Okumayan, Düşünmeyen ve Sorgulamayan İnsan mı İsteniyor?
Keyif, Konfor ve Eğlence Üzerinden Köleleştirme Düzeni
Giriş: İnsan Ne Zaman Kendi Esaretini Hürriyet Sanır?
İnsana her istediğinin sunulması, onun hür olduğu anlamına gelir mi? Önüne türlü eğlenceler konulması, arzu ettiği her şeye ulaşabilmesi ve gününü dilediği gibi geçirebilmesi, gerçek huzura kavuştuğunu mu gösterir? Yoksa insan, kendisini oyalayan nimetlerin peşinde koşarken hayatının gayesini, aklını, iradesini ve hürriyetini farkına varmadan kaybedebilir mi?
Bugün üzerinde ciddiyetle durmamız gereken mes’ele budur.
İnsanlığın önüne her geçen gün yeni eğlenceler, yeni tüketim vasıtaları, yeni beğenilme yolları ve yeni hazlar konuluyor. Bir tarafta insanın dikkatini, zamanını ve parasını kendisine bağlamak isteyen ticaret düzeni; diğer tarafta bu düzenden kazanç sağlamak isteyen reklam, moda ve eğlence sanayii bulunuyor. Dijital mecralar ise bütün bunları insanın cebine, hatta yatağının başucuna kadar taşıyor.
İnsan okumaya, araştırmaya, düşünmeye ve hakikati aramaya vakit bulamazken saatlerini başkalarının hazırladığı görüntülerle geçirebiliyor. İhtiyacı olmayan şeyleri satın almak için borçlanabiliyor. Başkalarının beğenisini kazanmak uğruna kendisini değiştirebiliyor. Bir anlık haz uğruna uzun vadeli huzurunu, haysiyetini ve aile saadetini tehlikeye atabiliyor.
Üstelik bütün bunlar çoğu zaman “hürriyet”, “eğlence”, “çağdaşlık”, “şahsî tercih” ve “hayatın tadını çıkarma” gibi cazip sözlerle sunuluyor.
Burada dikkat edilmesi gereken mühim bir nokta vardır: İnsanların eğlenmesini, dinlenmesini, güzel giyinmesini veya maddî imkânlardan faydalanmasını başlı başına bir kötülük saymak doğru değildir. Mes’ele, bunların insan hayatındaki yerinin ne olduğu ve insanı hangi istikamete götürdüğüdür.
Asıl tehlike, vasıtanın gaye hâline gelmesidir. Eğlence dinlenmenin, tüketim ihtiyacın, beğenilme insanın kıymetinin, şehvet de hayatın merkezine yerleştiğinde insan artık bunları kullanan değil, bunların peşinden sürüklenen bir varlığa dönüşebilir.
Ey insan! Sahip olduğun imkânlar seni daha şuurlu, daha hür ve daha mes’uliyet sahibi mi yapıyor; yoksa seni farkına varmadan kendilerine bağlayan zincirlere mi mahkum ediyor?
Öyleyse şu sualleri sormak zorundayız:
İnsanların okumasını, düşünmesini ve sorgulamasını zorlaştıran bir hayat tarzı kimlere kazanç sağlıyor? İnsanların zaaflarını istismar ederek para kazanmak mümkünse bu imkânı kimler, nasıl kullanıyor? Ve insan, kendisini esir alan alışkanlıkları niçin bazen hürriyetinin alameti zannediyor?
Bu yazının gayesi, bütün dünyayı yöneten tek bir gizli merkez bulunduğunu ileri sürmek veya her eğlenceyi bir komplo planının parçası saymak değildir. Gayemiz; müşahhas vakıalardan hareketle insanın dikkatini, arzularını ve tüketim alışkanlıklarını kendi menfaati için kullanmak isteyen düzenekleri teşhis etmek, bunlara karşı Kur’ân-ı Kerîm’in gösterdiği ölçüleri hatırlatmaktır.
Çünkü insanın esareti her zaman zincirle başlamaz. Bazen insanın eline zincir vurulmaz; ona öyle bir konfor sunulur ki esaretini hürriyet, zincirlerini de imkân zanneder.
I. Okumayan, Düşünmeyen ve Sorgulamayan İnsan Daha Kolay Yönlendirilir
Bilgi sahibi olan, delil arayan, söylenenleri tartan ve farklı görüşleri mukayese eden insanı yönlendirmek kolay değildir. Böyle bir insan, karşısına çıkan her haberi doğru kabul etmez; her reklamın vaadine inanmaz; her sloganın peşine takılmaz. İddianın kaynağını, maksadını ve neticesini araştırır.
Buna karşılık okumaya vakit ayırmayan, düşünme zahmetine katlanmayan ve duyduğu her sözü sorgulamadan benimseyen insan, başkalarının kanaatlerini kendi kanaati zannedebilir.
