Dünyadan Cehennem Ateşine Yakıt Taşıyanlar

Kur’ân ve Sünnet Işığında Zulüm, Kul Hakkı, Haram Kazanç ve Tevbenin Hakikati

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailelerinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (et-Tahrîm, 66/6)

“Öyleyse, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının…” (el-Bakara, 2/24)

Giriş
Kur’ân-ı Kerîm’in tasvir ettiği cehennem, insan idrakini sarsan dehşet sahneleriyle doludur. Fakat bu tasvirler arasında iki ilâhî beyan vardır ki, üzerinde tefekkür edildikçe insanın yüreğini sarsar: “Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş…”
Ateşin yakıtı normalde odun veya kömürdür. Kur’ân ise cehennem ateşini tarif ederken insanı doğrudan kaynağın kendisi olarak gösterir. Bu sarsıcı hakikat bize şunu fısıldamaktadır: Allah’ın gazabına uğrayanlar yalnızca ateşe atılan çaresizler değil; aynı zamanda o ateşi tutuşturan ve harlayan yakıtın ta kendisidir.
Bu korkunç akıbet bir anda ortaya çıkmaz; insan cehenneme boş ellerle gitmez. Dünyada işlenen her zulüm, dökülen her haksız kan, yenen her haram lokma, gasp edilen her kul hakkı, söylenen her yalan, edilen her iftira ve ilâhî sınırları hiçe sayan her cüret; insanın ebedî ikametgâhına önden gönderdiği bir yüktür. İnsan, farkına varmadan kendi elleriyle dünyadan cehenneme odun taşımaktadır.
Ne hazindir ki insanoğlu; birkaç dakikalık öfkesi uğruna bir ömür boyu pişman olacağı günahlara girmekte, birkaç kuruşluk menfaat için mukaddes hakları çiğnemekte ve geçici lezzetler için ebedî hayatını tehlikeye atmaktadır. Nefis günahı küçük, şeytan ise tevbeyi uzak gösterdikçe sırtındaki yükün ağırlaştığını fark edemez.
Oysa ilâhî adaletin terazisinde hiçbir amel zayi olmaz. O gün ne makam konuşacaktır ne servet ne de alkışlar… Konuşacak olan yalnızca iman, amel ve adalet-i ilâhiyyedir.
Bu satırlar, kimseyi itham etmek için değil; önce kendi nefsimizi, ardından bütün insanlığı Kur’ân’ın aynasında muhasebeye davet etmek için kaleme alınmıştır. Şimdi Kur’ân’ın, Sünnet’in ve tarihin şahitliğinde şu hayati sorunun cevabını arayalım:
İnsan, dünyadan cehennem ateşine hangi amelleriyle yakıt taşımaktadır?

I. BÖLÜM
Cehennem Ateşinin Yakıtı Olmak Ne Demektir?
Müfessirler, ayetlerde geçen “taşlar” ifadesinin putları ve ateşi şiddetlendiren maddeleri kapsadığını belirtirler. Ancak beyanın en sarsıcı ciheti “insanlar” kelimesidir. İnsan burada ateşten kaçan bir mağdur değil, ateşi besleyen bir unsur olarak resmedilmiştir.
Bu durum mecazî bir korkutma değil, ilâhî adaletin değişmez kanunudur. Kur’ân amelleri ekilen tohuma benzetir; tohum toprağa düşer düşmez görünmez ama vakti gelince mutlaka filiz verir. Ameller de öyledir; hiçbir iyilik kaybolmadığı gibi hiçbir kötülük de buharlaşıp gitmez. Her amel sahibini bekleyen bir neticeye dönüşür.
İslâm âlimlerinin, “Cennet de cehennem de dünyada kazanılır” buyurmaları bundandır. İnsan cennetin anahtarını da cehennemin zincirini de kendi eliyle örer. Allah Teâlâ kimseye zulmetmez; kul, nefsine zulmeder:

“Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (Âl-i İmrân, 3/117)

Bir kibrit çöpü koskoca bir ormanı küle çevirebildiği gibi, küçümsenen bir günah da insanı ebedî hüsrana sürükleyebilir. Nitekim Resûlullah (ﷺ), önemsenmeyen küçük günahların birikerek insanı helâke götüreceği hususunda ümmetini ikaz etmiştir.
Öyleyse insan cehenneme ne taşımaktadır? Zulmünü, kibrini, hasedini, faizini, rüşvetini, yalanını, kul haklarını ve tevbesiz bıraktığı cürümlerini… İşte bu sayfalar, tevbe kapısı henüz açıkken kalpleri uyandırmak için bu ağır yükleri teşrih masasına yatırmaktadır.

