Taraftarlık mı, Karşıtlık mı? Sevgi mi, Nefret mi?

Kur’ân’ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye Işığında Allah İçin Sevmenin ve Allah İçin Buğzetmenin Şahsiyet ve Medeniyet İnşasındaki Yeri

Giriş
İnsan, hayatı boyunca sayısız tercih yapmak mecburiyetindedir. Kimi zaman bir fikrin, kimi zaman bir şahsın, kimi zaman da bir topluluğun yanında yahut karşısında yer alır. Bu tercihlerin bir kısmı bilgiye, hikmete ve adalete dayanırken, bir kısmı ise alışkanlıkların, menfaatlerin, hissiyatın veya taassubun tesiri altında şekillenir. İşte bu noktada taraftarlık ile hakperestlik, karşıtlık ile haksızlığa karşı duruş, sevgi ile muhabbet, nefret ile Allah için buğzetme birbirine karıştırılmaya başlanır. Böyle bir karışıklık ise yalnız fertlerin değil, ailelerin, cemiyetlerin ve devletlerin de isabetli hüküm vermesine mâni olur.

Kur’ân-ı Kerîm’in yetiştirmek istediği mü’min, hakikati şahıslara göre eğip büken kimse değildir. Bilâkis o, şahısları hakikatin ölçüsüne vuran, dostunu da düşmanını da adalet terazisinde tartan insandır. Onun sevgisi de öfkesi de nefsinin arzularına göre değil, Allah Teâlâ’nın rızasına göre şekillenir. Bundan dolayı Kur’ân’ı Kerim, mü’minlere yalnız doğruyu söylemeyi değil, doğruyu dostları hakkında da düşmanları hakkında da söylemeyi emretmiştir (el-Mâide 5/8).(1)

Bugün karşı karşıya bulunduğumuz birçok fikrî ve içtimaî buhranın temelinde, hakikatin tarafgirliğe feda edilmesi yatmaktadır. Bir kimse kendi tarafında bulunduğu için hatası görülmemekte; karşı tarafta bulunduğu için de doğrusu kabul edilmemektedir. Böyle bir anlayış, adalet duygusunu zedelediği gibi emanet, liyakat, dürüstlük ve güveni de sarsmaktadır. Bunun neticesinde insanlar ilkelere değil şahıslara bağlanmakta; hakkı değil, mensup oldukları grupları müdafaa etmektedirler.
Hâlbuki İslâm’ın inşa ettiği şahsiyet şahıs merkezli değil, hak merkezlidir. Mü’min, sevdiği kimsenin yanlışını doğru, hoşlanmadığı kimsenin doğrusunu yanlış saymaz. Çünkü onun ölçüsü insanlar değil, Allah’ın indirdiği hükümler ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gösterdiği yoldur (en-Nisâ 4/59; el-Haşr 59/7).

İşte bu sebeple taraftarlık, karşıtlık, sevgi ve nefret kavramlarının yeniden Kur’ân’ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye’nin ölçüleriyle ele alınmasına büyük ihtiyaç vardır. Zira hangi sevginin insanı Allah’a yaklaştırdığı, hangi nefretin ibadet sayıldığı; hangi taraftarlığın fazilet, hangisinin taassup olduğu açıkça bilinmedikçe, ne fert gerçek mânâda olgunlaşabilir ne de cemiyet güven ve adalet üzerine yükselebilir.

I. Taraftarlık ve Karşıtlık

İnsan, yaratılışı gereği bir şeye meyletmeye veya bir şeyden uzak durmaya kabiliyetli kılınmıştır. Sevdiğine yaklaşmak, hoşlanmadığından uzaklaşmak fıtratın tabiî bir neticesidir. Bunun içindir ki taraftarlık da karşıtlık da tek başına ne övülür ne de yerilir. Onların değerini belirleyen, dayandıkları esas ve hedefleridir.
Taraftarlık, en kısa tarifiyle bir kimseyi, bir fikri, bir topluluğu veya bir davayı benimseyip onun yanında yer almaktır. Eğer bu bağlılık hakka, adalete ve meşrû ölçülere dayanıyorsa fazilettir; körü körüne bağlılığa, nefsî arzulara veya asabiyete dayanıyorsa taassuptur ve insanın basiretini örter.

Karşıtlık da böyledir. Zulme, küfre, haksızlığa, yalana ve ahlâksızlığa karşı çıkmak iman ve faziletin icabıdır. Buna karşılık; kıskançlık, kin, menfaat yahut peşin hüküm sebebiyle insanlara cephe almak ise ne adaletle ne de güzel ahlâkla bağdaşır.
Bu sebeple mesele “taraf olmak” yahut “karşı olmak” değildir. Asıl mesele, neyin tarafında, neyin karşısında bulunduğumuzdur. Kur’ân-ı Kerîm, mü’mine şahıslara değil, hakka bağlılığı emreder. Mü’min, hakikati sevmediği bir kimseden gelse de kabul eder; bâtılı ise en sevdiği kimseden gelse bile reddeder. Zira onun nazarında ölçü şahıslar değil, haktır; insanlar hak ile değer kazanır, hak insanlar ile değer kazanmaz. Nitekim İslâm büyüklerinin, “Hak adamlarla bilinmez; adamlar hak ile bilinir.” sözü bu hakikati veciz bir şekilde ifade eder.[2]

İşte Kur’ân’ın yasakladığı hastalık, hissiyatın esiri olmaktır. Mü’min, ne sevgisinin ne de öfkesinin esiri olur; o, hissiyatının değil, vahyin rehberliğinde hüküm verir. Böyle bir şahsiyetin bulunduğu yerde güven doğar; güvenin bulunduğu yerde ise huzur, adalet ve medeniyet yeşerir.

