.

İşte o zaman yalnızca terör örgütlerinin silâhları değil, onları yeniden doğuran zemin de kurutulmuş olur.

Ve o zaman:

Celladına âşık nesiller değil; kendi milletine, kendi medeniyetine, kendi vatanına ve bütün insanlığa karşı adalet duygusunu kaybetmeyen nesiller yetişir.

Asıl terörsüz Türkiye budur.

Asıl istikbal de budur.

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
10.08.2026 – OF

Dipnotlar

  1. II. Abdülhamid’in hâl kararının kendisine tebliği için Yıldız Sarayı’na gönderilen heyette Arif Hikmet Paşa, Aram Efendi, Esad Toptani Paşa ve Emanuel Karasu yer almıştır. Heyetin teşekkülü hakkında bkz. Ali Alkan, “Emanuel Karasu Biyografisine Katkı II”, İslâm Araştırmaları Dergisi; Ali Kozan, “II. Abdülhamid’in Hal’i”, İSAM arşivindeki çalışma.
  2. M. Şükrü Hanioğlu, “İttihat ve Terakkî Cemiyeti”, TDV İslâm Ansiklopedisi. İttihat ve Terakkî Cemiyeti, 1908-1918 arasında Osmanlı siyasî hayatında belirleyici güç olmuştur.
  3. Osmanlı Devleti’nin 1908-1918 arasındaki çözülüşünde Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, askerî ve iktisadî şartlar, dış müdahaleler ve daha önce birikmiş yapısal meseleler birlikte rol oynamıştır. Buradaki vurgu, bütün bu sebeplerin yanında İttihat ve Terakkî kadrolarının son on yıldaki siyasî sorumluluğuna yöneliktir.
  4. Cumhuriyet dönemindeki kanunlaştırma hareketlerinde İsviçre Medenî Kanunu, İtalya’nın Zanardelli Kanunu esas alınarak hazırlanan Türk Ceza Kanunu, Fransa’dan alınan idarî hukuk modelleri ve çeşitli alanlarda Alman hukukundan yapılan iktibaslar önemli yer tutmuştur.
  5. Ayelet Shaked’in 2014 yılında yayımladığı ve daha sonra kaldırılan sosyal medya paylaşımında Filistinli anneleri de hedef alan ağır ifadeler kullandığı çeşitli kaynaklarda aktarılmıştır. Burada esas alınan husus, belirli bir şahsın sözünden ziyade, terörle mücadele adı altında aileyi ve nesli de hedef alan zihniyetin mahiyetidir.
  6. Ayelet Shaked, 9 Ekim 2019’da yaptığı açıklamalarda bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının İsrail ve Amerika’nın menfaatine olduğunu savunmuştur. Bu açıklama, İsrail siyasetinin Kürt meselesine verdiği stratejik önemi göstermesi bakımından dikkate değerdir.
  7. Bu makalede herhangi bir etnik topluluk ile bir terör örgütü özdeşleştirilmemektedir. Kürt vatandaşlarımız ile PKK/PYD arasında ayrım yapılması, adaletin ve hakikatin gereğidir.
  8. “Celladına âşık nesil” ifadesi, kendi tarihine, imanına ve medeniyet köklerine yabancılaştırılarak kendisine zarar veren fikirleri benimseyen nesilleri anlatan mecazî bir ifadedir.
  9. “Terörist yetiştiren terör karşıtları” ifadesi, terörle mücadele eden bütün kişi ve kurumları hedef alan literal bir hüküm değildir. Terörün insan kaynağını doğuran zihnî ve fikrî zemini sorgulamadan yalnızca ortaya çıkan neticeyle mücadele eden anlayışa yöneltilmiş bir eleştiridir.
  10. Terör örgütlerinin insan devşirmesinde propaganda, aidiyet arayışı, mağduriyet anlatıları, kimlik bunalımları ve çeşitli siyasî ve iktisadî şartlar etkili olabilmektedir. Bu sebeple kalıcı terör mücadelesi güvenlik tedbirlerinin yanında insan yetiştirme, adalet ve maarif meselelerini de içine almak zorundadır.
  11. Makalenin temel iddiası şudur: Terörü yalnızca silâhlı unsurundan ibaret gören bir mücadele eksiktir. Terörün insan kaynağını ve onu besleyen fikrî zemini kurutmadan kalıcı neticeye ulaşmak mümkün değildir.
  12. Makalede herhangi bir kavme veya etnik topluluğa topluca suç isnat edilmemektedir. Ölçü, kişinin veya yapının benimsediği fikirler ve gerçekleştirdiği fiillerdir.

ترجمة من التركية إلى العربية: 👇

مُدَّعُو مُكَافَحَةِ الإِرْهَابِ وَمَنْ يُغَذُّونَهُ

هَلْ يُمْكِنُ مُكَافَحَةُ الإِرْهَابِ مِنْ دُونِ النَّظَرِ فِي البِيئَةِ الَّتِي تُنْجِبُهُ؟

مقدّمة

تُناقش تركيا اليوم هدفَ «تركيا بلا إرهاب».

وحين طُرح هذا الهدف، انتفضت بعض الأوساط وكأنّها على موعد مع كارثة:

«يُقدَّم التنازل للتنظيم الإرهابي!»

«يُتَّخذ أوجلان طرفاً مخاطَباً!»

«تُجرى مساومات مع حزب العمال الكردستاني!»

«الدولة لا تتفاوض مع الإرهابيين!»

ويمكن، بطبيعة الحال، أن يكون الخيار السياسي الكامن وراء هذه الاعتراضات موضع نقاش مستقل. غير أنّ القضية التي نريد أن نلفت النظر إليها هنا أعمق من ذلك بكثير.

والسؤال الحقيقي هو:

هل يتساءل الذين يقولون إنهم يكافحون الإرهاب عن الأرضية الفكرية التي تُنجب الإرهاب وتتيح نشوء أجيال جديدة من الإرهابيين؟

فالإرهاب ليس مجرد رجل مسلّح في الجبال.

