Sevk-i Tabîî ile Kader-i İlâhî’nin Hükmü mü İcra Ediliyor?

Mecrasında Akan Nehri Tersine Çevirmek Beyhude Bir Gayrettir

Giriş

Tarihin görünen yüzünde devletler vardır; ordular, savaşlar, antlaşmalar, zaferler ve mağlubiyetler vardır. Fakat tarihin bir de görünmeyen, derin ve heybetli yüzü vardır. İnsanların hesapları, devletlerin ihtiraslı planları ve güç sahiplerinin mağrur iradeleri arasında, bütün bu beşerî hesapları aşan muazzam bir seyrüsefer cereyan eder.

Beşerin sa‘y ü gayreti tarihin şekillenmesinde elbette mühimdir. İnsan tedbir alır, çalışır, mücadele eder, fedakârlık gösterir ve sebeplere sarılır. Fakat bütün bu gayretlerin nihai neticeye ulaşması, Kader-i İlâhî’ye muvafık düşmesine bağlıdır.

Bazen tarihte öyle kırılma anları meydana gelir ki, yıllarca ilmek ilmek işlenmiş hesaplar altüst olur; imkânsız görünen kapılar aralanır; bir devrin mağrur hâkimleri zayıflayıp çökerken, tarihin kenarına itildiği zannedilen bir irade yeniden sahneye çıkar.

Bütün bunlar yalnızca fânî hesapların ve gündelik siyasî iradelerin eseri olabilir mi? Yoksa tarih, Kader-i İlâhî’nin hükmünün tecellisine vesile olan sebepler zinciri içinde yeni ve durdurulamaz bir mecraya mı akıyor?

Bugün İslâm dünyasında yaşanan dip dalgalarını ve büyük kımıldanışları değerlendirirken, bu hayatî soruyu sormanın tam zamanıdır.

Bir Asırlık Fırsatın Muhasebesi

Yaklaşık bir asır boyunca dünya düzenine yön veren büyük güçler, insanlığın önüne daha adil, daha huzurlu ve daha merhametli bir dünya koyabilmek için tarihte eşine az rastlanır bir imkâna sahip oldular.

Batı’nın öncü güçleri olan Britanya ve Fransa’dan Amerika’ya; doğu eksenindeki Rusya’dan Çin’e kadar dünya siyasetinin başlıca aktörleri, ellerindeki iktidarı, serveti, ilmi, teknolojiyi ve askerî gücü insanlığın ortak hayrına hizmet edecek adil ve merhametli bir medeniyet nizamına dönüştürme imkânına sahiptiler.

Fakat bu tarihî fırsat, hırs ve ihtirasların gölgesinde heba edildi.

Dünyaya nizam verme iddiasıyla yola çıkanlar, insanlığa huzur getiremediler.

Gücü büyüttüler; fakat adaleti aynı ölçüde büyütemediler.

Teknolojiyi geliştirdiler; fakat vicdanı ve merhameti geliştiremediler.

Silahların menzilini uzattılar; fakat yetimlerin ve masumların gözyaşını dindiremediler.

Sömürgecilik kâğıt üzerinde sona ermiş görünürken, tahakkümün ve zulmün farklı biçimleri varlığını sürdürdü. Yeni devletler kuruldu, sınırlar cetvellerle çizildi, yeni ittifaklar tesis edildi; fakat geniş bir coğrafyada zulüm, işgal, yoksulluk ve savaş sona ermedi.

Ve bugün Gazze…

Gazze yalnızca Filistin halkının yaşadığı büyük bir felaket değildir.

Gazze; yaklaşık bir asırdır insanlığa adalet, barış, demokrasi ve güvenlik vadeden uluslararası düzenin vicdanî ve ahlâkî muhasebesidir.

Çocuklar katledilirken, şehirler yerle bir edilirken, milyonlarca insan yerinden edilirken dünyanın en güçlü devletleri dahi zulmü durdurmakta acze düşüyorsa, artık yalnızca savaşın değil, bu vahşeti mümkün ve sürdürülebilir kılan düzenin de sorgulanması gerekir.

Çünkü bir medeniyetin hakikî büyüklüğü, sahip olduğu silahların yıkım gücüyle değil; sahip olduğu gücü adalet ve merhametle sınırlandırabilme ahlâkıyla ölçülür.

Bir Asırdır İtilip Kakılan Dünyanın Uyanışı

İslâm dünyası, bu düzenin en ağır bedellerini ödeyen coğrafyaların başında geldi.

Bir imparatorluk parçalandı.

Coğrafya sun‘î sınırlarla bölündü.

Ümmetin siyasî birliği ve haysiyeti zedelendi.

Zengin kaynaklar üzerinde başkaları söz sahibi oldu.

Müslüman toplumlar kendi köklü tarihî hafızalarından ve ruh köklerinden koparılmak istendi.

Bir asır boyunca itilip kakılan, parçalanan ve sömürülen İslâm dünyasına, tarihin kenarında kalmış çaresiz bir coğrafya rolü biçildi.

Fakat tarih burada bitmedi ve bitmeyecektir.

Çünkü milletlerin ve medeniyetlerin hafızası, kâğıt üzerine çizilen haritalardan çok daha uzun ömürlüdür. Bir medeniyetin siyasî gücünü geçici olarak kırabilirsiniz; fakat onun imanını, tarih şuurunu, mukaddesatını ve ortak hafızasını bütünüyle ortadan kaldıramazsınız.

Bugün İslâm coğrafyasında yeni bir hareketlilik, derin bir uyanış ve yeniden ayağa kalkma iradesi beliriyor.

Türkiye, savunma sanayiinde kendi imkânlarını geliştirerek bölgesel ve küresel güç dengelerini etkileyen bir aktör hâline geliyor. Pakistan, sahip olduğu stratejik ve nükleer caydırıcılıkla İslâm dünyasının güç denklemindeki önemli yerini koruyor. Suudi Arabistan ise ekonomik potansiyeli, enerji kaynakları ve bölgesel ağırlığıyla yeni arayışların merkezinde yer alıyor.

