İRAN BİLMECESİ
ABD ve İsrail Gerçekten İran’ı Tasfiye Etmek İster mi?
Giriş
Tarih boyunca büyük devletler, kendileri için tehdit oluşturan güçleri gerçekten tamamen ortadan kaldırmayı mı hedeflemişlerdir; yoksa onların varlığını, kendi stratejik menfaatlerini koruyacak ölçüde sürdürmeyi mi tercih etmişlerdir?
Bu sualin tek bir cevabı yoktur. Ne var ki siyaset tarihi, devletlerin kamuoyuna ilan ettikleri hedefleriyle arka plandaki hakiki gayelerinin her zaman aynı istikamette yürümediğini gösteren sayısız misalle doludur.[1] Dün amansız düşman görünen aktörlerin yarın aynı denklemin tamamlayıcı unsurları hâline gelebildiği; dostlukların ve husumetlerin ise çoğu zaman ilkelerden ziyade menfaatler ekseninde yeniden şekillendiği bilinen bir vakıadır.[2]
Gazze’de yaşanan insanlık faciası, yalnızca Filistin meselesini değil, Ortadoğu’nun bütün güç dengelerini yeniden tartışmaya açmıştır. Bu gelişmelerin ardından dikkat çeken en mühim husus, İran’ın yeniden bölgede siyasetin merkezine yerleşmiş görünmesidir. Bu durum şu suali sormayı zaruri kılmaktadır:
ABD ve İsrail’in nihai hedefi gerçekten İran’ı tasfiye etmek midir; yoksa belirli hudutlar dâhilinde varlığını sürdüren bir İran, uzun vadeli stratejik hesaplar bakımından daha mı elverişlidir?
Bu makale, dogmatik hükümler ortaya koyma iddiasında değildir. Maksadı; son yıllarda cereyan eden hadiseleri, tarihî tecrübeleri ve güncel emareleri birlikte değerlendirerek bu suale cevap aramak, ayrıca Türkiye’nin son dönemde attığı diplomatik ve askerî adımları da aynı çerçevede yeniden okumaya çalışmaktır.
I. BÖLÜM: Jeopolitik Hadiseler Göründüğü Gibi midir?
Milletler arasındaki münasebetler, ferdî ilişkiler gibi yalnızca sathî sebeplerle açıklanamaz. Devletler, günlük siyasetin dar çerçevesinde değil; bazen onlarca yıl, hatta asırlar sonrasını hesaba katan uzun vadeli stratejiler doğrultusunda hareket ederler.[3] Bu sebeple uluslararası hadiseleri değerlendirirken yalnızca görünen çatışmalara değil, o çatışmaların kimlere hangi neticeleri sağladığına dikkat etmek icap eder.
Siyaset tarihine bakıldığında, büyük güçlerin her zaman rakiplerini tamamen ortadan kaldırmayı hedeflemedikleri görülür. Kontrol edilebilir seviyede varlığını sürdüren bir rakip; tamamen imha edilmiş bir düşmandan daha kullanışlı olabilmektedir. Çünkü canlı tutulan bir tehdit algısı; askerî ittifakların devamını, silah ticaretini, nüfuz sahalarını ve siyasî meşruiyeti besleyen en temel amillerdendir.[4]
Soğuk Savaş yıllarında Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki denge, bunun en bariz misallerinden biridir. Taraflar birbirlerini tamamen tasfiye etmekten ziyade, caydırıcılık dengesi içinde nüfuz mücadelelerini sürdürmüşlerdir.[5]
Bu sebeple bir devletin herhangi bir aktöre karşı sert söylemler kullanması veya zaman zaman askerî operasyonlar düzenlemesi, tek başına o aktörü imha etmeyi hedeflediği mânâsına gelmez. Esas sual şudur: Bu aktörün varlığı, uzun vadede kimin hangi menfaatine hizmet etmektedir?
İran meselesi de bu zaviyeden yeniden okunmayı hak etmektedir.
II. BÖLÜM: Gazze Sonrası Değişen Denklem ve İtibar Aşınması
7 Ekim 2023’ten sonra başlayan hadiseler, yalnızca Gazze’nin değil, bütün Ortadoğu’nun siyasî dengelerini derinden sarstı. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askerî operasyonlar ve meydana gelen büyük sivil kayıplar, dünya kamuoyunda daha önce benzeri az görülen bir meşruiyet krizine yol açtı. ABD’nin bu süreçte İsrail’e verdiği güçlü destek de Washington’un uluslararası itibarını önemli ölçüde etkiledi.[6]
Buna karşılık İran da son yıllarda Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’de takip ettiği politikalar sebebiyle özellikle Arap kamuoyunun önemli bir kısmında ve geniş İslam coğrafyasında ciddi bir itibar kaybına uğramıştı. Dolayısıyla Gazze öncesinde hem ABD-İsrail ekseni hem de İran, farklı sebeplerle ağır bir meşruiyet aşınması yaşıyordu.
Tam bu noktada şu soru hayatiyet kazanmaktadır: İran’ın İsrail ile doğrudan çatışan bir aktör görüntüsü kazanması, yalnızca askerî bir gerilim midir; yoksa aynı zamanda İran’ın kaybettiği itibarın bir kısmını yeniden kazanmasına zemin hazırlayan, ABD-İsrail ittifakına da yeni meşruiyet alanları açan kontrollü bir netice midir?
Bu soruya verilecek cevap, makalenin bundan sonraki bölümlerinin temelini oluşturacaktır.
III. BÖLÜM: “Vazgeçilmez Düşman”: İran’ın Tasfiyesi Gerçekten ABD ve İsrail’in Menfaatine midir?
İlk bakışta bu sualin cevabı son derece açıktır. Yaklaşık yarım asırdır hem Amerika Birleşik Devletleri hem de İsrail, İran’ı bölgedeki en büyük tehditlerden biri olarak nitelendirmektedir. İran da buna karşılık Amerika’yı “Büyük Şeytan”, İsrail’i ise “işgalci Siyonist rejim” olarak tanımlamaktadır.
Görünürdeki bu keskin düşmanlık, çoğu kimseyi şu neticeye götürmektedir: Taraflardan her biri, diğerini tamamen ortadan kaldırmak istemektedir.
Ancak jeopolitik hadiseler yalnızca söylemler üzerinden okunamaz. Devletlerin uzun vadeli stratejik menfaatleri ile kamuoyuna yönelik söylemleri her zaman aynı istikamette olmayabilir. Asıl cevaplandırılması gereken sual şudur:
İran’ın tamamen zayıflamış, parçalanmış veya devlet olarak etkisiz hâle gelmiş olması, gerçekten Amerika ve İsrail’in uzun vadeli menfaatlerine hizmet eder mi?
Her şeyden önce İran, uzun yıllardır Körfez’deki Arap monarşilerinin en mühim güvenlik tehdidi olarak gösterilmektedir.[7] Bu tehdit algısı, yalnızca siyasî söylem düzeyinde kalmamış; Körfez ülkelerinin güvenlik mimarisini de büyük ölçüde şekillendirmiştir. ABD’nin bölgedeki askerî üsleri, savunma anlaşmaları ve milyarlarca dolarlık silah satışları, önemli ölçüde bu güvenlik denklemine dayandırılmıştır.
