Ehl-i Sünnet ve İmâmiyye Şîası Kaynaklarında Hz. Muâviye
Tarihî Şahsiyeti, Siyasî Hayatı ve Hakkındaki Değerlendirmelerin Mukayeseli Tahlili
Giriş
İslâm tarihinin en çok tartışılan şahsiyetlerinden biri şüphesiz Hz. Muâviye b. Ebî Süfyân’dır (r.a.). O, Resûlullah’ın (s.a.v.) ashâbından, vahiy kâtiplerinden ve fetihler döneminde İslâm devletine önemli hizmetlerde bulunmuş devlet adamlarından biridir. Bununla birlikte, Hz. Osman’ın (r.a.) şehâdetinden sonra başlayan siyasî hadiseler, özellikle Cemel ve Sıffîn vakaları ile hakem olayı, onun şahsiyeti etrafında tarih boyunca farklı değerlendirmelerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Zamanla sadece tarihî bir ihtilaf olmaktan çıkan bu mesele; itikadî, mezhebî ve siyasî tartışmaların da merkezinde yer almıştır.
Bu süreçte iki uç yaklaşım neşet etmiştir: Bir tarafta Hz. Muâviye’yi ağır ifadelerle itham eden ve onu İslâm tarihindeki birçok olumsuz gelişmenin başlıca sorumlusu olarak gören bir zihniyet; diğer tarafta ise onu hiçbir icraatı tenkit edilemeyecek derecede hatadan münezzeh gösteren aşırı bir anlayış.
Ehl-i Sünnet ise bu iki uç yaklaşımın dışında, mutedil ve ilmî bir yol takip etmiştir. Ehl-i Sünnet âlimleri, Hz. Muâviye’nin Resûlullah’ın (s.a.v.) sahâbîsi olması sebebiyle hürmete lâyık bulunduğunu kabul etmiş; bununla birlikte, sahâbe arasında meydana gelen siyasî ihtilafları beşerî ictihad çerçevesinde değerlendirmişlerdir. Bu sebeple ne onu masum kabul etmişler ne de fâsıklık, nifak veya küfürle itham etmişlerdir. Bilakis, Hz. Ali’nin (r.a.) hakka daha yakın olduğunu ifade ederken, Hz. Muâviye’nin de ictihad ettiğini, hata etmiş olsa bile bunun sahâbîlik faziletini ortadan kaldırmayacağını belirtmişlerdir.
Buna karşılık İmâmiyye Şîası’nın klasik literatüründe Hz. Muâviye hakkında oldukça farklı bir tasvir bulunmaktadır. İmâmî müelliflerin önemli bir kısmı, onu siyasî ve dinî bakımdan olumsuz bir şahsiyet olarak değerlendirmiş; Ehl-i Sünnet’in benimsediği ictihad merkezli yaklaşımı kabul etmemiştir. Böylece aynı tarihî hadiseler, iki farklı ilmî gelenek tarafından farklı usûl ve esaslar çerçevesinde yorumlanmıştır.
Ne yazık ki günümüzde bu mesele çoğu zaman ilmî ölçülerden uzak, siyasî veya duygusal yaklaşımlarla ele alınmaktadır. Özellikle akademik çevrelerde ve sosyal mecralarda, klasik kaynaklara müracaat edilmeden yapılan değerlendirmeler, hem tarihî hakikatin gölgelenmesine hem de sahâbe nesline yönelik haksız ithamların yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktadır.
Bu makalenin amacı, herhangi bir mezhebî polemik yapmak veya tarihî şahsiyetleri peşinen savunmak yahut mahkûm etmek değildir. Asıl hedef, Ehl-i Sünnet’in muteber kaynaklarında Hz. Muâviye’nin nasıl değerlendirildiğini ortaya koymak; bunu İmâmiyye Şîası kaynaklarındaki yaklaşım ile mukayeseli olarak incelemek ve okuyucuya klasik İslâm ilim geleneğinin ortaya koyduğu dengeyi göstermektir.