Bu üç ülkenin ve diğer İslâm beldelerinin farklı alanlardaki imkânlarının ortak bir iradeyle buluşturulması hâlinde ortaya çıkabilecek potansiyel, yalnızca bir askerî iş birliği meselesi değildir.

Bu, İslâm dünyasının kendi güvenliğini ve istikbalini başkalarının insafına ve himayesine bırakmama iradesinin bir tezahürü olabilir.

İşte “Mekke Savunma Mutabakatı” fikrinin hayatî önemi tam da burada ortaya çıkıyor.

Henüz bütün hatlarıyla şekillenmiş bir medeniyet projesinden söz etmiyoruz. Fakat yeni bir savunma, emniyet ve dayanışma mimarisinin ilk sağlam taşlarının döşenmekte olduğu ihtimalini de görmezden gelemeyiz.

Sultan Abdülhamid Han’ın Rayları

Tam bu noktada tarih, bizi o derin hüznü ve ihtişamıyla bir asır geriye götürüyor.

Sultan II. Abdülhamid Han…

Senin Hicaz Demiryolu projen yalnızca demir ve ahşaptan ibaret bir ulaşım yatırımı değildi. Sen İstanbul’dan Hicaz’a demir raylar döşetirken yalnızca mesafeleri kısaltmayı hedeflemiyordun; bir medeniyetin kalbine, ruhuna giden yolu yeniden inşa ediyordun.

İstikamet Medine idi…

Medine ise sıradan bir şehir değildi.

Orası, Allah Resûlü Muhammed Mustafa’nın ﷺ hicret ederek yeni bir nizam kurduğu; muhacirlerle ensarı kardeşleştirdiği; farklı toplulukları ortak bir hukuk ve ahlâk zemini üzerinde buluşturduğu; adaleti, merhameti ve insan onurunu toplum hayatının merkezine yerleştirdiği kutlu şehirdi.

Mekke’de vahiy insanın kalbini ve ruhunu inşa etmişti. Medine’de ise bu vahyin nuruyla bir toplum, bir hukuk, bir siyaset ve bir medeniyet tecessüm etti.

Hz. Muhammed Mustafa ﷺ, Medine’de insanı insana kul olmaktan kurtarıp yalnızca Allah’a kulluk şuuruyla özgürleştiren; gücü hukukla sınırlayan; mazlumu koruyan ve farklı topluluklarla birlikte yaşamanın hukukunu tesis eden bir nizamın temellerini attı.

İşte Hicaz Demiryolu’nun rayları, bu büyük medeniyetin kalbine doğru uzanıyordu.

İstanbul’dan kalkıp Medine’ye ulaşan trenler yalnızca hacıları ve yolcuları taşımıyor; ümmetin dağılmış coğrafyalarını yeniden birbirine bağlama iradesinin sembolünü de taşıyordu.

Sen İstanbul ile Medine arasındaki mesafeyi kısaltırken, aslında ümmet ile kendi tarihî hafızası arasındaki kopan bağları da tamir etmeyi hedefliyordun.

Raylar Medine’ye ulaştı; fakat Mekke’ye kadar uzanamadı.

Tarih, bu büyük yürüyüşü yarıda bıraktı.

Sonra imparatorluk parçalandı, raylar koptu, istasyonlar sessizliğe büründü.

Fakat istikamet kaybolmadı.

Çünkü o rota, demir raylardan önce vahyin ve imanın hafızasına kazınmıştı.

Medine’i Münevvere’nin Son Nöbetçisi

Ve ardından o büyük kahraman çıktı karşımıza:

Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa…

O, Medine’yi savunurken yalnızca bir şehri müdafaa etmiyordu; bir emaneti terk etmeme iradesini ve Peygamber şehrine karşı taşıdığı vefa borcunu savunuyordu.

İmkânların tükendiği, koskoca devletin parçalandığı, orduların dağıldığı ve büyük güçlerin başka hesaplar peşinde olduğu bir zamanda Medine’den çekilmeyi reddetmek, sıradan bir askerî tercih değildi.

Bu, tarihe ve istikbale verilmiş bir irade beyanıydı.

Medine Müdafaası sona erdi.

Fahreddin Paşa’nın nöbeti de bir gün nihayete erdi.

Fakat o nöbetin taşıdığı mânâ ölmedi.

Çünkü bazı nöbetler, nöbetçinin ayrılmasıyla sona ermez; nöbetçinin temsil ettiği emanet nesilden nesile intikal eder.

Bugün İslâm dünyasının önünde duran mesele, Medine Müdafaası’nı dünkü askerî şartlarıyla aynen tekrarlamak değildir.

Bugünün dünyasında çok daha kapsamlı bir savunma anlayışına ihtiyaç vardır:

Teknoloji…

Savunma sanayii…

İktisadî bağımsızlık…

Enerji gücü…

Diplomasi…

Stratejik caydırıcılık…

Ve bütün bunları bir ideal etrafında birleştirecek güçlü bir siyasî irade…

Dünün siperlerinin yerini bugün bu unsurların bütünü almıştır.

Bu sebeple Medine Müdafaası ile Mekke Savunma Mutabakatı arasında doğrudan bir askerî özdeşlik değil, tarihî ve manevî bir devamlılık aranmalıdır.

O gün Medine muhafaza ediliyordu.

Bugün ise Medine ve Mekke’nin temsil ettiği bütün bir İslâm coğrafyasının kendi güvenliğini başkalarının insafına bırakmayacak bir güç mimarisi kurması konuşuluyor.

Nöbetçiler ve araçlar değişmiştir; fakat emanet aynı emanettir.