II. BÖLÜM
Zalimler: Cehennem Ateşine İlk Yakıtı Taşıyanlar
Kur’ân-ı Kerîm’de en ağır dille kınanan cürümlerin başında zulüm gelir. Çünkü zulüm sadece bir hukuksuzluk değil, ilâhî nizama ve adalet fikrine başkaldırıdır.
Zulüm yalnızca muktedirlerin işlediği bir suç değildir. Babanın evladına haksızlığı, işverenin işçisinin alın terini gasbetmesi, hâkimin adaletten sapması, tüccarın hilesi, mirasçının hakkı çalması ve komşunun komşusuna eziyeti de zulümdür. Hakkı sahibinden esirgemek veya hak etmeyene zarar vermek zulmün farklı tezahürleridir.
Kur’ân’ın önümüze koyduğu ibret levhaları nettir:
Gücüne ve ordusuna güvenip ilahlık taslayan Firavun, ihtişamlı saraylarına rağmen Nil’in sularında boğulmaktan kurtulamamıştır. Bugün adı ihtişamın değil, kibrin ve helâkin sembolüdür.
Servetini ilâhî bir emanet değil kendi dehasının eseri sayan Kârûn, böbürlenmesinin bedelini hazineleriyle birlikte yerin dibine geçirilerek ödemiştir.
Bu kıssaların mesajı aşikârdır: Zulüm ve kibir dünyada geçici bir galebe sağlayabilir; ancak adalet-i ilâhiyye karşında hiçbir güç ayakta kalamaz. Nice tahtlar yıkılmış, nice saraylar harabeye dönmüş; fakat mazlumun ahı ve hakikatin sesi baki kalmıştır.

Resûlullah (ﷺ) bu dehşetli akıbeti şöyle haber verir:

“Zulüm, kıyamet gününde zifiri karanlıklar olacaktır.” (Buhârî, Müslim)

Akıllı insan, sadece başkasının zulmüne uğramaktan değil, kendi eliyle bir başkasına zulmetmekten de titizlikle sakınır. Mazlumun bedduası ile Allah arasında perde yoktur.

III. BÖLÜM
Haksız Yere Cana Kıyanlar
İnsan hayatı, Cenâb-ı Hakk’ın dokunulmaz kıldığı en mukaddes emanettir. Bir cana haksız yere kıymak, bütün bir insanlık nizamına kastetmektir:

“Kim, bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarması dışında haksız yere bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur…” (el-Mâide, 5/32)

İnsanlık tarihinin ilk cinayeti Kâbil’in kıskançlığıyla işlendi. O günden beri dökülen her haksız kan, vicdanlarda açılan derin bir yaradır. Resûlullah (ﷺ), kötülüğe öncülük etmenin vebalini şöyle beyan buyurur:

“Haksız yere öldürülen her canın günahından bir pay, Âdem’in ilk oğluna verilir. Çünkü öldürme yolunu ilk o açmıştır.” (Buhârî, Müslim)

Kur’ân-ı Kerîm, kasten cana kıyanların uğrayacağı azabı en şiddetli ifadelerle ihtar eder (en-Nisâ, 4/93). Günümüzde cinayet sadece silahla işlenmemektedir. Terörü ve nefreti körükleyenler, fitne çıkararak cemiyetleri kana bulayanlar, suça zemin hazırlayanlar da bu ağır vebalden paylarını alırlar.
İslâm’ın gayesi hayatı söndürmek değil, yaşatmak ve yüceltmektir. Her vicdan sahibi insan kendisine sormalıdır: Ben yaşatanlardan mıyım, yoksa diliyle, kalemiyle veya sükûtuyla ölümün ve şiddetin yayılmasına hizmet edenlerden mi?

IV. BÖLÜM
Kul Hakkı: Ateşi Körükleyen Ağır Vebal
İslâm’da günahlar sadece Allah ile kul arasında kalmaz. Bir de kulların birbirleri üzerindeki hakları vardır ki, bunlar samimi bir pişmanlığın yanında ancak hak sahibiyle helalleşmekle telafi edilebilir.
Hz. Peygamber (ﷺ), ashabına “Müflis kimdir?” diye sorduğunda; ashap, malı mülkü olmayan kimse cevabını verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü (ﷺ) hakiki müflisi şöyle tarif etti:

“Benim ümmetimin gerçek müflisi; kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelir. Fakat şuna sövmüş, buna iftira etmiş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, şunu dövmüştür. Sevapları bu hak sahiplerine dağıtılır. Sevapları yetmezse, onların günahları buna yüklenir; sonra da cehenneme atılır.” (Müslim)