Bu çalışmada başta İmam Nevevî, İbn Hacer el-Askalânî, İbn Teymiyye, Kādî İyâz ve İbnü’l-Arabî gibi Ehl-i Sünnet’in otorite kabul ettiği âlimlerin eserleri; ayrıca İbn Kesîr, Zehebî ve İbnü’l-Esîr gibi muteber tarihçilerin değerlendirmeleri esas alınacaktır. Bunun yanında, İmâmiyye Şîası’nın temel kaynaklarına da müracaat edilerek iki yaklaşım, kendi kaynakları üzerinden mukayeseli biçimde ele alınacaktır.
Birinci Bölüm: Hz. Muâviye’nin Hayatı, İslâm’a Girişi ve Faziletleri
Hz. Muâviye b. Ebî Süfyân b. Harb el-Ümevî (r.a.), Kureyş’in Benî Ümeyye koluna mensup olup hicretten yaklaşık on beş yıl önce Mekke’de dünyaya gelmiştir.[1] Babası Ebû Süfyân b. Harb, annesi ise Hind bint Utbe’dir. Mekke’nin fethine kadar ailesi İslâm’a karşı muhalif bir çizgide bulunmuş; ancak hicretin sekizinci yılında gerçekleşen fetih esnasında Hz. Muâviye de babasıyla birlikte İslâm’ı kabul etmiştir.[2]
İslâm’a girişinden sonra kısa zamanda Resûlullah’ın (s.a.v.) yakınında bulunma şerefine nail olmuş; okuma ve yazma hususundaki mahareti sebebiyle vahiy kâtipleri arasında yer almıştır.[3] Vahiy kâtipliği vazifesi, yalnızca yazı yazmayı bilen kimselere verilen idarî bir görev olmayıp; doğruluk, emanet ve güvenilirlik vasıflarını da gerektiren mühim bir vaziyetti. Bu sebeple, Resûlullah’ın (s.a.v.) bir kimseyi vahiy yazmakla görevlendirmesi, onun emin bir şahsiyet olduğuna delâlet eden önemli karinelerden biri kabul edilmektedir.[4]
Hz. Muâviye, Resûlullah’tan (s.a.v.) hadis rivayet eden sahâbîler arasında da yer almış; kendisinden Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr, Ebû’d-Derdâ, Saîd b. Müseyyeb ve daha birçok tâbiî rivayette bulunmuştur.[5] Rivayet ettiği hadisler, başta Buhârî ve Müslim olmak üzere Kütüb-i Sitte’nin çeşitli bölümlerinde yer almaktadır.[6]
Resûlullah’ın (s.a.v.) Hz. Muâviye hakkında yaptığı dualar da klasik hadis kaynaklarında nakledilmiştir. Bunlardan en meşhuru, Tirmizî (Menâkıb, 3842) ve Ahmed b. Hanbel’in (el-Müsned, IV, 216) rivayet ettiği şu duadır:
“Allah’ım! Onu hidayete erdiren, hidayet üzere kılınan ve başkalarına da hidayet vesilesi olan kimselerden eyle.”[7]
Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.anhümâ) de onun idarî kabiliyetini takdir etmişlerdir. Bilhassa Hz. Ömer, devlet idaresindeki dirayetini görerek onu Şam valiliğinde bırakmış; bu vazife Hz. Osman döneminde de devam etmiştir.[8] Yaklaşık yirmi yıl süren valiliği sırasında Bizans sınırında askerî ve idarî bakımdan önemli başarılar elde etmiş; Şam bölgesinde istikrarın temininde mühim rol oynamıştır.[9]
İslâm tarihinin ilk deniz seferleri de büyük ölçüde onun teşebbüsüyle gerçekleştirilmiştir. Hz. Osman’ın izniyle kurulan İslâm donanması, Doğu Akdeniz’de Bizans üstünlüğünü kırmış; Zâtü’s-Sevârî Savaşı’nda kazanılan zafer, İslâm denizcilik tarihinin dönüm noktalarından biri olmuştur.[10] Bu gelişme, yalnızca askerî bir muvaffakiyet değil; İslâm devletinin deniz hâkimiyeti bakımından da yeni bir devrin başlangıcı kabul edilmektedir.