Sultanım, Seni Unutmadık!

Sultanım II. Abdülhamid Han…

Dünyadan mahzun, kırgın ve hüzünle ayrıldın.

Fakat arkanda yalnızca bir devlet değil, güçlü bir medeniyet hafızası bıraktın.

Rıza Tevfik Bey’in senin ruhaniyetinden helallik dileyerek kaleme aldığı o mahzun ve vefalı şiirin sızısı bugün hâlâ yüreğimizde yaşamaktadır.

Biz de seni rahmetle, minnetle ve hürmetle yâd ediyoruz.

Bugün senin torunlarının yeniden ayağa kalkmaya başladığı günleri görseydin, kim bilir ne kadar mesrur olurdun!

Bir asır önce Hicaz’a doğru döşettiğin rayların yeniden canlandığını…

Medine’de yarım kalan yolun Mekke’ye doğru uzanma ihtimalini…

İslâm dünyasının kendi istikbali için yeniden ortak akıl ve güç aradığını…

Belki yarım kalan hayallerinin tamamını değil; fakat o hayallere ruh veren diriliş iradesinin yeniden belirdiğini görür ve bahtiyar olurdun.

Rabbimizin sonsuz rahmeti üzerine olsun.

Vahdettin Sultanım, Seni de Unutmadık!

Sultanım…

Elbette seni de unutmadık, unutmayacağız.

Tarihin en ağır yüklerinden birini omuzlarında taşıdığın o fırtınalı yılları, içine düştüğün çaresizliği ve hakkında yürütülen tartışmaları bugün daha berrak bir vicdanla yeniden düşünmek mecburiyetindeyiz.

Tarihî şahsiyetler hakkında hüküm verirken, yalnızca ortaya çıkan neticeye bakmak; içinde bulunulan şartları, imkânları ve baskıları göz ardı etmek, sağlıklı bir tarih muhasebesine götürmez.

Bugün dünyaya baktığımızda, bir zamanlar kendisini dünyanın efendisi zanneden mağrur güçlerin dahi değişen dengeler karşısında nasıl yeni iş birlikleri ve yeni hesaplar aradığını görüyoruz.

Dünün buyurganları bugün müzakere masasına oturuyor.

Dünün dayatmacıları bugün karşılarında yeniden güç kazanan aktörler buluyor.

Tarih, bazen en büyük cevabını zamanın değişmesiyle verir.

Fakat bizim aradığımız asla intikam değildir.

Geçmişin hesabını yeni zulümler üreterek kapatmak istemiyoruz.

Bizim istediğimiz, adaletin ve merhametin yeryüzünde yeniden ikame edilmesidir.

Lokomotif Yenileniyor

Bugün bir zamanlar tahrip edilen lokomotifin yeniden yenilendiğini; metruk hâle getirilen vagonların elden geçirildiğini; istasyonların yeniden düzenlendiğini ve yeni bir yolculuk için hazırlık yapıldığını görmek, ümit verici bir işarettir.

Bu defa trenin istikameti yalnızca Medine ile sınırlı olmayabilir.

Mekke de bu yeni yolculuğun hedeflerinden biri hâline gelebilir.

Lokomotif, yeniden doğan iradeyi;

vagonlar, İslâm dünyasının farklı ülkelerini;

raylar, ortak menfaatleri ve stratejik bağları;

istasyonlar, İslâm coğrafyasının farklı merkezlerini;

tren ise bütün bunları aynı istikamete taşıyacak ortak iradeyi temsil ediyor.

Fakat bu trenin yürümesi için yalnızca heyecan yetmez.

Rayların sağlam olması, vagonların birbirine bağlanması ve bütün yolculuğun doğru bir istikamette sevk edilmesi gerekir.

Duygu yetmez; irade gerekir.

İrade yetmez; güç gerekir.

Güç yetmez; ortak akıl gerekir.

Ve bütün bunların üzerinde adalet ve merhamet gerekir.

Çünkü İslâm dünyasının yeniden güçlenmesi, yeni bir tahakküm sistemi kurmak için değil; insanlığın yeniden adalet ve merhametle buluşmasına katkıda bulunmak için anlamlıdır.

Mekke: Yeni Bir Nöbetin Merkezi mi?

Mekke’nin bu yeni savunma arayışının merkezinde yer alması, tarihî hafıza bakımından son derece mânidardır.

Mekke, ümmetin kıblesi ve tevhidin merkezidir.

Medine, Resûlullah’ın ﷺ hicret yurdu ve medeniyet inşasının kalbidir.

Biri vahyin başlangıcını, diğeri vahyin hayata ve topluma dönüşmesini temsil eder.

Dolayısıyla Medine’den Mekke’ye uzanan hat, yalnızca coğrafî bir çizgi değil; mukaddes bir hafıza koridorudur.

Bir asır önce Medine’yi kanının son damlasına kadar savunanlar vardı.

Bugün ise Mekke’nin ve bütün İslâm beldelerinin güvenliğini kendi iradesiyle sağlayabilecek bir savunma mimarisi kurma arayışı var.

Şartlar ve araçlar değişmiş olabilir.

Fakat mukaddes beldeleri ve ümmetin güvenliğini başkalarının insafına bırakmama fikri dimdik ayaktadır.

Rayları Tahrip Etmeye Çalışanlara Karşı

Şüphesiz bu yeni hareketliliğin karşısına çıkacak dâhilî ve haricî odaklar olacaktır.

İslâm dünyasının kenetlenmesinden rahatsız olanlar, mevcut güç dengelerinin değişmesini istemeyenler ve bu hareketi akamete uğratmaya çalışanlar çıkacaktır.

Fakat bizim vazifemiz nettir:

Trene binemiyorsak bile, rayları tahrip etmeye kalkanların yanında yer almayacağız!

Bu büyük hamlenin merkezinde bulunacak imkânımız olmayabilir.