Ömrü ibadetle geçmiş bir kimsenin; kırılan gönüller, gasp edilen haklar ve saçılan fitneler sebebiyle müflis durumuna düşmesi ne dehşetli bir azaptır!
Kul hakkı sadece hırsızlık değildir:
İşçinin alnının teri kurumadan hakkını vermemek kul hakkıdır.
Mirasta kardeşin payına el koymak kul hakkıdır.
Rüşvetle hakikati ters-yüz etmek, emniyet ve emanete hıyanet etmek kul hakkıdır.
Gıybetle bir müminin haysiyetini çiğnemek, iftirayla şerefini lekelemek kul hakkıdır.
Tüyü bitmemiş yetimin ve kitlelerin hakkı olan kamu malını israf ve suiistimal etmek kul hakkıdır.
Bazen tek bir imza yüzlerce ailenin rızkını çalar; bazen sosyal medyadaki şuursuz bir paylaşım masum bir insanın hayatını karartır. İnsan bunları unutabilir ama adalet-i ilâhiyye unutmaz.

V. BÖLÜM
Haram Kazanç: Ateşi Büyüten Görünmez Yakıt
İslâm’da mesele yalnızca ne kadar kazandığın değil, nasıl kazandığındır. Helâl lokma kalbe nur, ibadete şevk verir; haram lokma ise vicdanı köreltir ve duaların önüne perde çeker.
Nitekim Efendimiz (ﷺ), üstü başı toz içinde ellerini semaya açıp dua eden fakat yediği, giydiği ve beslendiği haram olan bir adamı misal vererek, “Böylesinin duası nasıl kabul edilsin?” buyurmuştur.
Kur’ân bilhassa şu dört haram kazanç kapısını şiddetle meneder:
1 Faiz: Emeğin değil, sömürünün kazancıdır. Toplumda merhameti bitirir, borçluyu ezer ve kardeşliği zedeler.
2 Rüşvet: Adaletin satılmasıdır. Haksızı haklı yapmanın, liyakati çiğnemenin vebâlidir.
3 Hile ve Hırsızlık: Ölçüde, tartıda, devlette ve ticarette dürüstlüğü terk etmektir. Dürüstlüğün bittiği yerde bereket de biter.
4 Yetim Malı: Kur’ân, yetim malı yiyenlerin aslında “karınlarına ateş doldurduklarını” (en-Nisâ, 4/10) haber verir. Haram lokma daha dünyadayken manevî bir ateşe dönüşmektedir.
Mahşer gününde sorulacak ilk sorulardan biri şudur: “Malını nereden kazandın, nereye harcadın?” Kasa doldurmak kolaydır; ancak haramla dolan bir vicdanla huzur-ı ilâhîye çıkmak imkânsızdır.

VI. BÖLÜM
Ateşi Büyüten Dil ve Kalemin Mesuliyeti
Bedenin hiçbir uzvu dil kadar hayra ve şerre vasıta olamaz. Bir söz gönül inşa eder, bir söz aile yıkar; bir söz insanı rızaya ulaştırır, bir söz cehennemin dibine sürükler.

“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu kaydetmeye hazır bir gözetleyici bulunmasın.” (Kāf, 50/18)

Yalan, emniyet duygusunu yok eder ve insanı kötülüğe sürükler.
İftira, masum insanların haysiyetini katleden en çirkin cürümdür. Hz. Âişe Validemize (ra) atılan iftira (İfk Hadisesi), iftiranın bir cemiyeti nasıl sarsacağını gösteren tarihî bir derstir.
Gıybet, Kur’ân’ın ifadesiyle “ölü kardeşinin etini yemek” kadar tiksindirici bir manevî cinayettir.
Dijital Dünyanın ve Kalemin Mesuliyeti:
Bugün dil sadece ağızdaki organ değildir; klavyedeki bir tuş, ekrandaki bir dokunuş da dilin hükmündedir. Yalan bir haberi yaymak, bir linç kampanyasına ortak olmak amel defterine birer vebal olarak yazılır.
Eskiler “Kılıç yarası kapanır, dil yarası kapanmaz” demişlerdir. Buna eklemek gerekir: Kalemin ve medyanın açtığı yara, bazen kılıçtan daha derindir. Yazarın, gazetecinin, akademisyenin ve sosyal medya kullanıcısının kelimeleri ya cemiyete nur taşır ya da cehenneme yakıt…

VII. BÖLÜM
Tevbe: Taşıdığımız Yükü Rahmete Dönüştüren Kapı
Kur’ân-ı Kerîm günahın dehşetini bildirdiği kadar, rahmetin enginliğini de müjdeler:

“De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar…” (ez-Zümer, 39/53)

İnsanın en büyük felaketi günah işlemesi değil; günahı kanıksaması, küçümsemesi ve tevbeyi ertelemesidir. Şeytan insanı önce “Bir defadan bir şey olmaz” diye kandırır, sonra “Nasıl olsa ileride tevbe edersin” diye avutur, en sonunda ise “Sen artık bağışlanmazsın” diyerek ümitsizliğe düşürür.
Oysa Efendimiz (ﷺ):

“Günahtan tam dönen kimse, hiç günah işlememiş gibidir.” (İbn Mâce)

buyurarak ümit kapısını ardına kadar açar. İslâm’a amansız düşmanken ilâhî nurla adalet timsali olan Hz. Ömer (ra) veya Uhud’un acısını samimi tevbesiyle rahmete dönüştüren Hz. Vahşî (ra) bu hakikatin canlı şahitleridir. İnsan geçmişinin mahkûmu olmak zorunda değildir. Yeter ki kul haklarını ödesin, samimiyetle Rabbine yönelsin.

SONUÇ
Bugün Taşıdığın Yük, Yarın Varacağın Yeri Belirler
Dünya ebedî hayatın tarlasıdır. İnsan bu dünyadan asla eli boş ayrılmaz; ya cennete uzanacak bir yolun taşlarını döşer ya da cehenneme varan bir güzergâhın odununu taşır.
O büyük gün geldiğinde ne servet konuşacaktır ne şöhret ne de mazeretler… Mazlum zalimden, yetim hakkını yiyenden, iftiraya uğrayan iftiracıdan hakkını alacaktır. Teraziyi kuran da hesabı gören da Hâkim-i Mutlak olan Allah’dır.
Bugün henüz vakit varken;
Mazlumla helalleşmek mümkündür,
Haramı terk etmek, kul hakkını ödemek mümkündür,
Gözyaşıyla samimi bir tevbe edip ilâhî rahmete sığınmak mümkündür.
Rabbimizden niyazımız; bizlere hakkı hak bilip uymayı, bâtılı bâtıl bilip kaçınmayı nasip eylemesidir. Ellerimizi zulümden ve haramdan korusun; ömrümüzü cehenneme yakıt taşıyan bir hüsrandan, cennete rahmet taşıyan bir kulluğa tebdil eylesin. Âmin…

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
01.08.2026 – OF

ترجمة من التركية إلى العربية: 👇

الَّذِينَ يَحْمِلُونَ وَقُودَ جَهَنَّمَ مِنَ الدُّنْيَا

دراسةٌ في ضوء القرآن الكريم والسنة النبوية

﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ﴾
(التحريم: ٦)

﴿فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ﴾
(البقرة: ٢٤)

المقدمة
إنَّ الجحيمَ الذي يصوِّره القرآنُ الكريمُ مليءٌ بمشاهدَ رهيبةٍ تهزُّ إدراكَ الإنسان. لكنَّ بين تلك التصاوير بيانينِ إلهيَّينِ يَهزَّانِ القلبَ كلَّما أُطيلَ التفكُّرُ فيهما: «نَارٌ وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ…»
فَالوَقودُ في العادةِ حطبٌ أو فحمٌ. أمَّا القرآنُ فيصفُ نارَ جهنَّمَ فيجعلُ الإنسانَ نفسَه مصدرًا مباشرًا لها. هذه الحقيقةُ المروِّعةُ تهمسُ إلينا بأنَّ من حلَّ عليهم غضبُ اللهِ ليسوا مجرَّدَ مساكينَ يُلقَوْنَ في النار، بل هم أيضًا الوَقودُ الذي يُشعلُها ويُذكيها.
ولا يظهرُ هذا المصيرُ الرهيبُ دفعةً واحدة؛ فالإنسانُ لا يذهبُ إلى جهنَّمَ صفرَ اليدين. كلُّ ظلمٍ يُرتكبُ في الدنيا، وكلُّ دمٍ يُسفكُ بغير حقٍّ، وكلُّ لقمةٍ حرامٍ تُؤكلُ، وكلُّ حقٍّ يُغتصبُ، وكلُّ كذبةٍ تُقالُ، وكلُّ افتراءٍ يُرمى، وكلُّ جرأةٍ تُنتهكُ بها حدودُ اللهِ… كلُّ ذلك حملٌ يُرسلُه الإنسانُ أمامَه إلى مسكنه الأبدي. فهو يحملُ بيديه -دون أن يشعرَ- الحطبَ من الدنيا إلى نارِ جهنَّم.
وما أشدَّ الأسى أنَّ ابنَ آدمَ يدخلُ في ذنوبٍ يندمُ عليها عمرَه كلَّه من أجلِ غضبٍ لحظاتٍ، ويدوسُ الحقوقَ المقدَّسةَ من أجلِ دراهمَ معدودةٍ، ويعرِّضُ حياتَه الأبديةَ للخطرِ من أجلِ لذَّاتٍ زائلة. كلَّما صغَّرتْ له نفسُه الذنبَ، وبعَّدَ عنه الشيطانُ التوبةَ، لم يشعرْ بثقلِ الحملِ على ظهره.
أمَّا في ميزانِ العدلِ الإلهيِّ فلا يضيعُ عملٌ. في ذلك اليومِ لا ينطقُ مقامٌ ولا ثروةٌ ولا تصفيقٌ… إنَّما ينطقُ الإيمانُ والعملُ والعدلُ الإلهيُّ.
هذه السطورُ لم تُكتبْ لاتِّهامِ أحدٍ، بل لدعوةِ أنفسنا أوَّلًا، ثمَّ البشريَّةِ جمعاءَ، إلى المحاسبةِ في مرآةِ القرآن. فلنبحثْ الآنَ -بشهادةِ القرآنِ والسُّنَّةِ والتاريخِ – عن جوابِ هذا السؤالِ الحيويِّ:
بأيِّ أعمالٍ يحملُ الإنسانُ من الدنيا وقودًا إلى نارِ جهنَّم؟