فوراء الإرهاب فكرة.

وتصوّرٌ للهوية.

ورؤيةٌ للتاريخ.

وطريقةٌ في تربية الإنسان.

ولغةٌ دعائية.

وروايةٌ للمظلومية.

وتصوّرٌ للعدو.

وفي نهاية هذا كله، يوجد إنسانٌ وُضع السلاح في يده.

ولا شك في ضرورة إسكات السلاح.

لكن إذا استمرّت أجيالٌ جديدة في النشوء وهي مهيّأة لحمل السلاح من جديد، فإن الاعتقاد بأن الإرهاب قد انتهى بمجرد مكافحة العناصر المسلّحة وحدها، إنما هو وهمٌ كبير.

وهذه هي قضيتنا الأساسية.

فمن جهة، تُضعفون جذور الأمة الإيمانية والتاريخية والحضارية؛ ومن جهة أخرى، تتيحون للفراغ الذي ينشأ في عقول الشباب أن تملأه مختلف الأيديولوجيات؛ ثم تحملون الشباب الموجودين في الجبال وحدهم كامل المسؤولية، وأنتم تحاربون التنظيمات الإرهابية التي خرجت من رحم تلك الأيديولوجيات.

ثم تتساءلون: كيف ظهر الإرهاب؟

أفلا ينبغي أن ننظر أولاً في المرآة؟

أولاً: 27 نيسان/أبريل 1909: منعطفٌ في مصير دولة

في 27 نيسان/أبريل 1909، كان الوفد الذي أُرسل إلى قصر يلدز لإبلاغ السلطان عبد الحميد الثاني بقرار خلعه يتكوّن من عضو مجلس الأعيان ووزير البحرية الأسبق عارف حكمت باشا، وعضو مجلس الأعيان آرام أفندي، ونائب دراج أسعد طوبتاني باشا، ونائب سلانيك إيمانويل قره صو.[1]

وكان تكوين هذا الوفد صورةً لافتة من صور التحول السياسي الكبير الذي شهدته الدولة العثمانية في أواخر عهدها.

وليس المقصود هنا تحويل الأصول العرقية لهؤلاء الأشخاص الأربعة، بمجردها، إلى حكم سياسي. وإنما القضية الأساسية هي أن الوفد الذي أُرسل لإبلاغ سلطان الدولة العثمانية وخليفة العالم الإسلامي السلطان عبد الحميد الثاني بقرار خلعه، أصبح رمزاً صارخاً للتحول الفكري والسياسي الذي كانت الإمبراطورية تمرّ به.

وقد أصبح جمعية الاتحاد والترقي قوةً حاسمة في الحياة السياسية العثمانية بين عامي 1908 و 1918.[2]

كما أن النواة الأولى لهذه الحركة لم تكن، خلافاً لما يُتصوَّر أحياناً، مؤلَّفة من كادر تركي خالص اللون. فقد كان في النواة الأولى لـ«جمعية الاتحاد العثماني» التي أسسها طلاب الطب العسكري سنة 1889، شخصيات من أصول مختلفة، مثل إبراهيم تيمو، وعبد الله جودت، وإسحاق سُكوتي، ومحمد رشيد. كما انضم حسين زاده علي في المرحلة الأولى إلى أبرز رجال الحركة.

ومن ثم، فإن القول إن الاتحاد والترقي كان «حركةً مؤلفة من أتراك خُلَّص من أولها إلى آخرها» لا ينسجم مع الحقيقة التاريخية.

غير أن الجانب الأكثر لفتاً للنظر في القضية هو الآتي:

إن الحركة التي ظهرت في بدايتها بوصفها معارضة عثمانية متعددة العناصر، أخذت مع مرور الزمن تتجه نحو خط سياسي تركي قومي.

وقد ازداد هذا الاتجاه وضوحاً بعد حروب البلقان.

فالدولة العثمانية التي كانت لا تزال سنة 1908 تسيطر على رقعة جغرافية واسعة تمتد من البلقان إلى البلاد العربية، ومن شمال أفريقيا إلى الشرق الأوسط، كانت قد وصلت بحلول سنة 1918، بعد الحروب الثقيلة وفقدان الأراضي والتفكك السياسي، إلى حالة من الانهيار الفعلي.[3]

ولا يمكن، بطبيعة الحال، اختزال أسباب هذا الانهيار في جمعية واحدة أو شخص واحد أو قرار واحد.

لكن الخيارات التي اتخذتها النخب التي اضطلعت بالدور الحاسم في إدارة الدولة خلال الفترة 1908-1918 كان لها أثر بالغ في مصير العقد الأخير من عمر الإمبراطورية.

فالتاريخ لا يصدر أحكامه بالشعارات، وإنما بالنتائج.

ثانياً: الوعي القومي شيء، والأيديولوجيا التي تقطع الصلة بالجذور شيء آخر

هناك قضية أعمق ينبغي الوقوف عندها.

إن تحدث حركة باسم «القومية» لا يعني بالضرورة أنها متصالحة حقاً مع الجذور التاريخية والحضارية للأمة.

فالأمة ليست مجرد عِرق.

بل تقوم الأمة على:

اللغة، والتاريخ، والدين، والأخلاق، والقانون، والثقافة، والذاكرة المشتركة، والمُثل المشتركة.

وكان الإسلام هو العِماد الأساسي للحضارة العظيمة التي أنشأتها الأمة التركية على مدى قرون.

ولم تكن الهوية التركية والحضارة الإسلامية في أقوى عهود التاريخ العثماني-التركي عنصرين منفصلين يعيش كل منهما بمعزل عن الآخر.

ومن ثم فإن قوميةً تقطع من الذاكرة الإسلامية للأمة، فإنها، شاءت أم أبت، تقطع أحد جذور روح الأمة.

فشيءٌ أن تكون وطنياً أو قومياً، وشيء آخر أن تتحول القومية إلى أيديولوجيا فتعمل على تصفية الجذور الإيمانية والحضارية للأمة.

