SOSYAL MEDYA FIKHI VE ÂDÂBI

Kur’ân ve Sünnet Işığında Dijital Dünyada Müslümanın Mesuliyetleri

﴾مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ﴿

İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu kaydeden bir gözetleyici bulunmasın.” (Kāf, 50/18)

Özet
İletişim vasıtalarının baş döndürücü bir hızla geliştiği çağımızda sosyal medya, insan hayatının ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Bilginin yayılması, ilmin paylaşılması, hayırlı hizmetlerin duyurulması ve insanlar arasındaki irtibatın güçlenmesi bakımından mühim imkânlar sunan bu mecralar; aynı zamanda yalan haberlerin dolaşıma sokulması, mahremiyetin ihlâli, gıybet, iftira, hakaret, zaman israfı ve kul hakkı ihlâlleri gibi ciddi tehlikeleri de beraberinde getirmiştir.

Bu sebeple sosyal medya, sadece teknik bilgiyle kullanılabilecek bir iletişim aracı değildir. Bilâkis, doğru bir inanç, sağlam bir ahlâk, sahih bir fıkıh anlayışı ve güçlü bir sorumluluk şuuru gerektirmektedir.

Bu makalede sosyal medya kullanımı; Kur’ân-ı Kerîm’in temel ilkeleri, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti ve İslâm’ın köklü ahlâk anlayışı ışığında ele alınmakta; dijital dünyada Müslümanın taşıması gereken şahsiyet, riayet etmesi gereken esaslar ve sakınması gereken yanlışlar üzerinde durulmaktadır.

Maksadımız yeni hükümler ortaya koymak değil; değişen iletişim vasıtalarına, değişmeyen ilâhî ölçüleri tatbik etmektir.

Anahtar Kelimeler: Sosyal Medya, Dijital Ahlâk, Dijital İletişim, İslâm Âdâbı, Kul Hakkı, Mahremiyet, Mesuliyet, Amel Defteri.

Giriş
İnsanlık tarihi, aynı zamanda haberleşme ve iletişim vasıtalarının gelişme tarihidir. Sözle başlayan bu serüven; yazının keşfi, kâğıdın yaygınlaşması, matbaanın icadı, gazete, radyo ve televizyonun ortaya çıkışıyla yeni safhalara ulaşmış; nihayet internet ve sosyal medya sayesinde dünyanın herhangi bir noktasındaki bilgi ve haber, saniyeler içinde milyarlarca insana ulaşabilir hâle gelmiştir.
Her yeni imkân, beraberinde yeni mesuliyetler de getirmiştir. Kalem, doğruyu yazmak için kullanılabileceği gibi yalanı yaymak için de kullanılabilir. Dil, gönülleri ihya edebileceği gibi kırıp incitebilir. Aynı şekilde sosyal medya da hayra açılan bir kapı olabileceği gibi, şerre açılan bir kapıya da dönüşebilir. Onun değerini belirleyen, bizzat kendisi değil; onu kullanan insanın niyeti, ahlâkı ve ölçüleridir.

Bugün milyonlarca insan, günün önemli bir bölümünü sosyal medya platformlarında geçirmektedir. Nice dostluklar bu mecralarda kurulmakta, nice ilim halkaları burada oluşmakta, yardım faaliyetleri buradan organize edilmekte, mazlumların sesi yine bu mecralar vasıtasıyla dünyaya duyurulmaktadır. Buna karşılık nice aileler de asılsız haberler yüzünden sarsılmakta, nice insanlar dijital linçlere maruz kalmakta, nice gençler zamanlarını faydasız meşguliyetlerle tüketmekte, nice kul hakları birkaç saniyelik paylaşımlarla çiğnenmektedir.

İşte bu sebeple, sosyal medya meselesini yalnızca teknik veya hukukî bir konu olarak görmek yeterli değildir. Bu mesele aynı zamanda iman, ahlâk, fıkıh ve kul hakkı meselesidir.

Esasen Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’te “sosyal medya” adıyla müstakil hükümler bulunmamaktadır. Çünkü vahyin hedefi, belirli araçları değil, insanı inşa etmektir. Araçlar değişebilir; fakat doğruluk, emanet, adalet, mahremiyet, güzel söz, kul hakkına riayet ve haberin doğruluğunu araştırma gibi temel esaslar değişmez. Bugün yapılması gereken, bu kadim esasları dijital dünyaya taşımaktır.

Bu çalışmada sosyal medya kullanımını sadece teknik yönüyle değil; İslâm’ın ahlâk ve hukuk ilkeleri çerçevesinde ele alacak; dijital çağda Müslümanın sorumluluklarını, haklarını ve dikkat etmesi gereken esasları ortaya koymaya çalışacağız.

I. Sosyal Medya: Nimet mi, İmtihan mı?

Vasıtalar değişir; ilâhî ölçüler değişmez.

Allah Teâlâ insana sayısız nimetler lütfetmiştir. Bu nimetlerin en büyüklerinden biri de düşünme, konuşma ve kendini ifade edebilme kabiliyetidir. Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Rahmân… İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.” (er-Rahmân, 55/1-4) buyurularak, konuşma ve meramını anlatma kabiliyeti ilâhî bir ihsan olarak zikredilmektedir.

İnsan, sahip olduğu bu kabiliyeti tarih boyunca farklı vasıtalarla geliştirmiştir. Yazının bulunması, kitapların çoğalması, matbaanın yaygınlaşması ve nihayet dijital iletişim araçlarının ortaya çıkması, bu gelişimin tabiî neticeleridir. Bugün sosyal medya sayesinde bir ilmî makale, bir Kur’ân dersi, bir hayır çağrısı veya mazlumların sesi birkaç dakika içinde dünyanın dört bir yanına ulaşabilmektedir.

Bu yönüyle sosyal medya büyük bir nimettir.
Ancak İslâm’ın temel prensiplerinden biri şudur: Her nimet, aynı zamanda bir emanettir; her emanet ise bir imtihandır.
Nitekim Cenâb-ı Hak:
“Sonra o gün size verilen nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 102/8)
buyurmaktadır.

Bu ilâhî ikaz, yalnız mal ve serveti değil; zamanı, ilmi, dili, kalemi ve insanın elindeki bütün imkânları kapsamaktadır. Öyleyse bugün elimizde bulunan telefonlar, bilgisayarlar, internet erişimi ve sosyal medya hesapları da hesaba konu olacak emanetlerdendir.

Ne var ki modern çağ, bu nimetleri çoğu zaman mesuliyetten bağımsız düşünmeye başlamıştır. Ekran başındaki insan, kendisini görünmez ve sorumsuz zannetmekte; yüz yüze söylemeye cesaret edemeyeceği sözleri kolaylıkla yazabilmektedir. Oysa mü’min için ekranın önü ile insanların önü arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü her iki durumda da Allah’ın murakabesi devam etmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm bu hakikati şöyle haber vermektedir:
“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu kaydeden bir gözetleyici bulunmasın.” (Kāf, 50/18).
Bu ilâhî beyan, sadece ağızdan çıkan sözleri değil; yazılan, paylaşılan ve dijital ortamda yayımlanan ifadeleri de içine almaktadır. Zira yazı da sözün kalıcı hâlidir. Hatta tesiri daha geniş olduğu için mesuliyeti çoğu zaman daha ağırdır.

Bugün silinen bir paylaşım, teknik olarak ortadan kaldırılabilir; fakat ilâhî kayıt defterinden silinmez. Bir yanlış haber milyonlara ulaşabilir, bir iftira yıllarca insanların zihninde yaşayabilir, bir hakaret telâfisi güç yaralar açabilir. Bunun için mü’min, “Paylaş” tuşuna basmadan önce vicdanına ve vahyin ölçülerine müracaat etmelidir.

Şu hakikati hiçbir zaman unutmamak gerekir: Sosyal medya ne mutlak hayırdır ne de mutlak şerdir. O, kendisini kullanan insanın niyetine, ilmine ve ahlâkına göre değer kazanan bir vasıtadır. Salih bir insanın elinde irşad kürsüsüne, kötü niyetli bir kimsenin elinde ise fitne aracına dönüşebilir.
Bu sebeple mesele teknoloji değil; teknolojiyi kullanan insanın şahsiyetidir. İslâm’ın hedefi de vasıtaları yasaklamak değil, insanı inşa etmektir. İnsan Kur’ân’ın terbiyesiyle olgunlaştığında kullandığı her vasıta hayra hizmet eder; nefsi ve hevası istikamet verdiğinde ise en faydalı araçlar bile zarara dönüşebilir.

İşte bu sebeple sosyal medya meselesi, öncelikle bir teknoloji meselesi değil; emanet, mesuliyet ve kulluk şuuru meselesidir.

II. Sosyal Medyanın Fıkhî Temelleri

Yeni olan vasıtadır; ölçüler değil.

İslâm’ın en belirgin özelliklerinden biri, belirli bir çağa veya belirli bir medeniyete hitap eden hükümler koymaması; kıyamete kadar gelecek bütün nesillere rehberlik edecek küllî esaslar vazetmesidir [1]. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de internetten, sosyal medyadan veya dijital platformlardan söz edilmemesi tabiîdir. Çünkü vahiy, gelip geçici araçları değil; o araçları kullanan insanı eğitmeyi hedeflemiştir.

Bundan dolayı sosyal medya hakkında konuşurken yeni bir fıkıh üretmekten değil, mevcut fıkhın değişmeyen esaslarını yeni şartlara tatbik etmekten söz etmek daha isabetlidir. Zira doğruluk, emanet, adalet, mahremiyet, kul hakkı, gıybet yasağı ve haberin tahkiki gibi esaslar, dijital çağdan asırlar önce vazedilmiş; bugün de bütün canlılığıyla geçerliliğini korumaktadır.
Bu noktada ilk esas niyettir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Ameller ancak niyetlere göredir.” (Buhârî, Bedʾü’l-Vahy, 1; Müslim, İmâre, 155) buyurarak bütün davranışların değerini belirleyen ölçüyü ortaya koymuştur.

Bu hadis, sosyal medya kullanımı için de temel bir düsturdur. Aynı paylaşım, bir kimse için sadaka-i câriye olurken, bir başkası için gösteriş vesilesine dönüşebilir. Aynı ilmî yazı, bir insanı Allah’a yaklaştırırken, diğerini insanların takdirini toplamaya sevk edebilir. Demek ki dijital dünyada ilk sorgulanması gereken şey, paylaşımın mahiyeti kadar onu doğuran niyettir.
İkinci esas doğruluktur. Kur’ân-ı Kerîm mü’minlere doğrularla beraber olmayı (et-Tevbe, 9/119) ve doğru söz söylemeyi (el-Ahzâb, 33/70) emreder. Bu doğruluk yalnız konuşmayı değil; yazmayı, aktarmayı ve paylaşmayı da içine alır. Özellikle sosyal medyada “Ben üretmedim, sadece paylaştım.” anlayışı, mesuliyeti ortadan kaldırmaz. Bir haberi nakleden kimse, onu yaymanın doğuracağı neticelerden de payına düşen sorumluluğu taşır.
Bu sebeple Kur’ân’ı Kerim’in,
“Eğer size bir fâsık haber getirirse onu araştırın…” (el-Hucurât, 49/6) emri, dijital çağın en önemli ilkelerinden biridir.

Araştırmadan paylaşmak, çoğu zaman bilmeden haksızlığa ortak olmaktır. Nice insanlar, yalnızca teyit edilmeyen bir haber sebebiyle itham edilmiş, nice aileler asılsız iddialar yüzünden sarsılmış, nice toplumlar yanlış bilgilerle birbirine düşürülmüştür. Hâlbuki mü’minin vazifesi, haberi ilk ulaştıran olmak değil; doğru bilgiyi güvenle aktaran kimse olmaktır.
Bir diğer temel esas emanettir. Emanet denildiğinde çoğu zaman akla mal gelir. Oysa Kur’ân’ın emrettiği emanet çok daha geniş bir mânaya sahiptir [2]. İnsana ait sırlar, özel yazışmalar, aile hayatına dair bilgiler, kendisine güvenilerek gönderilen belgeler ve dijital ortamdaki şahsî veriler de emanettir. Bunları sahibinin izni olmadan yaymak, sadece nezaket eksikliği değil; dinî bakımdan da ağır bir vebaldir.

