Bizim Köyün Muhtarını Tenkit Ederken Hasım Köyün Muhtarının Hesabına Alet mi Oluyoruz?

Giriş: Hasmın Başaramadığını Biz Kendimiz mi Yapacağız?

Bir köy düşünelim. Yıllardır başka bir köyün tesiri altında yaşamış; kararlarını verirken kendi ihtiyaçlarından ziyade başkalarının beklentilerini gözetmiş olsun. Günün birinde yeni bir muhtar iş başına gelsin ve köyünü bu bağımlılıktan kurtarmaya, kendi kararlarını kendisi verebilen bir hâle getirmeye çalışsın.

Ne var ki yeni muhtarın işi kolay değildir. Çünkü köyün eski düzeninde yetişmiş, o düzenin alışkanlıklarını benimsemiş, hatta farkında olmadan onun ölçüleriyle düşünmeye devam eden birçok kişi yine köyün içindedir. Üstelik yeni muhtarın çevresinde bulunan herkesin aynı ölçüde dirayetli, ehliyetli ve güvenilir olduğunu söylemek de mümkün değildir. Kimi iyi niyetle hareket eder, kimi kendi menfaatini gözetir, kimi de geçmişten devraldığı yanlışları sürdürür.

Hasım köyün muhtarı ise gelişmeleri uzaktan izlemektedir. Yeni muhtarın köyünü bağımsızlaştırma gayretini doğrudan engelleyemiyorsa içerideki hatalardan, ihtilaflardan ve güvensizliklerden faydalanmaya çalışabilir. Köy halkının kendi muhtarına duyduğu güveni sarsmak, haklı tenkitleri daha büyük bir husumete dönüştürmek ve köyün kendi içindeki ihtilafları büyütmek, hasmın işini kolaylaştırabilir.

Elbette bu misalden hareketle her tenkidi dışarıdan yönlendirilen bir faaliyet, her muhalifi yabancı güçlerin aleti veya her hadiseyi gizli bir tertibin parçası sayamayız. Böyle bir hüküm, delilsiz ithama kapı açar. Bununla birlikte dışarıdaki hasımların içerideki yanlışlardan faydalanabileceği ihtimalini de bütünüyle göz ardı edemeyiz.

Burada asıl mes’ele, muhtarı tenkit edip etmemek değildir. Asıl mes’ele, tenkidimizi hangi bilgiye, hangi delile ve hangi maksada dayandırdığımız; tenkidimizin neticelerini hesaba katıp katmadığımızdır.

Bu köy misalini Türkiye’nin bugünkü şartları üzerinde düşünmek için bir anahtar olarak kullanabiliriz. Türkiye’nin kendi iradesiyle hareket etme, dış baskılara karşı koyma ve kendi istikametini tayin etme gayretleri kadar, bu gayretleri yürütenlerin hataları da konuşulmalıdır. Hiçbir makam ve hiçbir idareci tenkitten müstağni değildir. Fakat tenkit ederken yanlışın düzeltilmesine mi hizmet ettiğimizi, yoksa farkında olmadan ülkemizin aleyhine işleyebilecek hesapları mı kolaylaştırdığımızı da düşünmek zorundayız.

Çünkü bir idarecinin hatasını göstermek başka, o hatadan hareketle bütün bir istikameti mahkûm etmek başkadır. Adaleti gözetmek başka, öfkeyle hareket ederek hasmın işine yarayacak neticeler doğurmak başkadır.

I. Hasmın İnce Hesabı: Eski Köyün Hesabını Yeni Muhtara Ödetmek

Bir köyde yıllar boyunca yanlış kararlar alınmış, imkânlar israf edilmiş, köylünün ihtiyaçları ihmal edilmiş ve köy dışındaki güçlere gereğinden fazla bağımlılık kurulmuş olabilir. Yeni muhtar iş başına geldiğinde bu mirasın bütün neticeleri bir anda ortadan kalkmaz. Üstelik eski düzenin izleri yalnızca binalarda, kayıtlarda ve idarî alışkanlıklarda değil, insanların düşünce biçimlerinde de yaşamaya devam edebilir.

Böyle bir durumda yeni muhtardan hem geçmişin bütün yükünü kısa zamanda ortadan kaldırması hem de kendisinden önce birikmiş yanlışların hiçbirinin neticesini yaşamaması beklenemez. Bununla beraber geçmişin ağırlığını ileri sürerek yeni dönemde yapılan hataları görmezden gelmek de doğru değildir.

Hasım köyün muhtarı açısından en elverişli vaziyet, köy halkının geçmişle bugünü birbirinden ayıramamasıdır. Eski düzenin yanlışları yeni muhtarın üzerine yıkılır; yeni dönemdeki her hata, önceki yıllardan devralınan meselelerle birlikte değerlendirilmeden doğrudan bugünkü idareye mal edilir. Böylece köy halkı, hangi yanlışın ne zaman yapıldığını, kimin sorumluluğunda bulunduğunu ve hangi kararın hangi neticeyi doğurduğunu araştırmadan hüküm vermeye başlar.

Bu yöntem, hakikati aramaktan ziyade öfkeyi büyütür. Öfke büyüdükçe de muhakeme zayıflar.