II. Değerlendirme Zaafı ve Hakperestlik

Yüce Allah insana akıl, vicdan ve muhakeme kabiliyeti ihsan etmiş; bunları hakkı bâtıldan ayırması için birer emanet kılmıştır. Ne var ki bu emanetler nefsin arzularına teslim edildiğinde, insan çoğu zaman gördüğünü olduğu gibi değil, görmek istediği gibi görmeye başlar.
Değerlendirme zaafı; bir meselenin hakikatini araştırmak yerine önceden benimsenmiş kanaatleri haklı çıkaracak deliller aramak, dostun kusurunu görmezden gelirken hasmın faziletini inkâr etmektir. Kur’ân-ı Kerîm mü’mini bu tehlikeye karşı ikaz etmiş; adaletin dostluk veya düşmanlık sebebiyle terk edilmesini kesin dille yasaklamıştır:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” (el-Mâide 5/8)

Bu ilâhî ölçü, yalnız düşmanlara karşı değil, insanın kendi yakınlarına karşı da geçerlidir:

“Ey iman edenler! Kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutan şahitler olun.” (en-Nisâ 4/135)

Bu iki âyet birlikte düşünüldüğünde şu esas ortaya çıkar: Mü’min, ne sevgisi sebebiyle adaletten ayrılır ne de öfkesi sebebiyle haktan sapar.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), insanın bu husustaki zaafını tashih eden hakiki dostluk ölçüsünü şöyle haber vermiştir:

“Kardeşine yardım et; ister zalim olsun ister mazlum.” Ashâb-ı kirâm, “Mazluma yardım etmeyi anladık; zalime nasıl yardım edeceğiz?” diye sorunca Efendimiz şöyle buyurdu: “Onu zulümden alıkoyarsın; işte bu ona yardımdır.” (Buhârî, Mezâlim 4, İkrâh 7)

Dostunu her hâlükârda müdafaa etmek değil, onun haksızlığa düşmesine mâni olmak gerçek vefadır. Yanlışını alkışlamak dostluk değil, onu felâkete sürüklemektir.

III. Meşrû Taraftarlığın ve Haklı Karşıtlığın Esasları

İslâm, taraf olmayı değil, yanlış tarafta yer almayı; karşı çıkmayı değil, haksız sebeplerle karşı çıkmayı yasaklamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minlerin vasfı anlatılırken onların Allah’a, Resûlü’ne ve hakka bağlı oldukları; küfre, zulme ve her türlü haksızlığa karşı durdukları bildirilir (Âl-i İmrân 3/104, 110; et-Tevbe 9/71).
Meşrû taraftarlığın ve karşıtlığın esasları şunlardır:
1 Hakkın Yanında Yer Almak: Hak bazen sevdiğimiz, bazen de hoşlanmadığımız bir kimsenin yanında bulunabilir. Mü’min, şahsa değil hakikate tabidir.
2 Adaleti Muhafaza Etmek: Bir kimsenin dostu olmak onun yanlışını doğru kılmadığı gibi, birine karşı olmak da onun bütün davranışlarını bâtıl kılmaz.
3 Emanet ve Liyakati Gözetmek: Bir vazifenin ehline verilmesi İslâm’ın temel esaslarındandır (en-Nisâ 4/58). Mensubiyet ve yakınlık, ehliyetin önüne geçerse idare zayıflar, cemiyet güvenini kaybeder.
4 Islahı Hedeflemek: İslâm, günaha buğzetmeyi emrederken günahkârın hidayetini istemeyi de öğretmiştir. Zalimin zulmüne buğzetmek farzdır; fakat onun tövbe ederek doğru yola dönmesini temenni etmek mü’minin şiarıdır. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatı bunun örnekleriyle doludur; kendisine yıllarca eziyet eden insanlar hidayete erdiğinde onları bağışlamış, geçmiş kinleri canlandırmamıştır (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 7; Müslim, Cihâd 111).

IV. Sevgi ve Nefretin Mahiyeti ve Çeşitleri

İnsan kalbinin en güçlü iki kuvveti sevgi ve nefrettir. Kur’ân-ı Kerîm, insanın bazı şeyleri tabiatı gereği sevdiğini, bazı şeylerden de hoşlanmadığını haber verir (Âl-i İmrân 3/14; el-Bakara 2/216). Sevgi ve nefret, tek başına ne fazilet ne de kusurdur. Onların kıymeti; neyi, niçin ve ne ölçüde sevdikleri veya nefret ettikleriyle anlaşılır.