İslâm hukukunun büyük küllî kaidelerinden biri olan “Zarar vermek de yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur.” (İbn Mâce, Ahkâm, 17; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 313) hadisi, dijital hayat için de temel ölçülerden biridir. Bir insanın haysiyetini zedeleyen, ailesini inciten, meslek hayatını karartan veya toplumdaki itibarını sarsan paylaşımlar, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın bu ilkeye aykırıdır. Özellikle son yıllarda yaygınlaşan dijital linç kültürü, bu kaidenin yeniden hatırlanmasını zaruri hâle getirmiştir.

Bütün bunlar göstermektedir ki sosyal medya, dinin dışında kalan serbest bir alan değildir. Bilâkis mü’minin dili, kalemi ve davranışları için geçerli olan bütün hükümler, ekran başında da geçerlidir. Bu sebeple dijital dünyada fıkıh, yeni hükümler koymaktan çok, kadim ölçüleri yeni şartlarda yaşatabilme basiretidir.

III. Sosyal Medya Âdâbı

Edep, doğruyu en güzel şekilde yaşamaktır.

Fıkıh, bir davranışın hükmünü belirler; edep ise o davranışın en güzel nasıl yapılacağını öğretir. Bu sebeple sosyal medya kullanımını yalnızca helâl ve haram sınırları içinde değerlendirmek yeterli değildir. Aynı zamanda mü’mine yakışan bir üslûp ve davranış biçimi de geliştirilmelidir.

Dijital dünyanın en büyük problemlerinden biri, hızdır. İnsan düşünmeye fırsat bulamadan yazmakta, öfkelenir öfkelenmez paylaşmakta, işitince araştırmadan nakletmektedir. Oysa hikmet, acelecilikle değil; teenni ile ortaya çıkar[3]. Bu sebeple mü’min, kalemini ve klavyesini dilinden daha fazla kontrol etmek zorundadır. Çünkü yazılan söz, çoğu zaman söylenen sözden daha kalıcıdır.

Sosyal medyada cevap vermekten önce anlamaya çalışmak da bir edep meselesidir. Bir cümleyi bağlamından kopararak hüküm vermek, bir konuşmanın sadece küçük bir bölümünü dinleyerek insanları itham etmek veya farklı kanaatlere tahammül göstermemek, hem ilmî emanetle hem de İslâm ahlâkıyla bağdaşmaz. Mü’min, haklı çıkmaya değil; hakkı ortaya çıkarmaya çalışır.

Üslûp da en az muhteva kadar önemlidir. Kur’ân-ı Kerîm’in, Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn’a Firavun’a giderken bile yumuşak söz söylemelerini emretmesi (Tâhâ, 20/44), nezaketin yalnız dostlara değil, muhaliflere karşı da korunması gerektiğini göstermektedir. O hâlde aynı kıbleye yönelen, aynı Peygamber’e iman eden mü’minler arasında kaba sözlere, hakaretlere ve aşağılayıcı ifadelere hiçbir şekilde yer olmamalıdır.

Sosyal medya âdâbının önemli esaslarından biri de mahremiyete riayettir. Her görülen paylaşılmak, her duyulan anlatılmak, her yazışma yayımlanmak için değildir. Müslüman, kendisine emanet edilen bir bilgiyi, sahibinin rızası olmadan ifşa etmeyi doğru görmez. Çünkü güven, bir toplumun en kıymetli sermayelerinden biridir; güvenin yıkıldığı yerde kardeşlik de zedelenir.

Bir başka edep ise vakti korumaktır. Ömür, telâfisi mümkün olmayan bir nimettir. Sosyal medya insanın hizmetinde kaldığı sürece faydalıdır; fakat insan sosyal medyanın esiri hâline geldiğinde nimet, fark ettirmeden imtihana dönüşür. Mü’min, ekran başında geçirdiği zamanı da Allah’ın kendisine emanet ettiği ömrün bir parçası olarak görür ve bu nimetin hesabını vereceğini unutmaz.

Son olarak, mü’minin hedefi görünmek değil, faydalı olmaktır. Şöhret geçicidir; ihlâs ise kalıcıdır. Beğeni sayıları zamanla unutulur; fakat Allah rızası için yazılan bir cümle, yıllar sonra bile insanların gönlünü aydınlatmaya devam edebilir. Bu sebeple dijital dünyada gerçek başarı, daha çok takip edilmek değil; daha çok güvenilen, daha çok istifade edilen ve daha çok dua alan bir insan olabilmektir.

IV. Dijital Dünyada Müslüman Şahsiyetinin İnşası

Teknolojiyi kullanan elden önce, o ele yön veren kalbin ıslahı gerekir.

Sosyal medya üzerine yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, kullanılan araçlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Oysa meselenin özü ne telefondur, ne bilgisayardır, ne de internet teknolojisidir. Asıl mesele, bu araçları kullanan insanın zihniyeti, ahlâkı ve şahsiyetidir.
Nitekim aynı sosyal medya platformu, bir insanın elinde Kur’ân öğretimine, ilmî müzakerelere, hayır faaliyetlerine ve mazlumların sesini duyurmaya vesile olurken; bir başkasının elinde yalanın, iftiranın, hakaretin ve fitnenin yayılmasına hizmet edebilmektedir. Demek ki hayrı veya şerri üreten teknoloji değil, onu kullanan insandır.

Kur’ân-ı Kerîm’in temel hedefi de insanı inşa etmektir. Çünkü insan düzelirse kullandığı bütün vasıtalar da düzelir; insan bozulursa elindeki en gelişmiş imkânlar bile zarar üretmeye başlar. Bu sebeple sosyal medyanın ıslahı, teknik düzenlemelerden önce şahsiyet terbiyesini gerekli kılmaktadır.

Kalbin Dili, Parmakların Yazısına Yansır: İnsan, diliyle konuşmadan önce kalbiyle konuşur. Kalpte yerleşen duygu ve düşünceler, zamanla kelimelere dönüşür; kelimeler de davranışları şekillendirir. Sosyal medya ise bu iç dünyayı görünür hâle getiren en güçlü aynalardan biridir. Kalbinde merhamet taşıyan kimsenin satırlarında da merhamet görülür. Adalet duygusunu benimseyen bir insanın yorumlarında da hakkaniyet hissedilir.

Mütevazi bir kimsenin üslûbu, takipçi sayısıyla değil, nezaketiyle dikkat çeker. Buna karşılık kibir, öfke, haset ve gösteriş gibi hastalıklar da en kolay dijital ortamda kendilerini belli eder. İnsan, yüz yüze söylemeye çekindiği birçok sözü ekran başında rahatlıkla yazabildiği için, sosyal medya çoğu zaman şahsiyetin gizli yönlerini açığa çıkaran bir imtihan alanına dönüşmektedir. Bu sebeple dijital dünyanın temizlenmesi, öncelikle kalplerin temizlenmesine bağlıdır.

Takvâ: En Güçlü Dijital Denetim: Modern dünyada sosyal medya kullanımını düzenlemek için çok sayıda hukuk kuralı geliştirilmektedir. Bunlar elbette önemlidir. Ancak hiçbir kanun, insanın ekran başında tek başına kaldığı her anı denetleyemez. İslâm’ın getirdiği en büyük denetim mekanizması ise takvâdır[4]. Takvâ, insanın yalnız insanların yanında değil, kimsenin görmediği anlarda da Allah’ın huzurunda bulunduğunu idrak etmesidir. Bu şuuru taşıyan bir mü’min, paylaşım yapmadan önce kendisine şu soruyu sorar: “Bu satırları Rabbimin huzurunda okumaktan haya eder miyim?” İşte bu muhasebe, birçok yanlış paylaşımı daha yayımlanmadan ortadan kaldırır. Takvâ ile hareket eden kimseyi yalnız hukuk değil, vicdanı da kontrol eder. Çünkü onun asıl korkusu insanların kınaması değil, Allah’ın rızasını kaybetmektir.

İhlâs: Dijital Dünyanın Kaybolan Hazinesi: Sosyal medya, insanı sürekli görünmeye teşvik eden bir yapıya sahiptir. Takipçi sayıları, beğeniler, görüntülenme oranları ve paylaşımların ulaştığı kişi sayısı, zamanla fark edilmeden bir değer ölçüsü hâline gelebilmektedir. Oysa İslâm’ın ölçüsü farklıdır[5]. Allah Teâlâ, amellerin büyüklüğüne değil, samimiyetine değer verir. Bu sebeple mü’min, yaptığı hizmetin kaç kişi tarafından görüldüğünden önce, hangi niyetle yapıldığını önemser. Elbette hayırlı faaliyetlerin duyurulması bazen başkalarını teşvik etmek, iyiliği yaygınlaştırmak ve hayra vesile olmak için gerekli olabilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, hizmetin önüne şahsın geçmemesidir. Hakikat anlatılırken anlatanın öne çıkması, ihlâsı zedeleyen ince bir tehlikedir. Gerçek davetçi, insanların kendisini değil; anlattığı hakikati konuşmasını ister.

Hikmet: Bilgiden Üstündür: Çağımız bilgi bakımından zengin; hikmet bakımından ise ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Bilgiye ulaşmak kolaylaşmış; fakat bilgiyi yerli yerinde kullanma basireti aynı ölçüde gelişmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in “hikmet”i büyük bir nimet olarak zikretmesi (el-Bakara, 2/269), bu sebeple dikkat çekicidir. Hikmet; doğru bilgiyi, doğru zamanda, doğru kişiye ve doğru üslûpla ulaştırabilme kabiliyetidir. Sosyal medyada nice doğru sözler vardır ki yanlış zamanda söylendiği için fitneye sebep olmuştur. Nice haklı eleştiriler vardır ki kırıcı üslûp sebebiyle tesirini kaybetmiştir. Nice faydalı bilgiler vardır ki muhatabın seviyesine uygun sunulmadığı için beklenen neticeyi vermemiştir. Bu sebeple mü’min, sadece ne söyleyeceğini değil; ne zaman, nasıl ve kime söyleyeceğini de düşünür.

Tevazu: Mü’minin Dijital Kimliğidir: İlim arttıkça tevazunun da artması gerekir. Selef-i Sâlihîn’in hayatı incelendiğinde, en büyük âlimlerin aynı zamanda en mütevazi insanlar olduğu görülür. Kendilerini övmekten kaçınmışlar, hata yapabileceklerini kabul etmişler ve hakikatin kendi sözlerinden daha değerli olduğunu göstermişlerdir.

Bugün ise dijital dünya, insanı sürekli kendisini göstermeye çağırmaktadır. Mü’min, bu çağrıya kapılmamalıdır. O, insanların alkışını değil, Allah’ın rızasını arar. Takipçi sayısını değil, güvenilir olmayı önemser. Tanınmaktan önce faydalı olmayı hedefler. Çünkü bilir ki insanların gönlünde yer edinmenin yolu, kendini büyütmekten değil; hakkı büyütmekten geçer.

V. Dijital Dünyanın İmtihanları ve Müslümanın Tavrı

Fitnenin en hızlı yayıldığı zamanlarda, doğruluğun mesuliyeti daha da büyür.

Her devir, insanı farklı şekillerde imtihan etmiştir. Kimi zaman servetle, kimi zaman makamla, kimi zaman da korku ve yoksullukla… İçinde yaşadığımız çağın en belirgin imtihanlarından biri ise bilgi ve iletişim alanında yaşanan baş döndürücü değişimdir.

İnsanlık tarihinde hiçbir nesil, bugünkü kadar çok haberle karşı karşıya kalmamış; buna karşılık hiçbir nesil, doğru bilgiye ulaşmakta bugünkü kadar zorlanmamıştır. Çünkü dijital dünyada bilginin çoğalması, hakikatin de aynı ölçüde çoğaldığı anlamına gelmemektedir. Bilâkis doğru ile yanlışın, hakikat ile algının, haber ile yorumun birbirine karıştığı bir vasat meydana gelmiştir.
Bu sebeple mü’minin ilk vazifesi, hakikati aramak, ikinci vazifesi ise hakikati korumaktır.
Haber Vermekten Önce Haberi Doğrulamak
Kur’ân-ı Kerîm’in, “Size bir fâsık haber getirirse onu araştırın…” emri (el-Hucurât, 49/6), yalnız haber alma ahlâkını değil; haber verme sorumluluğunu da düzenlemektedir.