Lokomotifi sürecek makamda olmayabiliriz.

İstasyonlardaki coşkuya yetişemeyebilir, hatta bu yolculuğun nihai neticesini göremeyecek kadar yaşlı veya aciz olabiliriz.

Fakat hiç değilse rayların önüne taş koymayalım.

Kendi medeniyetimizin yeniden ayağa kalkışını sabote edenlerin değirmenine su taşımayalım.

Hiçbir şey yapamıyorsak, geceleri duamızı eksik etmeyelim.

Unutmayalım:

Bazı nöbetler tüfekle tutulur, bazıları kalemle, bazıları ise ihlâslı bir dua ile…

Fahreddin Paşa’nın Torunları

Bugün İslâm dünyasının istasyonlarında büyük bir heyecanla bekleyen nesiller var.

Ellerinde Kelime-i Tevhid bayrakları…

Ayyıldızlı bayraklar…

Geçmişin acılarıyla geleceğin ümitleri arasında duran bir nesil…

Bir asır önce Medine kapılarında nöbet tutan Fahreddin Paşa’nın askerleri bugün fizikî olarak yok.

Fakat o ruhun mirasçıları var.

Onların elinde artık yalnızca tüfek yok.

İlim var.

Bilgi var.

Teknoloji var.

Savunma sanayii var.

İktisadî güç var.

Diplomasi var.

Stratejik caydırıcılık var.

Ve bütün bunları anlamlı hâle getirecek iman, tarih şuuru ve medeniyet iddiası var.

İşte yeni nöbet budur.

Nehir Mecrasına Dönüyor

Bugün yaşananları gündelik siyasetin dar sularında boğmak, büyük resmi görmemize engel olabilir.

Dünya değişiyor.

Bir asır önce kurulmuş güç dengeleri sarsılıyor.

Eski düzenin çelişkileri daha görünür hâle geliyor.

İslâm dünyasında ise yeniden kendi tarihî hafızasına dönme ve kendi istikbaline sahip çıkma iradesi beliriyor.

Elbette önünde büyük engeller var.

İç ihtilaflar var.

Ekonomik bağımlılıklar var.

Siyasî farklılıklar var.

Dış baskılar var.

Ve belki hepsinden önemlisi, bir asırlık parçalanmışlığın meydana getirdiği zihnî ve psikolojik bariyerler var.

Fakat tarihî şartlar yeni bir akış meydana getiriyorsa, onu yalnızca eski düzenin araçlarıyla durdurmak mümkün olmayabilir.

Çünkü mecrasında akan nehri tersine çevirmek beyhude bir gayrettir.

Mesele, nehrin önüne set çekmek değil; onun akışını adalet, merhamet ve insanlığın hayrı istikametinde yönlendirebilmektir.

Sonuç: Yarım Kalan Yolculuk

Bir asır önce Hicaz Demiryolu Medine’ye kadar ulaştı; fakat Mekke’ye uzanamadı.

Sultan Abdülhamid Han’ın projesi yarım kaldı.

Fahreddin Paşa Medine’de ağır şartlar altında destansı bir nöbet tuttu.

Nöbet bitti; fakat o nöbetin temsil ettiği ruh ölmedi.

Bugün İslâm dünyası yeniden savunma, dayanışma ve ortak güç arayışına giriyor.

Sultan Abdülhamid Han’ın vizyonu, Fahreddin Paşa’nın nöbeti ve bugünün uyanış emareleri yan yana geldiğinde insan ister istemez düşünüyor:

Acaba tarih, yüz yıl önce yarım kalan o medeniyet yürüyüşünü başka vasıtalarla yeniden mi başlatıyor?

Bunun cevabını bugün kesin olarak bilemeyiz.

Fakat şunu biliyoruz:

Beşerin sa‘y ü gayreti mühimdir. İnsan çalışır, mücadele eder ve sebeplere sarılır.

Fakat bütün bu gayretlerin neticeye ulaşması, Kader-i İlâhî’ye muvafık düşmesine bağlıdır.

Eğer bugün yaşananlar böyle bir tarihî akışın başlangıcıysa, onu durdurmaya yönelik gayretler, mecrasında akan nehri tersine çevirmeye çalışmaktan başka bir netice vermeyecektir.

Belki bu trenin içinde olamayacağız.

Belki bütün istasyonlara yetişemeyeceğiz.

Belki yolculuğun sonunu göremeyeceğiz.

Ama rayları tahrip edenlerin safında olmayalım.

Elimizden başka hiçbir şey gelmiyorsa…

Dua edelim.

Çünkü bazı nöbetler kılıçla, bazıları kalemle, bazıları ise ihlâslı bir dua ile tutulur.

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
12.08.2026 – OF

ترجمة من التركية إلى العربية:👇

هَلْ يُنَفَّذُ حُكْمُ الْقَدَرِ الْإِلٰهِيِّ مِنْ خِلَالِ السَّوْقِ الطَّبِيعِيِّ؟

عَكْسُ مَجْرَى النَّهْرِ الْجَارِي عَبَثٌ لَا طَائِلَ مِنْهُ

المقدمة

للتاريخ وجهٌ ظاهر، تقوم فيه الدول، وتتحرك الجيوش، وتندلع الحروب، وتُعقد المعاهدات، وتتوالى الانتصارات والهزائم. ولكن للتاريخ وجهًا آخر خفيًّا، عميقًا ومهيبًا؛ ففيما تتقاطع حسابات البشر، وتتزاحم خطط الدول وطموحاتها، وتتعالى إرادات أصحاب القوة وغرورهم، يجري مسارٌ أعظم يتجاوز هذه الحسابات البشرية كلَّها.

ولا ريب أن سعي الإنسان وجهده لهما شأنٌ عظيم في تشكيل مجرى التاريخ. فالإنسان يتخذ التدابير، ويعمل، ويجاهد، ويضحي، ويتشبث بالأسباب. غير أن بلوغ هذه الجهود غايتها النهائية مرهونٌ بموافقتها للقدر الإلهي.