Sevginin Çeşitleri:
Fıtrî Sevgi: Anne-baba ile evlât arasındaki bağ, eşlerin birbirine duyduğu meyil ve vatan sevgisi gibi yaratılıştan gelen duygulardır (er-Rûm 30/21).
Menfaatten Doğan Sevgi: Servet, makam veya dünyevî bir fayda sebebiyle duyulan, menfaat bittiğinde sona eren geçici sevgidir.
Mizaç ve Ülfetten Doğan Sevgi: Aynı meşrebi, mesleki veya sosyal çevreyi paylaşmaktan doğan tabiî yakınlıktır.
Hayranlıktan Doğan Sevgi: İlim, cesaret veya güzel ahlâk gibi vasıfları takdir etmekten doğar.

Nefretin Çeşitleri:
Nefsi ve bedeni zararlardan koruyan tabiî nefret.
Kıskançlık, kibir ve menfaat çatışmasından doğan, Kur’ân’ın zemmettiği nefsânî nefret.
Allah’ın haram kıldığı şirke, küfre, zulme ve ahlâksızlığa karşı duyulan imânî buğz.
Bütün bu sevgi ve nefret çeşitleri meşrû sınırlar içinde bulunabilir; ancak hiçbiri tek başına dinî ve ahlâkî kemâli ifade etmez. Asıl kemâl, bu duyguların Allah rızası doğrultusunda terbiye edilmesidir.

V. Allah İçin Sevmek ve Allah İçin Buğzetmek

Allah için sevmek; bir kimseyi nesebi, serveti, makamı veya siyasî görüşü sebebiyle değil, Allah’a olan imanı, takvâsı ve salih amelleri sebebiyle sevmektir. Allah için buğzetmek ise şahsî kin beslemek değil, Allah’ın razı olmadığı inkâra, zulme ve kötülüğü yapan kimselere yahut fiillere karşı kalben tavır almaktır.(3)
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hakikati şöyle haber vermiştir:

İmanın en sağlam bağı, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.” (Ahmed b. Hanbel, Musned, III, 438; Ebû Dâvûd, Sünnet 15)

Diğer bir hadîs-i şerîfte ise şöyle buyrulmuştur:

Kim Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için verir ve Allah için engellerse, imanı kemâle ermiştir.” (Ebû Dâvûd, Sünnet 15; Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme 60)

Allah için sevgi, dünyevî menfaatlere bağlı olmadığı için sarsılmazdır. Kur’ân-ı Kerîm mü’minleri birbirinin kardeşi ilan etmiş (el-Hucurât 49/10), Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de mü’minleri aynı bedenin uzuvlarına benzetmiştir (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66).

VI. Allah İçin Buğzetmenin Sınırları ve İlmî Ölçüsü

Allah için buğzetmek, nefsine mağlup olarak insanlara öfke kusmak değil; bâtıla ve günaha karşı imanî bir duruş sergilemektir. Mü’minin buğzu öncelikle şirke, küfre, zulme, yalana, harama ve haksızlığa yönelir. Zira Allah Teâlâ zalimleri, kibirlenenleri, bozguncuları ve hainleri sevmediğini açıkça bildirmiştir (el-Bakara 2/190, 205; Âl-i İmrân 3/57; en-Nahl 16/23; el-Kasas 28/76).

Ehl-i Sünnet âlimlerinin beyan ettiği üzere: Mü’minde bulunan iman ve hayır sevilir; işlediği günah ve hata ise sevilmez.(4) Aynı kişide hem sevilecek hem de buğzedilecek vasıflar bulunabilir.

Buğz ederken şu esaslara riayet edilir:
1 Adalet İlkesi: Bir kimsenin yanlışına buğzetmek, ona iftira etmeyi veya hakkını gasbetmeyi helal kılmaz (el-Mâide 5/8).
2 Hikmet ve Islah Gayesi: Kötülüğü engellemeye çalışırken daha büyük bir kötülüğe sebebiyet verilmez. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak hikmetle yapılır (en-Nahl 16/125).
3 Düşmanlığı Ebedîleştirmemek: Bugün günahkâr olan bir kimsenin yarın tövbe edip Allah’ın rızasına ermesi mümkündür. Hz. Ömer, Hâlid b. Velîd ve Amr b. Âs (radıyallahu anhüm) gibi nice büyük şahsiyetlerin hidayet öncesi ve sonrası hayatı buna en bariz misaldir.

VII. Fıtrî Sevgi ile İmanî Sevginin Ayrıldığı Nokta

İnsan aynı anda eşini, evlâdını, anne-babasını sevebilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm eşler arasındaki sevgiyi Allah’ın bir âyeti olarak zikreder (er-Rûm 30/21). Ancak fıtrî sevgiler kâfirde de mü’minde de bulunabilir; dolayısıyla tek başına imanın kemâline delil teşkil etmez.

İmanî sevgi ise kan bağı ve menfaatin üstündedir. Hz. Nûh’un oğlu iman etmediği için ilâhî yakınlığın dışında kalmış (Hûd 11/42-46); Hz. İbrahim, babasının şirkine tâbi olmamıştır (et-Tevbe 9/114). Buna karşılık soy ve coğrafya bağı bulunmayan Hz. Selmân-ı Fârisî ile Hz. Bilâl-i Habeşî, iman bağı sayesinde öz kardeşlerden daha yakın olmuşlardır.
Allah için sevgi fıtrî sevgiyi yok etmez, aksine onu terbiye eder; evlât sevgisinin adalet sınırlarını aşmasına, dostluk sevgisinin haksızlığı müdafaa etmesine engel olur.