Bugün bir tuşa dokunarak binlerce insana ulaşabilen bir paylaşım, bazen yıllarca telâfi edilemeyecek zararlar doğurabilmektedir. Sonradan yapılan tekzipler ise çoğu zaman ilk yalanın meydana getirdiği tahribatı gideremektedir.
Bu sebeple mü’min, ilk paylaşan olmayı değil, doğru paylaşan olmayı hedefler. Sürat, doğruluğun önüne geçirilmemelidir.

Algıya Değil, Delile Teslim Olmak
Dijital dünyanın en güçlü araçlarından biri, algı oluşturmaktır. Bir fotoğrafın yalnız bir karesi, bir konuşmanın birkaç saniyelik bölümü, bağlamından koparılmış bir cümle; bazen milyonlarca insanın kanaatini değiştirebilmektedir.
Hâlbuki adalet, parçaya bakarak değil; bütünü görerek hüküm vermeyi gerektirir. Müslüman, gördüğü her görüntünün gerçeğin tamamını yansıtmayabileceğini bilir. Bu sebeple acele hüküm vermez; araştırır, farklı kaynakları dinler ve hükmünü delile dayandırır. Hakikati arayan insan, sloganların değil; sağlam bilginin peşinden gider.

Mahremiyet: Dijital Dünyanın İhlâl Edilen Sınırı
İslâm’ın üzerinde titizlikle durduğu hususlardan biri de mahremiyetin korunmasıdır. Bir insanın özel hayatı, aile içi konuşmaları, şahsî yazışmaları, izni olmadan çekilen görüntüleri veya kendisine güvenilerek verilen bilgiler, dijital dünyanın malzemesi hâline getirilemez.
Teknolojinin sağladığı imkânlar, ahlâkî sınırları ortadan kaldırmaz. Bilâkis imkân büyüdükçe mesuliyet de büyür. Mü’min, başkasının ayıbını araştırmayı değil; örtmeyi tercih eder. Kusuru yaygınlaştırmayı değil, ıslah etmeyi hedefler.

Öfke ile Değil, Hikmet ile Konuşmak
Sosyal medya tartışmalarının önemli bir kısmı, hakikati ortaya çıkarmaktan çok karşı tarafı susturmaya yöneliktir. Oysa İslâm’ın hedefi, galip gelmek değil; hakkın ortaya çıkmasına hizmet etmektir.
Bu sebeple mü’min, farklı düşünen insanları düşman olarak değil, konuşulması gereken muhataplar olarak görür. Kırıcı sözlerin kazandırdığı görünürdeki zaferler, çoğu zaman gönüllerde kapanması güç yaralar açar. Hikmetli bir üslûp ise sadece doğruyu söylemez; doğruyu sevdirmeye de çalışır.

Dijital İsraf
İsraf yalnız malın gereksiz harcanması değildir. Ömrün, dikkatin, zihnin ve kabiliyetlerin faydasız işlerle tüketilmesi de israftır. Bugün birçok insan, farkına varmadan gününün saatlerini ekran karşısında geçirmektedir.
Hâlbuki mü’min için vakit, sermayedir. Kaybedilen mal geri kazanılabilir; fakat boşa geçirilen bir ömür geri getirilemez. Bu sebeple sosyal medya, hayatın merkezine yerleşmemeli; ihtiyaç ölçüsünde kullanılan faydalı bir vasıta olarak kalmalıdır.

VI. Otokontrol: Kendimize Sormamız Gereken Sorular

Sosyal medya hesabımızı açmadan veya herhangi bir paylaşım yapmadan önce, kendimize şu soruları sormamız faydalı olacaktır:
Yazacağım bu söz, Allah’ın rızasına uygun mudur?
Doğruluğundan emin olmadığım bir bilgiyi başkalarına ulaştırıyor olabilir miyim?
Bu paylaşım bir insanın haysiyetini, itibarını veya mahremiyetini zedeler mi?
Bunu, hakkında yazdığım kişinin yüzüne de aynı rahatlıkla söyleyebilir miyim?
Bu satırlar kıyamet günü amel defterimde karşıma çıktığında mahcup olur muyum?
Bu paylaşım insanları hayra mı çağırıyor, yoksa gereksiz tartışmaları mı büyütüyor?
Bu işe ayırdığım zaman, ailemin, ilmimin, ibadetimin veya vazifelerimin hakkını eksiltiyor mu?
Bugün sosyal medyada geçirdiğim süreyi Rabbimin huzurunda rahatlıkla izah edebilir miyim?
Bu muhasebeyi alışkanlık hâline getiren bir mü’min için sosyal medya, günahın değil; hayrın ve irşadın vasıtası hâline gelir.

Sonuç
İnsanlık, iletişim tarihinde yeni bir çağ yaşamaktadır. Ancak değişen, yalnızca haberleşme vasıtalarıdır; insanın Rabbine karşı sorumluluğu değişmemiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’in doğruluk, emanet, adalet, mahremiyet, güzel söz ve kul hakkına dair ortaya koyduğu esaslar; ekran başında da, klavye başında da aynı bağlayıcılığa sahiptir. Bu sebeple sosyal medya, dinin dışında kalan serbest bir alan değil; kulluk şuuru içinde değerlendirilmesi gereken bir imtihan meydanıdır.

Nitekim sosyal medya yalnız şahsî veya ferdî günahların işlendiği bir alan değil; aynı zamanda ilmin yayılması, hayır faaliyetlerinin geniş kitlelere duyurulması, ümmet bilincinin güçlenmesi, mazlumların sesinin dünyaya duyurulması ve insan vefat ettikten sonra da sevabı devam edecek bir sadaka-i câriye mahiyetinde dijital miras bırakılması gibi pek büyük hayırlara vesile olabilecek muazzam bir imkân sahasıdır.

Müslümanın hedefi, dijital dünyadan tamamen çekilmek ve kendisini soyutlamak değil; onu Allah’ın rızasına ve kulların hayrına uygun şekilde kullanmaktır. Çünkü teknoloji, kendi başına ne mutlak hayırdır ne de şerdir. Ona değer kazandıran, onu kullanan insanın niyeti, ahlâkı, şahsiyeti ve istikametidir.

Bugün ümmetin ihtiyacı, daha güçlü telefonlar veya daha hızlı internet bağlantıları değildir. Asıl ihtiyaç; doğru bilgiye sadakat gösteren, kul hakkından sakınan, mahremiyeti koruyan, öfkesini dizginleyen, vaktini bereketli kullanan ve her sözünün Allah katında kayıt altına alındığını unutmayan dijital mü’minler yetiştirebilmektir.

Unutulmamalıdır ki sosyal medyada yazılan her cümle, ya sahibinin amel defterini aydınlatacak bir sadaka-i câriye olacak ya da telâfisi güç bir mesuliyet olarak karşısına çıkacaktır.
Ne mutlu, dijital dünyayı nefsinin değil; imanının emrine verenlere…

Hazırlayan: Ahmet Ziya İBRAHİMOĞLU
05 Ağustos 2026 – OF

Dipnotlar
[1] İmam eş-Şâtıbî, el-Muvâfakāt fî Uṣûli’ş-Şerîa, Dâru İbn Affân, c. II, ss. 25-30.
[2] İmam Gazzâlî, İhyâʾü Ulûmi’d-Dîn, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, c. III, ss. 135-140 (Dilin Âfetleri Bölümü).
[3] İbn Receb el-Hanbelî, Câmiʿu’l-Ulûm ve’l-Hikem, Müessesetü’r-Risâle, ss. 240-245.
[4] İbn Kayyim el-Cevziyye, el-Fevâid, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, ss. 85-90.
[5] İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî bi-Şerḥi Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî, Dâru’l-Ma’rife, c. I, ss. 80-85.

ترجمة من التركية إلي العربية:👇

فِقْهُ وَآدَابُ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ

مسؤولِيَّاتُ المُسْلِمِ فِي العَالَمِ الرَّقَمِيِّ فِي ضَوْءِ الكِتَابِ وَالسُّنَّةِ

﴿مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ﴾ (ق: ١٨)

المُلَخَّصُ
في عَصْرِنَا الَّذِي تَشْهَدُ فِيهِ وَسَائِلُ الإِعْلَامِ وَالاتِّصَالِ تَطَوُّرًا مُذْهِلًا، أَصْبَحَتْ وَسَائِلُ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ جُزْءًا لَا يَتَجَزَّأُ مِنْ حَيَاةِ الإِنْسَانِ. وَإِنَّ هَذِهِ المَنَصَّاتِ، وَإِنْ كَانَتْ تُقَدِّمُ فُرَصًا جَلِيلَةً مِنْ حَيْثُ نَشْرُ المَعْرِفَةِ، وَبَثُّ العُلُومِ، وَالإِعْلَانُ عَنِ الأَعْمَالِ الصَّالِحَةِ، وَتَقْوِيَةُ الرَّوَابِطِ بَيْنَ النَّاسِ؛ إِلا أَنَّهَا تَحْمِلُ فِي طَيَّاتِهَا أَيْضًا مَخَاطِرَ جَسِيمَةً؛ كَتَرْوِيجِ الأَخْبَارِ الكَاذِبَةِ، وَانْتِهَاكِ الخُصُوصِيَّةِ، وَالغِيبَةِ، وَالإِفْكِ، وَالِافْتِرَاءِ، وَإِضَاعَةِ الأَوْقَاتِ، وَتَعَدِّي حُقُوقِ العِبَادِ.

وَمِنْ ثَمَّ، فَإِنَّ اسْتِخْدَامَ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ لَيْسَ مُجَرَّدَ قَضِيَّةٍ تَقَنِيَّةٍ بَحْتَةٍ، بَلْ هُوَ أَمْرٌ يَتَطَلَّبُ عَقِيدَةً صَحِيحَةً، وَأَخْلَاقًا فَقِيهَةً، وَفَهْمًا فِقْهِيًّا سَلِيمًا، وَشُعُورًا عَمِيقًا بِالمَسْؤُولِيَّةِ.
تَتَنَاوَلُ هَذِهِ المَقَالَةُ اسْتِخْدَامَ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ فِي ضَوْءِ القَوَاعِدِ الأَسَاسِيَّةِ لِلْقُرْآنِ الكَرِيمِ، وَسُنَّةِ رَسُولِ اللهِ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ)، وَالأَخْلَاقِ الإِسْلَامِيَّةِ الرَّاسِخَةِ؛ مَعَ التَّرْكِيزِ عَلَى الشَّخْصِيَّةِ الَّتِي يَنْبَغِي أَنْ يَتَّصِفَ بِهَا المُسْلِمُ فِي العَالَمِ الرَّقَمِيِّ، وَالأُصُولِ الَّتِي يَجِبُ أَنْ يَرْعَاهَا، وَالأَخْطَاءِ الَّتِي يَلْزَمُهُ الِاحْتِرَازُ مِنْهَا.

وَلَيْسَ المَقْصُودُ مِنْ هَذَا البَحْثِ إِحْدَاثَ أَحْكَامٍ جَدِيدَةٍ، بَلْ تَطْبِيقَ المَوَازِينِ الإِلَهِيَّةِ الثَّابِتَةِ عَلَى وَسَائِلِ الاتِّصَالِ المَتَغَيِّرَةِ.

الكَلِمَاتُ المِفْتَاحِيَّةُ: وَسَائِلُ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ، الأَخْلَاقُ الرَّقَمِيَّةُ، الاتِّصَالُ الرَّقَمِيُّ، الآدَابُ الإِسْلَامِيَّةُ، حُقُوقُ العِبَادِ، الخُصُوصِيَّةُ، المَسْؤُولِيَّةُ، صَحِيفَةُ الأَعْمَالِ.

المَقَدِّمَةُ
إِنَّ تَارِيخَ البَشَرِيَّةِ هُوَ فِي الوَقْتِ نَفْسِهِ تَارِيخُ تَطَوُّرِ وَسَائِلِ الإِعْلَامِ وَالاتِّصَالِ. فَهَذِهِ الرِّحْلَةُ الَّتِي بَدَأَتْ بِالكَلِمَةِ المَنِطُوقَةِ، بَلَغَتْ مَرَاحِلَ جَدِيدَةً بَاكْتِشَافِ الكِتَابَةِ، ثُمَّ انْتِشَارِ الوَرَقِ، وَاخْتِرَاعِ المَطْبَعَةِ، وَظُهُورِ الصُّحُفِ وَالإِذَاعَةِ وَالتِّلْفَازِ، حَتَّى آلَتْ فِيمَا بَعْدُ إِلَى الإِنْتِرْنِتِ وَوَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ، حَيْثُ أَصْبَحَتِ المَعْلُومَةُ وَالخَبَرُ يَصِلَانِ فِي ثَوَانٍ مَعْدُودَاتٍ إِلَى مِلْيَارَاتِ البَشَرِ فِي أَيِّ بُقْعَةٍ مِنَ الأَرْضِ.