القسمُ الأوَّل
ماذا يعني أن يكونَ الإنسانُ وَقودَ نارِ جهنَّم؟
يذكرُ المفسِّرون أنَّ «الحجارةَ» في الآيتينِ تشملُ الأصنامَ وما يشدِّدُ النارَ من الموادِّ. لكنَّ أشدَّ جوانبِ البيانِ روعةً هو كلمةُ «الناس». فالإنسانُ هنا ليس ضحيَّةً تهربُ من النار، بل عنصرًا يغذِّيها.
هذا ليس ترهيبًا مجازيًّا، بل قانونٌ ثابتٌ من قوانينِ العدلِ الإلهيِّ. يشبِّهُ القرآنُ الأعمالَ بالبذرةِ؛ تسقطُ في الأرضِ فلا تُرى، لكنَّها عندَ أوانها تنبتُ لا محالة. كذلك الأعمالُ؛ لا يضيعُ خيرٌ ولا يتبخَّرُ شرٌّ. كلُّ عملٍ يتحوَّلُ إلى نتيجةٍ تنتظرُ صاحبَها.
ومن هنا قال علماءُ الإسلام: «الجنةُ والنارُ تُكتسبانِ في الدنيا». فالإنسانُ ينسجُ بيديه مفتاحَ الجنةِ وسلسلةَ النار. واللهُ تعالى لا يظلمُ أحدًا؛ إنما يظلمُ العبدُ نفسَه:
«وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَٰكِنْ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ» (آل عمران، ٣/١١٧)
وكما تستطيعُ عودُ كبريتٍ أن تحوِّلَ غابةً شاسعةً إلى رماد، فكذلك ذنبٌ يُستهانُ به قد يسوقُ الإنسانَ إلى خسارةٍ أبدية. وقد حذَّر رسولُ الله ﷺ أمَّتَه من أنَّ الصغائرَ المهمَلةَ تتراكمُ حتى تهلكَ صاحبَها.
فماذا يحملُ الإنسانُ إذنْ إلى جهنَّم؟ ظلمَه، وكبرَه، وحسدَه، ورباه، ورشوتَه، وكذبَه، وحقوقَ العبادِ، وجرائمَه التي تركها بلا توبة… هذه الصفحاتُ تضعُ هذه الأحمالَ الثقيلةَ على مائدةِ التشريحِ لتوقظَ القلوبَ ما دامَ بابُ التوبةِ مفتوحًا.