الأول يقوّي الأمة فوق جذورها.

أما الثاني فقد يجعل الأمة غريبةً عن ماضيها.

ومن الضروري فهم هذا التمييز جيداً من أجل إدراك الانعطافات اللاحقة.

ثالثاً: القطيعة الكبرى في القانون والتعليم

اتجه النظام الجديد الذي أُقيم بعد تصفية الدولة العثمانية إلى إحداث تغيير جذري في مجالي القانون والتعليم.

فقد كان القانون المدني السويسري، وقانون العقوبات التركي المعدّ على أساس قانون زانارديلي الإيطالي، وبعض الأحكام المقتبسة من القانون الفرنسي في المجال الإداري، والاستفادة من القانون الألماني في مجالات إجرائية مختلفة، من أبرز مصادر النظام القانوني الجديد.[4]

ولم تكن هذه التغييرات مجرد استبدال بضعة قوانين.

فقد أُقيم تصور قانوني جديد بدلاً من التراث القانوني والحضاري الذي حملته الأمة طوال قرون، وأُعيد بناء العلاقة بين الدولة والمجتمع، وتغيّرت المعايير التي تنظّم حياة الإنسان.

ومن هنا جاءت العبارة الشهيرة المنسوبة إلى المرحوم أوغور مومجو، التي تصف هذه القطيعة القانونية والحضارية على سبيل السخرية:

«يتزوج وفق القانون المدني السويسري، ويُعاقب وفق قانون العقوبات الإيطالي، ويُحاكم وفق القانون الألماني، ويُدار وفق النظام الإداري الفرنسي، ثم يُدفن وفق الشريعة الإسلامية…»

ولأن مصدراً أولياً قاطعاً لم يُقدَّم لإثبات نسبة هذه العبارة إلى أوغور مومجو، فالأدق أن نذكرها بوصفها «العبارة الشهيرة المنسوبة إلى أوغور مومجو».

غير أن نسبة العبارة إلى قائلها لا تغيّر الصورة التاريخية التي تشير إليها.

فإن اقتباس قوانين أوروبية في مجال التشريع، وإقامة النظام القانوني الجديد على هذه المصادر، حقيقة تاريخية.

وليست القضية الأساسية، أصلاً، في معرفة صاحب جملة بعينها.

وإنما القضية هي قطع الصلة بين أمة وبين ميراثها القانوني والحضاري.

رابعاً: القطيعة الحقيقية: فصل المجتمع عن ذاكرته

لم يقتصر التحول الكبير في المرحلة الأولى من الجمهورية على مؤسسات الدولة.

بل حدث تغير أعمق في عقل الإنسان.

أُغلقت المدارس الدينية.

وأُغلقت التكايا والزوايا.

وضُيّق مجال التعليم الديني.

وفي سنة 1928 أُجري تغيير الحروف.

ومن خلال سياسات التاريخ واللغة، جرت محاولة لإنشاء تصور جديد للهوية القومية.

وهكذا أُعيد تعريف الصلة التي تقيمها الأجيال الجديدة مع ماضيها.

فإذا أُضعفت صلة أمة بماضيها، نشأ فراغ كبير.

ولا بد أن يأتي من يملأ ذلك الفراغ.

إذا ضعف الإيمان، جاءت معتقدات أخرى.

وإذا ضعف الوعي الحضاري، جاءت معايير حضارات أخرى.

وإذا نُسي التاريخ، أصبح التاريخ الذي كتبه الآخر تاريخاً للإنسان نفسه.

وإذا ضعفت المعايير الأخلاقية، حلّت الأيديولوجيات محل الأخلاق.

وإذا تفكك الشعور بالانتماء، قدّمت التنظيمات انتماءات جديدة.

وإن قدرة تيارات فكرية كثيرة، من الشيوعية والماركسية إلى الإلحاد والمادية، ومن القومية الإثنية إلى مختلف التيارات المتطرفة، على التأثير في الشباب في تركيا خلال السنوات اللاحقة، تجد وراءها أيضاً مثل هذا الفراغ الفكري.

وليس المقصود هنا إصدار حكم بسيط من قبيل: «هذه المدرسة ربّت الإرهابيين».

القضية أوضح وأعمق:

إذا أُبعدت أمة عن مصادر إيمانها وأخلاقها وتاريخها وحضارتها، ولم يوضع مكانها أساسٌ آخر بالقوة نفسها من الحقيقة والأخلاق، فلا بد أن يملأ الفراغ الذي نشأ أفكارٌ أخرى.

والتنظيمات الإرهابية تستفيد تحديداً من هذه الفراغات عندما تستقطب البشر.

خامساً: كيف تستقطب التنظيمات الإرهابية مواردها البشرية؟

لا يولد أي إنسان إرهابياً بطبيعته.

التنظيمات تستقطب البشر.

تبدأ أولاً بتقديم رواية للمظلومية.

ثم تحدد عدواً.

ثم تولّد الغضب.

ثم تقدّم التنظيم بوصفه المنقذ.

وفي النهاية تجعل السلاح وسيلةً للمطالبة بالحقوق.

وهكذا يتحول شاب عادي، خطوةً بعد خطوة، إلى مورد بشري للتنظيم.

إذن، لا يكفي أن ننظر إلى المسلح الموجود في الجبل وحده.

بل ينبغي أن نطرح أيضاً الأسئلة الآتية:

من دخل إلى عقل ذلك الشاب؟

أي تاريخ رواه له؟

ومن العدو الذي عرّفه به؟

وأي قيم احتقرها في عينيه؟

وأي هوية قدّسها؟

وأي أخلاق شرعنها؟

وأي مستقبل وعده به؟

هنا تبدأ العمق الحقيقي لمكافحة الإرهاب.

يجب إسكات السلاح.

لكن يجب كذلك تجفيف الذهنية التي ستُعيد إنتاج السلاح.