وَكُلُّ نِعْمَةٍ جَدِيدَةٍ تَحْمِلُ مَعَهَا مَسْؤُولِيَّاتٍ جَدِيدَةً؛ فَالقَلَمُ كَمَا يُسْتَخْدَمُ لِكِتَابَةِ الحَقِّ، بَلْ يُسْتَخْدَمُ أَيْضًا لِنَشْرِ البَاطِلِ، وَاللِّسَانُ كَمَا يُحْيِي القُلُوبَ، بَلْ قَدْ يَجْرَحُهَا وَيُؤْذِيهَا. وَكَذَلِكَ وَسَائِلُ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ، قَدْ تَكُونُ بَابًا مَفْتُوحًا لِلْخَيْرِ، كَمَا قَدْ تَتَحَوَّلُ إِلَى بَابٍ لِلشَّرِّ. وَالمُحَدِّدُ لِقِيمَتِهَا لَيْسَتْ ذَاتُ الوَسِيلَةِ، بَلْ نِيَّةُ الإِنْسَانِ الَّذِي يَسْتَخْدِمُهَا وَأَخْلَاقُهُ وَمَوَازِينُهُ.
وَاليَوْمَ يَقْضِي مَلَايِينُ البَشَرِ جُزْءًا كَبِيرًا مِنْ أَوْقَاتِهِمْ فِي مَنَصَّاتِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ؛ فَتُنْشَأُ فِيهَا صَدَاقَاتٌ حَمِيمَةٌ، وَتَتَكَوَّنُ حَلَقَاتُ العِلْمِ، وَتُنَظَّمُ الأَعْمَالُ الخَيْرِيَّةُ، وَيُسْمَعُ صَوْتُ المَظْلُومِينَ حَوْلَ العَالَمِ. وَفِي المقَابِلِ، تَضْطَرِبُ أُسَرٌ كَثِيرَةٌ بِسَبَبِ الأَخْبَارِ الزَّائِفَةِ، وَيَتَعَرَّضُ آخَرُونَ لِلِاشْتِهَارِ السَّلْبِيِّ وَالإِهَانَةِ الرَّقَمِيَّةِ، وَيُهْدِرُ الشَّبَابُ أَوْقَاتَهُمْ فِي المَشَاغِلِ التَّافِهَةِ، وَتُسْتَبَاحُ حُقُوقُ العِبَادِ بِمُنَشُورَاتٍ لا تَسْتَغْرِقُ إِلا ثَوَانِيَ مَعْدُودَةً.

وَلِهَذَا السَّبَبِ، لا يَصِحُّ انْتِقَاصُ قَضِيَّةِ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ بَحَصْرِهَا فِي مُجَرَّدِ مَوْضُوعٍ تَقَنِيٍّ أَوْ قَانُونِيٍّ، بَلْ هِيَ قَضِيَّةُ إِيمَانٍ وَأَخْلَاقٍ وَفِقْهٍ وَحُقُوقِ عِبَادٍ.
وَفِي الحَقِيقَةِ، لا تُوجَدُ فِي القُرْآنِ الكَرِيمِ وَالسُّنَّةِ النَّبَوِيَّةِ أَحْكَامٌ مُسْتَقِلَّةٌ بِاسْمِ “وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ”؛ لِأَنَّ هَدَفَ الوَحْيِ هُوَ بِنَاءُ الإِنْسَانِ لا حَصْرُ الأَدَوَاتِ. فَالأَدَوَاتُ تَتَغَيَّرُ، أَمَّا الصِّدْقُ، وَالأَمَانَةُ، وَالعَدْلُ، وَالصِّيَانَةُ، وَالقَوْلُ الحَسَنُ، وَمَرَاعَاةُ حُقُوقِ العِبَادِ، وَالتَّثَبُّتُ مِنَ الأَخْبَارِ؛ فَهِيَ أُصُولٌ ثَابِتَةٌ لا تَتَغَيَّرُ. وَالوَاجِبُ اليَوْمَ هُوَ نَقْلُ هَذِهِ الأُصُولِ الرَّاسِخَةِ إِلَى العَالَمِ الرَّقَمِيِّ.
سَنَتَنَاوَلُ فِي هَذَا البَحْثِ اسْتِخْدَامَ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ لا مِنْ جَانِبِهِ التَّقَنِيِّ فَحَسْبُ، بَلْ فِي إِطَارِ القَوَاعِدِ الأَخْلَاقِيَّةِ وَالفِقْهِيَّةِ فِي الإِسْلَامِ، وَنَسْعَى لِبَيَانِ مَسْؤُولِيَّاتِ المُسْلِمِ وَحُقُوقِهِ وَالأُصُولِ الَّتِي يَنْبَغِي لَهُ مُرَاعَاتُهَا فِي العَصْرِ الرَّقَمِيِّ.

أولًا: وَسَائِلُ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ: نِعْمَةٌ أَمِ ابْتِلَاءٌ؟

التَّغَيُّرُ يَلْحَقُ الوَسَائِلَ، أَمَّا المَوَازِينُ الإِلَهِيَّةُ فَثَابِتَةٌ.

لَقَدْ أَنِعَمَ اللهُ تَعَالَى عَلَى الإِنْسَانِ بِنِعَمٍ لا تُحْصَى، وَمِنْ أَعْظَمِ هَذِهِ النِّعَمِ المَوْهِبَةُ عَلَى التَّفْكِيرِ وَالنُّطْقِ وَالتَّعْبِيرِ عَنِ النَّفْسِ. يَقُولُ اللهُ تَعَالَى فِي القُرْآنِ الكَرِيمِ:
﴿الرَّحْمَنُ ۞ عَلَّمَ الْقُرْآنَ ۞ خَلَقَ الْإِنْسَانَ ۞ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ﴾ (الرَّحْمَنُ: ١-٤)
فَجَعَلَ القُدْرَةَ عَلَى الكَلَامِ وَالإِبَانَةِ عَمَّا فِي النَّفْسِ عِطَاءً إِلَهِيًّا جَلِيلًا.
وَقَدْ طَوَّرَ الإِنْسَانُ هَذِهِ القُدْرَةَ عَبْرَ التَّارِيخِ بِوَسَائِلَ مُخْتَلِفَةٍ؛ فَكَانَ اخْتِرَاعُ الكِتَابَةِ، وَتَكَاثُرُ الكُتُبِ، وَانْتِشَارُ المَطَابِعِ، وَأَخِيرًا ظُهُورُ وَسَائِلِ الاتِّصَالِ الرَّقَمِيَّةِ، مَنَاطِقَ طَبِيعِيَّةً لِهَذَا التَّطَوُّرِ. وَاليَوْمَ، بِفَضْلِ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ، يُمْكِنُ لِمَقَالَةٍ عِلْمِيَّةٍ، أَوْ دَرْسٍ قُرْآنِيٍّ، أَوْ دَعْوَةٍ خَيْرِيَّةٍ، أَوْ صَوْتِ المَظْلُومِينَ، أَنْ يَصِلَ فِي دَقَائِقَ مَعْدُودَاتٍ إِلَى مَشَارِقِ الأَرْضِ وَمَغَارِبِهَا.
وَمِنْ هَذِهِ النَّاحِيَةِ، تُعَدُّ وَسَائِلُ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ نِعْمَةً عَظِيمَةً.
غَيْرَ أَنَّ مِنْ القَوَاعِدِ الأَسَاسِيَّةِ فِي الإِسْلَامِ: أَنَّ كُلَّ نِعْمَةٍ أَمَانَةٌ، وَكُلَّ أَمَانَةٍ اِمْتِحَانٌ.
يَقُولُ الحَقُّ سُبْحَانَهُ:
﴿ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ﴾ (التَّكَاثُرُ: ٨)
فَهَذَا التَّحْذِيرُ الإِلَهِيُّ لا يَخْتَصُّ بِالمَالِ وَالثَّرْوَةِ فَحَسْبُ، بَلْ يَشْمَلُ العُمْرَ، وَالعِلْمَ، وَاللِّسَانَ، وَالقَلَمَ، وَكُلَّ المَوَاهِبِ الَّتِي جَعَلَهَا اللهُ فِي يَدِ الإِنْسَانِ. وَعَلَيْهِ، فَإِنَّ الهَوَاتِفَ، وَالحَوَاسِيبَ، وَالاتِّصَالَ بِالإِنْتِرْنِتِ، وَحِسَابَاتِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ الَّتِي بَيْنَ أَيْدِينَا اليَوْمَ، هِيَ مِمَّا سَنُسْأَلُ عَنْهُ أَمَامَ اللهِ.
لَكِنَّ العَصْرَ الحَدِيثَ صَارَ يَنْظُرُ إِلَى هَذِهِ النِّعَمِ بِمَعْزِلٍ عَنِ المَسْؤُولِيَّةِ فِي كَثِيرٍ مِنَ الأَحْيَانِ؛ فَيَظُنُّ المَرْءُ خَلْفَ الشَّاشَةِ أَنَّهُ غَيْرُ مَرْئِيٍّ وَلَا مَسْؤُولٍ، فَيَكْتُبُ بِسُهُولَةٍ مَا لا يَجْرُؤُ عَلَى قَوْلِهِ وَجْهًا لِوَجْهٍ. بَيْنَمَا لَا فَرْقَ عِنْدَ المُؤْمِنِ بَيْنَ أَنْ يَكُونَ أَمَامَ الشَّاشَةِ أَوْ أَمَامَ أَعْيُنِ النَّاسِ؛ لِأَنَّ مِرَاقَبَةَ اللهِ تَعَالَى حَاضِرَةٌ فِي الكِلْتَا الحَالَتَيْنِ.
يُخْبِرُنَا القُرْآنُ الكَرِيمُ بِهَذِهِ الحَقِيقَةِ فَيَقُولُ:
﴿مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ﴾ (ق: ١٨)
وَهَذَا البَيَانُ الإِلَهِيُّ لا يَشْمَلُ الكَلِمَاتِ المَلْفُوظَةَ بِالأَلْسُنِ فَحَسْبُ، بَلْ يَسْتَوْعِبُ أَيْضًا مَا يُكْتَبُ وَيُشَارَكُ وَيُنْشَرُ فِي الفَضَاءِ الرَّقَمِيِّ؛ إِذِ الكِتَابَةُ صُورَةٌ دَائِمَةٌ لِلْكَلَامِ، بَلْ قَدْ تَكُونُ مَسْؤُولِيَّتُهَا أَعْظَمَ لِعُمُومِ نَفْعِهَا أَوْ ضَرَرِهَا.
وَاليَوْمَ، قَدْ يُحَذَفُ المُنْشُورُ تَقَنِيًّا مِنْ المَوْقِعِ، لَكِنَّهُ لَا يُمْحَى مِنْ سِجِلِّ الحَفَظَةِ الإِلَهِيِّ. فَقَدْ يَصِلُ الخَبَرُ الكَاذِبُ إِلَى المَلَايِينِ، وَقَدْ تَعِيشُ الإِفْكَةُ فِي أَذْهَانِ النَّاسِ سَنَوَاتٍ، وَقَدْ يَجْرَحُ السَّبُّ جِرَاحًا يَعْسُرُ بَرُؤُهَا. لِذَلِكَ يَجِبُ عَلَى المُؤْمِنِ، قَبْلَ أَنْ يَضْغَاطَ عَلَى زِرِّ “النَّشْرِ”، أَنْ يُرَاجِعَ ضَمِيرَهُ وَمَوَازِينَ الوَحْيِ.

وَيَجِبُ أَلَّا نَنْسَى هَذِهِ الحَقِيقَةَ أَبَدًا: إِنَّ وَسَائِلَ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ لَيْسَتْ خَيْرًا مَحْضًا وَلَا شَرًّا مَحْضًا؛ بَلْ هِيَ وَسِيلَةٌ تَكْتَسِبُ قِيمَتَهَا مِنْ نِيَّةِ مَنْ يَسْتَخْدِمُهَا وَعِلْمِهِ وَأَخْلَاقِهِ. فَقَدْ تَكُونُ فِي يَدِ الصَّالِحِ مِنْبَرًا لِلْإِرْشَادِ، وَفِي يَدِ سَيِّئِ النِّيَّةِ أَدَاةً لِلْفِتْنَةِ.