Bütün bu tarihî vakıalar göstermektedir ki Hz. Muâviye, henüz hilâfet meselesi etrafında meydana gelen ihtilaflardan önce de İslâm devletine mühim hizmetlerde bulunmuş seçkin sahâbîlerden biridir. Bu sebeple Ehl-i Sünnet âlimleri, onun siyasî tercihlerini ayrıca değerlendirmiş; ancak bu değerlendirmeleri hiçbir zaman sahâbîlik faziletini inkâr edecek veya İslâm’a yaptığı hizmetleri yok sayacak bir noktaya taşımamışlardır.[11]
İkinci Bölüm: Ehl-i Sünnet’in Sahâbe Tasavvuru ve Usûlî Temelleri
Hz. Muâviye (r.a.) hakkında Ehl-i Sünnet ile İmâmiyye Şîası arasında ortaya çıkan farklı değerlendirmelerin temelinde, tarihî hadiselerin farklı yorumlanmasından önce, sahâbe anlayışındaki usûl farklılığı bulunmaktadır.
Ehl-i Sünnet inancında sahâbe nesli, dinin intikalinde oynadığı eşsiz rol ve bizzat vahiyle teyit edilen ihlasları sebebiyle müstesna bir yere sahiptir. Bu anlayışın temelinde şu nasslar yer almaktadır:
- Kur’ânî Temeller ve İlâhî Rıza
Allah Teâlâ, ashâbın genelinden razı olduğunu ve onların da Allah’tan razı olduğunu Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça beyan etmiştir. Hudeybiye’de bulunan ashâbı (ki Hz. Muâviye de dâhil olmak üzere sahâbe neslinin büyüklüğünü tesciller) öven şu ayet bu durumun en bariz vesikasıdır:
“Şüphesiz Allah, ağaç altında sana biat ederlerken müminlerden razı olmuştur. Gönüllerindekini bilmiş, onlara huzur ve güven vermiş ve onları yakın bir fetihle ödüllendirmiştir.” (Fetih 48/18)[12]
Yine Tevbe Sûresi 100. ayetinde muhacir ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar açıkça müjdelenmiştir. Bu ayetler, sahâbe neslinin tek tek şahıslarından ziyade, onların oluşturduğu mukaddes topluluğun adaletini ve Allah katındaki değerini ortaya koymaktadır. - Sahâbe Masum Değildir; Ancak Fazilet Sahibidir
Ehl-i Sünnet, sahâbeyi peygamberler gibi hatadan korunmuş (mâsum) kabul etmez. Onların da beşer olmaları hasebiyle hata etmeleri mümkündür; ancak bu hatalar, onların adâletini ve sahâbîlik şerefini ortadan kaldırmaz.[13] Bu sebeple Ehl-i Sünnet ne İmâmiyye’nin yaptığı gibi bazı sahâbîleri tekfir veya tefsik eder; ne de bazı aşırı grupların yaptığı gibi bütün davranışlarını mutlak isabet olarak görür. İtidal yolu, faziletlerini teslim etmek, hatalarını ise ilmî ölçüler içinde değerlendirmektir. - Sahâbe Arasında Meydana Gelen İhtilafların Esası İctihaddır
Hz. Osman’ın (r.a.) şehâdetinden sonra meydana gelen siyasî hadiseler, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından büyük ölçüde ictihad ihtilafı olarak değerlendirilmiştir. Bu noktada Ehl-i Sünnet’in ittifak ettiği en temel husus şudur: Sıffîn ve Cemel vakalarında Hz. Ali (r.a.) meşru halifedir ve hakka en yakın olan taraftır. Karşı tarafta yer alanlar ise kötü bir niyetle değil, yanlış bir ictihad neticesinde hareket etmişler ve hatalı bir içtihadda bulunmuşlardır.