القسمُ الثاني
الظالمون: أوَّلُ من يحملُ الوقودَ إلى نارِ جهنَّم
من أشدِّ الجرائمِ التي ندَّدَ بها القرآنُ أشدَّ التنديدِ الظلمُ. لأنَّ الظلمَ ليس مجرَّدَ مخالفةٍ قانونية، بل تمرُّدٌ على النظامِ الإلهيِّ وفكرةِ العدل.
وليس الظلمُ جريمةَ الأقوياءِ وحدَهم. ظلمُ الأبِ ولدَه، وغصبُ صاحبِ العملِ عرقَ أجيره، وانحرافُ القاضي عن العدل، وحيلةُ التاجر، وسرقةُ الوارثِ حقَّ أخيه، وإيذاءُ الجارِ جارَه… كلُّها ظلم. فحبسُ الحقِّ عن صاحبه أو إلحاقُ الضررِ بمن لا يستحقُّه مظاهرُ مختلفةٌ للظلم.
واللوحاتُ العِبَريَّةُ التي يعرضُها القرآنُ واضحةٌ:
فرعونُ الذي ادَّعى الألوهيَّةَ اعتمادًا على قوَّته وجيشه، لم يُنجِه قصرُه الفخمُ من الغرقِ في مياهِ النيل. فصارَ اسمُه اليومَ رمزَ الكبرِ والهلاكِ لا الفخامة.
وقارونُ الذي عدَّ ثروتَه ثمرةَ ذكائه لا أمانةً إلهيَّة، دفعَ ثمنَ زهوِه بأنْ خُسفَ به وبكُنوزه في الأرض.
ورسالةُ هذه القصصِ جليَّة: الظلمُ والكبرُ قد يحقِّقانِ غلبةً مؤقَّتةً في الدنيا، لكنْ لا تقومُ لأيِّ قوَّةٍ قائمةٌ أمامَ العدلِ الإلهيِّ. كم من عروشٍ انهارت، وكم من قصورٍ صارتْ أطلالًا، وبقيَ أنينُ المظلومِ وصوتُ الحقِّ خالدين.
ويخبرُ رسولُ الله ﷺ بهذا المصيرِ الرهيبِ فيقول:
«الظُّلْمُ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ» (البخاري ومسلم)
فالعاقلُ لا يحذرُ فقط من أن يُظلمَ، بل يحذرُ أشدَّ الحذرِ من أن يظلمَ بيديه أحدًا. فليس بين دعاءِ المظلومِ وبين اللهِ حجاب.

القسمُ الثالث
الذين يقتلونَ النفسَ بغير حقّ
حياةُ الإنسانِ أقدسُ أمانةٍ حرَّمها اللهُ تعالى. وقتلُ نفسٍ بغير حقٍّ اعتداءٌ على نظامِ البشريَّةِ كلِّها:
«مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الْأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا…» (المائدة، ٥/٣٢)
وأوَّلُ جريمةٍ في تاريخِ البشريَّةِ ارتُكبتْ بحسدِ قابيل. ومنذ ذلك اليومِ كلُّ دمٍ يُسفكُ بغير حقٍّ جرحٌ عميقٌ في الضمائر. ويبيِّنُ رسولُ الله ﷺ وِزرَ من سنَّ سُنَّةً سيِّئةً فيقول:
«لَا تُقْتَلُ نَفْسٌ ظُلْمًا إِلَّا كَانَ عَلَى ابْنِ آدَمَ الْأَوَّلِ كِفْلٌ مِنْ دَمِهَا، لِأَنَّهُ كَانَ أَوَّلَ مَنْ سَنَّ الْقَتْلَ» (البخاري ومسلم)
ويحذِّرُ القرآنُ بأشدِّ العباراتِ من عذابِ من يقتلُ عمدًا (النساء، ٤/٩٣). واليومَ لا يُرتكبُ القتلُ بالسلاحِ وحده؛ فمن يثيرُ الإرهابَ والكراهية، ومن يفتنُ فيملأُ المجتمعاتِ دمًا، ومن يمهِّدُ للجريمة… كلُّهم يأخذون نصيبَهم من هذا الِوِزرِ الثقيل.
وهدفُ الإسلامِ ليس إطفاءَ الحياة، بل إحياؤها ورفعُها. فليتساءلْ كلُّ ذي ضمير: أأنا من الذين يُحيُون، أم من الذين يخدمون -بلسانهم أو قلمهم أو صمتهم- نشرَ الموتِ والعنف؟