Bunun tersi de mümkündür. Yeni muhtarın her kararını savunanlar, geçmişin yanlışlarını hatırlatarak bugünkü hataları örtmeye çalışabilir. Bu defa da geçmişteki kötülükler, mevcut idarecilerin mes’uliyetini ortadan kaldıran bir mazerete dönüştürülür.

İki yaklaşım da yanlıştır. Geçmişin hesabı ayrı, bugünün hesabı ayrıdır. Bir dönemde yapılan iyilikler sonraki dönemin yanlışlarını meşrulaştırmadığı gibi, geçmişteki yanlışlar da bugün yapılan her işi peşinen hükümsüz kılmaz.

Kur’ân-ı Kerîm, adaletin dostluk ve düşmanlık karşısında da korunmasını emreder:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ ۖ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا ۚ اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَىٰ

“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur.” (Mâide, 5/8)

Bu âyetin ölçüsü açıktır: Sevdiğimiz kişilerin hatalarını örtmek de sevmediğimiz kişilerin bütün yaptıklarını kötülemek de adalete aykırıdır.

Öyleyse önce şu sualleri sormalıyız: Tenkit ettiğimiz yanlış gerçekten hangi dönemde ortaya çıktı? Bu yanlışın sorumlusu kimdir? Bugünkü idare bu yanlışı sürdürüyor mu, düzeltmeye mi çalışıyor, yoksa başka bir yanlışla mı ağırlaştırıyor? Bunları araştırmadan verilen hükümler, hakikatin ortaya çıkmasına değil, ihtilafın büyümesine hizmet edebilir.

II. Asıl Mes’ele: Eski Düzeni Sorgulamak mı, Yeni Muhtardan Hesap Sormak mı?

Bir köyün eski düzeni, köylünün iradesini zayıflatmış ve dışarıdaki güçlerin tesirini artırmışsa bu düzenin sorgulanması tabiidir. Fakat eski düzenin sorgulanması, yeni muhtarın her kararının doğru olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde yeni muhtarın bir hatasının ortaya çıkması da köyün kendi iradesini güçlendirme gayretinin bütünüyle yanlış olduğu sonucunu doğurmaz.

Burada iki ayrı mes’eleyi birbirinden ayırmak gerekir: Birincisi, köyün hangi istikamette ilerlemesi gerektiğidir. İkincisi, bu istikamette yürürken muhtarın ve yardımcılarının hangi hataları yaptığıdır.

Birincisini konuşmadan yalnızca şahısların hatalarına odaklanmak, büyük resmi gözden kaçırabilir. İkincisini konuşmayı reddetmek ise idareyi denetimsiz bırakabilir. Sağlıklı muhakeme, her iki mes’eleyi birlikte ele alır.

Türkiye’nin dış siyaseti, iktisadî tercihleri, güvenlik meseleleri ve kendi kararlarını verebilme kudreti tartışılırken de aynı ölçü geçerlidir. Bir kararın ülkenin bağımsız hareket etme imkânını güçlendirip güçlendirmediği incelenmelidir. Bunun yanında o kararı alanların ehliyeti, kullandıkları usuller, tercih ettikleri kişiler ve meydana gelen neticeler de sorgulanmalıdır.

Bir idarecinin ülke adına doğru bir hedef belirlemesi, o hedefe ulaşmak için kullandığı her yöntemin doğru olduğu anlamına gelmez. İyi bir hedef, yanlış usulleri kendiliğinden meşru hâle getirmez. Buna karşılık bir uygulamadaki hata da hedefin kendisinin mutlaka yanlış olduğunu ispatlamaz.

Kur’ân-ı Kerîm, emanetlerin ehline verilmesini ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesini emreder:

إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisâ, 4/58)

Bu emir yalnızca bir idarecinin değil, emanet ve mes’uliyet taşıyan herkesin dikkate alması gereken bir ölçüdür. Bir göreve getirilen kişinin ehliyeti, sadakati ve yaptığı işin neticeleri sorgulanabilir. Makam sahibi olmak, hesap vermekten muaf olmak demek değildir.

Ancak hesap sormakla peşin hüküm vermek aynı şey değildir. Hesap sormak, delil istemeyi, mes’uliyeti belirlemeyi ve yanlışın düzeltilmesini hedefler. Peşin hüküm ise çoğu zaman delillerden önce hükmü belirler; ardından yalnızca o hükmü destekleyen bilgileri arar.

Öyleyse bir idarecinin hatasını konuşurken şu iki suali birlikte sormalıyız: Bu kararın kendisi yanlış mı? Yanlışsa, bu yanlışın düzeltilmesi için ne yapılmalıdır? Bu suallere cevap aramak, şahısları körü körüne savunmaktan da bütün bir idareyi toptan mahkûm etmekten de daha isabetlidir.

III. Muhtarın Çetin İmtihanı: Yol Arkadaşlarını Hesaba Çekmek

Bir muhtarın yalnızca kendi kararlarından değil, çevresindeki insanların davranışlarından da etkilenmesi kaçınılmazdır. Yardımcıları ehil değilse, menfaatlerini köyün menfaatlerinin önüne koyuyorsa veya muhtarın güvenini kötüye kullanıyorsa, doğru bir hedef dahi yanlış uygulamalar yüzünden zarar görebilir.