VIII. Allah İçin Sevme ve Buğzetmenin Cemiyet Hayatına Tesiri

Bir cemiyeti ayakta tutan asıl unsur kanunlardan ziyade vicdanî ve ahlâkî değerlerdir. Kalplerde hangi sevgi ve nefret hâkimse, cemiyetin karakteri ona göre şekillenir.
Güveni İnşa Eder: Muhacir ve Ensar arasında kurulan kardeşlik bağı, fertlerin birbirini öz kardeşine tercih ettiği emsalsiz bir emniyet toplumu meydana getirmiştir (el-Haşr 59/9).
Liyakati Korur: Şahsî yakınlığı değil, Allah’ın rızasını ve adaletini esas alan idareciler emaneti ehline verir. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in (radıyallahu anhüm) idare anlayışı bu esasa dayanır.
Ahlâkı Muhafaza Eder: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bir kötülük görüldüğünde onun elle, dille veya en azından kalben reddedilmesini emretmiştir (Müslim, Îmân 78). Kalben buğzetmek, kötülüğe razı olmamaktır ve ahlâkî çürümeyi önleyen en temel kalkandır.

IX. Dünya ve Âhiret Saadetindeki Yeri

Allah için sevmek, kulun ibadetten tat almasını sağlayan en tatlı mânevî vasıtadır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sizden biriniz, ben kendisine babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça gerçek mânâda iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân 8; Müslim, Îmân 69-70)

Üç haslet vardır ki bunlar kimde bulunursa imanın tadını alır: Allah ve Resûlü’nü her şeyden daha çok sevmek; bir kimseyi yalnız Allah için sevmek; Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmak kadar çirkin görmek.” (Buhârî, Îmân 9; Müslim, Îmân 67)

Bu yüce duyguya sahip olanlar âhirette büyük mükâfatlara ereceklerdir:
Arş’ın Gölgesinde Gölgelenme: Hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Arş’ın altında gölgelenecek yedi sınıftan biri, “Birbirlerini Allah için sevip bu sevgiyle bir araya gelen ve bu sevgi üzere ayrılan iki kişidir.” (Buhârî, Ezân 36; Müslim, Zekât 91)
Allah’ın Sevgisine Mazhar Olma: Kudsî hadiste buyrulur: “Benim rızam için birbirini sevenlere, birbirini ziyaret edenlere ve birbirine ikram edenlere sevgim vacip olmuştur.” (Muvatta’, Şi’r 16; Ahmed b. Hanbel, Musned, V, 233)
Ebedî Dostluk: Dünyadaki menfaat dostlukları ahirette düşmanlığa dönüşürken, Allah için olan dostluklar ebedî kalacaktır: “O gün dostlar birbirine düşmandır; ancak takvâ sahipleri müstesna.” (ez-Zuhruf 43/67)

Sonuç
İnsanın şahsiyetini ilmi kadar sevgileri, ibadetleri kadar buğzları da şekillendirir. Fazilet, körü körüne bir tarafın yanında yer almakta değil; hakkın tarafında bulunabilmektedir. Hakkı dostunun aleyhine de olsa söyleyebilmek, bâtılı sevdiği kimsede de görse reddedebilmek dürüstlüğün nişanesidir.
Sevgi ve nefret Allah’ın ölçülerine bağlandığında;
İdareci emaneti ehline verir,
Hâkim dostu aleyhine de olsa adaletle hükmeder,
Âlim delil karşında kendi fikrini tashih etmeyi fazilet sayar,
Tüccar müşterisini aldatmayı hıyanet kabul eder,
Mü’min, kardeşinin hatasını alkışlamaz, onu nezaketle düzeltir.
Dünyada huzurun, cemiyette güvenin ve âhirette ilâhî rahmetin yolu kalbin kıblesini düzeltmekten geçer. Kalbin sevgisi ve buğzu Allah için olduğunda hayatın istikameti de rıza-yı ilâhîye muvafık hâle gelir.
Allah Teâlâ bizleri yalnız O’nun için seven, yalnız O’nun için buğzeden, sevgisi de öfkesi de adaletten ayrılmayan, hakka bağlılığı şahıslara bağlılığın üstünde tutan kullarından eylesin. Âmin.

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
31.07.2026 – OF

DİPNOTLAR
(1) Adaletin nefsânî yahut gıyabî hislere feda edilmemesi düsturu, İslâm hukuk ilminin ve ahlâk sisteminin temellerindendir. İlgili âyette geçen hakikati ayakta tutma emri, taraf kayırma tehlikesine karşı ilâhî bir ikazdır.
(2) İslâm ilim geleneğinde Hz. Ali’ye (r.a.) ve Hasan-ı Basrî’ye nispet edilen bu hikmetli beyan, şahısperestliği engelleyen en mühim usul kaidelerindendir.
(3) Bâtıla tavır koymak ile bâtıla sapan şahsa muamele etmek arasında denge kurulmalıdır. Zira buğz, intikam hissi değil, hakkı ve iffeti muhafaza şuurudur.
(4) Ehl-i Sünnet kelâm ve ahlâk âlimlerinin genel kuralına göre, bir mü’minde ameli kusur veya bid’at bulunsa bile, imanı sebebiyle sevgiye; hatası sebebiyle de ikaza ve ıslaha müstahaktır. Vasıf ile zât birbirine karıştırılmamalıdır.