سادساً: مثال جدير بالاعتبار على الاستراتيجية الصهيونية: أييليت شاكيد

من الأمثلة اللافتة التي تُظهر أن قضية الإرهاب لا يمكن قراءتها من زاوية أمنية وحدها، قضية أييليت شاكيد في السياسة الإسرائيلية.

فقد نشرت وزيرة العدل الإسرائيلية السابقة أييليت شاكيد سنة 2014 منشوراً على وسائل التواصل الاجتماعي، حُذف لاحقاً، تضمّن عبارات شديدة اللهجة استهدفت الفلسطينيين، ولا سيما الأمهات الفلسطينيات، وقد وثّقت مصادر مختلفة هذا التوجه بالتفصيل.[5]

غير أن النقطة الأساسية التي ينبغي الانتباه إليها هنا لا تتعلق بشاكيد شخصياً.

إنها تتعلق بذهنية.

فمكافحة الإرهابي شيء، واعتبار أم الإرهابي وأسرته ومجتمعاً بأكمله مذنبين شيء آخر.

إن استهداف أم الإرهابي بسبب جريمة ارتكبها ابنها يخرج مكافحة الإرهاب من إطار القانون والعدل، ويدفع بها نحو مفهوم العقاب الجماعي.

ومن الواضح كيف يمكن لمثل هذا الأمر أن يخدم دعاية التنظيمات الإرهابية.

والأهم من ذلك أن هذا التوجه يبيّن لنا كيف يُنظر إلى المورد البشري للإرهاب:

إن النظر في كيفية تربية جيل من الأجيال يمثل إحدى أهم جبهات مكافحة الإرهاب.

فالأم ليست مجرد فرد داخل الأسرة.

الأم هي المعلمة الأولى للجيل.

فاللغة الأولى للطفل، والحب الأول، والأخلاق الأولى، والشعور الأول بالانتماء، تتشكل إلى حد كبير داخل الأسرة.

ولهذا فإن كل مشروع أيديولوجي يسعى إلى السيطرة على العالم الفكري للأمهات والأسر والأطفال إنما يستهدف، في الحقيقة، إنسان المستقبل.

سابعاً: تفكيك الأخوّة الإسلامية من خلال القضية الكردية

كما تستحق تصريحات أييليت شاكيد بشأن القضية الكردية اهتماماً خاصاً.

ففي سنة 2019، وأثناء العملية العسكرية التركية في شمال سوريا، دافعت صراحةً عن أن إقامة دولة كردية مستقلة تخدم مصالح إسرائيل والولايات المتحدة.[6]

ولا تفسر هذه التصريحات وحدها جميع الحركات الكردية.

لكنها تكشف بوضوح عن حقيقة:

إن إسرائيل تنظر إلى القضية الكردية ضمن حساباتها السياسية والأمنية الخاصة.

وليست القضية هنا هي الأكراد.

وإنما القضية هي المشروع السياسي الذي يُراد ربط الأكراد به.

فالكردي الذي يحافظ على هويته الإسلامية، ويعدّ تركيا وطنه، ويرى الأخوّة مع الأتراك حقيقةً تاريخية، ليس هو نفسه الكيان الذي يُدفع نحو مشروع الانفصال عن تركيا من خلال وضع الهوية الإثنية محل الانتماء الإسلامي.

وكذلك فإن كون الإنسان تركياً ليس وحده معياراً للتفاضل.

فالذي يرفع الإنسان أو يضعه ليس النسب، وإنما الإيمان والأخلاق والعدل والعمل.

ومن ثم فإن كل مشروع يريد إيقاع العداوة بين الترك والكرد إنما يهاجم الميراث المشترك الذي حمله الطرفان طوال قرون.

ومن يدخل بين التركي والكردي لا يفصل شعبين فحسب.

بل يقطع أيضاً حلقة من حلقات رابطة الأخوّة الكبرى التي أقامها الإسلام عبر التاريخ.

ثامناً: الحقيقة التي يذكّرنا بها صلاح الدين الأيوبي

لا شك أن صلاح الدين الأيوبي واحد من أعظم الشخصيات الكردية في التاريخ الإسلامي.

فصلاح الدين الأيوبي الذي حرر القدس من الاحتلال الصليبي ليس شرفاً تاريخياً للأكراد وحدهم، بل هو شرف مشترك لجميع المسلمين.

وقد أثبت التاريخ من خلال شخصيته أن الهوية الكردية والوعي الإسلامي ليسا عدوين متناقضين.

ولم يكن الشيء الذي جعل صلاح الدين صلاحَ الدين مجرد كونه كردياً.

بل الذي جعله عظيماً هو حمله لوعي الإسلام بالعدل والجهاد، وتوحيده المسلمين حول هدف مشترك، وتحويل قضية القدس إلى قضية جميع المسلمين.

وهنا فإن كل فكرة تحاول فصل الأكراد عن هويتهم الإسلامية إنما تقلب هذه الحقيقة التاريخية رأساً على عقب.

فإن أقوى طريق للفصل بين التركي والكردي هو إضعاف الأرضية الإسلامية التي تربط بينهما أولاً.

ولهذا فالقضية ليست مجرد انفصال إثني.

إنها قضية تفكيك الوعي المشترك بالإيمان والحضارة الذي امتلكته الأمة عبر تاريخها.

تاسعاً: ماذا نعني بعبارة «مَن يُربّون الإرهابيين وهم يحاربون الإرهاب»؟

لنأت الآن إلى العبارة الثقيلة الواردة في عنواننا.

حين نقول: «مَن يُربّون الإرهابيين وهم يحاربون الإرهاب»، فنحن لا نتهم جميع الذين يكافحون الإرهاب.

وإنما نستهدف ذهنية محددة.

فمن جهة تقول:

«الإرهاب شر!»

ومن جهة أخرى:

تضعفون الذاكرة التاريخية للأمة.

وتستهينون بالتربية الإيمانية والأخلاقية.