Bu sebeple bir idarecinin başarısını yalnızca dile getirdiği hedeflerle ölçmek yeterli değildir. O hedeflere ulaşmak için kimlerle çalıştığına, hangi kararları aldığına, yanlışları gördüğünde nasıl davrandığına ve sorumluları hesaba çekip çekmediğine de bakılmalıdır.

Bir muhtarın çevresinde yanlış yapanların bulunması tek başına onun bütün niyetini açıklamaz. Fakat aynı yanlışlar sürekli tekrarlanıyor, uyarılara rağmen tedbir alınmıyor ve sorumlular korunuyorsa artık mes’ele yalnızca yardımcıların kusuru olmaktan çıkar; idarenin denetim ve mes’uliyet anlayışı da sorgulanır.

Burada niyetle neticeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Bir kişinin iyi niyetli olması, yaptığı işin doğru olduğunu ispatlamaz. Kötü bir neticenin ortaya çıkması da tek başına o kişinin başlangıçtan itibaren kötü niyet taşıdığını göstermez. Niyet hakkında hüküm verirken delile ihtiyaç vardır; uygulama ve netice hakkında hüküm verirken ise görülebilir vakıalar esas alınmalıdır.

İdarecinin görevi yalnızca kendisine bağlı kişilerin başarılarını sahiplenmek değildir. Yanlışlarını da tespit etmek, mes’uliyetlerini belirlemek ve gereken tedbirleri almaktır. Aksi hâlde ehliyetsizlik, kayırmacılık ve menfaat ilişkileri zamanla idarenin bütününe zarar verebilir.

Öte yandan, bir yardımcının hatasından hareketle bütün bir kadroyu aynı hükme tâbi tutmak da doğru değildir. Her kişinin vazifesi, yetkisi, bilgisi ve karardaki payı ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bir kişinin yaptığı yanlışı başkasına yüklemek adaletsizliktir; açık bir mes’uliyeti sırf yakınlık veya bağlılık sebebiyle örtmek de öyle.

Bu sebeple muhtarı desteklemek, onun çevresindeki herkesi savunmak anlamına gelmez. Bazen muhtara yapılabilecek en büyük iyilik, yanlış yapan yardımcılarını açıkça teşhis etmek ve gereken tedbirlerin alınmasını istemektir. Çünkü denetimsiz sadakat, zamanla yanlışların üzerini örten bir alışkanlığa dönüşebilir.

Aynı şekilde muhtarı tenkit etmek de onun bütün hedeflerini reddetmek demek değildir. Haklı tenkit, yanlışın nerede olduğunu gösterir; mes’uliyeti doğru kişiye yükler ve düzeltme yolunu arar.

Esas olan, şahısların hatalarını örtmek değil, adaleti ayakta tutmak; bir makamı korumak değil, o makamın taşıdığı emaneti korumaktır.

IV. Hasmın İstediği İhtilafı Kendi Elimizle Büyütmek

Bir köyün içindeki ihtilaflar, köyün dışındaki hasımların işini kolaylaştırabilir. Fakat bundan hareketle her ihtilafın dışarıdan çıkarıldığını söylemek doğru değildir. İnsanlar arasında gerçek görüş ayrılıkları, menfaat çatışmaları ve idareden kaynaklanan haklı şikâyetler bulunabilir. Bunları sırf dışarıdaki bir güce fayda sağlıyor diye yok saymak, hakikati örtmek olur.

Bununla beraber, bir hadisenin dışarıdaki bir aktörün işine yaraması ile o aktör tarafından meydana getirilmiş olması birbirinden farklı iddialardır. Bir neticeden kimin faydalandığını tespit etmek, o neticeyi kimin hazırladığını tek başına ispatlamaz. Menfaat, araştırılması gereken bir işarettir; fakat tek başına kesin delil değildir.

Bu ayrım yapılmadığında iki zıt hata ortaya çıkar. İlkinde, dışarıdan gelebilecek her türlü müdahale ihtimali peşinen reddedilir; böylece gerçek tehditler gözden kaçırılabilir. İkincisinde ise delil aranmadan her hadisenin arkasında yabancı bir el bulunduğu ileri sürülür; bu defa da gerçeklerle tahminler birbirine karışır.

İlim, kesin delil gerektirir. Şüphe, araştırmaya sevk edebilir; fakat araştırılmamış bir ihtimal kesin hükme dönüştürülemez. Bir iddianın kuvvetli görünmesi, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir iddianın henüz ispatlanmamış olması da araştırılmaya değer olmadığı manasına gelmez.

Kur’ân-ı Kerîm, haberlerin araştırılmasını emreder:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَىٰ مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ

“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 49/6)

Bu âyetin ortaya koyduğu ölçü, yalnızca haberin kaynağına bakmakla yetinmemeyi; haberin doğruluğunu araştırmayı da gerektirir. Hele bir iddia insanların itibarını, ülkenin huzurunu veya milletin geleceğini etkileyebilecekse, delil ve teyit ihtiyacı daha da önem kazanır.