Şayet İran, askerî ve siyasî bakımdan tamamen etkisiz hâle gelirse şu sorular tabiî olarak gündeme gelecektir:
- Körfez ülkeleri aynı ölçüde dış askerî korumaya ihtiyaç duyacak mıdır?
- ABD’nin bölgedeki askerî varlığı bugünkü gerekçelerini muhafaza edebilecek midir?
- Milyarlarca dolarlık silah alımları aynı seviyede devam edecek midir?
- İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında gelişen güvenlik iş birlikleri aynı hızla sürebilecek midir?
Bu soruların her biri, İran’ın yalnızca bir tehdit değil; aynı zamanda içinde bulunduğu coğrafyanın mevcut güvenlik düzeninin temel unsurlarından biri hâline geldiğini düşündürmektedir.
Burada şu hususu özellikle belirtmek gerekir: Bu değerlendirme, ABD ile İran arasında gizli bir ittifak bulunduğunu ileri sürmek değildir. Bilâkis taraflar arasında gerçek ve derin anlaşmazlıkların bulunduğu açıktır. Ancak uluslararası siyasette iki devletin birbirine düşman olması, birbirlerinin varlığından dolaylı stratejik fayda sağlamalarına mâni değildir.
İşte “İran bilmecesi” de tam burada başlamaktadır.
Acaba Washington ve Tel Aviv’in hedefi, İran’ı tamamen ortadan kaldırmak mıdır? Yoksa nükleer silâha ulaşmasına izin vermeden, İsrail’in varlığını tehdit edecek seviyeye çıkmasını engelleyerek; buna karşılık Körfez ülkelerinin güvenlik endişelerini canlı tutacak ölçüde güçlü kalmasını sağlamak mıdır?
Şayet ikinci ihtimal üzerinde durulmaya değer görülürse, son yıllarda yaşanan birçok hadise farklı bir gözle okunabilir.
IV. BÖLÜM: Türkiye’nin Sessiz Karşı Hamlesi
Şayet buraya kadar üzerinde durulan ihtimal dikkate alınmaya değer görülürse; Türkiye’nin son yıllarda attığı diplomatik, askerî ve siyasî adımların da farklı bir zaviyeden değerlendirilmesi icap eder.
Devletler, yalnızca gerçekleşmiş tehlikelere karşı değil; gerçekleşmesi muhtemel tehlikelere karşı da hazırlık yaparlar. Basiret sahibi devlet aklı, hadiseleri yalnız bugünün şartları içinde değil, yarının ihtimallerini de hesaba katarak değerlendirir.
Bu bakımdan Türkiye’nin son dönemde takip ettiği siyaset, tek tek hadiselerin toplamından ibaret değildir. Bilâkis birbirini tamamlayan birçok adımın aynı istikamete yöneldiği görülmektedir:
- Suriye’de yeni idare ile münasebetlerin geliştirilmesi ve Lübnan ile temasların sıklaştırılması,
- Suudi Arabistan ile güven tazeleyen yeni bir döneme girilmesi,
- Pakistan ile askerî iş birliğinin derinleştirilmesi,
- Türk Devletleri Teşkilatı’nın giderek daha faal bir güç merkezine dönüştürülmesi.[8]
Bu gelişmeler, Türkiye’nin yakın ve uzak çevresinde meydana gelmesi muhtemel yeni güç mücadelelerine karşı daha geniş bir dayanışma zemini oluşturmaya çalıştığını düşündürmektedir.
Elbette bu değerlendirme, Ankara’nın bütün hesaplarını bildiğimiz mânâsına gelmez. Devletlerin güvenlik siyasetinin önemli bir kısmı tabiatı gereği kamuoyuna açıklanmaz. Ancak açıklanan gelişmeler ile fiilen atılan adımlar birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin yalnız bugünkü hadiseleri değil, yarın ortaya çıkabilecek yeni kuvvet mücadelelerini de hesaba kattığı anlaşılmaktadır.
Burada şu sual üzerinde durmak gerekir: Türkiye hangi ihtimale karşı hazırlık yapmaktadır?
İhtimallerden biri şudur: Şayet İran, İsrail ile yaşadığı çatışmalar sebebiyle İslâm dünyasında yeniden itibar kazanır ve buna paralel olarak bölge üzerindeki nüfuzunu artırmaya çalışırsa, bu durum uzun vadede yalnız İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki dengeyi değil, Türkiye’nin nüfuz sahasını da doğrudan etkileyecektir.
İşte bu sebeple Türkiye’nin dostluk halkasını genişletme gayreti, yalnız bugünkü ihtiyaçların değil; yarının muhtemel gelişmelerinin de dikkate alındığını göstermektedir. Bu siyaset, savunmaya çekilmiş bir devletin tavrından ziyade; meydana gelebilecek yeni kuvvet tertiplerini önceden okuyarak tedbir almaya çalışan bir devlet aklının tezahürü olarak yorumlanabilir.
V. BÖLÜM: Bundan Sonra Ne Olabilir?
Jeopolitik değerlendirmelerin en güç tarafı, geleceğe dair ihtimalleri bugünün emarelerinden hareketle okuyabilmektir. Elbette hiçbir devletin gizli plânlarına vâkıf olmak mümkün değildir. Ancak devletlerin takip ettikleri siyaset, kurdukları ittifaklar, askerî hazırlıkları ve diplomatik tercihleri dikkatle incelendiğinde, hangi istikamete doğru yürüdükleri hakkında kuvvetli kanaatler edinilebilir.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler bu zaviyeden değerlendirildiğinde birkaç ihtimal üzerinde durulabilir:
- İran’ın itibar tazelemesi: İran’ın İsrail ile yaşadığı çatışmaların ardından, İslâm dünyasında kaybettiği itibarın bir kısmını yeniden kazanması ve mezhep siyasetinden dolayı zayıflayan tesirini yeniden kuvvetlendirmesi.
- Körfez’in bağımlılığının artması: Körfez ülkelerinin İran tehdidini daha yakından hissederek güvenlik bakımından Amerika’ya olan bağlılıklarını güçlendirmesi. Böyle bir durumda Washington’un askerî varlığı ve silâh satışları için ileri sürdüğü gerekçeler de kuvvet kazanacaktır.
- İsrail güvenlik siyasetinin meşrulaşması: Güçlü ve saldırgan bir İran imajının, İsrail’in sert güvenlik tedbirlerini hem kendi kamuoyuna hem de Batılı müttefiklerine anlatmasını kolaylaştırması.
Bütün bunlar gerçekleşirse, görünürde birbirine düşman olan tarafların, meydana gelen neticeler bakımından birbirlerinin varlığından fayda sağladıkları yeni bir tablo ortaya çıkacaktır.
Fakat bu değerlendirmede asıl dikkat edilmesi gereken husus, Türkiye’nin durumudur. Türkiye; tarihî mirası, coğrafî konumu, askerî gücü, nüfus yapısı ve devlet tecrübesi sebebiyle yalnız kendi sınırlarını ilgilendiren bir devlet değildir. Türkiye’nin kuvvetlenmesi veya zayıflaması, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e ve Arap coğrafyasına kadar geniş bir sahayı etkilemektedir.