وَمِنْ ثَمَّ، فَالْمَسْأَلَةُ لَيْسَتْ مَسْأَلَةَ تِكْنُولُوجِيَا، بَلْ مَسْأَلَةُ بِنَاءِ شَخْصِيَّةِ الإِنْسَانِ الَّذِي يَسْتَخْدِمُهَا. وَهَدَفُ الإِسْلَامِ لَيْسَ حَظْرَ الوَسَائِلِ، بَلْ تَرْبِيَةُ الإِنْسَانِ. فَإِذَا نَضَجَ الإِنْسَانُ بِتَرْبِيَةِ القُرْآنِ، خَدَمَتْ كُلُّ وَسِيلَةٍ فِي يَدِهِ الخَيْرَ؛ وَإِذَا وَجَّهَتْهُ نَفْسُهُ وَهَوَاهُ، انْقَلَبَتْ حَتَّى أَنْفَعُ الأَدَوَاتِ إِلَى شَرٍّ وَفَسَادٍ.
فَقَضِيَّةُ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ إِذَنْ، لَيْسَتْ فِي الأَصْلِ قَضِيَّةَ تِكْنُولُوجِيَا، بَلْ قَضِيَّةُ أَمَانَةٍ وَمَسْؤُولِيَّةٍ وَشُعُورٍ بِالعُبُودِيَّةِ.

ثانيًا: الأُصُولُ الفِقْهِيَّةُ لِوَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ

الجَدِيدُ هُوَ الوَسِيلَةُ؛ أَمَّا المَوَازِينُ فَلَا تَتَجَدَّدُ.

مِنْ أَبْرَزِ خَصَائِصِ الإِسْلَامِ أَنَّهُ لَا يَضَعُ أَحْكَامًا تَخْتَصُّ بِعَصْرٍ مُعَيَّنٍ أَوْ حَضَارَةٍ مَحْدُودَةٍ، بَلْ يَضَعُ أُصُولًا كُلِّيَّةً تَهْدِي جَمِيعَ الأَجْيَالِ إِلَى يَوْمِ القِيَامَةِ [١]. وَلِهَذَا فَمِنَ الطَّبِيعِيِّ أَلَّا يَرِدَ فِي القُرْآنِ الكَرِيمِ ذِكْرٌ لِلإِنْتِرْنِتِ أَوْ مَنَصَّاتِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ؛ لِأَنَّ الوَحْيَ يَهْدِفُ إِلَى تَرْبِيَةِ الإِنْسَانِ الَّذِي يَسْتَخْدِمُ هَذِهِ الأَدَوَاتِ، لا حَصْرِ الأَدَوَاتِ الزَّائِلَةِ.
وَبِنَاءً عَلَى ذَلِكَ، عِنْدَمَا نَتَكَلَّمُ عَنْ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ، لَا نَتَحَدَّثُ عَنْ إِنْشَاءِ فِقْهٍ جَدِيدٍ، بَلْ عَنْ تَطْبِيقِ أُصُولِ الفِقْهِ الثَّابِتَةِ عَلَى الظُّرُوفِ الجَدِيدَةِ. فَإِنَّ أُصُولًا كَالصِّدْقِ، وَالأَمَانَةِ، وَالعَدْلِ، وَحِفْظِ المَحَارِمِ، وَحُرْمَةِ حُقُوقِ العِبَادِ، وَنَهْيِ الغِيبَةِ، وَالتَّثَبُّتِ مِنَ الأَخْبَارِ، قَدْ شُرِعَتْ قَبْلَ العَصْرِ الرَّقَمِيِّ بِقُرُونٍ، وَلا تَزَالُ حَيَّةً نَافِذَةً بِكُلِّ قُوَّتِهَا اليَوْمَ.
وَالأَصْلُ الأَوَّلُ هُنَا هُوَ النِّيَّةُ. قَالَ رَسُولُ اللهِ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ):
«إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ…» (البُخَارِيُّ: ١، مُسْلِمٌ: ١٥٥)
فَبَيَّنَ بِذَلِكَ المِعْيَارَ الَّذِي يُحَدِّدُ قِيمَةَ كُلِّ تَصَرُّفٍ.
وَهَذَا الحَدِيثُ أَصْلٌ أَسَاسِيٌّ فِي اسْتِخْدَامِ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ. فَالْمُنْشُورُ الوَاحِدُ قَدْ يَكُونُ لِشَخْصٍ صَدَقَةً جَارِيَةً، بَيْنَمَا يَكُونُ لآخَرَ ذَرِيعَةً لِلرِّيَاءِ. وَالمَقَالُ العِلْمِيُّ نَفْسُهُ قَدْ يُقَرِّبُ عَبْدًا إِلَى اللهِ، فِي حِينِ يَسْعَى بِهِ آخَرُ لِنَيْلِ ثَنَاءِ النَّاسِ. فَالَّذِي يَجِبُ فَحْصُهُ أَوَّلًا فِي العَالَمِ الرَّقَمِيِّ هُوَ النِّيَّةُ الَّتِي أَنْتَجَتِ المُنْشُورَ بِقَدْرِ المُنْشُورِ نَفْسِهِ.
وَالأَصْلُ الثَّانِي هُوَ الصِّدْقُ. يَأْمُرُ القُرْآنُ الكَرِيمُ المُؤْمِنِينَ أَنْ يَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (التَّوْبَةُ: ١١٩)، وَأَنْ يَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا (الأَحْزَابُ: ٧٠). وَهَذَا الصِّدْقُ لا يَقْتَصِرُ عَلَى القَوْلِ فَحَسْبُ، بَلْ يَشْمَلُ الكِتَابَةَ، وَالنَّقْلَ، وَالمُشَارَكَةَ. فَمَقُولَةُ “أَنَا لَمْ أَخْتَلِقِ الخَبَرَ، بَلْ نَقَلْتُهُ فَقَطْ” فِي وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ لَا تُسْقِطُ المَسْؤُولِيَّةَ؛ إِذْ إِنَّ نَاقِلَ الخَبَرِ شَرِيكٌ فِي المَسْؤُولِيَّةِ عَنْ الآثَارِ الَّتِي يُحْدِثُهَا نَشْرُهُ.
وَلِهَذَا، فَإِنَّ أَمْرَ القُرْآنِ:
﴿إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا…﴾ (الحُجُرَاتُ: ٦)
يُعَدُّ مِنْ أَهَمِّ المَبَادِئِ فِي العَصْرِ الرَّقَمِيِّ.
فَالنَّشْرُ دُونَ بَحْثٍ وَتَثَبُّتٍ غَالِبًا مَا يَكُونُ مُشَارَكَةً فِي الظُّلْمِ عَنْ غَيْرِ عِلْمٍ. فَكَمْ مِنْ أُنَاسٍ اتُّهِمُوا بِسَبَبِ أَخْبَارٍ لَمْ تُتَبَيَّنْ، وَكَمْ مِنْ أُسَرٍ تَزَعْزَعَتْ بِسَبَبِ ادِّعَاءَاتٍ بَاطِلَةٍ، وَكَمْ مِنْ مُجْتَمَعَاتٍ أُوقِعَ بَيْنَهَا بِسَبَبِ مَعْلُومَاتٍ مُضَلِّلَةٍ. بَيْنَمَا وَاجِبُ المُؤْمِنِ لَيْسَ أَنْ يَكُونَ أَوَّلَ مَنْ يُذِيعُ الخَبَرَ، بَلْ أَنْ يَكُونَ المَأْمُونَ الَّذِي يَنْقُلُ الحَقِيقَةَ بِثِقَةٍ.

وَمِنَ الأُصُولِ الأَسَاسِيَّةِ أَيْضًا الأَمَانَةُ. حِينَمَا تُذْكَرُ الأَمَانَةُ، يَخْطُرُ بِالبَالِ المَالُ غَالِبًا. بَيْدَ أَنَّ الأَمَانَةَ الَّتِي أَمَرَ بِهَا القُرْآنُ أَوْسَعُ مَعْنًى مِنْ ذَلِكَ بِكَثِيرٍ [٢]. فَأَسْرَارُ النَّاسِ، وَالمُرَاسَلَاتُ الخَاصَّةُ، وَمَعْلُومَاتُ الحَيَاةِ الأُسَرِيَّةِ، وَالوَلَائِقُ المَبْعُوثَةُ عَلَى سَبِيلِ الثِّقَةِ، وَالبَيَانَاتُ الشَّخْصِيَّةُ فِي الفَضَاءِ الرَّقَمِيِّ؛ كُلُّهَا أَمَانَاتٌ. وَإِفْشَاؤُهَا دُونَ إِذْنِ صَاحِبِهَا لَيْسَ مُجَرَّدَ قِلَّةِ أَدَبٍ، بَلْ هُوَ وِزْرٌ دِينِيٌّ ثَقِيلٌ.

وَمِنَ القَوَاعِدِ الكُلِّيَّةِ العَظِيمَةِ فِي الفِقْهِ الإِسْلَامِيِّ قَوْلُهُ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ): «لا ضَرَرَ وَلا ضِرَارَ» (ابْنُ مَاجَهْ: ٢٣٤٠، أَحْمَدُ: ١/٣١٣). وَهَذِهِ القَاعِدَةُ مِعْيَارٌ أَسَاسِيٌّ لِلْحَيَاةِ الرَّقَمِيَّةِ أَيْضًا. فَالْمُنْشُورَاتُ الَّتِي تُهِينُ كَرَامَةَ الإِنْسَانِ، أَوْ تُؤْذِي أُسْرَتَهُ، أَوْ تُسِئُ إِلَى حَيَاتِهِ المِهَنِيَّةِ، أَوْ تُزَعْزِعُ مَكَانَتَهُ فِي المِجْتَمَعِ، مُخَالِفَةٌ لِهَذَا الأَصْلِ مَهْمَا كَانَتِ الذَّرَائِعُ. وَخَاصَّةً أَنَّ ظَاهِرَةَ “الإِهَانَةِ الرَّقَمِيَّةِ العَامَّةِ” الَّتِي انْتَشَرَتْ فِي السَّنَوَاتِ الأَخِيرَةِ، تَجْعَلُ التَّذْكِيرَ بِهَذِهِ القَاعِدَةِ أَمْرًا بَالِغَ الأَهَمِّيَّةِ.

كُلُّ هَذَا يُظْهِرُ أَنَّ وَسَائِلَ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ لَيْسَتْ مَجَالًا سَائِبًا خَارِجًا عَنْ الدِّينِ، بَلْ إِنَّ كُلَّ حُكْمٍ يَسْرِي عَلَى لِسَانِ المُؤْمِنِ وَقَلَمِهِ وَسُلُوكِهِ، يَسْرِي أَيْضًا وَهُوَ أَمَامَ الشَّاشَةِ. فَالْفِقْهُ فِي العَالَمِ الرَّقَمِيِّ لَيْسَ إِحْدَاثَ أَحْكَامٍ جَدِيدَةٍ، بَلْ هُوَ البَصِيرَةُ فِي إِحْيَاءِ الأُصُولِ القَدِيمَةِ فِي الظُّرُوفِ الحَادِثَةِ.

ثالثًا: آدَابُ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ

الأَدَبُ هُوَ العَمَلُ بِالحَقِّ عَلَى أَحْسَنِ الوجُوهِ.