Hakiki Bir Dış Tehdit ile Dayanaksız Komplo İddiası Nasıl Ayırt Edilir?

Pratik bir ayrım için şu sualler yardımcı olabilir:

Birincisi: İddianın dayandığı belge ve bilgiler doğrulanabilir mi? Tarihi, kaynağı ve bağlamı belli belgeler var mı? Açıklamalar, resmî kayıtlar, güvenilir tanıklıklar veya birbirinden bağımsız kaynaklar iddiayı destekliyor mu? Yoksa iddia yalnızca isimsiz mesajlara, kesilmiş görüntülere ve kaynağı belirsiz sözlere mi dayanıyor?

İkincisi: İleri sürülen aktörün bunu yapabilecek imkânı var mı? Bir devletin veya teşkilatın belirli bir hadiseye müdahale edebilecek kapasiteye sahip olması önemlidir; ancak imkânın bulunması, müdahalenin gerçekleştiğini ispatlamaz. İmkân ile fiil arasındaki fark korunmalıdır.

Üçüncüsü: İddia edilen maksadı gösteren somut işaretler var mı? Bir aktörün belirli bir neticeden faydalanması, o neticeyi önceden tasarladığını tek başına göstermez. Maksat hakkında hüküm verebilmek için açıklamalar, hazırlıklar, temaslar, belgeler veya fiilî davranışlar gibi destekleyici işaretler aranmalıdır.

Dördüncüsü: Zamanlama ve icraat arasında anlamlı bir bağ kurulabiliyor mu? Bir hadisenin başka bir hadiseden sonra meydana gelmesi tek başına sebep-sonuç ilişkisi kurmaya yetmez. Aradaki bağın hangi mekanizma üzerinden gerçekleştiği açıklanabilmelidir.

Beşincisi: İddiayı destekleyen deliller kadar, ona aykırı düşen bilgiler de inceleniyor mu? Yalnızca kendi kanaatimizi doğrulayan parçaları seçmek, sağlam muhakeme değildir. İddianın aleyhindeki delilleri de değerlendirmeli, gerekirse ilk hükmümüzü değiştirebilmeliyiz.

Altıncısı: İddia, bağımsız kaynaklarla doğrulanıyor mu? Aynı kaynaktan kopyalanarak yayılan çok sayıda mesaj, birbirinden bağımsız çok sayıda delil demek değildir. Kaynakların gerçekten bağımsız olup olmadığına bakılmalıdır.

Bu ölçüler, dış müdahale ihtimalini peşinen reddetmek için değil, iddiaları sağlam bir zeminde değerlendirmek için gereklidir. Bir iddianın kesin biçimde ispatlanamaması, her ihtimalin imkânsız olduğu anlamına gelmez. Fakat ihtimalin varlığı da kesin hüküm vermeye yetmez.

Tenkitte Ölçü: Vakıa, Yorum, İhtimal ve Temenni

Hadiseleri değerlendirirken dört ayrı alanı birbirine karıştırmamalıyız:

  • Vakıa: Belge, kayıt, doğrulanmış bilgi veya güvenilir şahitlikle ortaya konulabilen husustur.
  • Yorum: Vakıalardan hareketle ulaşılan değerlendirmedir. İsabetli olabilir; fakat yine de yorum olduğu bilinmelidir.
  • İhtimal: Mevcut bilgiler ışığında gerçekleşmiş olabileceği düşünülen, ancak henüz kesinleşmemiş durumdur.
  • Temenni: Gerçekleşmesini arzu ettiğimiz neticedir. Arzumuzun güçlü olması, onun gerçekleştiğini veya gerçekleşeceğini ispatlamaz.

Meselâ bir kararın belirli bir dış aktörün işine yaradığını tespit etmek vakıaya dayanabilir. O aktörün bu kararı kendi maksadı doğrultusunda kullanabileceğini söylemek bir ihtimal değerlendirmesidir. Kararın özellikle o aktöre hizmet etmek amacıyla alındığını iddia etmek ise ayrıca delil gerektirir.

Bu ayrımı korumak, hem gerçek tehditleri araştırmaya hem de haksız ithamlardan kaçınmaya yardımcı olur.

İhtilafların büyümesi, dışarıdaki hasımların işine yarayabilir. Ancak bundan hareketle haklı şikâyetleri susturmak veya her muhalifi şüpheli saymak, ihtilafı çözmez. Bilakis adalet duygusunu zedeler ve insanların birbirine güvenini daha da azaltabilir.

Öyleyse yapılması gereken, eleştiriyi yasaklamak değil, eleştirinin delile dayanmasını sağlamaktır. Haksız ithamları reddederken haklı tenkitlerin de önünü kapatmamalıyız. Zira bir ülkenin kuvveti, yalnızca dışarıdan gelen baskılara karşı koyabilmesiyle değil, kendi yanlışlarını görebilmesi ve düzeltebilmesiyle de ölçülür.