İmam Nevevî, Hz. Ali’nin hakka isabet ettiğini; karşı tarafta bulunanların ise kendi ictihadlarıyla hareket ettiklerini, isabet edemedikleri için mazur sayıldıklarını ifade eder.[14] İbn Hacer el-Askalânî de aynı usûlü benimseyerek, bu ihtilafların dinî düşmanlıktan değil, farklı ictihadlardan kaynaklandığını belirtir.[15]
Şeyhülislâm İbn Teymiyye ise, sahâbe arasında cereyan eden hadiselerin çoğunun ya yanlış nakledildiğini ya da tek taraflı aktarıldığını ifade ederek, sahih rivayetlerle sabit olan hadiselerde dahi tarafların dini yıkmak maksadıyla değil, kendi kanaatlerine göre hakka ulaşmak için hareket ettiklerini vurgular.[16]
Ehl-i Sünnet âlimleri, Hz. Ali’nin (r.a.) hilâfette bütünüyle haklı, meşru ve fazilet bakımından Hz. Muâviye’den katbekat üstün olduğunu kabul etmekle birlikte, Hz. Muâviye’yi de Resûlullah’ın (s.a.v.) sahâbîsi, vahiy kâtibi olarak görmüşler; onu fısk, nifak veya küfürle itham etmeyi reddetmişlerdir.[17]
Üçüncü Bölüm: Ehl-i Sünnet Âlimlerinin Hz. Muâviye Hakkındaki Değerlendirmeleri
I. İmam Nevevî’nin Değerlendirmesi
Büyük muhaddis ve fakih İmam Nevevî (ö. 676/1277), Şerḥu Ṣaḥîḥi Müslim‘de sahâbe arasındaki ihtilafları değerlendirirken şu mutedil esasları benimser:
Sahâbenin Tamamı Fazilet Sahibidir: Sonradan meydana gelen siyasî ihtilaflar sahâbîlik faziletini ortadan kaldırmaz.[18]
Hz. Ali Meşru ve Haklıdır: Sıffîn Vak’ası’nda Hz. Ali (r.a.) meşru devlet başkanıdır, haklıdır ve hakka en yakın olan taraftır.[19]
Hz. Muâviye İctihad Etmiştir: Karşı taraf meşru halifeye şahsî bir hırs veya dini yıkmak kastıyla değil, katillerin cezalandırılması önceliği gibi kendi fıkhî/siyasî ictihadlarına göre hareket etmiştir. İctihadda hata edene de tek ecir vardır; dolayısıyla bu hata onları fâsık kılmaz.[20]
İhtilafları Dilimize Dolamak Doğru Değildir: Rivayetlerin önemli bir kısmı zamanla tahrif edilmiştir. Müminin vazifesi, sahâbeyi hayırla yâd etmektir.[21]
II. İbn Hacer el-Askalânî’nin Değerlendirmesi
İbn Hacer el-Askalânî (ö. 852/1449), Fethu’l-Bârî ve el-İṣâbe adlı eserlerinde Hz. Muâviye’nin sahâbîliği ve adaleti hususunda şu tespitleri yapar:
Sahâbîliği Tartışmasızdır: Hz. Muâviye’nin Resûlullah’ı (s.a.v.) görmüş, iman etmiş ve bu iman üzere vefat etmiş bir sahâbî olduğunda şüphe yoktur.[22]
Siyasî İhtilaflar Fazileti Eksiltmez: İhtilafın temeli hilâfeti haksız yere gasbetmek değil, Hz. Osman’ın katillerinin kısası hususundaki ictihad farklılığıdır[23] Dolayısıyla onu tahkir etmek veya tüm menfî gelişmelerin tek müsebbibi görmek Ehl-i Sünnet’in ilmî usûlüyle bağdaşmaz.[24]
III. Şeyhülislâm İbn Teymiyye’nin Değerlendirmesi
İbn Teymiyye (ö. 728/1328), Minhâcü’s-Sünne adlı eserinde konuyu tarihî ve metodolojik açıdan tahlil eder:
Masumiyet ve Sahâbîlik: Hz. Muâviye hatadan korunmuş değildir; fakat siyasî hataları sahâbîlik faziletini düşürmez.[25]
Hz. Ali’nin Üstünlüğü ve Haklılığı: Hz. Ali fazilet, ilim, takva ve liyakat bakımından Hz. Muâviye’den mutlak surette üstündür. Hilâfet makamı onun hakkıdır, meşru halife odur ve hakka en yakın olan taraftır.[26]