الفِقْهُ يُحَدِّدُ حُكْمَ الفِعْلِ، بَيْنَمَا الأدَبُ يُعَلِّمُ كَيْفِيَّةَ أَدَاءِ ذَلِكَ الفِعْلِ عَلَى أَبْهَى صُورَةٍ. لِذَلِكَ لا يَكْفِي تَقْيِيمُ اسْتِخْدَامِ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ فِي حُدُودِ الحَلَالِ وَالحَرَامِ فَحَسْبُ، بَلْ يَنْبَغِي أَيْضًا تَطْوِيرُ أُسْلُوبٍ وَسُلُوكٍ يَلِيقَانِ بِالمُؤْمِنِ.
مِنْ أَعْظَمِ مَشَاكِلِ العَالَمِ الرَّقَمِيِّ: السُّرْعَةُ. فَالإِنْسَانُ يَكْتُبُ قَبْلَ أَنْ يَتَفَكَّرَ، وَيُنْشِرُ فَوْرَ غَضَبِهِ، وَيَنْقُلُ المَعْلُومَةَ بِمُجَرَّدِ سَمَاعِهَا دُونَ بَحْثٍ. بَيْنَمَا الحِكْمَةُ لا تَظْهَرُ مَعَ العَجَلَةِ، بَلْ مَعَ التَّأَنِّي [٣]. فَعَلَى المُؤْمِنِ أَنْ يَكُونَ أَكْثَرَ ضَبْطًا لِقَلَمِهِ وَلَوْحَةِ مَفَاتِيحِهِ مِنْهُ لِلِسَانِهِ؛ لأَنَّ الكَلِمَةَ المَكْتُوبَةَ أَثَبَتُ وَأَدْوَمُ أثرًا مِنَ المَلْفُوظَةِ فِي كَثِيرٍ مِنَ الأَحْيَانِ.
وَمِنَ الأدَبِ فِي وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ السَّعْيُ لِلْفَهْمِ قَبْلَ الإِجَابَةِ. فَالْحُكْمُ عَلَى جُمْلَةٍ بَعْدَ قَطْعِهَا عَنْ سِيَاقِهَا، أَوْ اتِّهَامُ النَّاسِ بَنَاءً عَلَى الِاسْتِمَاعِ لِجُزْءٍ يَسِيرٍ مِنْ كَلَامِهِمْ، أَوْ عَدَمُ التَّحَمُّلِ لِلآرَاءِ المُخْتَلِفَةِ؛ كُلُّهَا أُمُورٌ لا تَتَّفِقُ مَعَ الأَمَانَةِ العِلْمِيَّةِ وَلا مَعَ الأَخْلَاقِ الإِسْلَامِيَّةِ. فَالْمُؤْمِنُ يَسْعَى لإِظْهَارِ الحَقِّ لا لِلِانْتِصَارِ لِنَفْسِهِ.
وَالأُسْلُوبُ لا يَقِلُّ أَهَمِّيَّةً عَنِ المَضْمُونِ. إِنَّ أَمْرَ اللهِ تَعَالَى لِمُوسَى وَهَارُونَ (عَلَيْهِمَا السَّلَامُ) بِأَنْ يَقُولا لِفِرْعَوْنَ قَوْلًا لَيِّنًا (طه: ٤٤)، يَدُلُّ عَلَى أَنَّ اللُّطْفَ لا يُقْتَصَرُ بِهِ عَلَى الأَوْلِيَاءِ، بَلْ يُرْعَى حَتَّى مَعَ المُنَازِعِينَ. فَمَا بَالُكَ بَيْنَ المُمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَتَوَجَّهُونَ إِلَى قِبْلَةٍ وَاحِدَةٍ وَيُؤْمِنُونَ بِرَسُولٍ وَاحِدٍ؟ فَلا مَكَانَ بَيْنَهُمْ لِلْكَلَامِ البَذِيءِ، وَالإِهَانَاتِ، وَالتَّعَابِيرِ المُمُقِتَةِ.
وَمِنَ الأُصُولِ الهَامَّةِ فِي آدَابِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ رِعَايَةُ الخُصُوصِيَّةِ. فَلَيْسَ كُلُّ مَا يُرَى يُنْشَرُ، وَلا كُلُّ مَا يُسْمَعُ يُقَصُّ، وَلا كُلُّ مَرَّاسَلَةٍ تُذَاعُ. فَالْمُسْلِمُ لا يَسْتَجِيزُ إِفْشَاءَ مَعْلُومَةٍ أُؤْتُمِنَ عَلَيْهَا دُونَ رِضَا صَاحِبِهَا؛ إِذِ الثِّقَةُ مِنْ أَعْظَمِ رَأْسِ مَالِ المُجْتَمَعِ، وَإِذَا انْهَدَمَتِ الثِّقَةُ انْتَهَكَتْ أُخُوَّةُ المِلَّةِ.
وَمِنَ الأَدَبِ أَيْضًا حِفْظُ الوَقْتِ. فَالْعُمْرُ نِعْمَةٌ لا يُمْكِنُ تَدَارُكُهَا. وَوَسَائِلُ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ نَافِعَةٌ مَا دَامَتْ فِي خِدْمَةِ الإِنْسَانِ، أَمَّا إِذَا أَصْبَحَ الإِنْسَانُ أَسِيرًا لَهَا، انْقَلَبَتِ النِّعْمَةُ إِلَى ابْتِلَاءٍ دُونَ أَنْ يَشْعُرَ. فَالْمُؤْمِنُ يَرَى الوَقْتَ الَّذِي يَقْضِيهِ أَمَامَ الشَّاشَةِ جُزْءًا مِنَ العُمْرِ الَّذِي اسْتَوْدَعَهُ اللهُ إِيَّاهُ، وَيَعْلَمُ أَنَّهُ مَسْؤُولٌ عَنْهُ.
وَأَخِيرًا، هَدَفُ المُؤْمِنِ أَنْ يَكُونَ نَافِعًا لا أَنْ يَكُونَ مَرْئِيًّا. الشُّهْرَةُ زَائِلَةٌ، أَمَّا الإِخْلَاصُ فَبَاقٍ. وَأَعْدَادُ “الإِعْجَابِ” تُنْسَى مَعَ الزَّمَنِ، بَيْدَ أَنَّ الجُمْلَةَ الَّتِي كُتِبَتْ لِوَجْهِ اللهِ قَدْ تُنِيرُ قُلُوبَ النَّاسِ بَعْدَ سَنَوَاتٍ. فَالنَّجَاحُ الحَقِيقِيُّ فِي العَالَمِ الرَّقَمِيِّ لَيْسَ فِي كَثْرَةِ المِتَابِعِينَ، بَلْ فِي أَنْ تَكُونَ أَمِينًا، نَافِعًا، وَمُسْتَحَقًّا لِلدُّعَاءِ.

رَابِعًا: بِنَاءُ الشَّخْصِيَّةِ الإِسْلَامِيَّةِ فِي العَالَمِ الرَّقَمِيِّ

قَبْلَ اليدِ الَّتِي تَسْتَخْدِمُ التِّكْنُولُوجِيَا، يَلْزَمُ إِصْلَاحُ القَلْبِ الَّذِي يُوَجِّهُ تِلْكَ اليَدَ.