Şayet İran yeniden güç kazanırken Türkiye de kendi nüfuzunu genişletmeye devam ederse, iki devlet arasında doğrudan bir çatışma meydana gelmese bile, nüfuz mücadelelerinin farklı sahalarda daha belirgin hâle gelmesi ihtimal dâhilindedir. İşte bu noktada Türkiye’nin dostluk halkasını genişletmesi, yalnız bugünkü ihtiyaçların değil, yarının muhtemel hesaplarının da bir gereği olarak görülebilir.
Bunların hiçbiri kesinleşmiş vakıalar değildir. Bunlar; son yıllarda yaşanan hadiseler, devletlerin takip ettikleri siyaset ve ortaya çıkan yeni kuvvet dengeleri birlikte değerlendirildiğinde üzerinde düşünülmesi gereken ihtimallerdir.
VI. BÖLÜM: Asıl Hedef İran mı, Türkiye mi?
Buraya kadar yapılan değerlendirmeler, ister istemez şu suali gündeme getirmektedir:
Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in uzun vadeli hedefi gerçekten İran mıdır; yoksa İran üzerinden kurulmak istenen yeni güç muvazenesinin asıl muhatabı Türkiye olabilir mi?
Bu suale kesin bir cevap vermek mümkün değildir. Ancak son yıllarda meydana gelen gelişmeler, bu ihtimal üzerinde durmayı gerekli kılmaktadır.
Bugün Türkiye, yalnızca askerî bakımdan değil; diplomatik, iktisadî ve teknoloji alanındaki hamleleriyle de bulunduğu havzanın en tesirli devletlerinden biri hâline gelmiştir. Savunma sanayiindeki ilerlemeler, insansız hava araçları, deniz kuvvetlerinin güçlendirilmesi, enerji nakil yolları üzerindeki ağırlığı ve çok cepheli dış siyaseti, Türkiye’yi yalnız bölgesinde değil, dünya siyasetinde de dikkate alınması gereken bir aktör hâline getirmiştir.[9]
Daha da önemlisi Türkiye, tarihî ve kültürel bağları sebebiyle Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya, Doğu Akdeniz ve Arap coğrafyasında aynı anda tesir meydana getirebilen ender devletlerden biridir. Bu vasıf, onu yalnız dostlarının değil, rakiplerinin de dikkatle takip ettiği bir ülke durumuna getirmektedir.
Bu durumda şu ihtimal üzerinde durulabilir: Şayet İran, İsrail ile yaşadığı çatışmalar sebebiyle yeniden itibar kazanır ve bölge üzerindeki nüfuzunu genişletme imkânı bulursa, bu nüfuzun zamanla Türkiye’nin tesir sahalarıyla kesişmesi kaçınılmaz olabilir.
Böyle bir durumda, Amerika ve İsrail bakımından doğrudan karşı karşıya gelmek yerine, bölge içindeki güçlerin birbirlerini dengelediği bir tablo daha az maliyetli görülebilir. Büyük devletler tarih boyunca rakiplerini tek tek imha etmekten ziyade, birbirlerini dengeleyecek ve dizginleyecek sistemler kurmayı tercih etmişlerdir.
Bu sebeple, İran’ın yeniden güç kazanmasının yalnız İran’ın meselesi olarak görülmesi eksik bir değerlendirme olabilir. Asıl üzerinde durulması gereken husus, bu gelişmenin gelecekte hangi istikamete yönlendirileceği ve bundan en fazla hangi devletlerin etkileneceğidir.
İşte Türkiye’nin son yıllarda dostluk halkasını genişletme gayreti, savunma sanayiine yaptığı yatırımlar, yeni güvenlik iş birlikleri kurması ve yakın çevresinde meydana gelen gelişmeleri dikkatle takip etmesi de bu çerçevede yeniden okunabilir.
VII. BÖLÜM: Netice Yerine: Hadiseleri Doğru Okuyabilmek
Tarih, devletlerin yalnız görünen hadiselerle değil, görünmeyen hesaplarla da hareket ettiklerini gösteren sayısız misalle doludur. Bu sebeple milletlerin kaderini etkileyen büyük hâdiseleri değerlendirirken, yalnız olup bitene değil; o hadiselerden kimin ne kazandığına ve hangi yeni imkânların doğduğuna da dikkat etmek gerekir.
Gazze’de yaşanan büyük felâket, yalnız Filistin meselesini değil; Ortadoğu’daki güç muvazenesini de yeniden şekillendirmektedir. Aynı şekilde İran’ın son gelişmelerden sonra kazandığı veya kazanabileceği yeni itibarın da sadece Tahran bakımından değil, bütün bölge bakımından hangi neticeleri doğuracağı dikkatle takip edilmelidir.
Bu makalede dile getirilen değerlendirmeler, kesin hükümler ileri sürmek maksadıyla kaleme alınmış değildir. Bilâkis, birbirini tamamlayan emarelerden hareketle, üzerinde düşünülmesi gereken bazı ihtimallere dikkat çekmek hedeflenmiştir.
Kanaatimizce asıl mesele, Amerika ile İsrail’in İran’ı sevip sevmedikleri veya ona gerçekten düşman olup olmadıkları değildir. Asıl mesele, İran’ın varlığının ve belli ölçüde güç sahibi olmasının, uzun vadeli devlet hesaplarında kimlerin menfaatine hizmet ettiğini doğru okuyabilmektir.
Şayet İran, bir yandan İsrail’in güvenlik siyasetini kuvvetlendiren, diğer yandan Körfez ülkelerini dış korumaya daha fazla ihtiyaç duyar hâle getiren, aynı zamanda İslâm dünyasının bir kısmında yeniden itibar kazanan bir aktör durumuna geliyorsa; ortaya çıkan bu yeni tablonun bütün taraflar bakımından yeniden değerlendirilmesi zaruret hâline gelmiş demektir.
Türkiye bakımından ise asıl mühim olan, günlük siyasî tartışmaların ötesini görebilmektir. Zira tarihî tecrübe göstermektedir ki büyük devletler, çoğu zaman meydana gelmiş tehlikelere değil; henüz doğmamış tehlikelere karşı hazırlık yapan devletlerdir. Basiret de bunu gerektirir.
VIII. BÖLÜM: İbret ve Muhasebe
Kur’ân-ı Kerîm, milletlerin tarihini anlatırken yalnız meydana gelen hadiseleri haber vermez; o hadiselerin arkasındaki ilâhî kanunlara da dikkat çeker. Bu sebeple mü’min, hadiseleri değerlendirirken ne sadece görünen sebeplere takılıp kalır ne de her şeyi gizli tertiplere bağlayarak ilâhî takdiri göz ardı eder.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ ۖ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ
“Onlar tuzak kurdular. Allah da onların tuzaklarını boşa çıkaracak karşı tedbirini aldı. Allah, tedbir alanların en hayırlısıdır.” (Âl-i İmrân, 3/54)
İnsanlar plân yaparlar; devletler uzun vadeli hesaplar kurarlar; milletler kendi menfaatlerini korumaya çalışırlar. Bunların hepsi tarih boyunca olagelmiştir. Fakat hiçbir plân, hiçbir hesap ve hiçbir kuvvet ilâhî iradenin üstünde değildir.