V. Hasmın Hesabını Gözeterek Resmin Bütününü Görmek

Bir hadiseyi doğru değerlendirmek için yalnızca görünen neticeye bakmak yeterli değildir. Hadisenin öncesini, meydana geldiği şartları, kararları alan kişileri, bu kişilerin imkânlarını ve ortaya çıkan sonuçları birlikte incelemek gerekir.

Bununla beraber, “resmin bütününü görmek” sözü de delilsiz iddialara kapı açacak biçimde kullanılmamalıdır. Büyük resmi görmek, her hadisenin arkasında tek bir merkez bulunduğunu varsaymak değildir. Birbirinden bağımsız gelişmelerin gerçekten bağlantılı olup olmadığını araştırmak; bağlantı bulunmadığında bunu kabul edebilmek de aynı derecede önemlidir.

Dış siyaset ve devletler arasındaki güç mücadelesi çoğu zaman yalnızca açıklamalardan ibaret değildir. Devletler kendi menfaatlerini gözetir, farklı araçlar kullanır ve gelişen şartlara göre tutum değiştirebilir. Bu sebeple bir ülkenin başka bir ülkenin kararlarından faydalanmaya çalışması mümkündür. Fakat her faydalanma teşebbüsü başarıya ulaşmaz; her benzer netice de ortak bir planın varlığını göstermez.

Bu noktada imkân, irade, zamanlama ve icraat birlikte değerlendirilmelidir. Bir aktörün bir hadiseyi meydana getirebilecek imkâna sahip olması başka, bunu istemesi başka, uygun zamanı bulması başka, gerçekten harekete geçmesi başkadır. Bu unsurların birbirinden ayrılması, daha sağlam bir muhakeme kurulmasını sağlar.

Ayrıca tek bir açıklamaya bağlanamayacak kadar karmaşık hadiselerde farklı sebepler birlikte rol oynayabilir. Bir gelişmenin iç siyasî tercihlerden, iktisadî şartlardan, güvenlik kaygılarından ve dış baskılardan aynı anda etkilenmesi mümkündür. Böyle durumlarda yalnızca bir sebebi öne çıkararak diğerlerini yok saymak, vakıanın anlaşılmasını güçleştirir.

Bu sebeple dış tehditleri araştırırken iki uçtan da uzak durmalıyız. Bir uçta, dışarıdan müdahale ihtimalini peşinen reddeden ve yalnızca görünen açıklamalarla yetinen yaklaşım vardır. Diğer uçta ise her gelişmeyi gizli bir tertibe bağlayan, aksi yöndeki delilleri dikkate almayan yaklaşım bulunur. Her iki tutum da hakikati araştırma gayretine zarar verir.

Hasmın hesabını gözetmek, onun her hadiseyi yönettiğini varsaymak değildir. Hasmın imkânlarını, hedeflerini ve muhtemel teşebbüslerini araştırırken kendi tarafımızın hatalarını da açıkça görebilmektir. Çünkü dışarıdaki bir aktörün yanlışlarımızdan faydalanması mümkünse, bu yanlışları düzeltmek de bizim mes’uliyetimizdir.

Bir başka önemli nokta da şudur: Bir dış tehdidin varlığı, içerideki bütün kararları doğru hâle getirmez. Güvenlik kaygısı, denetimsizliği ve ehliyetsizliği meşrulaştırmak için kullanılamaz. Aynı şekilde içerideki yanlışlar da dış tehditlerin varlığını yok saymaya gerekçe olamaz.

Basiret, hem dışarıdan gelebilecek tehlikeleri görmek hem de içerideki yanlışları düzeltmek; hem delili aramak hem de delilin göstermediği yerde kesin hükümden kaçınmaktır.

VI. Muhtarı Korumak mı, Köyün İstikametini Korumak mı?

Bir köyün geleceği tek bir kişinin şahsına bağlı olmamalıdır. Muhtar değişebilir; yardımcıları değişebilir; kararlar ve şartlar değişebilir. Fakat köyün kendi iradesini koruması, adaleti gözetmesi ve halkının menfaatlerini savunması gibi esaslar, kişilerden bağımsız bir değer taşımalıdır.

Bu sebeple bir muhtarı desteklemekle onun her kararını doğru kabul etmek birbirine karıştırılmamalıdır. Bir idarecinin doğru adımlarını teslim etmek nasıl adaletin gereğiyse, yanlışlarını göstermek de öyledir. Hataları söylemeyi ihanet saymak, idarecinin kendi yanlışlarını görmesini zorlaştırır. Buna karşılık her hatayı bütün bir istikametin yanlışlığına delil saymak da ölçüsüzlüktür.

Burada asıl korunması gereken, şahsın itibarı değil, emanetin hakkıdır. Muhtarın itibarını korumak adına köyün zarar görmesine göz yumulamaz. Aynı şekilde muhtarı yıpratmak adına köyün geleceğini tehlikeye atacak her iddia da sorgulanmadan kabul edilemez.

Bir idarecinin başarısı, yalnızca kendisine yöneltilen tenkitlerin sayısıyla veya kendisini destekleyenlerin coşkusuyla ölçülmez. Aldığı kararların neticeleri, yanlışları düzeltme iradesi, ehil kişilerle çalışma becerisi ve köyün bağımsız karar verme kudretine katkısı da değerlendirilmelidir.