ترجمة من التركية إلى العربية:👇

هل هو انحياز أم معارضة؟ وهل هو حبّ أم بغض؟

مكانة الحبّ في الله والبغض في الله في بناء الشخصية والحضارة في ضوء القرآن الكريم والسنة النبوية

المقدّمة

إنّ الإنسان مضطرّ طوال حياته إلى اتخاذ اختيارات لا تُحصى؛ فهو يقف أحيانًا إلى جانب فكرة أو شخص أو جماعة، وأحيانًا في مواجهتها. بعض هذه الاختيارات يستند إلى العلم والحكمة والعدل، وبعضها يتشكّل تحت تأثير العادات أو المصالح أو العواطف أو التعصّب. وهنا يبدأ الخلط بين الانحياز والانتصار للحقّ، وبين المعارضة والوقوف في وجه الظلم، وبين الحبّ والمودّة، وبين البغض والبغض في الله. وهذا الخلط يحول دون إصدار الأحكام الصائبة؛ لا للأفراد فحسب، بل للأسر والمجتمعات والدول أيضًا.

إنّ المؤمن الذي يريد القرآن الكريم أن يربّيه ليس ممّن يلوي الحقّ بحسب الأشخاص، بل هو الذي يزن الأشخاص بميزان الحقّ، ويضع الصديق والعدوّ في ميزان العدل؛ فحبّه وغضبه لا يتشكّلان بحسب أهواء نفسه، بل وفق مرضاة الله تعالى. لذلك أمر القرآن المؤمنين لا بأن يقولوا الحقّ فحسب، بل بأن يقولوه في حقّ أصدقائهم وأعدائهم على السواء (المائدة: ٨).(١)

إنّ كثيرًا من الأزمات الفكرية والاجتماعية التي نواجهها اليوم يعود أساسها إلى التضحية بالحقّ من أجل المحاباة والانحياز الضيّق؛ فلا يُرى خطأ من كان في صفّنا، ولا يُقبل صواب من كان في الصفّ المقابل. وهذا الفهم يُضعف الشعور بالعدل، ويهزّ الأمانة والكفاءة والصدق والثقة، فيتعلّق الناس بالأشخاص لا بالمبادئ، ويدافعون عن جماعاتهم لا عن الحقّ.

أمّا الشخصية التي يبنيها الإسلام فليست شخصية مركزها الأشخاص، بل مركزها الحقّ. فالمؤمن لا يعدّ خطأ من يحبّه صوابًا، ولا صواب من يكرهه خطأً؛ لأنّ ميزانه ليس الناس، بل أحكام الله المنزّلة وطريق رسول الله ﷺ (النساء: ٥٩؛ الحشر: ٧).
من أجل هذا، ثمة حاجة كبيرة إلى إعادة النظر في مفاهيم الانحياز والمعارضة والحبّ والبغض بموازين القرآن والسنة. فما لم يُعرف بوضوح أيّ حبّ يقرّب إلى الله، وأيّ بغض يُعدّ عبادة، وأيّ انحياز فضيلة وأيّ تعصّب مذموم، فلن يبلغ الفرد النضج الحقيقي، ولن تقوم الجماعة على الثقة والعدل.

أولًا: الانحياز والمعارضة

خُلق الإنسان ميّالًا بطبعه إلى الشيء أو الابتعاد عنه؛ فالاقتراب ممّا يحبّ والابتعاد عمّا يكره نتيجة طبيعية للفطرة. ولذلك لا يُمدح مطلق الانحياز ولا مطلق المعارضة لذاتيهما، ولا يُذمّان، بل قيمتهما تحدّدها الأسس التي يستندان إليها والأهداف التي يرميان إليها.
فالانحياز في أقصر تعريف هو تبنّي شخص أو فكرة أو جماعة أو دعوة والوقوف إلى جانبها؛ فإن استندت هذه الصلة إلى الحقّ والعدل والموازين المشروعة فهي فضيلة، وإن استندت إلى الاتّباع الأعمى أو الأهواء أو العصبية فهي تعصّب يغشي البصيرة.
وكذلك المعارضة: فالوقوف في وجه الظلم والكفر والباطل والكذب والفساد من مقتضيات الإيمان والفضيلة. أمّا اتّخاذ موقف عدائي من الناس بدافع الحسد أو الحقد أو المصلحة أو الحكم المسبق، فلا يتّفق مع العدل ولا مع مكارم الأخلاق.
إذن فالمسألة ليست «أن تكون مع طرف» أو «أن تكون ضدّه»، بل هي: مع أيّ شيء تقف، وضدّ أيّ شيء؟ فالقرآن يأمر المؤمن بالارتباط بالحقّ لا بالأشخاص؛ فالمؤمن يقبل الحقّ ولو جاء على يد خصمه، ويردّ الباطل ولو جاء من حبيبه؛ لأنّ الحقّ في عينيه أعظم من الأشخاص. وهذا ما عبّر عنه كبار أئمة الإسلام بكلمة جامعة: «الحقّ لا يُعرف بالرجال، بل الرجال يُعرفون بالحقّ».(٢)
والداء الذي حذّر منه القرآن الكريم هو أن يكون الإنسان أسير عواطفه. فالمؤمن لا يكون أسير حبّه ولا أسير غضبه، بل يحكم بهدي الوحي لا بهوى العاطفة. وحيث توجد مثل هذه الشخصية تنشأ الثقة، وحيث توجد الثقة ينمو الأمن والعدل والحضارة.