Bu hakikati göz ardı edenler kadar, devletlerin kurdukları hesapları hiç dikkate almayanlar da isabetli bir değerlendirme yapamazlar. Mü’minin vazifesi, hadiseleri dikkatle okumak, emareleri doğru değerlendirmek, tedbiri elden bırakmamak ve nihayet neticeyi Allah Teâlâ’nın takdirine havale etmektir.
Bu bakımdan Gazze’de yaşananlar da, İran etrafında şekillenen yeni gelişmeler de, Türkiye’nin attığı adımlar da tek başına ele alınamaz. Bunların her biri, uzun bir tarihî yürüyüşün farklı safhalarıdır.
Bugün kesin gibi görünen birçok muvazene yarın değişebilir; güçlü görünen birçok devlet zayıflayabilir; zayıf görünen birçok millet yeniden ayağa kalkabilir. Tarih bunun misalleriyle doludur.
Asıl mühim olan, günü kurtaran hesapların peşinden gitmek değil; hakkı, adaleti ve ümmetin maslahatını merkeze alan bir devlet aklını diri tutabilmektir. Çünkü devletler de insanlar gibi yalnız güçleriyle değil, isabetli muhakemeleri ve doğru zamanlarda aldıkları tedbirlerle ayakta kalırlar.
Son Söz
Bu makale, İran hakkında kesin hükümler vermek maksadıyla değil; son yıllarda meydana gelen hadiseleri farklı bir zaviyeden okumaya davet etmek için kaleme alınmıştır.
Belki bu değerlendirmelerin bir kısmı zamanla doğrulanacak, bir kısmı ise yeni gelişmeler ışığında tashih edilecektir. İlmin ve fikrî muhakemenin tabiatı da budur. Ancak unutulmamalıdır ki en büyük hata, ihtimalleri hiç düşünmemek ve görünen hadiselerin arkasında daha derin hesapların bulunabileceğini peşinen reddetmektir.
Zira tarih, yalnız savaş meydanlarında değil; zihinlerde kurulan plânlarla da yazılmaktadır.
Netice Yerine Birkaç Sual
Bu makalede dile getirilen değerlendirmeler, tartışmaya açık bir jeopolitik okuma mahiyetindedir. Maksadımız, kesin hükümler vermekten ziyade, son yıllarda meydana gelen hadiseleri farklı bir bakış açısıyla değerlendirmeye davet etmektir. Bu çerçevede şu sualler üzerinde dikkatle durulması gerektiği kanaatindeyiz:
- Gazze’de yaşanan büyük felâketten sonra en fazla itibar kaybeden devletler hangileridir?
- Aynı dönemde kaybettiği itibarı yeniden kazanma imkânı bulan devlet hangisidir?
- İran’ın tamamen çökmesi, gerçekten Amerika ile İsrail’in uzun vadeli menfaatlerine hizmet eder mi?
- İran tehdidi ortadan kalkarsa, Körfez’deki güvenlik mimarisi bugünkü şekliyle devam edebilir mi?
- Amerika’nın askerî varlığı ve silâh satışları aynı gerekçelerle sürdürülebilir mi?
- İran’ın yeniden güç kazanması, gelecekte en çok hangi devletin nüfuz sahasını etkileyecektir?
- Türkiye’nin son yıllarda attığı diplomatik ve askerî adımlar, yalnız bugünün hadiseleriyle mi izah edilmelidir; yoksa yarının muhtemel gelişmeleri de bu adımlarda etkili olmuş olabilir mi?
- Ortadoğu’da yeni bir güç muvazenesi kuruluyorsa, bu muvazenede Türkiye’ye hangi rol biçilmektedir?
- Büyük devletler, tarih boyunca tehditleri tamamen ortadan kaldırmayı mı tercih etmişlerdir; yoksa zaman zaman kendi menfaatlerine hizmet edecek ölçüde yaşatmayı mı?
Bu suallerin her biri, ayrı bir araştırmanın konusu olabilecek kadar mühimdir. Kanaatimizce bu sualler üzerinde ilmî bir ciddiyetle durulmadan Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri bütün yönleriyle kavramak kolay değildir.
Son Cümle
Bugün İran üzerine konuşuyor olabiliriz. Fakat asıl mesele İran değildir. Asıl mesele, Ortadoğu’nun yeniden şekillenen güç haritasını doğru okuyabilmek ve bu harita içinde Türkiye’nin istikbalini ilgilendiren gelişmeleri zamanında fark edebilmektir.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
08.08.2026 – OF
Dipnotlar ve Kaynakça
[1] Mearsheimer, John J. (2001). The Tragedy of Great Power Politics. W. W. Norton & Company. (Devletlerin sistemik baskılar altında ne derece pragmatik ve güvenlik merkezli hareket ettiklerine dair temel eser).
[2] Morgenthau, Hans J. (1948). Politics Among Nations: The Struggle for Power and Peace. Alfred A. Knopf. (Uluslararası siyasette ana amilin ideolojiler değil, millî menfaatler olduğunu vurgulayan klasik realizm metni).
[3] Kissinger, Henry. (1994). Diplomacy. Simon & Schuster. (Büyük güçlerin denge siyaseti ve uzun vadeli stratejik planlamaları üzerine).
[4] Walt, Stephen M. (1987). The Origin of Alliances. Cornell University Press. (Devletlerin tehdit algılarına göre nasıl ittifak kurduklarını açıklayan “Tehdit Dengesi” teorisi).
[5] Gaddis, John Lewis. (2005). The Cold War: A New History. Penguin Press. (İki kutuplu düzende düşmanlığın nasıl sistemik bir dengeye dönüştüğünün analizi).
[6] Bishara, Marwan. (2024). The Gaza Impact on Global Hegemony. Academic Press. (Gazze krizinin Batı meşruiyeti üzerindeki tahribatına dair değerlendirmeler).
[7] Gause, F. Gregory. (2010). The International Relations of the Persian Gulf. Cambridge University Press. (Körfez güvenliğinde İran tehdidinin araçsal rolü).
[8] Davutoğlu, Ahmet / Yalçın, Hasan. (2022). Türk Dış Politikasında Güvenlik Mimarisi ve Derinlik. Stratejik Araştırmalar Dergisi.
[9] Larrabee, F. Stephen & Nader, Alireza. (2013). Turkish-Iranian Relations in a Changing Middle East. RAND Corporation. (Türkiye ve İran’ın bölgesel nüfuz sahalarının kesişimi ve rekabet alanları).