Bu ölçü, muhalefet edenler için de geçerlidir. Bir idarecinin hatasını göstermek, daha iyi bir yol teklif etmeyi gereksiz kılmaz. Yanlışı teşhis etmek önemlidir; fakat mümkün olan düzeltme yollarını araştırmak da mes’uliyetin bir parçasıdır. Sadece yıkıcı ithamlarla yetinmek, çözüm arayışını geri plana itebilir.

Elbette herkesin bir idareye alternatif program sunması şart koşulamaz. Haklı bir şikâyetin dile getirilmesi için kişinin bütün mes’eleleri çözebilecek bir plana sahip olması gerekmez. Ancak bir iddiayı kesin hüküm olarak ortaya koyan kişi, iddiasının dayandığı delilleri göstermekle yükümlüdür.

Kur’ân-ı Kerîm, bir topluluğun durumunun değişmesini insanların kendi içlerindeki değişimle ilişkilendirir:

إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ

“Şüphesiz ki bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d, 13/11)

Bu âyet, mes’uliyeti yalnızca başkalarına yüklemememiz gerektiğini de hatırlatır. İdarecilerin yanlışları elbette sorgulanmalıdır; fakat halkın muhakemesi, tercihleri, bilgiye yaklaşımı ve adalet karşısındaki tavrı da göz ardı edilemez.

Bir köyün istikametini korumak, muhtarı eleştiriden uzak tutmak değildir. Aksine, muhtarın ve yardımcılarının doğru iş yapmasını sağlayacak bir hesap verme anlayışını güçlendirmektir. Adaletli denetim, idareyi zayıflatmak zorunda değildir; bilakis yanlışların büyümesini engelleyerek idarenin güvenilirliğini artırabilir.

VII. Eski Düzenin Kalıntılarıyla Hesaplaşırken Yeni Nizamı Korumak

Bir ülkede eski düzenin izleri yalnızca eski yöneticilerle sınırlı kalmayabilir. Düşünce alışkanlıkları, idarî yöntemler, menfaat ilişkileri ve karar verme biçimleri de yeni döneme taşınabilir. Bu sebeple bir değişimin gerçekleşmiş olması, eski alışkanlıkların bütünüyle ortadan kalktığını göstermez.

Yeni bir istikamet belirlemek, yalnızca söylemleri değiştirmekle mümkün olmaz. Ehliyetli insanların vazifeye getirilmesi, yanlış uygulamaların düzeltilmesi, denetim yollarının açık tutulması ve mes’uliyetin doğru kişilere yüklenmesi gerekir. Bunlar yapılmadığında eski düzenin bazı unsurları yeni isimler altında yaşamaya devam edebilir.

Bununla birlikte, bir kişinin geçmişte belirli bir sistemin içinde yetişmiş olması, onun bugün mutlaka aynı maksada hizmet ettiğini göstermez. İnsanlar zamanla fikirlerini değiştirebilir, hatalarını fark edebilir ve farklı bir istikamette çalışabilirler. Geçmiş, değerlendirmede dikkate alınması gereken bir bilgidir; fakat tek başına kesin hüküm için yeterli değildir.

Aynı şekilde, eski düzenden gelen herkesin ehliyetsiz veya kötü niyetli olduğunu söylemek de doğru olmaz. Önemli olan, kişinin geçmişte nerede bulunduğundan ziyade bugün ne yaptığı, hangi kararlara imza attığı, hangi menfaatleri gözettiği ve hangi neticelere sebep olduğudur.

Bir ülkede gerçek bir yenilenme isteniyorsa, şahıslar hakkında hüküm verirken de uygulamalar hakkında karar verirken de ölçü korunmalıdır. İyi bir işi yapanın geçmişi sebebiyle hakkı inkâr edilmemeli; yanlış yapanın yakınlığı sebebiyle mes’uliyeti örtülmemelidir.

Yeni nizamın korunması, geçmişin bütün unsurlarını sorgusuz sualsiz reddetmek veya yeni dönemdeki her tercihi savunmak değildir. Doğru olanı ayırmak, yanlış olanı teşhis etmek ve adaleti esas alan bir düzeltme iradesi göstermektir.

Burada bir başka tehlikeye de dikkat etmek gerekir: Eski düzenin kalıntılarıyla mücadele iddiası, zamanla her türlü tenkidi susturmanın bahanesi hâline getirilebilir. Böyle bir yaklaşım, yanlışların ortaya çıkarılmasını zorlaştırır. Oysa bir ülkenin kendi istikametini koruyabilmesi, yalnızca dışarıdaki baskılara karşı direnmesine değil, içerideki yanlışları da düzeltebilmesine bağlıdır.

Dolayısıyla ne geçmişin gölgesinde kalmalı ne de geçmişten gelen her şeyi aynı hükme tâbi tutmalıyız. Vakıaları incelemeli, mes’uliyetleri belirlemeli ve geleceğe hangi usullerle ilerleyeceğimizi açıkça ortaya koymalıyız.