Tarihî Rivayetlerin Tenkidi: Fitne dönemine dair tarih kitaplarında yer alan rivayetlerin çoğu zayıf veya uydurmadır. Hüküm verirken sağlam rivayetlerle asılsız olanları ayırmak zaruridir.[27] Hz. Muâviye’ye sövmek Ehl-i Sünnet’in yolu olamaz.[28]
IV. Kādî Ebû Bekir İbnü’l-Arabî el-Mâlikî’nin Değerlendirmesi
Mâlikî fakihi İbnü’l-Arabî (ö. 543/1148), el-Avâṣım mine’l-Ḳavâṣım adlı eserinde tarihî rivayetlerin süzgeçten geçirilmesinin ehemmiyetine vurgu yapar:
Maksat Saltanat Değildi: Hz. Muâviye’nin hareket noktası şahsî iktidar hırsı değil, velisi olduğu Hz. Osman’ın kanını talep etmektir.[29] Dolayısıyla bu mücadeleyi basit bir dünya menfaati çatışması olarak sunmak tarihî vakıalarla bağdaşmaz.[30]
Adalet Terazisi: Allah ve Resûlü’nün övdüğü bir nesil hakkında zayıf rivayetlere dayanılarak adalet ve fazilet gölgelenmemelidir.[31]
Dördüncü Bölüm: Muteber Tarihçilerin Değerlendirmeleri
I. İbn Kesîr’in Tarihî Yaklaşımı
İbn Kesîr (ö. 774/1373), el-Bidâye ve’n-Nihâye adlı eserinde hadiseleri salt kuru birer vaka olarak değil, hadis usûlü çerçevesinde nakleder:
Hz. Muâviye’nin Şam valiliği dönemindeki Bizans fetihlerini, donanma kurmasını ve idarî muvaffakiyetlerini öne çıkararak onun sadece Sıffîn’den ibaret görülmesinin yanlışlığına işaret eder.[32]
Sıffîn’de Hz. Ali’nin meşru halife ve hakka en yakın olan taraf olduğunu teslim ederken, ihtilafın temelinde şahsî iktidar arzusunun bulunmadığını belirtir.[33]
II. Şemseddin ez-Zehebî’nin Değerlendirmesi
Büyük cerh ve ta’dîl uzmanı Zehebî (ö. 748/1348), Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ ve Târîhu’l-İslâm eserlerinde adil bir çizgi korur. Zehebî, Hz. Muâviye’nin idarî dehasını ve hizmetlerini teslim ederken onu ne hatasız bir melek gibi görür ne de haksız ithamlarla karalar. İmam Zehebî’nin Siyer’deki şu meşhur tespiti, Ehl-i Sünnet’in bu konudaki adaletli bakış açısını en veciz şekilde ortaya koymaktadır:
“Muâviye pek çok insana halef oldu, hükmetti, milletler ona boyun eğdi. O, kendi şahsında kötü bir adam değildi; lâkin girmemesi gereken işlere (fitnelere) girdi. Allah bizi de onu da bağışlasın.[34]
Zehebî bu ifadesiyle, Hz. Muâviye’nin şahsî ahlakı ve idarî kabiliyeti hususundaki temizliğini teslim ederken; onun siyasî ihtilaflara girerek hata ettiğini de açık yüreklilikle dile getirmekte ve nihai kararı ilâhî rahmete havale etmektedir.[35]
Beşinci Bölüm: Ehl-i Sünnet ve İmâmiyye Şîası Kaynaklarında Hz. Muâviye’ye Yaklaşımın Mukayesesi
İki gelenek arasındaki Hz. Muâviye tasavvuru, basit bir tarihî olay ihtilafından öte; sahâbe anlayışı, imamet nazariyesi ve usûl farklılığından neşet eder.

Ehl-i Sünnet âlimleri ihtilafları mümkün mertebe hayra yorup sahâbîlik hukukunu muhafaza ederken ve Hz. Ali’nin meşruiyetini perçinlerken; İmâmiyye Şîası müellifleri imamet nazariyesini dinin aslı kabul ettiklerinden Hz. Muâviye’ye yönelik son derece sert, dışlayıcı ve uzlaşmaz bir yaklaşım sergilemişlerdir.

Altıncı Bölüm: Hz. Ammâr b. Yâsir Hadisi ve Tarihî Vakıalar
I. Hz. Ammâr b. Yâsir Hadisi ve Ehl-i Sünnet Âlimlerinin Yorumu
Hz. Muâviye hakkında en çok tartışılan delillerden biri, Müslim ve Buhârî gibi sahih kaynaklarda yer alan: “Yazık Ammâr’a! Onu bâğî (haddi aşan) bir topluluk öldürecektir.”[38] hadis-i şerifidir.