وقد تأتي في التاريخ لحظاتٌ فاصلة تنقلب فيها الحسابات التي نُسجت خيوطها على مدى سنين، وتنفتح أبوابٌ كانت تبدو مستحيلة، بينما يضعف حكام عهدٍ مغرورون ثم يتهاوون، وتعود إلى مسرح التاريخ إرادةٌ ظُنَّ أنها أُقصيت إلى هامشه.

أفيمكن أن تكون هذه التحولات كلها مجرد ثمرةٍ لحساباتٍ فانية وإراداتٍ سياسية عابرة؟ أم أن التاريخ يمضي في مجرى جديد، ضمن سلسلةٍ من الأسباب تجري فيها إرادة القدر الإلهي وحكمه؟

واليوم، ونحن نتأمل الموجات العميقة والتحولات الكبرى التي تشهدها الأمة الإسلامية، لعل الوقت قد حان لطرح هذا السؤال المصيري.

محاسبة قرنٍ كامل من الفرص

على مدى ما يقرب من قرن، امتلكت القوى الكبرى التي تولّت توجيه النظام العالمي فرصةً تاريخية نادرة لبناء عالم أكثر عدلًا وسلامًا ورحمةً، ووضعِ البشرية على طريقٍ أكثر أمنًا واستقرارًا.

ومن بريطانيا وفرنسا، وهما من أبرز القوى الغربية، إلى الولايات المتحدة، ومن روسيا في الشرق إلى الصين؛ امتلكت القوى الفاعلة في السياسة العالمية من السلطة والثروة والعلم والتكنولوجيا والقوة العسكرية ما كان يؤهلها لتحويل هذه المقدرات إلى نظامٍ حضاري عادل رحيم، يخدم الخير العام للبشرية.

لكن هذه الفرصة التاريخية أُهدرت تحت وطأة الجشع والأطماع.

فالذين خرجوا بدعوى تنظيم العالم لم يستطيعوا أن يهبوا البشرية السلام.

ضاعفوا القوة، ولم يضاعفوا العدل بمقدارها.

وطوّروا التكنولوجيا إلى آفاقٍ بعيدة، ولم يطوّروا معها الضمير والرحمة.

ومدّوا مدى الأسلحة، لكنهم عجزوا عن تجفيف دموع الأيتام والأبرياء.

وبينما بدا الاستعمار وكأنه انتهى على الورق، استمرت أشكال الهيمنة والظلم في صورٍ جديدة. أُنشئت دول، ورُسمت حدودٌ بالمساطر، وأُقيمت تحالفات، ولكن الظلم والاحتلال والفقر والحروب لم تنتهِ في مساحاتٍ واسعة من العالم.

واليوم… غزة.

غزة ليست مجرد كارثةٍ كبرى يعيشها الشعب الفلسطيني.

غزة هي، في الوقت نفسه، محكمة الضمير والمقياس الأخلاقي لنظامٍ دولي ظل قرابة قرنٍ يبشر البشرية بالعدل والسلام والديمقراطية والأمن.

فإذا كانت أقوى دول العالم عاجزةً عن وقف الظلم، فيما يُقتل الأطفال، وتُدمَّر المدن، ويُهجَّر الملايين، فقد آن الأوان لمساءلة الحرب نفسها، ومساءلة النظام الذي أتاح لهذه الوحشية أن تستمر.

فالعظمة الحقيقية للحضارة لا تُقاس بقدرتها على تدمير الآخرين، ولا بمدى فتك أسلحتها، وإنما بقدرتها الأخلاقية على ضبط قوتها بالعدل والرحمة.

صحوة العالم الإسلامي بعد قرنٍ من الإقصاء

كانت الأمة الإسلامية من أكثر الأمم التي دفعت أثمانًا باهظة لهذا النظام.

تفككت إمبراطورية.

وقُسّمت الجغرافيا بحدودٍ مصطنعة.

وتبددت الوحدة السياسية للأمة ونالت كرامتها ما نالها من الجراح.

وأصبح للآخرين القول الفصل في ثرواتها ومقدراتها.

وحاولت قوى الهيمنة أن تفصل المجتمعات المسلمة عن ذاكرتها التاريخية العريقة وجذورها الروحية.

وعلى مدى قرنٍ كامل، عوملت الأمة الإسلامية التي أُقصيت وقُسّمت واستُنزفت واستُغلت، وكأنها جغرافيا عاجزة كُتب عليها أن تبقى على هامش التاريخ.

لكن التاريخ لم ينتهِ هنا، ولن ينتهي.

فذاكرة الأمم والحضارات أطول عمرًا بكثير من الخرائط المرسومة على الورق. ويمكن كسر القوة السياسية لحضارةٍ ما فترةً من الزمن، ولكن لا يمكن محو إيمانها، ووعيها التاريخي، ومقدساتها، وذاكرتها المشتركة محوًا نهائيًّا.

واليوم تلوح في العالم الإسلامي بوادر حركةٍ جديدة، وصحوةٍ عميقة، وإرادةٍ متجددة للنهوض.

فتركيا تتحول، بما تطوره من قدراتٍ ذاتية في مجال الصناعات الدفاعية، إلى قوةٍ مؤثرة في موازين القوى الإقليمية والدولية.

وباكستان تحافظ، بما تمتلكه من قدرةٍ استراتيجية وردعٍ نووي، على مكانتها المهمة في معادلة القوة في العالم الإسلامي.

أما المملكة العربية السعودية، فتحتل، بما تملكه من ثقلٍ اقتصادي ومصادر للطاقة ومكانةٍ إقليمية، موقعًا محوريًّا في التحولات والبحث عن موازين جديدة.