وتقطعون الشباب عن جذورهم.

وتنشئون فراغاً في الهوية.

ثم، حين تحاربون الأشخاص الذين ربّتهم الأيديولوجيات التي دخلت ذلك الفراغ، لا تنظرون إلا إلى النتيجة التي ظهرت أمامكم.

هذا هو اعتراضنا.

إن الغضب من ثمرة الإرهاب، وعدم النظر مطلقاً إلى جذور الشجرة، هو أكبر أوجه القصور في مكافحة الإرهاب.

فمكافحة الإرهاب ليست مهمة الشرطة والجيش وحدهما.

إنها أيضاً:

مهمة تربية الإنسان.

ومهمة الأسرة.

ومهمة التعليم.

ومهمة الأخلاق.

ومهمة العدل.

ومهمة الانتماء.

ومهمة الوعي الحضاري.

عاشراً: على المعترضين على «تركيا بلا إرهاب» أن ينظروا أولاً في المرآة

في الجدل الدائر اليوم حول هدف «تركيا بلا إرهاب»، تكرر بعض الأوساط العبارات نفسها باستمرار:

«تُقدَّم التنازلات!»

«يُتفاوض مع الإرهابي!»

«يُتخذ أوجلان طرفاً مخاطَباً!»

«الدولة تتراجع!»

ويمكن مناقشة كل واحد من هذه الادعاءات على حدة.

لكن ينبغي ألا نغفل عن نقطة مهمة:

إن صحة أي مسار لا تُقاس فقط بالنظر إلى من جرى التفاوض معهم، وإنما تُقاس أيضاً بالنتيجة التي وصل إليها.

فإذا كان الهدف حقاً هو نزع سلاح حزب العمال الكردستاني، وإنهاء بنيته التنظيمية، ووضع حد دائم للإرهاب في تركيا، فلا بد من النظر إلى النتيجة.

فمهمة الدولة هي نزع سلاح التنظيم الإرهابي.

لكن مهمتها الأكبر هي منع الأجيال الجديدة من التحول إلى مورد بشري للتنظيمات نفسها.

وهنا يتجاوز نقاش «تركيا بلا إرهاب» حدود المفاوضات السياسية الجارية اليوم.

والقضية هي:

كيف نبني تركيا لا تنشأ فيها أجيال جديدة من الإرهابيين غداً؟

فمن دون طرح هذا السؤال لا يمكن حل قضية الإرهاب.

الحادي عشر: كيف تنشأ أجيال عاشقة لقاتلها؟

إذا غيّرت ذاكرة مجتمع، فإنك تغيّر أولاً أبطاله.

وإذا غيّرت أبطاله، غيّرت قيمه.

وإذا غيّرت قيمه، غيّرت أعداءه.

وإذا غيّرت أعداءه، ظهر بعد مدة جيل يبدأ في الدفاع عن الأفكار التي أنتجها عدوه نفسه.

هذه هي الظاهرة التي نعنيها بعبارة «جيل عاشق لقاتله».

فالإنسان لا يرى السلاح الموجّه إليه.

بل يُعجب بالفكرة التي أنتجتها اليد التي تحمل ذلك السلاح.

يحتقر تاريخه.

ويخجل من حضارته.

ويعدّ إيمانه تخلفاً.

ويحطّ من شأن أبطاله.

ويعدّ تاريخ الآخر تقدماً، وأيديولوجية الآخر خلاصاً، ومعايير الآخر حضارة.

ثم يظن أن النضال ضد مجتمعه هو الحرية.

إن أعظم انتصار للإمبريالية ليس أن تهزم أمة بالسلاح، وإنما أن تعلّم أبناء تلك الأمة أن يخجلوا من قيمهم.

الثاني عشر: الإمبريالية لا تأتي دائماً بالبندقية

الإمبريالية ليست مجرد جيش احتلال.

قد تأتي أحياناً بالجيش.

وأحياناً بالاقتصاد.

وأحياناً بالإعلام.

وأحياناً بالتعليم.

وأحياناً بالثقافة.

وأحياناً بالدعاية.

وقد تأتي أحياناً بدعم الأفكار التي تجعل أمةً تُغرب أبناءها عن تاريخها.

لكن أخطر صورها هي:

أن تجعل الإنسان في المجتمع الذي احتلته يدافع عن احتلاله هو نفسه.

وفي مثل هذه الحالة لا يعود المحتل بحاجة حتى إلى إرسال جنوده.

لأن جزءاً من المجتمع بدأ يتحدث نيابةً عن المحتل.

يعادي تاريخه ويظن ذلك حرية.

ويرفض حضارته ويظن ذلك تقدماً.

ويعادي أخاه ويظن ذلك دفاعاً عن الحق.

وهكذا يظهر التحول الفكري الكامن وراء مفهوم «الجيل العاشق لقاتله».

الثالث عشر: تناقض الذهنية الكمالية في قضية الإرهاب

إن قسماً مهماً من الأوساط الكمالية التي تقدم نفسها اليوم بوصفها أشد المعارضين للإرهاب، لا يتساءل عن الأرضية الفكرية التي أنجبت الإرهاب.

بل إن القضية أكثر إثارةً للانتباه.

فهناك ذهنية:

أضعفت الذاكرة الإسلامية للأمة،

وقطعت التعليم عن جذوره،

وجعلت الشريعة عدواً،

وأخضعت الحياة الدينية للضغط سنوات طويلة،

وجعلت المعايير المقتبسة من الغرب أحجاراً أساسية في بناء نظام الدولة،

وتركت الشباب عرضةً لتأثير أيديولوجيات مختلفة،

ثم يأتي ورثة هذه الذهنية اليوم ليشتكوا من النتائج التي أفرزها الإرهاب.

وهنا تحديداً يظهر التناقض الذي نسميه «مكافحة الإرهاب المزعومة».

فإذا عرّفت الإرهاب فقط باسم التنظيم، سترى حزب العمال الكردستاني.