Ehl-i Sünnet âlimleri bu hadisin sıhhatini ve Sıffîn’de Hz. Ali’nin haklılığına işaret ettiğini tamamen kabul ederler. Ancak hadisteki “bâğî” (bağy) kelimesinin fıkhî çerçevesini doğru tahlil etmek gerekir. Hucurât Sûresi 9. ayetinde, birbirleriyle savaşan iki mümin gruptan biri diğerine karşı haddi aşarsa “bağy eden taraf” olarak adlandırılmış, fakat her iki taraf juga hâlâ “mümin” olarak vasfedilmiştir.
Dolayısıyla İbn Hacer ve diğer muhakkik âlimlerin belirttiği üzere, hadisteki “bâğî” vasfı; dinden çıkma, nifak veya küfür anlamına gelmez. Bilakis, haksız bir ictihad sebebiyle isabet edememeyi ifade eder. Hz. Ali meşru devlet başkanı olarak mutlak surette haklıdır ve hakka en yakın olan taraftır; Hz. Muâviye ve taraftarları ise yanlış bir ictihad neticesinde “bâğî” konumuna düşmüşlerdir, ancak bu durum onları dinden çıkarmaz.[39]
II. Hz. Hasan’ın Hilâfeti Devretmesi ve “Âmü’l-Cemâa”
Hz. Muâviye’nin siyasî meşruiyeti açısından en belirleyici tarihî dönemeç, Hz. Hasan’ın (r.a.) hicrî 41 yılında Müslümanların kanının dökülmesini engellemek amacıyla hilâfeti ona devretmesidir. Bu devir, İslâm tarihinde “Âmü’l-Cemâa” (Birlik Yılı) olarak adlandırılmıştır.
Buhârî’de yer alan sahih bir rivayete göre henüz Hz. Hasan çocukken Resûlullah (s.a.v.) onun hakkında şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz bu oğlum seyyiddir. Allah onun eliyle müminlerden iki büyük topluluğun arasını sulh ile düzeltecektir.”[40]
Ehl-i Sünnet âlimleri, Hz. Hasan’ın bu büyük feragatini ümmetin maslahatı adına atılmış bir hikmet adımı olarak görürken; Hz. Hasan’ın hilâfeti devretmesinin, Hz. Muâviye’nin hilâfetinin fiilen ve hukuken ümmet tarafından kabul edildiğini gösteren en açık delil olduğunu vurgulamışlardır[41] Bu sulh ile uzun süredir duran fetihler yeniden canlanmış ve devlet tek bir otorite altında istikrara kavuşmuştur.[42]
III. Yezîd’in Veliaht Tayin Edilmesi Meselesi
Hz. Muâviye’nin en çok tenkit edilen tasarrufu, oğlu Yezîd’i kendisinden sonra veliaht tayin etmesidir. Ehl-i Sünnet’in muhakkik âlimleri bu meseleyi değerlendirirken ne peşin bir kutsama yapmışlar ne de toptancı bir reddiyeye gitmişlerdir.
Bu tasarruf imanî bir mesele değil, siyasî bir karardır. İbn Haldûn’un tahliline göre Hz. Muâviye’nin temel gayesi, yeni bir iç savaşı önlemek ve asabiyet gücünü kullanarak devletin birliğini korumaktı.[43] Ancak iyi niyetle yapılmış olması, bu kararın en isabetli yol olduğunu göstermez. Nitekim İbn Teymiyye, bu tercihin sahâbenin ittifakıyla gerçekleşmediğini ve daha sonra ümmet içinde derin yaralar açtığını belirtir[44]
Bununla birlikte, hicrî 60 yılında vefat eden Hz. Muâviye ile hicrî 61 yılında gerçekleşen Kerbelâ faciasını doğrudan ve tamamen aynı kefeye koymak adalet ölçüsüyle bağdaşmaz. Kerbelâ, İslâm tarihinin en büyük acılarından biridir ve sorumluları bellidir; ancak bu feci hadiseyi bahane ederek Hz. Muâviye’nin sahâbîlik şerefini ve İslâm’a yaptığı hizmetleri tamamen silip atmak Ehl-i Sünnet’in insaf ölçüsüne sığmaz.[45]
Son Söz
Hz. Muâviye (r.a.) ve onun döneminde cereyan eden tarihî hadiseler hakkında konuşurken asıl ölçümüz, Allah’ın ve Resûlü’nün sahâbe nesli hakkında koyduğu edep sınırlarına riayet etmektir. Bizler ne peygamberler dışındaki fânileri hatadan münezzeh kılacak bir aşırılığa ne de Allah’ın kendilerinden razı olduğunu haber verdiği bir nesli fısk ve dalaletle suçlayacak bir cüarete sahibiz. Bizim duruşumuz, Kur’ân-ı Kerîm’in bizlere talim ettiği şu samimi ve edep dolu dua ile şekillenmektedir:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.” (Haşr 59/10)