وإذا أمكن جمع إمكانات هذه الدول الثلاث وسائر البلاد الإسلامية، كلٌّ في مجاله، ضمن إرادةٍ مشتركة، فإن ما يمكن أن ينشأ عن ذلك ليس مجرد تعاونٍ عسكري محدود.

بل قد يكون تعبيرًا عن إرادةٍ إسلامية متجددة في ألّا تترك الأمة أمنها ومستقبلها رهينةً لإرادة الآخرين أو رحمتهم.

وهنا تحديدًا تتجلى الأهمية الحيوية لفكرة «اتفاقية الدفاع المكية».

لسنا نتحدث بعد عن مشروعٍ حضاري اكتملت معالمه وتحددت أبعاده.

ولكن لا يمكننا، في الوقت نفسه، أن نتجاهل احتمال أن تكون اللبنات الأولى لمعمارٍ جديد للدفاع والأمن والتضامن قد بدأت تُرصّ.

قضبان السلطان عبد الحميد خان

عند هذه النقطة بالذات، يعيدنا التاريخ، بما يحمل من حزنٍ عميق وجلالٍ مهيب، قرنًا إلى الوراء.

السلطان عبد الحميد الثاني…

لم يكن مشروعك لسكة حديد الحجاز مجرد مشروعٍ للنقل، ولا مجرد قضبان من حديدٍ وخشب.

حين أمرت بمدّ الخط الحديدي من إسطنبول إلى الحجاز، لم تكن تسعى إلى اختصار المسافات فحسب؛ بل كنت تحاول إعادة بناء الطريق المؤدي إلى قلب حضارةٍ وروح أمة.

كانت الوجهة المدينة…

والمدينة لم تكن مدينةً عادية.

كانت المدينة التي هاجر إليها رسول الله محمد مصطفى ﷺ، فأقام فيها مجتمعًا جديدًا، وآخى بين المهاجرين والأنصار، وجمع مختلف الجماعات على أساسٍ من العدل والأخلاق، وجعل الرحمة وكرامة الإنسان في صميم الحياة الاجتماعية.

كانت تلك هي المدينة المباركة.

في مكة، بنى الوحي قلب الإنسان وروحه.

وفي المدينة تجسّد نور ذلك الوحي في مجتمعٍ وشريعةٍ وسياسةٍ وحضارة.

وهناك وضع محمد مصطفى ﷺ أسس نظامٍ يحرر الإنسان من عبودية الإنسان، ويرتقي به إلى وعي العبودية لله وحده، ويضبط القوة بالشرع، ويحمي المظلوم، ويؤسس لفقه العيش المشترك بين الجماعات المختلفة.

كانت قضبان سكة حديد الحجاز تمتد نحو قلب هذه الحضارة العظيمة.

فالقطارات التي كانت تنطلق من إسطنبول إلى المدينة لم تكن تحمل الحجاج والمسافرين فحسب؛ بل كانت تحمل أيضًا رمز إرادة إعادة وصل جغرافيا الأمة الممزقة بعضها ببعض.

وحين اختصرت المسافة بين إسطنبول والمدينة، كنت في الحقيقة تسعى إلى ترميم الصلات التي انقطعت بين الأمة وذاكرتها التاريخية.

وصلت القضبان إلى المدينة، لكنها لم تمتد إلى مكة.

وأوقف التاريخ تلك المسيرة العظيمة في منتصف الطريق.

ثم تفككت الإمبراطورية، وانقطعت القضبان، وساد الصمت المحطات.

لكن الوجهة لم تَضِع.

لأن ذلك الطريق كان قد حُفر في ذاكرة الوحي والإيمان قبل أن يُحفر في الحديد.

آخر حارسٍ للمدينة

ثم ظهر أمامنا ذلك البطل الكبير:

فخر الدين باشا، نمر الصحراء…

حين كان يدافع عن المدينة، لم يكن يدافع عن مدينةٍ فحسب؛ بل كان يدافع عن إرادة عدم التفريط في الأمانة، وعن الوفاء الذي يحمله تجاه مدينة رسول الله ﷺ.

وفي زمنٍ نفدت فيه الإمكانات، وتفككت فيه الدولة، وتفرقت الجيوش، وكانت القوى الكبرى منشغلةً بحساباتها ومطامعها، كان رفضه الانسحاب من المدينة أكثر من مجرد قرارٍ عسكري.

كان إعلانًا عن إرادةٍ موجهة إلى التاريخ والمستقبل.

انتهت ملحمة الدفاع عن المدينة.

وانتهت نوبة فخر الدين باشا ذات يوم.

لكن المعنى الذي حملته تلك النوبة لم يمت.

فبعض النوبات لا تنتهي برحيل صاحبها، لأن الأمانة التي يمثلها تنتقل من جيلٍ إلى جيل.

والمسألة التي تقف أمام الأمة الإسلامية اليوم ليست تكرار ملحمة الدفاع عن المدينة بالشروط العسكرية نفسها التي كانت قائمةً بالأمس.

فعالم اليوم يحتاج إلى مفهومٍ أوسع وأشمل للدفاع:

التكنولوجيا…

الصناعات الدفاعية…

الاستقلال الاقتصادي…

قوة الطاقة…

الدبلوماسية…

الردع الاستراتيجي…

وإرادة سياسية قوية تجمع هذه العناصر كلها حول هدفٍ واحد.

لقد حلّت هذه العناصر مجتمعةً محل خنادق الأمس.

ولهذا ينبغي أن نبحث بين ملحمة الدفاع عن المدينة واتفاقية الدفاع المكية عن استمراريةٍ تاريخية وروحية، لا عن تطابقٍ عسكري مباشر.

في ذلك اليوم كانت المدينة تُدافع عنها البنادق.

أما اليوم، فيُطرح بناء منظومة قوةٍ تمنع أن تُترك أمنيات المدينة ومكة، بل أمن العالم الإسلامي بأسره، رهينةً لإرادة الآخرين.