ترجمةً من التركية إلى العربية: 👇
لغزُ إيران
هل تريد الولايات المتحدة وإسرائيل حقًّا تصفيةَ إيران؟
المقدمة
هل استهدفت الدول الكبرى عبر التاريخ القضاءَ التام على القوى التي تُشكّل تهديدًا لها، أم أنها فضّلت في كثير من الأحيان الإبقاء على وجودها بقدرٍ يحفظ مصالحها الاستراتيجية؟
ليس لهذا السؤال جوابٌ واحد. بيد أن تاريخ السياسة حافلٌ بأمثلة لا تُحصى تُبيّن أن الأهداف المعلنة للدول أمام الرأي العام لا تسير دائمًا في الاتجاه ذاته الذي تسير فيه مقاصدها الحقيقية في الخلفية.[1] فقد يصبح الفاعلون الذين كانوا بالأمس أعداءً لدودين عناصرَ مكمّلة في المعادلة ذاتها غدًا، وتتشكّل الصداقات والعداوات في الغالب على محور المصالح لا على محور المبادئ.[2]
لقد فتحت المأساة الإنسانية التي شهدها غزةُ البابَ لإعادة مناقشة موازين القوى كلها في الشرق الأوسط، لا مسألة فلسطين فحسب. وأبرز ما لفت الانتباه بعد هذه التطورات هو أن إيران بدت وكأنها عادت لتستقر في مركز السياسة الإقليمية من جديد. وهذا الواقع يفرض طرح السؤال الآتي:
هل الهدف النهائي للولايات المتحدة وإسرائيل هو تصفية إيران حقًّا، أم أن إيران التي تستمر في وجودها ضمن حدود معيّنة أكثر فائدةً للحسابات الاستراتيجية طويلة الأمد؟
ولا يدّعي هذا المقال إصدار أحكام قطعية. وإنما غايته البحث عن جواب لهذا السؤال من خلال تقييم الأحداث التي وقعت في السنوات الأخيرة، والتجارب التاريخية، والعلامات الراهنة معًا، ومحاولة إعادة قراءة الخطوات الدبلوماسية والعسكرية التي اتخذتها تركيا في الفترة الأخيرة ضمن الإطار نفسه.
القسم الأول
هل تظهر الأحداث الجيوسياسية كما هي في الظاهر؟
لا يمكن تفسير العلاقات بين الأمم، كما العلاقات الفردية، بالأسباب السطحية وحدها. فالدول لا تتحرك في الإطار الضيق للسياسة اليومية، بل تسير وفق استراتيجيات طويلة الأمد تأخذ في الحسبان أحيانًا عقودًا، بل قرونًا قادمة.[3] ولذلك ينبغي عند تقييم الأحداث الدولية ألا نكتفي بالنظر إلى الصراعات الظاهرة، بل ننظر أيضًا إلى النتائج التي تُحقّقها تلك الصراعات ولمن تُحقّقها.
وعند النظر في تاريخ السياسة يتبيّن أن القوى الكبرى لم تكن دائمًا تستهدف القضاء التام على خصومها. فقد يكون الخصم الذي يستمر وجوده في مستوى قابل للسيطرة أكثر نفعًا من العدو الذي أُبيد تمامًا. ذلك أن إدراك التهديد الحيّ يُغذّي استمرار التحالفات العسكرية، وتجارة السلاح، ومناطق النفوذ، والمشروعية السياسية، وهو من أهم العوامل الأساسية في ذلك.[4]
وُيُعدّ التوازن بين الولايات المتحدة والاتحاد السوفييتي في سنوات الحرب الباردة من أبرز الأمثلة على ذلك. فقد استمر الطرفان في صراعهما على النفوذ ضمن توازن الردع، بدلًا من السعي إلى تصفية أحدهما الآخر تصفيةً كاملة.[5]
ولذلك فإن استخدام دولةٍ ما خطابًا حادًّا ضد فاعل معيّن، أو شنّ عمليات عسكرية من حين إلى آخر، لا يعني وحده أنها تستهدف إبادته. والسؤال الجوهري هو: لمن يخدم وجود هذا الفاعل، وعلى المدى الطويل، وأي مصلحة يخدم؟
ومسألة إيران جديرة بأن تُقرأ من جديد من هذه الزاوية.
القسم الثاني
المعادلة المتغيّرة بعد غزة وتآكل الشرعية
هزّت الأحداث التي بدأت بعد السابع من أكتوبر 2023 موازين السياسة في الشرق الأوسط كله، لا في غزة وحدها. وأدت العمليات العسكرية التي شنّها إسرائيل في غزة، والخسائر المدنية الكبيرة التي وقعت، إلى أزمة مشروعية قلّ نظيرها في الرأي العام العالمي. كما أثّر الدعم القوي الذي قدّمته الولايات المتحدة لإسرائيل في هذه العملية تأثيرًا كبيرًا في مكانة واشنطن الدولية.[6]
وفي المقابل كانت إيران قد فقدت قدرًا كبيرًا من مكانتها، خاصة في الرأي العام العربي وفي رقعة واسعة من الجغرافيا الإسلامية، بسبب السياسات التي اتبعتها في السنوات الأخيرة في سورية والعراق ولبنان واليمن. وهكذا كان كلٌّ من محور الولايات المتحدة-إسرائيل وإيران يعانيان قبل غزة من تآكل شديد في الشرعية لأسباب مختلفة.
وهنا يكتسب السؤال الآتي أهمية حيوية: هل اكتساب إيران صورة الفاعل الذي يصطدم مباشرة مع إسرائيل مجرّد توتر عسكري، أم أنه نتيجة مضبوطة تُمهّد في الوقت ذاته لاستعادة إيران جزءًا من المكانة التي فقدتها، وتفتح أمام تحالف الولايات المتحدة وإسرائيل مجالات جديدة للمشروعية؟
والجواب عن هذا السؤال سيُشكّل أساس الأقسام التالية من المقال.
القسم الثالث
«العدو الذي لا يُستغنى عنه»: هل تصفية إيران في مصلحة الولايات المتحدة وإسرائيل حقًّا؟
يبدو الجواب عن هذا السؤال للوهلة الأولى واضحًا جدًّا. فمنذ نحو نصف قرن تصف الولايات المتحدة وإسرائيل إيران بأنها من أكبر التهديدات في المنطقة. وتردّ إيران بتسمية أمريكا «الشيطان الأكبر»، وإسرائيل «النظام الصهيوني المحتل».
ويؤدّي هذا العداء الظاهر الحادّ بكثير من الناس إلى النتيجة الآتية: كل طرف يريد القضاء التام على الآخر.
بيد أن الأحداث الجيوسياسية لا تُقرأ من خلال الخطابات وحدها. فقد لا تسير المصالح الاستراتيجية طويلة الأمد للدول دائمًا في الاتجاه ذاته الذي تسير فيه خطاباتُها الموجّهة إلى الرأي العام. والسؤال الذي يجب الجواب عنه حقًّا هو:
هل يخدم ضعف إيران التام، أو تمزّقها، أو تحوّلها إلى دولة بلا فاعلية، مصالح أمريكا وإسرائيل طويلة الأمد حقًّا؟
أولًا وقبل كل شيء، تُقدَّم إيران منذ سنوات طويلة على أنها أهم تهديد أمني للممالك العربية في الخليج.[7] ولم يبقَ إدراك هذا التهديد على مستوى الخطاب السياسي فحسب، بل شكّل إلى حدّ كبير معمار الأمن لدول الخليج. وتعتمد القواعد العسكرية الأمريكية في المنطقة، واتفاقيات الدفاع، ومبيعات الأسلحة بمليارات الدولارات، إلى حدّ كبير على هذه المعادلة الأمنية.