لكن إذا نظرت إلى الأرضية الفكرية التي تنتج المورد البشري للإرهاب، سترى صورة أعمق بكثير.

قد يتغير اسم التنظيم الإرهابي؛ لكن إذا لم تتغير الأرضية التي تنتج الإنسان، فقد يولد الإرهاب من جديد تحت اسم آخر.

ولهذا فإن المعارضة الحقيقية للإرهاب ليست مجرد معارضة التنظيم.

بل هي أيضاً مكافحة الأفكار التي يتغذى عليها الإرهاب.

وإغلاق الفراغات التي تستقطب منها التنظيمات الإرهابية البشر.

وعدم ترك الشباب جاهلين بتاريخهم وإيمانهم وحضارتهم.

الرابع عشر: معيارنا: النظر إلى الفكرة والفعل، لا إلى العِرق

ليس كلامنا موجهاً ضد أي قوم.

فكون الإنسان كردياً أو تركياً أو عربياً أو شركسياً أو من أي قوم آخر لا يجعله مذنباً ولا بريئاً.

والإنسان يُقوَّم بما يتبناه من أفكار وما يرتكبه من أفعال.

ولهذا:

ليس كل كردي من حزب العمال الكردستاني.

وليس كل تركي كمالياً.

وليس كل يهودي ممثلاً للحكومة الإسرائيلية.

وليس كل إنسان علماني عدواً للإسلام.

لكن الإنسان أو التنظيم، أياً كان، إذا كان يتبنى فكرة معينة ويمارس فعلاً معيناً، فإن الحكم عليه يكون بحسب تلك الفكرة وذلك الفعل.

واعتراضنا ليس موجهاً ضد قوم،

وإنما ضد:

الإرهاب، والظلم، والاحتلال، والمشروعات الصهيونية، والانفصال الإثني، والانهيار الأخلاقي، والذهنيات التي تجعل إنساننا عدواً لجذوره الإيمانية والحضارية.

والحفاظ على هذا التمييز هو مقتضى العدل والحقيقة معاً

الخامس عشر: كيف تُبنى تركيا الحقيقية بلا إرهاب؟

تركيا بلا إرهاب ليست مجرد تركيا التي لا يوجد فيها إرهابي مسلح في الجبال.

بل تركيا الحقيقية بلا إرهاب هي:

تركيا التي لا يحتاج فيها الشباب إلى دعاية التنظيمات الإرهابية.

وتركيا التي لا يُدفع فيها الشاب الكردي إلى اعتبار نفسه عدواً لتركيا.

وتركيا التي لا يرى فيها الشاب التركي أخاه الكردي تهديداً.

وتركيا التي لا يُعدّ فيها المتدين عدواً للدولة، ولا العلماني عدواً للدين.

وتركيا التي تحكم فيها الدولة بالعدل.

وتركيا التي لا يشعر فيها المواطن بأنه بلا سند أمام القانون.

وتركيا التي لا تُهدم فيها الأسرة.

وتركيا التي لا يُترك فيها الشباب فريسةً للمخدرات، أو الفاحشة، أو الإلحاد، أو الانفصال الإثني، أو غير ذلك من التيارات الهدامة.

وتركيا التي لا يخجل فيها الإنسان من تاريخه.

وتركيا التي تعرف حضارتها.

وتركيا التي تحافظ على إيمانها وأخلاقها.

وتركيا التي يرى فيها التركي والكردي أحدهما الآخر أخاً.

والأهم من ذلك كله:

تركيا التي لا يُترك فيها الإنسان محتاجاً إلى أيديولوجية الآخر.

السادس عشر: إذا أردتم مكافحة الإرهاب، فربّوا الإنسان

إذا كنتم تريدون حقاً إنهاء الإرهاب، فلا تستهدفوا السلاح وحده.

استهدفوا الإنسان.

لكن لا تستهدفوه لإهلاكه، بل لكسبه.

لا تنظروا إلى الشاب الذي خرج إلى الجبل على أنه «مجرم» فحسب.

بل ابحثوا أيضاً عن الطريق الذي أخرجه إلى الجبل.

ضعوا الأخوّة الحقيقية مكان الأخوّة الزائفة التي يقدمها التنظيم.

ضعوا العدل مكان العدالة الزائفة.

ضعوا الأخوّة مكان ادعاء التفوق الإثني.

ضعوا الأخلاق مكان الكراهية.

ضعوا الوعي الحضاري مكان فقدان الهوية.

ضعوا الاستقامة والغاية الواضحة مكان اليأس.

لا يكفي أن تقولوا للشباب: «الإرهاب سيئ».

بل يجب أن تعلموهم أيضاً لماذا ينبغي أن يعيشوا، وبماذا يؤمنون، ولأي قيم ينبغي أن يناضلوا.

فإذا لم تضع الحقيقة أمام الإنسان، قادته الكذبة.

وإذا لم تمنحه حضارة، منحته الأيديولوجيا.

وإذا لم تمنحه أخوّة، منحه التنظيم أخوّة زائفة.

وإذا لم تمنحه أملاً، منحه التنظيم الإرهابي أملاً زائفاً.

السابع عشر: معركة اليوم ليست في الجبال وحدها

المعركة اليوم ليست في أنقرة وحدها.

وليست في البرلمان وحده.

وليست في إمرالي وحدها.

وليست في قنديل وحدها.

بل إن المعركة الحقيقية أيضاً:

في البيت.

وفي المدرسة.

وفي الكتاب.

وفي وسائل التواصل الاجتماعي.

وفي شاشات التلفاز.

وفي عقل الطفل.

لأن إرهابي الغد لا يظهر اليوم بالضرورة إرهابياً.

قد يكون اليوم طفلاً يبحث عن هويته.

وقد يكون اليوم شاباً يشعر بأنه تعرّض للظلم.

وقد يكون اليوم إنساناً يشعر بأنه مرفوض من المجتمع.

وقد يكون اليوم شخصاً يظن أن أحداً لا يقدّر قيمته.