تغير الحراس والوسائل، لكن الأمانة هي الأمانة نفسها.

سلطاننا، لم ننْسَك!

سلطاننا عبد الحميد خان الثاني…

رحلت عن الدنيا حزينًا مكلومًا.

لكنّك خلّفت وراءك أكثر من دولة؛ خلّفت ذاكرةً حضاريةً راسخة.

ولا تزال في قلوبنا إلى اليوم أصداء تلك القصيدة الحزينة الوفية التي كتبها رضا توفيق مستمطرًا عفوك، مستشفعًا بروحك، مستغفرًا لك.

ونحن أيضًا نذكرك بالرحمة والامتنان والإجلال.

لو رأيت الأيام التي بدأ فيها أحفادك ينهضون من جديد، فكم كنت ستسعد!

لو رأيت القضبان التي أمرت بمدّها نحو الحجاز قبل قرنٍ تستعيد شيئًا من روحها…

ولو رأيت الطريق الذي توقف عند المدينة يلوح احتمال امتداده نحو مكة…

ولو رأيت الأمة الإسلامية تبحث من جديد عن عقلٍ مشترك وقوةٍ تحفظ مستقبلها…

لربما لم ترَ جميع أحلامك التي لم تكتمل تتحقق، لكنك كنت سترى الروح التي منحت تلك الأحلام معناها تعود إلى الظهور من جديد، ولغمرتك السعادة.

رحمك الله رحمةً واسعة.

سلطاننا وحيد الدين، لم ننْسَك أيضًا!

سلطاننا وحيد الدين…

لم ننْسَك، ولن ننساك.

إن السنوات العاصفة التي حملت فيها أحد أثقل أعباء التاريخ، والعجز الذي وجدت نفسك فيه، والجدل الذي دار حولك، كل ذلك يستحق اليوم أن نعيد النظر فيه بضميرٍ أكثر إنصافًا ووضوحًا.

فالحكم على الشخصيات التاريخية بمجرد النظر إلى النتائج، مع تجاهل الظروف والإمكانات والضغوط التي أحاطت بها، لا يقود إلى محاسبةٍ تاريخية عادلة.

وحين ننظر إلى العالم اليوم، نرى كيف أن القوى المغرورة التي كانت تظن نفسها سيدة العالم باتت تبحث، أمام تغير موازين القوى، عن شراكاتٍ جديدة وحساباتٍ جديدة.

أسياد الأمس يجلسون اليوم إلى موائد التفاوض.

وفارضو الأمس يجدون أمامهم اليوم قوى وفاعلين يستعيدون وزنهم.

وأحيانًا يكون أعظم جوابٍ يقدمه التاريخ هو أن يتغير الزمن.

لكن ما نريده ليس الانتقام أبدًا.

ولا نريد أن نغلق حساب الماضي بإنتاج مظالم جديدة.

إنما نريد أن يُعاد إعلاء العدل والرحمة في الأرض.

القاطرة تستعيد عافيتها

اليوم نرى القاطرة التي عُطّلت يومًا تستعيد عافيتها، والعربات التي تُركت مهملةً تُرمَّم، والمحطات تُعاد تهيئتها، والاستعدادات تُستكمل لرحلةٍ جديدة.

وهذه في حد ذاتها علامةٌ تبعث على الأمل.

وهذه المرة قد لا تقتصر وجهة القطار على المدينة وحدها.

فقد تصبح مكة أيضًا إحدى غايات هذه الرحلة الجديدة.

القاطرة تمثل الإرادة التي تستعيد عافيتها؛

والعربات تمثل بلدان العالم الإسلامي التي تتجه إلى مزيدٍ من الترابط؛

والقضبان تمثل المصالح المشتركة والروابط الاستراتيجية؛

والمحطات تمثل مراكز العالم الإسلامي المختلفة؛

أما القطار فيمثل الإرادة المشتركة التي تحمل هذه العناصر كلها نحو غايةٍ واحدة.

لكن حركة هذا القطار لا يكفيها الحماس وحده.

لا بد أن تكون القضبان متينة، والعربات مترابطة، وأن تُقاد الرحلة كلها في الاتجاه الصحيح.

العاطفة وحدها لا تكفي؛ بل لا بد من الإرادة.

والإرادة وحدها لا تكفي؛ بل لا بد من القوة.

والقوة وحدها لا تكفي؛ بل لا بد من العقل المشترك.

وفوق ذلك كله، لا بد من العدل والرحمة.

فنهضة العالم الإسلامي لا تكون ذات معنى إذا كانت غايتها إقامة هيمنةٍ جديدة، وإنما إذا كانت وسيلةً للإسهام في إعادة البشرية إلى رحاب العدل والرحمة.

مكة: مركزُ نوبةٍ جديدة؟

إن حضور مكة في مركز هذا المسعى الدفاعي الجديد ذو دلالةٍ عميقة في الذاكرة التاريخية.

مكة قبلة الأمة ومركز التوحيد.

والمدينة دار هجرة رسول الله ﷺ وقلب بناء الحضارة.

إحداهما تمثل مبدأ الوحي ومطلعه، والأخرى تمثل انتقال الوحي إلى حياةٍ ومجتمعٍ ونظام.

ومن ثم فإن الخط الممتد من المدينة إلى مكة ليس خطًّا جغرافيًّا فحسب، بل هو ممرٌّ مقدس للذاكرة.

قبل قرن، كان هناك من يدافعون عن المدينة حتى آخر قطرةٍ من دمائهم.

واليوم يجري البحث عن بناء منظومة دفاعٍ تمكّن مكة وسائر البلاد الإسلامية من حماية أمنها بإرادتها وقدراتها الذاتية.

لقد تغيرت الشروط والوسائل.