Bu edep, iki cihan serveri Efendimiz’in (s.a.v.) şu kesin uyarısıyla mühürlenmiştir:
“Ashâbıma sövmeyiniz. Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onların bir müdüne (iki avuç dolusuna), hatta yarım müdüne bile erişemez.”[46]
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in asırlardır sarsılmadan ayakta duran omurgasını, İmam Tahâvî’nin şu veciz beyanı en güzel şekilde hülasa etmektedir. Bu beyan, Müslümanların sahâbe nesline bakışındaki nihai ve değişmez kırmızı çizgisidir:
“Resûlullah’ın ashâbını severiz. Onlardan hiçbirini aşırı sevgiyle yüceltmeyip haddi aşmayız; hiçbirinden de teberri edip uzaklaşmayız. Onlara buğzedenlere ve onları hayırdan başka bir şekilde ananlara buğzederiz. Ashâbı ancak hayırla yâd ederiz. Onları sevmek din, iman ve ihsandır; onlara buğzetmek ise küfür, nifak ve azgınlıktır.”[47]
Bizlere düşen; tarihi bir husumet ve intikam alanı haline getirmeden, hakkı hak bilip meşruiyete ve adalete sarılmak; geçmişte kalan ihtilafları ise Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın (cc) mutlak adaletine ve sonsuz rahmetine havale etmektir.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
16.07.2026 – OF
Dipnotlar
1 İbn Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fî Temyîzi’ṣ-Ṣaḥâbe, (nşr. Adil Ahmed Abdülmevcud – Ali Muhammed Muavvaz), Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415/1995, VI, s. 120 (Biyografi No: 8121); İbn Abdilber el-Kurtubî, el-İstîʿâb fî Maʿrifeti’l-Aṣḥâb, (nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî), Kahire: Dârü’l-Cîl, 1412, III, s. 1413.
2 İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, (nşr. Ali Şîrî), Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, 1408/1988, VIII, s. 121; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ġâbe fî Maʿrifeti’ṣ-Ṣaḥâbe, (nşr. Adil Ahmed – Ali Muhammed), Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415/1995, V, s. 210.
3 Şemseddin ez-Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, (nşr. Şuayb el-Arnaût), Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1405/1985, III, s. 121; İbn Kesîr, el-Bidâye, VIII, s. 122.
4 Kādî İyâz b. Mûsâ, eş-Şifâ bi-Taʿrîfi Ḥukūki’l-Muṣṭafâ, Beyrut: Dârü’l-Fikr, 1409, II, s. 608; Yahyâ b. Şeref en-Nevevî, Şerhu Ṣaḥîḥ-i Müslim, Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, 1392, XVI, s. 93.
5 Cemâleddin el-Mizzî, Tehẕîbü’l-Kemâl fî Esmâʾi’r-Ricâl, (nşr. Beşşar Avvad Ma’ruf), Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1400/1980, XXVIII, s. 180.
6 Buhârî, “Feżâʾilü’ṣ-Ṣaḥâbe”, 28; Müslim, “Fezâilü’s-Sahâbe”, 34.
7 Tirmizî, “Menâḳıb”, 47 (Hadis No: 3842); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, (nşr. Şuayb el-Arnaût), Kahire: Müessesetü Kurtuba, IV, s. 216; Zehebî, Siyer, III, s. 132.
8 İbn Kesîr, el-Bidâye, VIII, s. 124; Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Târîḫu’l-Ümem ve’l-Mülûk, Beyrut: Dârü’t-Turas, 1387, IV, s. 240.
9 Zehebî, Târîḫu’l-İslâm ve Vefeyâtü’l-Meşâhîri ve’l-A‘lâm, (nşr. Ömer Abdüsselam Tedmürî), Beyrut: Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî, 1413, IV, s. 308; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1407, III, s. 135.