القسمُ الرابع
حقُّ العباد: الِوِزرُ الثقيلُ الذي يُذكي النار
في الإسلامِ ليست الذنوبُ كلُّها بين العبدِ وربِّه. فهناك حقوقٌ للعبادِ بعضهم على بعض، لا تُكفَّرُ إلا بالندمِ الصادقِ مع التحللِ من صاحبِ الحق.
سأل النبيُّ ﷺ أصحابَه: «مَنِ الْمُفْلِسُ؟» فأجابوا: من لا مالَ له. فعرَّفَ رسولُ الله ﷺ المفلسَ الحقيقيَّ فقال:
«إِنَّ الْمُفْلِسَ مِنْ أُمَّتِي مَنْ يَأْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِصَلَاةٍ وَصِيَامٍ وَزَكَاةٍ، وَيَأْتِي قَدْ شَتَمَ هَذَا، وَقَذَفَ هَذَا، وَأَكَلَ مَالَ هَذَا، وَسَفَكَ دَمَ هَذَا، وَضَرَبَ هَذَا، فَيُعْطَى هَذَا مِنْ حَسَنَاتِهِ، وَهَذَا مِنْ حَسَنَاتِهِ، فَإِنْ فَنِيَتْ حَسَنَاتُهُ قَبْلَ أَنْ يُقْضَى مَا عَلَيْهِ أُخِذَ مِنْ خَطَايَاهُمْ فَطُرِحَتْ عَلَيْهِ، ثُمَّ طُرِحَ فِي النَّارِ» (مسلم)
ما أرهبَ أنْ يُفلسَ من قضى عمرَه في العبادةِ بسببِ قلوبٍ كُسرتْ وحقوقٍ غُصبتْ وفتنٍ نُشرتْ!
وحقُّ العبادِ ليس السرقةَ وحدَها:
عدمُ إعطاءِ الأجيرِ حقَّه قبلَ أن يجفَّ عرقُه حقٌّ للعباد.
الاستيلاءُ على نصيبِ الأخِ في الميراثِ حقٌّ للعباد.
قلبُ الحقائقِ بالرشوة، وخيانةُ الأمانةِ حقٌّ للعباد.
غِيبةُ المؤمنِ التي تمزِّقُ عرضَه، والافتراءُ الذي يلوِّثُ شرفَه حقٌّ للعباد.
إسرافُ المالِ العامِّ الذي هو حقُّ اليتيمِ والجماهيرِ وسوءُ استخدامه حقٌّ للعباد.
أحيانًا توقيعٌ واحدٌ يسرقُ رزقَ مئاتِ الأُسَر، وأحيانًا مشاركةٌ طائشةٌ على وسائلِ التواصلِ تُظلمُ حياةَ بريء. قد ينسى الإنسانُ ذلك، لكنَّ العدلَ الإلهيَّ لا ينسى.

القسمُ الخامس
الكسبُ الحرام: الوَقودُ الخفيُّ الذي يكبِّرُ النار
في الإسلامِ المسألةُ ليست كم كسبتَ، بل كيف كسبتَ. فاللقمةُ الحلالُ نورٌ للقلبِ ونشاطٌ للعبادة، واللقمةُ الحرامُ تُعمي الضميرَ وتحجبُ الدعاء.
وقد ضربَ النبيُّ ﷺ مثلَ رجلٍ أشعثَ أغبرَ يمدُّ يديه إلى السماءِ يدعو، وقد أكلَ وشربَ ولبسَ من حرام، فقال: «فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لِذَلِكَ؟»
ويحرِّمُ القرآنُ بشدَّةٍ أربعةَ أبوابٍ للكسبِ الحرام:
١. الربا: كسبُ الاستغلالِ لا كسبُ العمل. يقطعُ الرحمةَ في المجتمع، ويسحقُ المدينَ، ويُفسدُ الأخوَّة.
٢. الرشوة: بيعُ العدل. وِزرُ جعلِ الظالمِ محقًّا وداسِ الكفاءة.
٣. الغشُّ والسرقة: تركُ الأمانةِ في الكيلِ والوزنِ والدولةِ والتجارة. وحيثُ تنتهي الأمانةُ تنتهي البركة.
٤. مالُ اليتيم: يخبرُ القرآنُ أنَّ الذين يأكلونَ مالَ اليتيمِ «إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا» (النساء، ٤/١٠). فاللقمةُ الحرامُ تتحوَّلُ إلى نارٍ معنويَّةٍ في الدنيا قبلَ الآخرة.
ومن أوَّلِ ما يُسألُ عنه يومَ القيامة: «مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبْتَهُ وَفِيمَ أَنْفَقْتَهُ؟» ملءُ الصندوقِ سهلٌ، لكنَّ الوقوفَ بين يدي اللهِ بضميرٍ مملوءٍ بالحرامِ مستحيل.