لكن مبدأ عدم ترك أمن المقدسات وأمن الأمة رهينةً لإرادة الآخرين لا يزال قائمًا راسخًا.

في مواجهة من يحاولون تخريب القضبان

لا شك أن أطرافًا داخلية وخارجية ستقف في وجه هذه الحركة الجديدة.

فسيظهر من يزعجهم تماسك العالم الإسلامي، ومن يخشى تغير موازين القوى القائمة، ومن يسعى إلى إجهاض هذه الحركة وإفشالها.

لكن واجبنا واضح:

إذا لم نستطع ركوب القطار، فلن نقف إلى جانب من يحاولون تخريب القضبان!

قد لا تكون لنا القدرة على المشاركة في مركز هذه الخطوة الكبرى.

وقد لا نكون في موقع قيادة القاطرة.

وقد لا ندرك حماس المحطات، بل قد نكون من الكبر أو العجز بحيث لا نرى النتيجة النهائية لهذه الرحلة.

لكن، على الأقل، لا نضع حجرًا في طريق القطار.

ولا نسقِ الماء في طاحونة من يسعون إلى تخريب نهضة حضارتنا.

وإذا لم نستطع أن نفعل شيئًا، فلا نحرم أنفسنا من الدعاء في ظلمات الليل.

ولنتذكر:

بعض النوبات تُحفظ بالسيف، وبعضها بالقلم، وبعضها بدعاءٍ مخلص…

أحفاد فخر الدين باشا

اليوم تقف أجيالٌ في محطات العالم الإسلامي، تنتظر بقلوبٍ مفعمةٍ بالأمل.

في أيديها رايات كلمة التوحيد…

والرايات ذات الهلال والنجم…

جيلٌ يقف بين آلام الماضي وآمال المستقبل.

لقد غاب جنود فخر الدين باشا الذين كانوا يحرسون أبواب المدينة قبل قرنٍ من الزمان.

لكن ورثة تلك الروح لم يغيبوا.

ولم تعد في أيديهم البنادق وحدها.

في أيديهم العلم.

والمعرفة.

والتكنولوجيا.

والصناعات الدفاعية.

والقوة الاقتصادية.

والدبلوماسية.

والردع الاستراتيجي.

وفوق ذلك كله، الإيمان والوعي التاريخي والرؤية الحضارية التي تمنح هذه القوة كلها معناها وغايتها.

تلك هي النوبة الجديدة.

النهر يعود إلى مجراه

إن حصر ما يحدث اليوم في ضفاف السياسة اليومية الضيقة قد يحول بيننا وبين رؤية الصورة الكبرى.

العالم يتغير.

وموازين القوى التي أقيمت قبل قرنٍ تهتز.

وتصبح تناقضات النظام القديم أكثر وضوحًا.

وفي العالم الإسلامي تتشكل إرادةٌ للعودة إلى الذاكرة التاريخية واستعادة الثقة بالنفس والتمسك بالمستقبل.

ولا شك أن أمام هذه المسيرة عقباتٍ كبيرة.

هناك الخلافات الداخلية.

وهناك التبعيات الاقتصادية.

وهناك الاختلافات السياسية.

وهناك الضغوط الخارجية.

وربما كان أخطرها جميعًا تلك الحواجز الذهنية والنفسية التي خلّفها قرنٌ كامل من التمزق.

لكن إذا كانت الظروف التاريخية قد بدأت تفتح مجرى جديدًا، فقد لا يكون من الممكن إيقافه بأدوات النظام القديم وحدها.

فمحاولة عكس مجرى النهر الجاري في مجراه عبثٌ لا طائل منه.

وليست القضية أن نقيم سدًّا في وجه النهر، وإنما أن نوجّه جريانه في سبيل العدل والرحمة وخير البشرية.

الخاتمة: رحلةٌ لم تكتمل

قبل قرن، وصلت سكة حديد الحجاز إلى المدينة، لكنها لم تمتد إلى مكة.

وبقي مشروع السلطان عبد الحميد خان دون تمامه.

وأقام فخر الدين باشا في المدينة نوبةً أسطورية في ظل ظروفٍ بالغة القسوة.

انتهت النوبة، لكن الروح التي مثلتها لم تمت.

واليوم تدخل الأمة الإسلامية من جديد في مسعى لبناء الدفاع والتضامن والقوة المشتركة.

وحين تجتمع رؤية السلطان عبد الحميد خان، ونوبة فخر الدين باشا، وبوادر الصحوة التي نشهدها اليوم، لا يملك الإنسان إلا أن يتساءل:

أفهل يعيد التاريخ، بوسائل أخرى، إطلاق تلك المسيرة الحضارية التي توقفت قبل قرن؟

لا نستطيع اليوم أن نجيب عن هذا السؤال جوابًا قاطعًا.

لكننا نعلم شيئًا واحدًا:

سعي الإنسان وجهده مهمان؛ فالإنسان يعمل، ويجاهد، ويتشبث بالأسباب. ولكن بلوغ هذه الجهود غايتها مرهونٌ بموافقتها للقدر الإلهي.

فإذا كانت الأحداث التي نشهدها اليوم بدايةً لمثل هذا التحول التاريخي، فإن الجهود الرامية إلى إيقافه لن تكون في نهاية المطاف إلا محاولةً لعكس مجرى نهرٍ يمضي في مجراه.

ربما لن نكون داخل هذا القطار.

وربما لن نصل إلى جميع المحطات.

وربما لن نرى نهاية الرحلة.

لكن فلنكن، على الأقل، بعيدين عن صفوف من يخرّبون القضبان.

وإذا لم نستطع أن نفعل شيئًا آخر…

فلندعُ.

فبعض النوبات تُحفظ بالسيف، وبعضها بالقلم، وبعضها بدعاءٍ مخلص.

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
١٢ آب/أغسطس ٢٠٢٦ – أوف