ثانيًا: ضعف التقييم والانتصار للحقّ

وهب الله الإنسان العقل والضمير وقدرة المحاكمة، وجعلها أمانة ليميّز بها الحقّ من الباطل. فإذا سُلّمت هذه الأمانات إلى أهواء النفس، بدأ الإنسان يرى ما يريد أن يراه لا ما هو كائن في الحقيقة.
وضعف التقييم هو البحث عن أدلّة تبرّر آراءً مسبقة بدل البحث عن حقيقة المسألة، وتجاهل عيوب الصديق وإنكار فضائل الخصم. وقد حذّر القرآن المؤمن من هذا الخطر، ونهى نهيًا قاطعًا عن ترك العدل بسبب الصداقة أو العداوة:
﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ ۖ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا ۚ اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَىٰ﴾ (المائدة: ٨).
وهذا الميزان الإلهي يسري لا على الأعداء فحسب، بل على الأقربين أيضًا:
﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاءَ لِلَّهِ وَلَوْ عَلَىٰ أَنْفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْأَقْرَبِينَ﴾ (النساء: ١٣٥).
فإذا جُمعت هاتان الآيتان ظهر الأصل العظيم: المؤمن لا يفارق العدل بسبب حبّه، ولا يميل عن الحقّ بسبب غضبه.
وقد بيّن رسول الله ﷺ ميزان الصداقة الحقّ الذي يصحّح ضعف الإنسان في هذا الباب فقال:
«انْصُرْ أَخَاكَ ظَالِمًا أَوْ مَظْلُومًا». فقال رجل: يا رسول الله، أنصره إذا كان مظلومًا، أرأيت إن كان ظالمًا كيف أنصره؟ قال: «تَحْجُزُهُ أَوْ تَمْنَعُهُ مِنَ الظُّلْمِ فَإِنَّ ذَلِكَ نَصْرُهُ». (البخاري، المظالم ٤، الإكراه ٧).
فالدفاع عن الصديق في كلّ حال ليس وفاءً، بل منعه من الوقوع في الظلم هو الوفاء الحقّ، والتصفيق لخطئه ليس صداقة، بل سوق له إلى الهلاك.

ثالثًا: أصول الانحياز المشروع والمعارضة الحقّة

لم يحرّم الإسلام الانحياز والوقوف مع طرف مطلقًا، بل حرّم الوقوف في صفّ الباطل؛ ولم يحرّم المعارضة، بل حرّم المعارضة لأسباب باطلة. وقد وصف القرآن المؤمنين بأنّهم مرتبطون بالله ورسوله والحقّ، قائمون في وجه الكفر والظلم وكلّ باطل (آل عمران: ١٠٤، ١١٠؛ التوبة: ٧١).

وأصول الانحياز المشروع والمعارضة الحقّة هي:
١. الانتصار للحقّ: قد يكون الحقّ مع من نحبّ أو مع من نكره، والمؤمن يتبع الحقيقة لا الأشخاص.
٢. حفظ العدل: كونك صديقًا لشخص لا يجعل خطأه صوابًا، وكونك ضدّه لا يجعل كلّ تصرّفاته باطلة.
٣. مراعاة الأمانة والكفاءة: إسناد الأمر إلى أهله من أصول الإسلام (النساء: ٥٨)؛ فإذا تقدّمت القرابة والانتماء على الكفاءة ضعفت الإدارة وفقد المجتمع ثقته.
٤. قصد الإصلاح: يأمر الإسلام بالبغض للخطيئة، ويعلّم في الوقت نفسه تمنّي هداية الخاطئ؛ فبغض ظلم الظالم واجب، وتمنّي توبته ورجوعه إلى الحقّ شعار المؤمن. وحياة رسول الله ﷺ مليئة بأمثلة ذلك؛ فقد عفا عمّن آذوه سنين طويلة حين هُدوا، ولم يحيِ الأحقاد القديمة (البخاري، بدء الخلق ٧؛ مسلم، الجهاد ١١١).