تَتَرَّكَّزُ كَثِيرٌ مِنَ المُنَاقَشَاتِ حَوْلَ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ عَلَى الأَدَوَاتِ المُسْتَخْدَمَةِ. بَيْدَ أَنَّ جَوْهَرَ المَسْأَلَةِ لَيْسَ الهَاتِفَ، وَلا الحَاسُوبَ، وَلا الشَّبَكَةَ؛ بَلْ جَوْهَرُهَا هُوَ عَقْلِيَّةُ الإِنْسَانِ الَّذِي يَسْتَخْدِمُ هَذِهِ الأَدَوَاتِ، وَأَخْلَاقُهُ، وَشَخْصِيَّتُهُ.
فَالْمَنَصَّةُ نَفْسُهَا قَدْ تَكُونُ فِي يَدِ شَخْصٍ سَبَبًا لِتَعْلِيمِ القُرْآنِ، وَالمُذَاكَرَاتِ العِلْمِيَّةِ، وَأَعْمَالِ البِرِّ، وَإِبْلَاغِ صَوْتِ المَظْلُومِينَ؛ فِي حِينِ تَكُونُ فِي يَدِ آخَرَ خَادِمَةً لِنَشْرِ الكَذِبِ، وَالافْتِرَاءِ، وَالسَّبِّ، وَالفِتْنَةِ. فَالْخَيْرُ أَوْ الشَّرُّ لا تُنْتِجُهُ التِّكْنُولُوجِيَا بِنَفْسِهَا، بَلْ يُنْتِجُهُ الإِنْسَانُ الَّذِي يَسْتَخْدِمُهَا.
وَهَدَفُ القُرْآنِ الكَرِيمِ الأَسَاسِيُّ هُوَ بِنَاءُ الإِنْسَانِ. فَمَتَى صَلُحَ الإِنْسَانُ، صَلُحَتْ كُلُّ الوَسَائِلِ الَّتِي فِي يَدِهِ؛ وَمَتَى فَسَدَ الإِنْسَانُ، أَنْتَجَتْ حَتَّى أَرْقَى الإِمْكَانَاتِ شَرًّا وَفَسَادًا. وَلِهَذَا، فَإِنَّ إِصْلَاحَ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ يَتَطَلَّبُ تَرْبِيَةَ الشَّخْصِيَّةِ قَبْلَ التَّنْظِيمَاتِ التَّقَنِيَّةِ.
لِسَانُ القَلْبِ يَنْعَكِسُ فِي كِتَابَةِ الأَصَابِعِ: يَتَكَلَّمُ الإِنْسَانُ بِقَلْبِهِ قَبْلَ أَنْ يَتَكَلَّمَ بِالِسَانِهِ. فَالمَشَاعِرُ وَالأَفْكَارُ الَّتِي تَسْتَقِرُّ فِي القَلْبِ تَتَحَوَّلُ مَعَ الوَقْتِ إِلَى كَلِمَاتٍ، وَتِلْكَ الكَلِمَاتُ تُشَكِّلُ السُّلُوكَ. وَوَسَائِلُ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ هِيَ إِحْدَى أَقْوَى المَرَايَا الَّتِي تُظْهِرُ هَذَا العَالَمَ الدَّاخِلِيَّ. فَمَنْ كَانَ فِي قَلْبِهِ رَحْمَةٌ، ظَهَرَتِ الرَّحْمَةُ فِي سُطُورِهِ؛ وَمَنْ كَانَ مُتَمَسِّكًا بِالعَدْلِ، بَرَزَ الإِنْصَافُ فِي تَعْلِيقَاتِهِ؛ وَمَنْ كَانَ مُتَوَاضِعًا، لَمْ يَلْفِتِ الأُنْظَارَ بِعَدَدِ مُتَابِعِيهِ، بَلْ بِلَطَافَتِهِ. وَفِي المقَابِلِ، فَإِنَّ أَمْرَاضًا كَالْكِبْرِ، وَالْغَضَبِ، وَالحَسَدِ، وَالرِّيَاءِ، تَظْهَرُ بِسُهُولَةٍ فِي الفَضَاءِ الرَّقَمِيِّ. وَلِمَا كَانَ الإِنْسَانُ يَكْتُبُ خَلْفَ الشَّاشَةِ مَا يَسْتَحْيِي مِنْ قَوْلِهِ وَجْهًا لِوَجْهٍ، صَارَتْ وَسَائِلُ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ فِي كَثِيرٍ مِنَ الأَحْيَانِ حَقْلَ امْتِحَانٍ يُكْشَفُ عَنِ الجَوَانِبِ الخَفِيَّةِ لِلشَّخْصِيَّةِ. فَتَطْهِيرُ العَالَمِ الرَّقَمِيِّ يَبْدَأُ إِذَنْ مِنْ تَطْهِيرِ القُلُوبِ.
التَّقْوَى: أَقْوَى رَقَابَةٍ رَقَمِيَّةٍ: تُوضَعُ فِي العَالَمِ الحَدِيثِ قَوَانِينُ كَثِيرَةٌ لِتَنْظِيمِ اسْتِخْدَامِ وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ، وَهِيَ مُهِمَّةٌ بِلا شَكٍّ. لَكِنْ لَا يُوجَدُ قَانُونٌ يَسْتَطِيعُ مِرَاقَبَةَ الإِنْسَانِ فِي كُلِّ لَحْظَةٍ يَكُونُ فِيهَا بِمُفْرَدِهِ أَمَامَ الشَّاشَةِ. وَأَعْظَمُ آليَّةِ رَقَابَةٍ جَاءَ بِهَا الإِسْلَامُ هِيَ التَّقْوَى[٤]. وَالتَّقْوَى هِيَ إِدْرَاكُ الإِنْسَانِ أَنَّهُ فِي حَضْرَةِ اللهِ فِي خَلَوَاتِهِ كَمَا هُوَ أَمَامَ النَّاسِ. فَالْمُؤْمِنُ الَّذِي يَحْمِلُ هَذَا الشُّعُورَ يَسْأَلُ نَفْسَهُ قَبْلَ أَنْ يَنْشُرَ: «هَلْ أَسْتَحْيِي مِنْ قِرَاءَةِ هَذِهِ السُّطُورِ أَمَامَ رَبِّي؟» فَهَذِهِ المُمَحَاسَبَةُ المَعْنَوِيَّةُ تَقْضِي عَلَى كَثِيرٍ مِنَ المُنْشُورَاتِ الخَاطِئَةِ قَبْلَ أَنْ تَظْهَرَ. فَالَّذِي يَتَصَرَّفُ بِالتَّقْوَى لا تُرَاقِبُهُ القَوَانِينُ فَحَسْبُ، بَلْ يُرَاقِبُهُ ضَمِيرُهُ؛ إِذْ إِنَّ خَوْفَهُ الأَكْبَرَ لَيْسَ مِنْ لَوْمِ النَّاسِ، بَلْ مِنْ فَقْدَانِ رِضَا اللهِ.
الإِخْلَاصُ: كَنْزُ العَالَمِ الرَّقَمِيِّ المَفْقُودُ: تُحَرِّضُ وَسَائِلُ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ الإِنْسَانَ عَلَى الظُّهُورِ المُسْتَمِرِّ. فَعَدَدُ المِتَابِعِينَ، وَالإِعْجَابَاتِ، وَنِسَبُ المُشَاهَدَةِ، وَعَدَدُ مَنْ وَصَلَتْ إِلَيْهِمْ المُنْشُورَاتُ، قَدْ تَتَحَوَّلُ مَعَ الوَقْتِ دُونَ شُعُورٍ إِلَى مِقْيَاسٍ لِلْقِيمَةِ. بَيْنَمَا مِقْيَاسُ الإِسْلَامِ مُخْتَلِفٌ [٥]؛ فَاللهُ تَعَالَى لَا يَنْظُرُ إِلَى حَجْمِ الأَعْمَالِ بَلْ إِلَى صِدْقِهَا. وَلِهَذَا فَإِنَّ المُؤْمِنَ يَهْتَمُّ بِالنِّيَّةِ الَّتِي عَمِلَ بِهَا قَبْلَ أَنْ يَهْتَمَّ بِعَدَدِ مَنْ رَأَوْا خِدْمَتَهُ. نَعَمْ، قَدْ يَكُونُ الإِعْلَانُ عَنِ الأَعْمَالِ الصَّالِحَةِ مَطْلُوبًا أَحْيَانًا لِتَشْجِيعِ الآخَرِينَ وَنَشْرِ الخَيْرِ، لَكِنَّ النُّقْطَةَ الدَّقِيقَةَ هِيَ أَلَّا يَتَقَدَّمَ الشَّخْصُ عَلَى الخِدْمَةِ. فَإِبْرَازُ النَّفْسِ أُثْنَاءَ تَبْلِيغِ الحَقِّ خَطَرٌ دَقِيقٌ يَجْرَحُ الإِخْلَاصَ. فَالذَّاعِي الحَقِيقِيُّ يُرِيدُ مِنْ النَّاسِ أَنْ يَتَحَدَّثُوا عَنِ الحَقِّ الَّذِي بَلَّغَهُ لا عَنْ شَخْصِهِ.
الحِكْمَةُ: أَعْلَى مِنَ المَعْلُومَةِ: عَصْرُنَا غَنِيٌّ بِالمَعْلُومَاتِ، لَكِنَّهُ يُعَانِي مِنْ نَقْصٍ حَادٍّ فِي الحِكْمَةِ. لَقَدْ صَارَ الوُصُولُ إِلَى المَعْلُومَةِ سَهْلًا، بَيْدَ أَنَّ بَصِيرَةَ اسْتِخْدَامِهَا فِي مَوْضِعِهَا الصَّحِيحِ لَمْ تَتَطَوَّرْ بِالنِّسْبَةِ نَفْسِهَا. وَلِهَذَا كَانَ ذِكْرُ القُرْآنِ الكَرِيمِ لِلْحِكْمَةِ بِبِاعْتِبَارِهَا نِعْمَةً عَظِيمَةً (البَقَرَةُ: ٢٦٩) أَمْرًا لَافِتًا. فَالْحِكْمَةُ هِيَ القُدْرَةُ عَلَى إِيصَالِ المَعْلُومَةِ الصَّحِيحَةِ، فِي الوَقْتِ الصَّحِيحِ، لِلشَّخْصِ الصَّحِيحِ، بِالأُسْلُوبِ الصَّحِيحِ. وَفِي وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ كَلِمَاتٌ كَثِيرَةٌ حَقٌّ، لَكِنَّهَا أُدِيَتْ فِي غَيْرِ وَقْتِهَا فَأَدَّتْ إِلَى فِتْنَةٍ، وَانْتِقَادَاتٌ كَثِيرَةٌ حَقَّةٌ، لَكِنَّهَا فَقَدَتْ تَأْثِيرَهَا بِسَبَبِ الأُسْلُوبِ الجَارِحِ. فَالْمُؤْمِنُ لا يُفَكِّرُ فِيمَا سَيَقُولُهُ فَحَسْبُ، بَلْ يُفَكِّرُ أَيْضًا مَتَى وَكَيْفَ وَلِمَنْ سَيَقُولُهُ.
التَّوَاضُعُ: الهُوِيَّةُ الرَّقَمِيَّةُ لِلْمُؤْمِنِ: كُلَّمَا زَادَ العِلْمُ وَجَبَ أَنْ يَزْدَادَ التَّوَاضُعُ. وَعِنْدَمَا نَدْرُسُ سِيَرُ السَّلَفِ الصَّالِحِ، نَجِدُ أَنَّ أَعْظَمَ العُلَمَاءِ كَانُوا أَكْثَرَهُمْ تَوَاضُعًا؛ فَقَدْ كَانُوا يَهْرُبُونَ مِنْ ثَنَاءِ الأَنْفُسِ، وَيَقْبَلُونَ احْتِمَالَ الخَطَأِ فِي آرَائِهِمْ، وَيُظْهِرُونَ أَنَّ الحَقَّ أَعْظَمُ مِنْ كَلَامِهِمْ. أَمَّا اليَوْمَ، فَالْعَالَمُ الرَّقَمِيُّ يَدْعُو الإِنْسَانَ بِاسْتِمْرَارٍ إِلَى إِظْهَارِ نَفْسِهِ. وَعَلَى المُؤْمِنِ أَلَا يَسْتَجِيبَ لِهَذِهِ الدَّعْوَةِ؛ فَهُوَ يَبْحَثُ عَنْ رِضَا اللهِ لا عَنْ ثَنَاءِ النَّاسِ، وَيَهْتَمُّ بِأَنْ يَكُونَ مَأْمُونًا لا بِعَدَدِ مُتَابِعِيهِ، وَيَهْدِفُ إِلَى أَنْ يَكُونَ نَافِعًا قَبْلَ أَنْ يَكُونَ مَشْهُورًا؛ إِذْ يَعْلَمُ أَنَّ الطَّرِيقَ إِلَى قُلُوبِ النَّاسِ لَيْسَ بِتَعْظِيمِ النَّفْسِ، بَلْ بِتَعْظِيمِ الحَقِّ.

خَامِسًا: ابْتِلَاءَاتُ العَالَمِ الرَّقَمِيِّ وَمَوْقِفُ المُسْلِمِ

فِي الأَزْمَانِ الَّتِي تَسْرِي فِيهَا الفِتْنَةُ سَرِيعًا، تَكْبُرُ مَسْؤُولِيَّةُ الصِّدْقِ.

لَقَدْ اِبْتَلَى اللهُ كُلَّ جِيلٍ بِطُرُقٍ مُخْتَلِفَةٍ؛ تَارَةً بِالأَمْوَالِ، وَتَارَةً بِالمَنَاصِبِ، وَتَارَةً بِالخَوْفِ وَالنَّقْصِ… وَمِنْ أَبْرَزِ ابْتِلَاءَاتِ عَصْرِنَا هَذَا: التَّغَيُّرُ المِذْهِلُ فِي مَجَالِ المَعْلُومَاتِ وَالاتِّصَالِ.
فَلَمْ يَشْهَدْ جِيلٌ فِي تَارِيخِ البَشَرِيَّةِ كَمًّا مِنَ الأَخْبَارِ كَمَا يَشْهَدُهُ جِيلُنَا اليَوْمَ، وَمَعَ ذَلِكَب لَمْ يَصْعُبِ الوُصُولُ إِلَى الحَقِيقَةِ فِي أَيِّ عَصْرٍ كَمَا صَعُبَ اليَوْمَ. فَتَكَاثُرُ المَعْلُومَاتِ فِي العَالَمِ الرَّقَمِيِّ لا يَعْنِي كَثْرَةَ الحَقَائِقِ بِالضَّرُورَةِ، بَلْ نَشَأَتْ بِيئَةٌ اخْتَلَطَ فِيهَا الحَقُّ بِالبَاطِلِ، وَالحَقِيقَةُ بِالزَّيْفِ، وَالخَبَرُ بِالتَّأْوِيلِ.
وَمِنْ ثَمَّ، فَالْوَاجِبُ الأَوَّلُ عَلَى المُؤْمِنِ هُوَ البَحْثُ عَنِ الحَقِيقَةِ، وَوَاجِبُهُ الثَّانِي هُوَ حِمَايَتُهَا.

التَّثَبُّتُ قَبْلَ النَّقْلِ
إِنَّ أَمْرَ القُرْآنِ الكَرِيمِ: ﴿إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا…﴾ (الحُجُرَاتُ: ٦) لا يُنَظِّمُ أَدَبَ تَلَقِّي الخَبَرِ فَحَسْبُ، بَلْ يُنَظِّمُ أَيْضًا مَسْؤُولِيَّةَ إِذَاعَتِهِ.
فَالْمُنْشُورُ الَّذِي يَصِلُ إِلَى الآلَافِ بِلَمْسَةِ زِرٍّ، قَدْ يُحْدِثُ أَضْرَارًا لَا يُمْكِنُ تَدَارُكُهَا لِسَنَوَاتٍ. وَالتَّكْذِيبَاتُ الَّتِي تُنْشَرُ لاحِقًا غَالِبًا مَا لا تَمْحُو الأَثَرَ السَّيِّئَ الَّذِي أَحْدَثَهُ الكَذِبُ الأَوَّلُ.
فَالْمُؤْمِنُ يَسْعَى أَنْ يَكُونَ نَاقِلًا صَادِقًا لا أَنْ يَكُونَ النَّاقِلَ الأَوَّلَ. وَلا يَجُوزُ أَنْ تَتَقَدَّمَ السُّرْعَةُ عَلَى الصِّدْقِ.

الِانْقِيَادُ لِلِدَّلِيلِ لا لِلِانْطِبَاعِ
مِنْ أَقْوَى أَدَوَاتِ العَالَمِ الرَّقَمِيِّ: صِنَاعَةُ الاِنْطِبَاعَاتِ. فَصُورَةٌ وَاحِدَةٌ مَقْطُوعَةٌ مِنْ سِيَاقِهَا، أَوْ مَقْطَعٌ قَصِيرٌ مِنْ كَلَامٍ، أَوْ جُمْلَةٌ مُنْتَزَعَةٌ، قَدْ تُغَيِّرُ آرَاءَ المَلَايِينِ.
بَيْنَمَا العَدْلُ يَقْتَضِي النَّظَرَ إِلَى الكُلِّ لا إِلَى الجُزْءِ. وَالمُسْلِمُ يَعْلَمُ أَنَّ أَيَّ مَشْهَدٍ قَدْ لا يَعْكِسُ الحَقِيقَةَ كَامِلَةً؛ فَلَا يُسَارِعُ بِالحُكْمِ، بَلْ يَبْحَثُ، وَيَسْتَمِعُ لِلْمَصَادِرِ المُخْتَلِفَةِ، وَيَبْنِي حُكْمَهُ عَلَى الدَّلِيلِ. فَالَّذِي يَبْحَثُ عَنِ الحَقِيقَةِ يَتْبَعُ العِلْمَ الرَّاسِخَ لا الشِّعَارَاتِ.
الخُصُوصِيَّةُ: الحَدُّ المُنْتَهَكُ فِي العَالَمِ الرَّقَمِيِّ

مِنَ الأُمُورِ الَّتِي شَدَّدَ عَلَيْهَا الإِسْلَامُ: حِفْظُ الخُصُوصِيَّةِ. فَالحَيَاةُ الخَاصَّةُ لِلإِنْسَانِ، وَمُحَادَثَاتُهُ الأُسَرِيَّةُ، وَمُرَاسَلَاتُهُ الشَّخْصِيَّةُ، وَصُوَرُهُ الَّتِي التُقِطَتْ دُونَ إِذْنِهِ، لا يَجُوزُ أَنْ تُجْعَلَ مَادَّةً لِلْعَالَمِ الرَّقَمِيِّ.