10 İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, s. 158; Zehebî, Siyer, III, s. 127.
11 İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünneti’n-Nebeviyye, (nşr. Muhammed Reşad Sâlim), Riyad: Câmiatü’l-İmâm Muhammed b. Suûd, 1406/1986, IV, s. 434; İbnü’l-Arabî, el-Avâṣım mine’l-Ḳavâṣım, (nşr. Muhibbüddin el-Hatîb), Kahire: el-Matbaatü’s-Selefiyye, 1371, s. 184.
12 Fetih Sûresi 48/18.
13 Ebû Ca’fer et-Tahâvî, el-Akîdetü’t-Tahâviyye, Beyrut: el-Mektebetü’l-İslâmî, 1414, s. 55; Kādî İyâz, eş-Şifâ, II, s. 610.
14 Nevevî, Şerḥu Ṣaḥîḥi Müslim, XV, s. 149.
15 İbn Hacer, Fetḥu’l-Bârî Şerḥu Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî, (nşr. Muhibbüddin el-Hatîb), Beyrut: Dârü’l-Ma’rife, XIII, s. 86.
16 İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne, VI, s. 220-225.
17 İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne, IV, s. 440; İbnü’l-Arabî, el-Avâṣım, s. 192.
18 Nevevî, Şerḥu Ṣaḥîḥi Müslim, XVI, s. 93.
19 Nevevî, Şerḥu Ṣaḥîḥi Müslim, XV, s. 149, “Kitâbü’l-Fiten” şerhi.
20 Aynı eser, XV, s. 150; ayrıca bkz. İbn Hacer, Fetḥu’l-Bârî, XIII, s. 83-86.
21 Nevevî, Şerḥu Ṣaḥîḥi Müslim, XV, s. 151.
22 İbn Hacer, el-İṣâbe, VI, s. 121 (Biyografi No: 8121).
23 İbn Hacer, Fetḥu’l-Bârî, XIII, s. 84, “Kitâbü’l-Fiten”, Bab: 17.
24 Aynı eser, XIII, s. 85-87.
25 İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne, IV, s. 428-435.
26 Aynı eser, IV, s. 441.
27 Aynı eser, VI, s. 210-218.
28 Aynı eser, IV, s. 450.
29 İbnü’l-Arabî, el-Avâṣım mine’l-Ḳavâṣım, s. 182-185.
30 Aynı eser, s. 186.
31 Aynı eser, s. 195.
32 İbn Kesîr, el-Bidâye, VIII, s. 124-128.
33 Aynı eser, VII, s. 258-262.
34 Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, III, s. 132.
35 Aynı eser, III, s. 133-135.
36 Şeyh Müfîd, el-İrşâd fî Ma’rifeti Huceci’llâh ale’l-İbâd, Beyrut: Müessesetü’l-A’lemî, 1414, I, s. 240-250.
37 Ebû Ca’fer et-Tûsî, el-İktisâd el-Hâdî ilâ Tarîki’r-Reşâd, Tahran: Mektebetü Câmi’ati Tahrân, 1400, s. 310-315.
38 Buhârî, “Salât”, 63; Müslim, “Fiten”, 70 (Hadis No: 2915).
39 İbn Hacer, Fetḥu’l-Bârî, I, s. 542, “Kitâbü’s-Salât”, Bab: 63; İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne, VI, s. 215.
40 Buhârî, “Sulh”, 9 (Hadis No: 2704), “Fiten”, 20.
41 İbn Kesîr, el-Bidâye, VIII, s. 16-18, hicrî 41. yıl olayları.
42 Zehebî, Târîhu’l-İslâm, IV, s. 5-8.
43 İbn Haldûn, el-İber ve Dîvânü’l-Mübtedei ve’l-Haber (Mukaddime), Beyrut: Dârü’l-Fikr, 1408, I, s. 262-264.
44 İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne, IV, s. 469-472.
45 İbn Kesîr, el-Bidâye, VIII, s. 201-205.
46 Buhârî, “Feżâʾilü Ashâbi’n-Nebî”, 5; Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-Ṣaḥâbe”, 221 (Hadis No: 2540).
47 Tahâvî, el-Akîdetü’t-Tahâviyye, s. 55-56.
ترجمة من التركية إلى العربية: 👇