VIII. Abdülhamid’den Hz. Osman’a: Tenkit Etmek Başka, Çözüm İnşa Etmek Başkadır

Tarih, idarecilerin kararlarını ve bu kararların neticelerini değerlendirmek için önemli tecrübeler sunar. Fakat tarihî hadiselerden ders çıkarmakla geçmişi bugünün siyasî kanaatlerine göre yeniden hükme bağlamak aynı şey değildir. Tarihî şahsiyetler, kendi devirlerinin şartları, imkânları, bilgi seviyesi ve karşı karşıya kaldıkları güçlükler dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Sultan II. Abdülhamid dönemi de bu bakımdan dikkatle incelenmesi gereken bir dönemdir. Onun icraatlarını tenkit edenlerin tamamını dış güçlerin aleti saymak tarihî hakikati basitleştirir. Aynı şekilde, o dönemdeki bütün gelişmeleri tek bir kişinin kararlarına bağlamak da isabetli değildir. [3]

Bir idarecinin kararları değerlendirilirken dönemin iç ve dış şartları, devletin karşı karşıya bulunduğu tehditler, idarî tercihler, muhalefetin talepleri ve ortaya çıkan neticeler birlikte ele alınmalıdır. Bir kararın eleştirilmesi mümkündür; ancak bu eleştirinin tarihî delillere dayanması ve dönemin şartlarını hesaba katması gerekir.

Abdülhamid döneminde yapılan bazı tenkitlerin hangi ölçüde haklı, hangi ölçüde hatalı olduğunu anlamak için de tenkit sahiplerinin tamamını tek bir gruba yerleştirmek yerine, görüşlerini ve fiillerini ayrı ayrı incelemek gerekir. Her muhalefetin aynı maksada hizmet ettiğini söylemek ne kadar hatalıysa, her muhalefetin ülkenin menfaatine hizmet ettiğini peşinen kabul etmek de o kadar yanlıştır.

Tarihî tecrübeler, yalnızca kimin haklı veya haksız olduğunu belirlemek için değil, kararların hangi şartlarda ve hangi neticelerle ortaya çıktığını anlamak için de incelenmelidir. Bu yaklaşım, geçmişteki hataların bugün tekrarlanmasını önlemeye yardımcı olabilir.

Hz. Osman’ın (ra) hilâfeti döneminde yaşanan hadiseler de aceleci hükümlerden kaçınmanın önemini gösterir. İslâm tarihinin bu çalkantılı safhasını değerlendirirken güvenilir rivayetler, olayların sırası, şahısların fiilleri ve tarihî şartlar dikkate alınmalıdır. Sonraki dönemlerde meydana gelen siyasî ihtilafların etkisiyle rivayetleri gelişigüzel kullanmak, hadiselerin anlaşılmasını güçleştirebilir.

Nitekim Benî Mustalık Gazvesi sırasında Abdullah b. Übey b. Selûl’ün sözleri ve Zeyd b. Erkam’ın bunlara ilişkin nakilleri, bir hadisenin tarafların sözleri, şahitlikler ve tarihî bağlam birlikte değerlendirilmeden hükme bağlanmasının doğurabileceği güçlükleri göstermektedir. [1]

Hz. Osman’ın (ra) şahsiyeti, hilâfeti ve karşılaştığı güçlükler hakkında konuşurken bir taraftan sahih nakilleri esas almak, diğer taraftan farklı kişilerin mes’uliyetlerini birbirinden ayırmak gerekir. Bir hadisenin neticesinden hareketle bütün tarafların niyetleri hakkında kesin hükümler vermek, sağlam bir tarih muhakemesi değildir.

Tarihî hadiseleri değerlendirirken Hudeybiye Antlaşması da şartları ve tarafların tutumlarıyla birlikte ele alınmalıdır; zira bir anlaşmanın hükümlerini ve neticelerini, yalnızca ilk bakışta nasıl göründüğüne göre değil, meydana geldiği şartlar ve sonraki gelişmeler ışığında değerlendirmek gerekir. [2]

Hz. Osman’ın (ra) Rûme Kuyusu’yla ilgili faziletini bildiren rivayetler, onun hayır ve hizmet yönünü gösteren nakiller arasındadır. [4] Ancak bir şahsiyetin faziletlerini zikretmek, onun devrinde meydana gelen her hadisenin ayrıca araştırılmasına engel değildir. Aynı şekilde o dönemdeki ihtilafları incelemek de Hz. Osman’a (ra) yöneltilen haksız ithamları kabul etmeyi gerektirmez.

Tarihî şahsiyetleri değerlendirirken adalet, rivayetlerin sıhhatini gözetmek ve hadiseleri kendi şartları içinde anlamaya çalışmak temel ölçülerimiz olmalıdır. Bu ölçülerden uzaklaşıldığında tarih, hakikati öğrenme vasıtası olmaktan çıkar; bugünkü öfke ve tarafgirliklerin malzemesi hâline gelir.

Buradan çıkaracağımız ders açıktır: Tenkit etmek, tek başına çözüm üretmek değildir. Bir yanlışın varlığını göstermek gerekir; fakat o yanlışın hangi şartlarda meydana geldiğini, kimlerin mes’ul olduğunu ve nasıl düzeltilebileceğini araştırmak da gerekir.