رابعًا: ماهية الحبّ والبغض وأنواعهما

من أقوى القوى المؤثرة في قلب الإنسان الحبّ والبغض. وقد أخبر القرآن أنّ الإنسان يحبّ بعض الأشياء بطبعه، ويكره بعضها (آل عمران: ١٤؛ البقرة: ٢١٦). والحبّ والبغض ليسا فضيلة ولا نقيصة لذاتيهما، بل قيمتهما تُعرف بماذا ولماذا وإلى أيّ حدّ يُحبّان أو يُبغضان.
أنواع الحبّ:
الحبّ الفطري: كمحبة الوالد لولده، ومحبة الزوجين بعضهما لبعض، وحبّ الوطن (الروم: ٢١).
الحبّ الناشئ عن المصلحة: حبّ زائل ينتهي بانتهاء المال أو الجاه أو المنفعة الدنيوية.
الحبّ الناشئ عن المزاج والأُلفة: قرب طبيعي ينشأ من مشاركة المزاج أو المهنة أو البيئة الاجتماعية.
الحبّ الناشئ عن الإعجاب: ينشأ من تقدير العلم أو الشجاعة أو مكارم الأخلاق.
أنواع البغض:
البغض الطبيعي الذي يحمي النفس والجسد من الضرر.
البغض النفساني المذموم الناشئ عن الحسد والكبر وتضارب المصالح.
البغض الإيماني الموجّه إلى الشرك والكفر والظلم والفساد الذي حرّمه الله.
كلّ هذه الأنواع قد تكون ضمن الحدود المشروعة، لكنّ أيًّا منها لا يعبّر وحده عن الكمال الديني والأخلاقي. فالكمال الحقيقي هو تربية هذه العواطف وفق رضا الله.

خامسًا: الحبّ في الله والبغض في الله

الحبّ في الله هو أن تحبّ شخصًا لا لنسبه أو ماله أو جاهه أو رأيه السياسي، بل لإيمانه وتقواه وعمله الصالح. والبغض في الله ليس عداوةً شخصية، بل موقف قلبي تجاه المنكرات؛ وليس للأشخاص لذواتهم، وإنما لما يقوم بهم من الكفر أو الظلم أو المعصية ممّا لا يرضاه الله.(٣)
وقد أخبر رسول الله ﷺ بهذا فقال:
«أَوْثَقُ عُرَى الْإِيمَانِ الْحُبُّ فِي اللَّهِ وَالْبُغْضُ فِي اللَّهِ». (أحمد، المسند ٣/٤٣٨؛ أبو داود، السنة ١٥).
وفي حديث آخر:
«مَنْ أَحَبَّ لِلَّهِ وَأَبْغَضَ لِلَّهِ وَأَعْطَى لِلَّهِ وَمَنَعَ لِلَّهِ فَقَدِ اسْتَكْمَلَ الْإِيمَانَ». (أبو داود، السنة ١٥؛ الترمذي، صفة القيامة ٦٠).
والحبّ في الله لا يتزعزع لأنه غير مرتبط بالمنافع الدنيوية. وقد أعلن القرآن المؤمنين إخوة (الحجرات: ١٠)، وشبّههم رسول الله ﷺ بأعضاء الجسد الواحد (البخاري، الأدب ٢٧؛ مسلم، البر ٦٦).

سادسًا: حدود البغض في الله وميزانه العلمي

البغض في الله ليس ثورة غضب على الناس تحت وطأة النفس، بل موقف إيماني من الباطل والخطيئة. وبغض المؤمن يتوجّه أولًا إلى الشرك والكفر والظلم والكذب والحرام والباطل؛ فقد صرّح الله بأنه لا يحبّ الظالمين والمستكبرين والمفسدين والخائنين (البقرة: ١٩٠، ٢٠٥؛ آل عمران: ٥٧؛ النحل: ٢٣؛ القصص: ٧٦).
وعلى ما بيّنه علماء أهل السنة: يُحبّ في المؤمن إيمانه وخيره، ويُبغض فيه ذنبه وخطؤه.(٤) وقد يجتمع في الشخص الواحد صفات تُحبّ وأخرى تُبغض. ويُراعى في البغض:
١. مبدأ العدل: بغض خطأ شخص لا يبيح الافتراء عليه أو اغتصاب حقّه (المائدة: ٨).
٢. الحكمة وغاية الإصلاح: لا يُتسبّب في شرّ أكبر أثناء منع الشرّ؛ فالأمر بالمعروف والنهي عن المنكر يُفعلان بالحكمة (النحل: ١٢٥).
٣. عدم تأبيد العداوة: من كان مذنبًا اليوم قد يتوب غدًا وينال رضا الله. وحياة عمر بن الخطاب وخالد بن الوليد وعمرو بن العاص رضي الله عنهم قبل الهداية وبعدها أوضح مثال على ذلك.

سابعًا: نقطة افتراق الحبّ الفطري عن الحبّ الإيماني

يمكن للإنسان أن يحبّ زوجته وأولاده ووالديه في آن واحد؛ وقد ذكر القرآن الحبّ بين الزوجين آية من آيات الله (الروم: ٢١). لكنّ الحبّ الفطري يوجد في الكافر والمؤمن على السواء، فلا يكون وحده دليلًا على كمال الإيمان.
أمّا الحبّ الإيماني فهو فوق رابطة الدم والمصلحة؛ فقد بقي ابن نوح خارج القربى الإلهية لأنه لم يؤمن (هود: ٤٢-٤٦)، ولم يتبع إبراهيم أباه في شركه (التوبة: ١١٤). وبالمقابل صار سلمان الفارسي وبلال الحبشي أقرب من الإخوة الحقيقيين بفضل رابطة الإيمان رغم انعدام رابطة النسب والجغرافيا.
والحبّ في الله لا يلغي الحبّ الفطري، بل يربّيه؛ فيمنع حبّ الأولاد من تجاوز حدود العدل، وحبّ الأصدقاء من الدفاع عن الباطل.