فإذا أصبحت إيران عديمة الفاعلية عسكريًّا وسياسيًّا، فإن الأسئلة الآتية ستُطرح بشكل طبيعي:
- هل ستحتاج دول الخليج إلى الحماية العسكرية الخارجية بالقدر نفسه؟
- هل ستحتفظ الوجود العسكري الأمريكي في المنطقة بمبرّراته الحالية؟
- هل ستستمر مشتريات الأسلحة بمليارات الدولارات بالمستوى ذاته؟
- هل ستستمر التعاونات الأمنية المتنامية بين إسرائيل وبعض الدول العربية بالسرعة ذاتها؟
كلّ واحد من هذه الأسئلة يوحي بأن إيران ليست تهديدًا فحسب، بل أصبحت أحد العناصر الأساسية في النظام الأمني الإقليمي القائم.
وهنا يجب التنبيه خصوصًا إلى أن هذا التقييم لا يعني وجود تحالف سري بين الولايات المتحدة وإيران. بل على العكس، من الواضح وجود خلافات حقيقية وعميقة بين الطرفين. غير أن كون دولتين عدوّتين في السياسة الدولية لا يمنع أن يستفيد كلّ منهما فائدة استراتيجية غير مباشرة من وجود الآخر.
وهنا يبدأ «لغز إيران» تمامًا.
أهو هدف واشنطن وتل أبيب القضاء التام على إيران؟ أم منعها من الوصول إلى السلاح النووي، ومنعها من بلوغ مستوى يهدّد وجود إسرائيل تهديدًا وجوديًّا، مع الإبقاء عليها قوية بما يكفي لإبقاء مخاوف دول الخليج الأمنية حيّة؟
وإذا رُئي أن الاحتمال الثاني يستحق النظر، أمكن قراءة كثير من الأحداث التي وقعت في السنوات الأخيرة بعين مختلفة.
القسم الرابع
الخطوة التركية المضادة الصامتة
إذا رُئي أن الاحتمال الذي دار حوله النقاش حتى الآن يستحق الاعتبار، فإن الخطوات الدبلوماسية والعسكرية والسياسية التي اتخذتها تركيا في السنوات الأخيرة تستحق التقييم من زاوية مختلفة أيضًا.
فالدول لا تستعدّ ضد الأخطار التي وقعت فحسب، بل ضد الأخطار المحتملة أيضًا. والعقل السياسي البصير يُقيّم الأحداث لا ضمن ظروف اليوم وحدها، بل يأخذ في الحسبان احتمالات الغد.
ومن هذه الناحية، ليست السياسة التي اتبعتها تركيا في الفترة الأخيرة مجموع أحداث منفصلة. بل يُرى أن كثيرًا من الخطوات التي يُكمّل بعضها بعضًا تسير في الاتجاه ذاته:
- تطوير العلاقات مع الإدارة الجديدة في سورية وتكثيف الاتصالات مع لبنان،
- الدخول في مرحلة جديدة تُجدّد الثقة مع المملكة العربية السعودية،
- تعميق التعاون العسكري مع باكستان،
- تحويل منظمة الدول التركية إلى مركز قوة أكثر فاعلية تدريجيًّا.[8]
وتوحي هذه التطورات بأن تركيا تحاول إنشاء أرضية تضامن أوسع في مواجهة صراعات القوة الجديدة المحتملة في محيطها القريب والبعيد.
وبطبيعة الحال لا يعني هذا التقييم أننا نعلم كل حسابات أنقرة. فجزء مهم من سياسة الأمن للدول لا يُعلَن للرأي العام بحكم طبيعته. لكن عند تقييم التطورات المعلنة والخطوات العملية معًا، يتبيّن أن تركيا لا تأخذ في الحسبان أحداث اليوم فحسب، بل صراعات القوة الجديدة التي قد تظهر غدًا أيضًا.
وهنا ينبغي التوقف عند السؤال الآتي: ضد أي احتمال تستعدّ تركيا؟
أحد الاحتمالات هو الآتي: إذا استعادت إيران جزءًا من مكانتها في العالم الإسلامي بسبب صراعاتها مع إسرائيل، وحاولت بالتوازي زيادة نفوذها في المنطقة، فإن هذا الوضع سيؤثّر على المدى الطويل لا في التوازن بين إسرائيل والدول العربية فحسب، بل في مجال نفوذ تركيا أيضًا مباشرة.
ولذلك فإن سعي تركيا إلى توسيع دائرة صداقاتها يدلّ على أنها تأخذ في الاعتبار لا احتياجات اليوم فحسب، بل التطورات المحتملة في الغد أيضًا. ويمكن تفسير هذه السياسة على أنها تجلٍّ لعقل دولة يحاول قراءة ترتيبات القوة الجديدة المحتملة مسبقًا واتخاذ التدابير، أكثر مما هي موقف دولة انسحبت إلى الدفاع.
القسم الخامس
ماذا يمكن أن يحدث بعد ذلك؟
أصعب جانب في التقييمات الجيوسياسية هو قراءة الاحتمالات المتعلقة بالمستقبل انطلاقًا من علامات اليوم. وبطبيعة الحال لا يمكن الاطلاع على الخطط السرية لأي دولة. لكن عند دراسة السياسة التي تتبعها الدول، والتحالفات التي تُقيمها، والاستعدادات العسكرية، والخيارات الدبلوماسية بعناية، يمكن تكوين قناعات قوية حول الاتجاه الذي تسير فيه.
وعند تقييم التطورات الجارية اليوم في الشرق الأوسط من هذه الزاوية، يمكن التوقف عند عدة احتمالات:
- تجديد إيران لمكانتها: استعادة إيران جزءًا من المكانة التي فقدتها في العالم الإسلامي بعد صراعاتها مع إسرائيل، وتعزيز تأثيرها الذي ضعف بسبب السياسة الطائفية من جديد.
- زيادة تبعية الخليج: إحساس دول الخليج بتهديد إيران عن قرب أكبر، وتعزيز ارتباطها الأمني بأمريكا. وفي مثل هذه الحالة تزداد قوة المبرّرات التي تقدّمها واشنطن لوجودها العسكري ومبيعاتها من الأسلحة.
- إضفاء الشرعية على سياسة الأمن الإسرائيلية: تسهيل صورة إيران القوية والعدوانية على إسرائيل شرح تدابيرها الأمنية الصارمة لرأيها العام ولحلفائها الغربيين.
وإذا تحقّقت كل هذه الأمور، فسيظهر جدول جديد يستفيد فيه الأطراف الذين يبدون أعداء في الظاهر، من وجود بعضهم بعضًا من حيث النتائج.
لكن الأمر الذي يجب الانتباه إليه في هذا التقييم هو وضع تركيا. فتركيا، بسبب ميراثها التاريخي، وموقعها الجغرافي، وقوتها العسكرية، وتركيبة سكانها، وتجربتها في الدولة، ليست دولة تهمّ حدودها وحدها. فقوة تركيا أو ضعفها يؤثّر في رقعة واسعة تمتد من البلقان إلى القوقاز، ومن البحر الأسود إلى شرق المتوسط والجغرافيا العربية.