فَالإِمْكَانَاتُ التِّكْنُولُوجِيَّةُ لا تُسْقِطُ الحُدُودَ الأَخْلَاقِيَّةَ؛ بَلْ كُلَّمَا اتَّسَعَتِ الإِمْكَانَاتُ اتَّسَعَتِ المَسْؤُولِيَّةُ. وَالمُؤْمِنُ يُثْنِي عَنْ تَتَبُّعِ عُيُوبِ النَّاسِ وَيَخْتَارُ سَتْرَهَا، وَيَهْدِفُ إِلَى الإِصْلَاحِ لا إِلَى نَشْرِ الفَضَائِحِ.

الكَلَامُ بِالحِكْمَةِ لا بِالْغَضَبِ
يَهْدِفُ كَثِيرٌ مِنَ المُنَاقَشَاتِ فِي وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ إِلَى إِسْكَاتِ الخَصْمِ لا إِلَى إِظْهَارِ الحَقِيقَةِ. بَيْنَمَا هَدَفُ الإِسْلَامِ هُوَ خِدْمَةُ الحَقِّ لا الانْتِصَارُ.
وَلِهَذَا، فَالْمُؤْمِنُ لا يَرَى المُمَخَالِفِينَ أَعْدَاءً بَلْ مُخَاطَبِينَ يَجِبُ الحِوَارُ مَعَهُمْ. فَالانْتِصَارَاتُ الظَّاهِرِيَّةُ الَّتِي تُكْتَسَبُ بِالكَلَامِ الجَارِحِ غَالِبًا مَا تَتْرُكُ جِرَاحًا عَمِيقَةً فِي القُلُوبِ. أَمَّا الأُسْلُوبُ الحَكِيمُ، فَلَا يَقُولُ الحَقَّ فَحَسْبُ، بَلْ يُحَبِّبُ الحَقَّ إِلَى القُلُوبِ أَيْضًا.

الإِسْرَافُ الرَّقَمِيُّ
لَيْسَ الإِسْرَافُ حَصْرًا فِي إِنْفَاقِ المَالِ بِغَيْرِ حَقٍّ؛ بَلْ إِنَّ صَرْفَ العُمْرِ، وَالتَّنْبِيهِ، وَالعَقْلِ، وَالمَوَاهِبِ فِي الأُمُورِ التَّافِهَةِ هُوَ إِسْرَافٌ أَيْضًا. وَاليَوْمَ يَقْضِي كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ سَاعَاتٍ طَوِيلَةً أَمَامَ الشَّاشَاتِ دُونَ شُعُورٍ.

بَيْنَمَا الوَقْتُ عِنْدَ المُؤْمِنِ هُوَ رَأْسُ المَالِ. فَالْمَالُ المَفْقُودُ يُسْتَرْجَعُ، أَمَّا العُمْرُ المَاضِي فَلَا يَعُودُ. وَلِهَذَا لا يَنْبَغِي لِوَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ أَنْ تَتَصَدَّرَ الحَيَاةَ، بَلْ تَبْقَى وَسِيلَةً نَافِعَةً تُسْتَخْدَمُ بِقَدْرِ الحَاجَةِ.

سَادِسًا: الرَّقَابَةُ الذَّاتِيَّةُ: أَسْئِلَةٌ نَسْأَلُهَا لِأَنْفُسِنَا

قَبْلَ أَنْ نَفْتَحَ حِسَابَنَا فِي وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ أَوْ نَنْشُرَ أَيَّ كَلِمَةٍ، يَجُنْسُ أَنْ نَسْأَلَ أَنْفُسَنَا هَذِهِ الأَسْئِلَةَ:
هَلْ هَذَا القَوْلُ الَّذِي سَأَكْتُبُهُ يُرْضِي اللهَ تَعَالَى؟
هَلْ يُحْتَمَلُ أَنْ أَنْقُلَ مَعْلُومَةً لَسْتُ مُتَأَكِّدًا مِنْ صِحَّتِهَا؟
هَلْ يَمَسُّ هَذَا المُنْشُورُ كَرَامَةَ إِنْسَانٍ أَوْ عِرْضَهُ أَوْ خُصُوصِيَّتَهُ؟
هَلْ أَسْتَطِيعُ قَوْلَ هَذَا الكَلَامِ أَمَامَ وَجْهِ الشَّخْصِ الَّذِي كَتَبْتُ عَنْهُ بِهَذِهِ السُّهُولَةِ؟
هَلْ أَمْتَلِكُ الشَّجَاعَةَ لِمُوَاجَهَةِ هَذِهِ السُّطُورِ فِي صَحِيفَةِ عَمَلِي يَوْمَ القِيَامَةِ؟
هَلْ يَدْعُو هَذَا المُنْشُورُ النَّاسَ إِلَى الخَيْرِ، أَمْ أَنَّهُ يُذْكِي الخِلَافَاتِ التَّافِهَةَ؟
هَلْ يَأْخُذُ هَذَا العَمَلُ مِنْ حَقِّ أُسْرَتِي، أَوْ عِلْمِي، أَوْ عِبَادَتِي، أَوْ وَاجِبَاتِي؟
هَلْ أَسْتَطِيعُ أَنْ أُفَسِّرَ لِرَبِّي الوَقْتَ الَّذِي قَضَيْتُهُ اليَوْمَ فِي هَذِهِ المَنَصَّاتِ؟
فَالْمُؤْمِنُ الَّذِي يَجْعَلُ هَذِهِ المُمَحَاسَبَةَ عَادَةً لَهُ، تَكُونُ وَسَائِلُ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ فِي يَدِهِ وَسِيلَةً لِلْخَيْرِ وَالإِرْشَادِ لا لِلإِثْمِ.

الخَاتِمَةُ
تَعِيشُ البَشَرِيَّةُ عَصْرًا جَدِيدًا فِي تَارِيخِ الاتِّصَالِ. لَكِنَّ المَتَغَيِّرَ هُوَ وَسَائِلُ الإِعْلَامِ فَحَسْبُ، أَمَّا مَسْؤُولِيَّةُ الإِنْسَانِ أَمَامَ رَبِّهِ فَلَمْ تَتَغَيَّرْ.
فَالأُصُولُ الَّتِي وَضَعَهَا القُرْآنُ الكَرِيمُ فِي الصِّدْقِ، وَالأَمَانَةِ، وَالعَدْلِ، وَحِفْظِ المَحَارِمِ، وَالقَوْلِ الحَسَنِ، وَحُقُوقِ العِبَادِ؛ لَهَا نَفْسُ اللُّزُومِ وَالحُرْمَةِ أَمَامَ الشَّاشَةِ وَعَلَى لَوْحَةِ المَفَاتِيحِ. فَالْفَضَاءُ الرَّقَمِيُّ لَيْسَ مَجَالًا مُسْتَقِلًّا عَنِ الدِّينِ، بَلْ هُوَ مَيْدَانُ ابْتِلَاءٍ يُحَاسَبُ فِيهِ المَرْءُ بِشُعُورِ العُبُودِيَّةِ.
وَمِنْ ثَمَّ، فَإِنَّ وَسَائِلَ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ لَيْسَتْ سَاحَةً لِلآثَامِ الشَّخْصِيَّةِ فَحَسْبُ، بَلْ هِيَ أَيْضًا سَاحَةٌ عَظِيمَةٌ لِنَشْرِ العِلْمِ، وَالإِعْلَانِ عَنِ المَشَارِيعِ الخَيْرِيَّةِ، وَتَقْوِيَةِ الوَعْيِ الإِسْلَامِيِّ فِي الأُمَّةِ، وَإِبْلَاغِ صَوْتِ المَظْلُومِينَ، وَتَرْكِ أِثَارٍ صَالِحَةٍ تَبْقَى بَعْدَ المَوْتِ بِمَثَابَةِ الصَّدَقَةِ الجَارِيَةِ الرَّقَمِيَّةِ.
فَهَدَفُ المُسْلِمِ لَيْسَ الِانْعِزَالَ العَامَّ وَالِابْتِعَادَ عَنِ العَالَمِ الرَّقَمِيِّ، بَلْ اسْتِخْدَامُهُ بِمَا يُرْضِي اللهَ وَيَنْفَعُ العِبَادَ. إِذْ إِنَّ التِّكْنُولُوجِيَا لَيْسَتْ خَيْرًا مُطْلَقًا وَلا شَرًّا مُطْلَقًا فِي ذَاتِهَا، بَلْ سَبَبُ قِيمَتِهَا هُوَ نِيَّةُ مَنْ يَسْتَخْدِمُهَا وَأَخْلَاقُهُ وَشَخْصِيَّتُهُ وَاسْتِقَامَتُهُ.
إِنَّ حَاجَةَ الأُمَّةِ اليَوْمَ لَيْسَتْ إِلَى هَوَاتِفَ أَكْثَرَ قُوَّةً أَوْ شَبَكَاتٍ أَسْرَعَ، بَلْ إِلى مُؤْمِنِينَ رَقَمِيِّينَ يَثْبُتُونَ عَلَى الصِّدْقِ، وَيَحْتَرِزُونَ مِنْ حُقُوقِ العِبَادِ، وَيَحْفَظُونَ الخُصُوصِيَّاتِ، وَيَكْظِمُونَ الغَيْظَ، وَيَسْتَغِلُّونَ الأَوْقَاتِ فِي البَرَكَةِ، وَلا يَنْسَوْنَ أَنَّ كُلَّ كَلِمَةٍ مَكْتُوبَةٍ عِنْدَ اللهِ فِي كِتَابٍ.
وَلْيُعْلَمْ أَنَّ كُلَّ جُمْلَةٍ تُكْتَبُ فِي وَسَائِلِ التَّوَاصُلِ الِاجْتِمَاعِيِّ، إِمَّا أَنْ تَكُونَ صَدَقَةً جَارِيَةً تُنِيرُ صَحِيفَةَ صَاحِبِهَا، وَإِمَّا أَنْ تَكُونَ وِزْرًا ثَقِيلًا يُحَاسَبُ عَلَيْهِ.
فَطُوبَى لِمَنْ جَعَلَ عَالَمَهُ الرَّقَمِيَّ فِي خِدْمَةِ إِيمَانِهِ لا فِي خِدْمَةِ هَوَاهُ…

إِعْدَادُ: أَحْمَد ضيَاء إِبْرَاهِيم أُوغْلُو
٠٥ أُغُسْطُسَ ٢٠٢٦ – أُوف (Of)

الهَوَامِشُ
[١] الإِمَامُ الشَّاطِبِيُّ، المُوَافَقَاتُ فِي أُصُولِ الشَّرِيعَةِ، دَارُ ابْنِ عَفَّانَ، ج. ٢، ص ص. ٢٥-٣٠.
[٢] الإِمَامُ الغَزَالِيُّ، إِحْيَاءُ عُلُومِ الدِّينِ، دَارُ المَعْرِفَةِ، بَيْرُوتُ، ج. ٣، ص ص. ١٣٥-١٤٠ (كِتَابُ آفَاتِ اللِّسَانِ).
[٣] ابْنُ رَجَبٍ الحَنْبَلِيُّ، جَامِعُ العُلُومِ وَالحِكَمِ، مُؤَسَّسَةُ الرِّسَالَةِ، ص ص. ٢٤٠-٢٤٥.
[٤] ابْنُ قَيِّمِ الجَوْزِيَّةِ، الفَوَائِدُ، دَارُ الكُتُبِ العِلْمِيَّةِ، ص ص. ٨٥-٩٠.
[٥] ابْنُ حَجَرٍ العَسْقَلَانِيُّ، فَتْحُ البَارِي بِشَرْحِ صَحِيحِ البُخَارِيِّ، دَارُ المَعْرِفَةِ، ج. ١، ص ص. ٨٠-٨٥.