Muhtarı tenkit eden kişi, haklı olduğu noktalarda delilini ortaya koymalı; muhtarı destekleyen kişi de yanlışlar karşısında gözünü kapatmamalıdır. Her iki tarafın da kendi kanaatini değil, hakikati esas alması gerekir.

Bir köyün geleceğini korumak, yalnızca muhtarın çevresindekileri savunmakla veya onu sürekli tenkit etmekle mümkün değildir. Köyün menfaatlerini gözeten, yanlışları düzelten, delile dayanan ve adaletten ayrılmayan bir muhakeme anlayışına ihtiyaç vardır.

Sonuç: Hasmın Hesabını Boşa Çıkaracak Olan, Kendi İrademize Sahip Çıkmaktır

Bir köyün muhtarını tenkit etmek, kendi başına yanlış değildir. Bilakis muhtarın yanlışlarını göstermek, köyün menfaatlerini korumak ve idarenin daha iyi işlemesini sağlamak için gerekli olabilir. Ancak tenkidin adalet ölçüsünden uzaklaşması, vakıalarla yorumların birbirine karıştırılması ve delilsiz ithamların yayılması, doğru bir maksadı bile zararlı bir neticeye götürebilir.

Bu sebeple muhtarı savunurken hatalarını örtmemeli, tenkit ederken de bütün gayretlerini ve hedeflerini peşinen mahkûm etmemeliyiz. Her iddiayı deliliyle değerlendirmeli, mes’uliyeti doğru kişiye yüklemeli ve mümkün olan düzeltme yollarını araştırmalıyız.

Dışarıdaki hasımların ülkemizin iç ihtilaflarından faydalanabileceği ihtimalini göz ardı etmemek gerekir. Fakat bu ihtimal, her muhalifi dış güçlerin aleti saymak veya her gelişmeyi tek bir merkezden yönetilen tertip olarak görmek için gerekçe yapılamaz. İhtimal araştırmaya sevk eder; kesin hüküm ise delil ister.

Azerbaycan’daki gelişmelere, Türkiye’de yürütülen Terörsüz Türkiye Projesi’ne, fon krizine, Suriye, İran ve Yunanistan’daki hadiselere hiç bu gözle bakıp düşündünüz mü? Bu gelişmelerin her birini kendi şartları içinde incelerken aralarındaki muhtemel münasebetleri ve Türkiye’ye yönelik hesaplarla kesişebilecek yönlerini de araştırıyor muyuz? Yoksa yalnızca görünen hadiselerle yetinip büyük resmi gözden mi kaçırıyoruz?

Reis’in yönetimindeki hatalara karşı çıkarken, Türkiye’ye yönelik operasyonların sahiplerinin emellerine bilerek veya bilmeyerek alet olmama şuurunu muhafaza edebiliyor muyuz? Haklı tenkitlerimizi, ülkemizin bağımsız iradesini ve geleceğini zayıflatabilecek hesaplardan ayırabiliyor muyuz? Yoksa Sultan II. Abdülhamid’i tenkit ederken yapılan bazı usul ve muhakeme hatalarını yeniden mi işliyoruz?

Elbette her gelişmenin arkasında tek bir merkez aramak, her muhalifi dış güçlerin aleti saymak veya her hadiseyi bir operasyonla açıklamak doğru değildir. Fakat ihtimalleri araştırmadan, delilleri incelemeden ve neticeleri hesaplamadan hüküm vermek de basiret değildir.

Öyleyse kendimize şu son soruyu soralım: Bizim köyün muhtarını tenkit ederken hasım köyün muhtarının hesabına alet mi oluyoruz? Yoksa haklı tenkitlerimizi adalet, basiret ve millî irade şuuru içinde yaparak hem yanlışların düzelmesine hem de köyümüzün istikbalinin korunmasına mı hizmet ediyoruz?

Düşünmeye değmez mi?

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
23.10.2026 – OF

Dipnotlar
[1] Buhârî, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Kitâbü’t-Tefsîr, Münâfikûn sûresinin tefsiri, hadis no: 4900–4904; Müslim, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Kitâbü Sıfâti’l-Münâfikîn ve Ahkâmihim, hadis no: 2772. Abdullah b. Übey b. Selûl’ün sözleri, Benî Mustalık Gazvesi esnasında yaşananlar ve Zeyd b. Erkam’ın rivayetleri.
[2] Buhârî, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Kitâbü’ş-Şurût, 15. bab; ayrıca Kitâbü’l-Meğâzî’de Hudeybiye Antlaşması ve şartlarıyla ilgili rivayetler.
[3] Gökhan Çetinsaya, “II. Abdülhamid’in İç Politikası: Bir Dönemlendirme Denemesi”, Osmanlı Araştırmaları, sy. 47 (2016), s. 353–409; M. Şükrü Hanioğlu, The Young Turks in Opposition, Oxford University Press, Oxford, 1995.
[4] Buhârî, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Kitâbü’l-Vesâyâ, 33. bab, hadis no: 2778 (Hz. Osman’ın Rûme Kuyusu’yla ilgili rivayeti).

ترجمة من التركية إلى العربية:👇