فإذا لم تمتد يد الدولة والأسرة والتعليم والمجتمع إلى ذلك الإنسان، امتدت إليه يد أخرى.

وغالباً ما تكون تلك «اليد الأخرى» تنظيماً يستقطب البشر لمصلحته.

ولهذا فإن أكبر جبهات مكافحة الإرهاب هي جبهة تربية الإنسان.

الثامن عشر: الاختبار الحقيقي لمُدَّعي مكافحة الإرهاب

ينبغي اليوم أن نطرح على كل من يقول: «نحن نكافح الإرهاب» السؤال الآتي:

هل تكافح الإرهابي وحده، أم تكافح أيضاً الذهنية التي تربي الإرهابي؟

إذا كنت لا ترى إلا الإرهابي الموجود في الجبل، فأنت ترى جزءاً من القضية.

وإذا كنت ترى السلاح ولا ترى الفكرة التي وضعته في يده، فأنت ترى جزءاً من القضية.

وإذا كنت ترى دعاية التنظيم ولا ترى الفراغ الموجود في عقل الشاب الذي جعله محتاجاً إلى تلك الدعاية، فأنت ترى جزءاً من القضية.

وإذا كنت قد أضعفت طوال سنوات الذاكرة التاريخية والدينية للأمة، ثم أخذت تشتكي من الانحرافات الفكرية التي ظهرت بعد ذلك، فقد حان الوقت لكي تنظر في المرآة.

فإن أكبر وهم في مكافحة الإرهاب هو أن ترى نتيجة الإرهاب ولا ترى سببه.

التاسع عشر: جيل لا يعشق قاتله

إن الجيل الذي نريده واضح المعالم.

سيعرف تاريخه.

وسيحفظ حضارته.

وسيَعرف دينه.

وسيَعرف أمته.

وسيَعرف وطنه.

وسيَعرف دولته.

لكنّه لن يكتفي بمعرفة هذه الأمور، بل سيعرف العدل أيضاً.

كون الإنسان تركياً ليس حقاً له في ظلم الكردي.

وكون الإنسان كردياً ليس حقاً له في كراهية التركي.

أما كون الإنسان مسلماً فهو فوق ذلك كله مسؤولية في العدل والأخلاق.

والجيل الذي نريده:

لا يكون خادماً للإمبريالية،

ولا مقاتلاً في صفوف التنظيم الإرهابي،

ولا عدواً لأخيه،

ولا خجولاً من تاريخه.

سيكون واعياً بحضارته.

لكنه لن يحيد عن العدل.

سيحب أمته.

لكنه لن يظلم الأمم الأخرى.

وسيتمسك بدينه.

لكنه لن ينتهك كرامة الإنسان.

ذلك هو إنسان تركيا الحقيقية بلا إرهاب.

خاتمة: على من يكافح الإرهاب أن يجفف منابعه أولاً

نحن اليوم نناقش هدف «تركيا بلا إرهاب».

فلنناقشه.

ولنسأل عنه.

ولننتقده.

لكن ينبغي، ونحن نفعل ذلك، ألا ننسى تاريخنا.

فلا يمكننا أن نفهم قضية الإرهاب الراهنة من دون أن نضع في الحسبان الانكسارات السياسية والفكرية الكبرى التي عشناها طوال أكثر من قرن.

علينا أن نرى معاً حلقات السلسلة الممتدة:

من خلع السلطان عبد الحميد الثاني إلى عهد الاتحاد والترقي،

ومن الاتحاد والترقي إلى حرب الاستقلال،

ومن حرب الاستقلال إلى تأسيس الجمهورية،

ومن التغييرات الجذرية في القانون والتعليم إلى عهد الحزب الواحد،

ومن هناك إلى صراعات اليمين واليسار، وإلى انقلاب 12 أيلول/سبتمبر، ثم أخيراً إلى إرهاب حزب العمال الكردستاني.

فالتاريخ ليس مجزأً.

اليوم نتيجة الأمس.

والغد سيكون نتيجة اليوم.

فلنتخلّ إذن عن هذه النظرة السطحية السهلة:

«الإرهابي رجل سيئ؛ فإذا قبضنا عليه انتهت القضية.»

كلا.

يجب إسكات السلاح الذي في يد الإرهابي.

لكن يجب أيضاً إسكات الفكرة التي أعطته ذلك السلاح.

يجب تجفيف المورد البشري للتنظيم الإرهابي.

ويجب سدّ الفراغات التي تستغلها التنظيمات الإرهابية لاستقطاب الشباب.

ويجب إزالة المظالم التي يستغلها الإرهاب.

ويجب إفشال الدعاية التي تستغل أزمة الهوية.

والأهم من ذلك كله، ينبغي إعادة بناء وعي إيماني وأخلاقي وتاريخي وحضاري لا يترك أبناءنا محتاجين إلى أيديولوجية الآخر.

فإذا تركت عقل الإنسان فارغاً، ملأه أحدهم.

وإذا لم تعلّم ابنك الحقيقة، علّمه غيرك الكذب.

وإذا لم تعرّفه بحضارتك، صوّر له غيرك حضارته على أنها الحضارة العليا.

وإذا لم تقوِّ روابط الأخوّة بين أبنائك، دسّ غيرك الفتنة بينهم.

وإذا لم تمنح شبابك غايةً سامية، منحتهم التنظيمات غاياتها الخاصة.

ولهذا ينبغي على من يكافحون الإرهاب أن يسألوا أنفسهم أولاً:

هل تريدون حقاً إنهاء الإرهاب؟

إذن لا تحاربوا الإرهابي وحده.

بل حاربوا أيضاً الذهنية التي تربي الإرهابي.

ولا تسكتوا السلاح وحده.

بل أسكتوا أيضاً الأيديولوجية التي تجعل السلاح يتكلم.

ولا تعاقبوا الشاب الذي يصعد إلى الجبل وحده.