ثامنًا: أثر الحبّ في الله والبغض في الله في حياة المجتمع

ما يمسك المجتمع ليس القوانين بقدر ما تمسكه القيم الضميرية والأخلاقية. فبحسب الحبّ والبغض الغالبين على القلوب يتشكّل طابع المجتمع.
يبني الثقة: رابطة الإخاء بين المهاجرين والأنصار أنتجت مجتمع أمان لا مثيل له، آثر فيه الأفراد إخوانهم على أنفسهم (الحشر: ٩).
يحفظ الكفاءة: الولاة الذين يتّخذون رضا الله والعدل أساسًا لا القرابة الشخصية يؤدّون الأمانة إلى أهلها؛ وهذا أساس إدارة أبي بكر وعمر رضي الله عنهما.
يحفظ الأخلاق: أمر رسول الله ﷺ بردّ المنكر باليد أو اللسان أو على الأقلّ بالقلب (مسلم، الإيمان ٧٨). والبغض القلبي هو عدم الرضا بالشرّ، وهو الدرع الأساسي الذي يمنع التحلّل الأخلاقي.

تاسعًا: مكانة الحبّ في الله والبغض في الله في سعادة الدنيا والآخرة

الحبّ في الله من ألذّ الوسائل الروحية التي تجعل العبد يتذوّق العبادة. قال النبي ﷺ:
«لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى أَكُونَ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ وَالِدِهِ وَوَلَدِهِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ». (البخاري، الإيمان ٨؛ مسلم، الإيمان ٦٩-٧٠).
«ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ: أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا، وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ». (البخاري، الإيمان ٩؛ مسلم، الإيمان ٦٧).
ومن حاز هذه المشاعر العظيمة نال في الآخرة أجورًا عظيمة:
الظلّ في ظلّ الله يوم القيامة: أحد السبعة الذين يظلّهم الله في ظلّه يوم لا ظلّ إلا ظلّه: «رَجُلَانِ تَحَابَّا فِي اللَّهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ». (البخاري، الأذان ٣٦؛ مسلم، الزكاة ٩١).
نيل محبّة الله: في الحديث القدسي: «وَجَبَتْ مَحَبَّتِي لِلْمُتَحَابِّينَ فِيَّ وَالْمُتَزَاوِرِينَ فِيَّ وَالْمُتَبَاذِلِينَ فِيَّ». (الموطأ، الشعر ١٦؛ أحمد ٥/٢٣٣).
الصداقة الأبدية: صداقات المصلحة الدنيوية تنقلب عداوة في الآخرة، أمّا الصداقات في الله فتبقى أبدية: ﴿الْأَخِلَّاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا الْمُتَّقِينَ﴾. (الزخرف: ٦٧).

الخاتمة

شخصية الإنسان تتشكّل بعلومه كما تتشكّل بأحبّائه، وبعباداته كما تتشكّل ببغضه. والفضيلة ليست في الانحياز الأعمى مع طرف، بل في القدرة على الوقوف مع الحقّ. والقدرة على قول الحقّ ولو على حساب الصديق، وردّ الباطل ولو صدر من المحبوب، علامة الصدق.
فإذا رُبط الحبّ والبغض بموازين الله:
أعطى الوالي الأمانة أهلها،
وحكم القاضي بالعدل ولو على صديقه،
وعدّ العالم تصحيح رأيه أمام الدليل فضيلة،

وعدّ التاجر خداع زبونه خيانة،
ولم يصفق المؤمن لخطأ أخيه، بل أصلحه بلطف.
طريق السكينة في الدنيا، والثقة في المجتمع، والرحمة الإلهية في الآخرة يمرّ بتصحيح قبلة القلب. فإذا كان حبّ القلب وبغضه لله، صارت استقامة الحياة موافقة لرضا الله.
اللهم اجعلنا ممّن يحبّون فيك ويبغضون فيك، وممّن لا يحملهم حبٌّ ولا بغضٌ على مجاوزة العدل، وممّن يقدّمون الارتباط بالحقّ على الارتباط بالأشخاص. آمين.

أعدّه: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
التاريخ: ٣١ تموز ٢٠٢٦ – أوف

الحواشي
(١) مبدأ عدم التضحية بالعدل للعواطف النفسانية أو الهوى الغيابي من أسس الفقه الإسلامي ونظام الأخلاق. والأمر في الآية بإقامة الحقّ تحذير إلهي من خطر الميل إلى طرف على حساب العدل.
(٢) هذه الحكمة المنسوبة إلى عليّ رضي الله عنه وإلى الحسن البصري هي من أهمّ قواعد المنهج التي تمنع عبادة الأشخاص والانقياد لهم في التراث العلمي الإسلامي.
(٣) يجب إقامة التوازن بين الموقف من الباطل ومعاملة من انحرف إليه؛ فالبغض ليس شعور انتقام أو تشفٍّ، بل وعي بحفظ الحقّ والعفّة.
(٤) على القاعدة العامة لعلماء الكلام والأخلاق من أهل السنة: المؤمن وإن وُجد فيه خلل عملي أو بدعة، يستحقّ الحبّ لإيمانه، ويستحقّ التنبيه والإصلاح لخطئه، ولا يُخلط بين الصفة والذات.