القسمُ السادس
مسؤوليَّةُ اللسانِ والقلمِ اللذين يكبِّرانِ النار
لا عضوَ في الجسدِ يصلحُ للخيرِ والشرِّ كاللسان. كلمةٌ تبني قلبًا، وكلمةٌ تهدمُ أسرة؛ كلمةٌ تصلُ بالرضا، وكلمةٌ تسوقُ إلى قعرِ جهنَّم.
«مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ» (ق، ٥٠/١٨)
الكذبُ يُذهبُ الشعورَ بالأمانِ ويسوقُ إلى الشر.
والافتراءُ أقبحُ جريمةٍ تقتلُ أعراضَ الأبرياء. وافتراءُ الإفكِ على أمِّ المؤمنين عائشةَ (رضي الله عنها) درسٌ تاريخيٌّ في كيف تهزُّ الفريةُ مجتمعًا بأكمله.
والغِيبةُ -كما عبَّرَ القرآنُ- «كَأَنَّهُ يَأْكُلُ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا» جريمةٌ معنويَّةٌ مقزِّزة.
مسؤوليَّةُ العالمِ الرقميِّ والقلم:
اليومَ اللسانُ ليس العضوَ الذي في الفمِ وحده؛ فزرُّ لوحةِ المفاتيحِ ولمسةُ الشاشةِ في حكمِ اللسان. نشرُ خبرٍ كاذبٍ، والمشاركةُ في حملةِ تشهيرٍ… كلُّ ذلك يُكتبُ وِزرًا في صحيفةِ الأعمال.
قال القدماء: «جرحُ السيفِ يندمل، وجرحُ اللسانِ لا يندمل». ويُزادُ عليه: جرحُ القلمِ والإعلامِ أحيانًا أعمقُ من جرحِ السيف. فكلماتُ الكاتبِ والصحفيِّ والأكاديميِّ ومستخدِمِ وسائلِ التواصلِ إمَّا تحملُ نورًا للمجتمعِ أو وقودًا لجهنَّم…

القسمُ السابع
التوبة: البابُ الذي يحوِّلُ حملَنا إلى رحمة
كما بيَّنَ القرآنُ هولَ الذنب، بشَّرَ أيضًا بسعةِ الرحمة:
«قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَىٰ أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ ۚ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا…» (الزمر، ٣٩/٥٣)
وأعظمُ مصيبةٍ للإنسانِ ليست أن يذنب، بل أن يألفَ الذنبَ ويستصغره ويؤجِّلَ التوبة. يغرِّرُ الشيطانُ به أوَّلًا: «مرَّةٌ واحدةٌ لا تضر»، ثمَّ يُمنِّيه: «ستتوبُ فيما بعد»، ثمَّ يُقنطه: «لن تُغفرَ لك أبدًا».
أمَّا النبيُّ ﷺ فيقول:
«التَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ» (ابن ماجه)
فيفتحُ بابَ الرجاءِ على مصراعيه. وعمرُ بنُ الخطَّابِ (رضي الله عنه) الذي كان عدوًّا لدودًا للإسلامِ ثمَّ صارَ مثالَ العدلِ بنورِ الله، ووحشيٌّ (رضي الله عنه) الذي حوَّلَ ألمَ أُحُدٍ بتوبته الصادقةِ إلى رحمة… شاهدانِ حيَّانِ على هذه الحقيقة. فليس الإنسانُ أسيرَ ماضيه. يكفي أن يؤدِّيَ حقوقَ العبادِ ويتوجَّهَ إلى ربِّه بصدق.

الخاتمة
الحملُ الذي تحمله اليومَ يحدِّدُ المكانَ الذي تصلُ إليه غدًا
الدنيا مزرعةُ الحياةِ الأبدية. ولا يخرجُ الإنسانُ من هذه الدنيا صفرَ اليدين؛ إمَّا يرصفُ حجارةَ طريقٍ تمتدُّ إلى الجنة، أو يحملُ حطبَ طريقٍ ينتهي إلى جهنَّم.
في ذلك اليومِ العظيمِ لا ينطقُ مالٌ ولا شهرةٌ ولا معاذير… يأخذُ المظلومُ حقَّه من الظالم، واليتيمُ من آكلِ حقِّه، والمفترى عليه من المفتري. والذي يضعُ الميزانَ ويحاسبُ هو اللهُ الحاكمُ المطلق.
اليومَ -وما زالَ الوقتُ باقيًا-
يمكنُ التحللُ من المظلوم،
ويمكنُ تركُ الحرامِ وأداءُ حقِّ العباد،
ويمكنُ التوبةُ الصادقةُ بالدموعِ والالتجاءُ إلى الرحمةِ الإلهية.
نسألُ ربَّنا أن يرزقَنا معرفةَ الحقِّ واتِّباعه، ومعرفةَ الباطلِ واجتنابه. وأن يحفظَ أيدينا من الظلمِ والحرام، وأن يحوِّلَ عمرَنا من خسارةٍ تحملُ الوقودَ إلى جهنَّمَ إلى عبوديَّةٍ تحملُ الرحمةَ إلى الجنة. آمين…

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
٠١.٠٨.٢٠٢٦ – أُوف