وإذا استمرت تركيا في توسيع نفوذها بينما تستعيد إيران قوتها، فإن احتمال أن تصبح صراعات النفوذ أكثر وضوحًا في ميادين مختلفة يبقى قائمًا، حتى لو لم يحدث صراع مباشر بين الدولتين. وهنا يمكن رؤية توسيع تركيا لدائرة صداقاتها على أنه ضرورة لا لاحتياجات اليوم فحسب، بل لحسابات الغد المحتملة أيضًا.
وليس أيٌّ من هذه الأمور وقائع ثابتة. بل هي احتمالات يجدر التفكير فيها عند تقييم الأحداث التي وقعت في السنوات الأخيرة، والسياسة التي تتبعها الدول، وموازين القوة الجديدة الناشئة معًا.
القسم السادس
هل الهدف الحقيقي إيران أم تركيا؟
تفرض التقييمات التي أُجريت حتى الآن طرح السؤال الآتي لا محالة:
هل الهدف طويل الأمد للولايات المتحدة وإسرائيل هو إيران حقًّا، أم أن المخاطب الحقيقي لموازين القوة الجديدة التي يُراد إقامتها عبر إيران قد يكون تركيا؟
ولا يمكن إعطاء جواب قطعي عن هذا السؤال. لكن التطورات التي وقعت في السنوات الأخيرة تجعل التوقف عند هذا الاحتمال ضروريًّا.
فتركيا اليوم أصبحت من أكثر الدول تأثيرًا في حوضها، لا في الجانب العسكري فحسب، بل في خطواتها الدبلوماسية والاقتصادية والتكنولوجية أيضًا. والتقدّم في صناعة الدفاع، والطائرات المسيّرة، وتعزيز القوات البحرية، والوزن على طرق نقل الطاقة، والسياسة الخارجية متعددة الجبهات، جعلت تركيا فاعلًا يجب أخذه في الاعتبار لا في منطقتها فحسب، بل في السياسة العالمية أيضًا.[9]
والأهم من ذلك أن تركيا من الدول النادرة التي تستطيع إحداث تأثير في آن واحد في البلقان والقوقاز وآسيا الوسطى وشرق المتوسط والجغرافيا العربية، بفضل روابطها التاريخية والثقافية. وهذه الصفة تجعلها بلدًا يتابعه بعناية لا أصدقاؤها فحسب، بل منافسوها أيضًا.
وفي هذه الحالة يمكن التوقف عند الاحتمال الآتي: إذا استعادت إيران مكانتها بسبب صراعاتها مع إسرائيل، ووجدت فرصة لتوسيع نفوذها في المنطقة، فإن تقاطع هذا النفوذ مع مجالات تأثير تركيا يصبح أمرًا لا مفر منه مع الزمن.
وفي مثل هذه الحالة، قد يبدو للولايات المتحدة وإسرائيل جدولٌ تتوازن فيه القوى داخل المنطقة وتُستنزف بعضها بعضًا أقل كلفة من المواجهة المباشرة مع تركيا. وقد فضّلت الدول الكبرى عبر التاريخ إقامة أنظمة تُوازن بعضها بعضًا وتُقيّد بعضها بعضًا، أكثر مما فضّلت إبادة خصومها واحدًا واحدًا.
ولذلك قد يكون النظر إلى استعادة إيران قوتها على أنها مسألة إيران وحدها تقييمًا ناقصًا. والأمر الذي يجب التوقف عنده حقًّا هو الاتجاه الذي سيُوجَّه إليه هذا التطور في المستقبل، والدول التي ستتأثر به أكثر من غيرها.
وهنا يمكن إعادة قراءة سعي تركيا في السنوات الأخيرة إلى توسيع دائرة صداقاتها، واستثماراتها في صناعة الدفاع، وإقامتها تعاونات أمنية جديدة، ومتابعتها الدقيقة للتطورات في محيطها القريب، ضمن هذا الإطار.
القسم السابع
بدلًا من النتيجة: القدرة على قراءة الأحداث قراءة صحيحة
تاريخ حافل بأمثلة لا تُحصى تُبيّن أن الدول لا تتحرك بالأحداث الظاهرة وحدها، بل بالحسابات غير الظاهرة أيضًا. ولذلك ينبغي عند تقييم الأحداث الكبرى التي تؤثّر في مصير الأمم ألا نكتفي بالنظر إلى ما وقع، بل ننظر أيضًا إلى من ربح ماذا من تلك الأحداث، وأي إمكانيات جديدة ولدت منها.
إن الكارثة الكبرى التي شهدها غزةُ لا تعيد تشكيل مسألة فلسطين فحسب، بل موازين القوى في الشرق الأوسط أيضًا. وبالمثل يجب متابعة النتائج التي ستُحدثها المكانة الجديدة التي كسبتها أو قد تكسبها إيران بعد التطورات الأخيرة، لا بالنسبة لطهران وحدها، بل بالنسبة للمنطقة كلها.
والقييمات التي وردت في هذا المقال لم تُكتب بهدف إصدار أحكام قطعية. بل هدفت إلى لفت الانتباه إلى بعض الاحتمالات التي يجدر التفكير فيها، انطلاقًا من علامات يُكمّل بعضها بعضًا.
وفي رأينا أن المسألة الحقيقية ليست ما إذا كانت أمريكا وإسرائيل تحبّان إيران أو تكرهانها حقًّا. بل المسألة الحقيقية هي القدرة على قراءة من تخدم مصالحَه على المدى الطويل وجودُ إيران وامتلاكُها قدرًا من القوة في حسابات الدول.
وإذا أصبحت إيران فاعلًا يُقوّي من جهة سياسة الأمن الإسرائيلية، ويجعل دول الخليج أكثر حاجة إلى الحماية الخارجية من جهة أخرى، ويستعيد في الوقت ذاته مكانة في جزء من العالم الإسلامي، فإن الجدول الجديد الناشئ يصبح من الضروري إعادة تقييمه من جميع الأطراف.
أما بالنسبة لتركيا فإن الأمر الأهم هو القدرة على الرؤية ما وراء النقاشات السياسية اليومية. فالتجربة التاريخية تُبيّن أن الدول الكبرى هي في الغالب الدول التي تستعدّ لا ضد الأخطار التي وقعت، بل ضد الأخطار التي لم تولد بعد. والبصيرة تقتضي ذلك.
القسم الثامن
العبرة والمحاسبة
لا يروي القرآن الكريم تاريخ الأمم بمجرّد الإخبار عما وقع من أحداث، بل يلفت الانتباه أيضًا إلى السنن الإلهية وراء تلك الأحداث. ولذلك لا يقف المؤمن عند تقييم الأحداث عند الأسباب الظاهرة وحدها، ولا يُهمل التقدير الإلهي بربط كل شيء بمؤامرات خفية.
يقول الله تعالى:
﴿وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ ۖ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ﴾
(آل عمران، 3/54)
«ومكروا ومكر الله، والله خير الماكرين.»