بل أغلقوا أيضاً الطرق التي دفعته إلى الصعود إليه.

ولا تشتكوا من دعاية الآخر وحدها.

بل أعيدوا بناء الحقيقة التي تقدمونها أنتم لأبنائكم.

فإن انعدام الإرهاب ليس مجرد سكوت الأسلحة.

إنه ألا يصبح الإنسان محتاجاً إلى الإرهاب.

وهو ألا يبحث الشاب عن الأخوّة في التنظيم.

وهو ألا يبحث الكردي عن عدو في التركي، ولا التركي عن عدو في الكردي.

وهو ألا يخجل الإنسان من تاريخه.

وهو أن ينشأ جيل يستمد قوته من إيمانه وحضارته.

عندها فقط لن تكون أسلحة التنظيمات الإرهابية قد جُففت فحسب، بل ستُجفف أيضاً الأرضية التي تعيد إنتاجها.

وعندها:

لن تنشأ أجيال عاشقة لقاتلها، بل أجيال لا تفقد شعورها بالعدل تجاه أمتها، وحضارتها، ووطنها، والإنسانية جمعاء.

هذه هي تركيا الحقيقية بلا إرهاب.

وهذا هو المستقبل الحقيقي.

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
10.08.2026 – أُوف

الهوامش

  1. كان الوفد الذي أُرسل إلى قصر يلدز لإبلاغ السلطان عبد الحميد الثاني بقرار خلعه يضم عارف حكمت باشا، وآرام أفندي، وأسعد طوبتاني باشا، وإيمانويل قره صو. وانظر في شأن تشكيل الوفد: علي ألقان، «إسهام في سيرة إيمانويل قره صو، II»، مجلة الدراسات الإسلامية؛ وعلي كوزان، «خلع السلطان عبد الحميد الثاني»، دراسة محفوظة في أرشيف إيسام.
  2. محمد شكري هاني أوغلو، «جمعية الاتحاد والترقي»، الموسوعة الإسلامية الصادرة عن وقف الديانة التركي. وقد كانت جمعية الاتحاد والترقي قوةً حاسمة في الحياة السياسية العثمانية بين عامي 1908 و1918.
  3. شاركت في تفكك الدولة العثمانية خلال الفترة 1908-1918 عوامل متعددة، منها حروب البلقان، والحرب العالمية الأولى، والظروف العسكرية والاقتصادية، والتدخلات الخارجية، والقضايا البنيوية المتراكمة منذ ما قبل ذلك. والتأكيد هنا موجّه إلى المسؤولية السياسية التي تحملتها قيادات الاتحاد والترقي خلال العقد الأخير، إلى جانب جميع هذه الأسباب.
  4. احتلت اقتباسات القوانين من سويسرا وإيطاليا وفرنسا وألمانيا مكاناً مهماً في حركة التقنين خلال عهد الجمهورية؛ فالقانون المدني السويسري، وقانون العقوبات التركي المعدّ على أساس قانون زانارديلي الإيطالي، ونماذج القانون الإداري المأخوذة من فرنسا، والاقتباسات من القانون الألماني في مجالات مختلفة، كانت من المصادر المهمة للنظام القانوني الجديد.
  5. أوردت مصادر مختلفة أن أييليت شاكيد نشرت سنة 2014 منشوراً على وسائل التواصل الاجتماعي، حُذف لاحقاً، استخدمت فيه عبارات شديدة اللهجة استهدفت الأمهات الفلسطينيات أيضاً. والمقصود الأساس هنا ليس قول شخص بعينه، وإنما طبيعة الذهنية التي تستهدف الأسرة والجيل أيضاً باسم مكافحة الإرهاب.
  6. دافعت أييليت شاكيد في تصريحات أدلت بها في 9 تشرين الأول/أكتوبر 2019 عن أن إقامة دولة كردية مستقلة تخدم مصالح إسرائيل والولايات المتحدة. وتكتسب هذه التصريحات أهميتها من حيث إنها تُظهر الأهمية الاستراتيجية التي توليها السياسة الإسرائيلية للقضية الكردية.
  7. لا تساوي هذه المقالة بين أي جماعة إثنية وبين تنظيم إرهابي. والتمييز بين المواطنين الأكراد وبين حزب العمال الكردستاني/وحدات حماية الشعب هو مقتضى العدل والحقيقة.
  8. عبارة «جيل عاشق لقاتله» تعبير مجازي يراد به وصف الأجيال التي تُغَرَّب عن تاريخها وإيمانها وجذورها الحضارية، ثم تتبنى الأفكار التي تلحق الضرر بها.
  9. عبارة «مَن يُربّون الإرهابيين وهم يحاربون الإرهاب» ليست حكماً حرفياً يستهدف جميع الأشخاص والمؤسسات التي تكافح الإرهاب، وإنما هي نقد للذهنية التي تكافح النتيجة الظاهرة وحدها، من دون مساءلة الأرضية الفكرية والعقلية التي تنتج المورد البشري للإرهاب.
  10. يمكن أن تؤثر في استقطاب التنظيمات الإرهابية للبشر عوامل عديدة، منها الدعاية، والبحث عن الانتماء، وروايات المظلومية، وأزمات الهوية، ومختلف الظروف السياسية والاقتصادية. ولهذا فإن مكافحة الإرهاب على نحو دائم لا بد أن تشمل، إلى جانب التدابير الأمنية، قضايا تربية الإنسان والعدل والتعليم.
  11. تقوم الفكرة الأساسية للمقالة على ما يأتي: إن مكافحة الإرهاب إذا اقتصرت على العنصر المسلح منه فهي مكافحة ناقصة. ولا يمكن الوصول إلى نتيجة دائمة من دون تجفيف المورد البشري للإرهاب والأرضية الفكرية التي تغذيه.
  12. لا تنسب المقالة جرماً جماعياً إلى أي قوم أو جماعة إثنية. والمعيار هو الأفكار التي يتبناها الشخص أو التنظيم، والأفعال التي يرتكبها.