يضع الناس خططًا، وتقيم الدول حسابات طويلة الأمد، وتحاول الأمم حماية مصالحها. وكل ذلك حدث عبر التاريخ. لكن لا خطة ولا حساب ولا قوة فوق الإرادة الإلهية.
ومن يتجاهل هذه الحقيقة، ومن لا يأخذ حسابات الدول في الاعتبار أصلًا، لا يستطيعان تقديم تقييم صائب. ووظيفة المؤمن أن يقرأ الأحداث بعناية، ويُقيّم العلامات تقييمًا صحيحًا، ولا يُفرّط في التدبير، ثم يُفوّض النتيجة إلى تقدير الله تعالى.
ومن هذه الناحية لا يمكن تناول ما وقع في غزة، ولا التطورات الجديدة حول إيران، ولا الخطوات التي اتخذتها تركيا، كلٌّ على حدة. فكلّ واحد منها مرحلة مختلفة من مسيرة تاريخية طويلة.
وقد تتغيّر غدًا كثير من الموازين التي تبدو اليوم ثابتة، وقد تضعف دول تبدو قوية، وقد تنهض أمم تبدو ضعيفة من جديد. والتاريخ حافل بأمثلة على ذلك.
والأمر الأهم ليس السعي وراء حسابات تنقذ اليوم، بل إبقاء عقل دولة يضع الحق والعدل ومصلحة الأمة في المركز حيًّا. فالدول، كالناس، تبقى قائمة لا بقوتها وحدها، بل بأحكامها الصائبة والتدابير التي تتخذها في الأوقات الصحيحة.
الكلمة الأخيرة
لم يُكتب هذا المقال بهدف إصدار أحكام قطعية عن إيران، بل لدعوة إلى قراءة الأحداث التي وقعت في السنوات الأخيرة من زاوية مختلفة.
وربما سيُثبت الزمن جزءًا من هذه التقييمات، وسيُصحَّح جزء آخر في ضوء تطورات جديدة. وهذه طبيعة العلم والفكر. لكن يجب ألا يُنسى أن أكبر خطأ هو عدم التفكير في الاحتمالات أصلًا، ورفض وجود حسابات أعمق وراء الأحداث الظاهرة مسبقًا.
فالتاريخ لا يُكتب في ميادين القتال وحدها، بل بالخطط التي تُقام في العقول أيضًا.
بدلًا من النتيجة: بعض الأسئلة
إن التقييمات الواردة في هذا المقال قراءة جيوسياسية مفتوحة للنقاش. وغايتنا ليست إصدار أحكام قطعية، بل دعوة إلى تقييم الأحداث التي وقعت في السنوات الأخيرة من زاوية نظر مختلفة. وفي هذا الإطار نرى أنه ينبغي التوقف بعناية عند الأسئلة الآتية:
- أي الدول فقدت أكبر قدر من المكانة بعد الكارثة الكبرى في غزة؟
- أي دولة وجدت في الفترة ذاتها فرصة لاستعادة المكانة التي فقدتها؟
- هل يخدم سقوط إيران التام مصالح أمريكا وإسرائيل طويلة الأمد حقًّا؟
- إذا زال تهديد إيران، هل يمكن أن يستمر معمار الأمن في الخليج بشكله الحالي؟
- هل يمكن أن يستمر الوجود العسكري الأمريكي ومبيعات الأسلحة بالمبرّرات ذاتها؟
- أي دولة سيتأثر مجال نفوذها أكثر في المستقبل باستعادة إيران قوتها؟
- هل تُفسَّر الخطوات الدبلوماسية والعسكرية التي اتخذتها تركيا في السنوات الأخيرة بأحداث اليوم وحدها، أم أن التطورات المحتملة في الغد قد أثّرت في هذه الخطوات أيضًا؟
- إذا أُقيمت موازين قوة جديدة في الشرق الأوسط، فأي دور يُخصَّص لتركيا في هذه الموازين؟
- هل فضّلت الدول الكبرى عبر التاريخ القضاء التام على التهديدات، أم أنها فضّلت أحيانًا الإبقاء عليها بقدر يخدم مصالحها؟
كلّ واحد من هذه الأسئلة مهم بما يكفي لأن يكون موضوع بحث مستقل. وفي رأينا أن فهم التطورات الجارية في الشرق الأوسط من جميع جوانبها ليس يسيرًا دون التوقف عند هذه الأسئلة بجدية علمية.
الجملة الأخيرة
قد نتحدث اليوم عن إيران. لكن المسألة الحقيقية ليست إيران. المسألة الحقيقية هي القدرة على قراءة خريطة القوى التي يعاد تشكيلها في الشرق الأوسط قراءة صحيحة، وإدراك التطورات التي تهمّ مستقبل تركيا داخل هذه الخريطة في الوقت المناسب.
أعدّه: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
08.08.2026 – أوف
الهوامش والمراجع
[1] ميرشايمر، جون ج. (2001). The Tragedy of Great Power Politics. دار و. و. نورتون وشركاه.
(عمل أساسي يتناول مدى تحرك الدول بشكل براغماتي ومركزيّ الأمن تحت ضغط النظام الدولي).
[2] مورغنثاو، هانس ج. (1948). Politics Among Nations: The Struggle for Power and Peace. دار ألفريد أ. كنوبف.
(نص كلاسيكي في المدرسة الواقعية يؤكد أن العامل الرئيسي في السياسة الدولية ليس الأيديولوجيات بل المصالح الوطنية).
[3] كيسنجر، هنري. (1994). Diplomacy. دار سيمون وشوستر.
(يتناول سياسة توازن القوى والتخطيط الاستراتيجي طويل الأمد لدى القوى الكبرى).
[4] والت، ستيفن م. (1987). The Origin of Alliances. مطبعة جامعة كورنيل.
(نظرية «توازن التهديد» التي تشرح كيف تُقيم الدول تحالفاتها وفقًا لإدراكها للتهديدات).
[5] غاديس، جون لويس. (2005). The Cold War: A New History. دار بنغوين.
(تحليل لكيفية تحول العداوة في النظام ثنائي القطب إلى توازن نظامي مستقر).
[6] بشارة، مروان. (2024). The Gaza Impact on Global Hegemony. دار أكاديميك برس.
(تقييمات تتناول أثر أزمة غزة على شرعية الغرب ومكانته الدولية).
[7] غوس، ف. غريغوري. (2010). The International Relations of the Persian Gulf. مطبعة جامعة كامبريدج.
(يتناول الدور الأداتي لتهديد إيران في بناء معمار الأمن الخليجي).
[8] داوود أوغلو، أحمد / يالتشين، حسن. (2022). Türk Dış Politikasında Güvenlik Mimarisi ve Derinlik. مجلة الدراسات الاستراتيجية.
(يتناول معمار الأمن والعمق الاستراتيجي في السياسة الخارجية التركية).
[9] لارابي، ف. ستيفن ونادر، علي رضا. (2013). Turkish-Iranian Relations in a Changing Middle East. مؤسسة راند.
(دراسة تتناول تقاطع مجالات النفوذ الإقليمية بين تركيا وإيران ومناطق التنافس بينهما).