Bu sebeple okumak yalnız bilgi edinmek değildir. Okumak, insanın kendisine sunulan dünyayı tanımasıdır. Düşünmek, görünenin arkasındaki sebep ve neticeleri kavramaktır. Sorgulamak ise hakikati peşin hükümlerden, propagandadan ve aldatıcı görüntülerden ayırmaya çalışmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm insanı körü körüne taklide değil, akletmeye, tefekküre ve deliller üzerinde düşünmeye davet eder. İnsanın göz, kulak ve gönül gibi idrak vasıtalarından hesaba çekileceğini de bildirir:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36)
Öyleyse insanın aklını kullanması, İslâm’a aykırı bir tavır değil; bilakis hakikati arama mes’uliyetinin bir parçasıdır.
Firavun’un Usulü ve Günümüz İçin Bir İkaz
Kur’ân-ı Kerîm, Firavun’un kavmini küçümsediğini ve onların kendisine itaat ettiğini bildirir:
“Böylece Firavun kavmini küçümsedi; onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavimdi.” (Zuhruf, 43/54)
Bu âyet, bir yöneticinin halkını hafife alarak onları kendi peşinden sürükleyebilmesine dikkat çeker. Ancak âyetten hareketle Firavun’un halkını sırf düşünmesinler diye bolluk ve eğlence içinde tuttuğu veya belirli bir tüketim düzeni kurduğu şeklinde tarihî bir hüküm çıkarmak doğru değildir. Böyle bir iddia ayrıca belge ister.
Buradan çıkarılacak ders açıktır: İnsanların zaaflarını kullanan, onları küçümseyen ve iradelerini kendi emrine bağlamak isteyen her anlayış tehlikelidir.
Bugün de bir insanın dikkatini sürekli dağıtmak, onu bitmeyen bir tüketim arzusuna bağlamak ve düşünmeye vakit bırakmamak, bazı ticaret modellerinin menfaatine hizmet edebilir. Bunun için bütün aktörlerin tek bir merkezden idare edilmesi gerekmez. Bazen aynı menfaat, birbirinden bağımsız şirketleri ve mecraları benzer istikametlere yöneltir.
Dolayısıyla mes’ele, her olayın arkasında gizli bir el aramak değil; insanın zaaflarından kimin kazanç sağladığını ve bu kazancın hangi yollarla elde edildiğini araştırmaktır.
Bir iddiayı kabul etmek için delil gerektiği gibi, bir iddiayı reddederken de hakikat karşısında dürüst olmak gerekir. Hakikat arayışı, peşin hükümle değil; bilgi, muhakeme ve insafla yürütülür.
II. Keyif, Konfor ve Eğlence: Vasıta mı, Gaye mi?
İnsan dinlenmeye, sevinmeye, ailesiyle güzel vakit geçirmeye ve meşru nimetlerden faydalanmaya muhtaçtır. İslâm, insanın fıtratını yok sayan bir hayat anlayışı getirmemiştir.
Ancak dinlenmekle tembelliği, nimetlerden faydalanmakla israfı, eğlenmekle ömrü heba etmeyi birbirine karıştırmamak gerekir.
Bir insan günün yorgunluğunu gidermek için bir müddet dinlenebilir. Ailesiyle gezebilir, spor yapabilir, güzel bir sanat eserinden istifade edebilir. Bunlar ölçülü ve meşru olduğu sürece hayatı güzelleştirebilir.
Ne var ki dinlenme, insanı vazifelerine daha güçlü döndürmek yerine vazifelerinden kaçmanın vasıtası hâline gelirse; eğlence bütün hayatı yutarsa; konfor fedakârlık ve mes’uliyet duygusunu köreltirse artık ortada sıradan bir tercih değil, insanın hayatını kuşatan bir bağımlılık vardır.
İnsanın en kıymetli sermayesi yalnız parası değildir. Ömrü, sağlığı, aklı, iradesi ve sevdikleriyle geçirebileceği vakit de onun sermayesidir.
Resûlullah (SAV), insanların çoğunun kıymetini bilmeyerek kayba uğradığı iki nimetin sağlık ve boş vakit olduğunu haber vermiştir. (Buhârî, Rikāk, 1)
Bu ikaz, bugünün insanına da hitap etmektedir. Çünkü insan, zamanını nasıl harcadığını çoğu zaman para harcadığı kadar dikkatle takip etmiyor. Bir ürüne ne kadar ödediğini hesaplıyor; fakat o ürünü almak için kaç saat çalıştığını, onu kullanırken kaç saatini kaybettiğini ve o sırada hangi vazifelerini ihmal ettiğini düşünmüyor.
Saatlerce ekrana bakmak, bitmeyen görüntüleri kaydırmak, her bildirime cevap vermek, her tartışmaya katılmak ve her yeni eğlencenin peşinden gitmek, insanın ömründen sessizce parçalar koparabilir.
Avrupa Parlamentosunun 2023 tarihli bir raporunda, bazı dijital hizmetlerin kullanıcıların dikkatini ve platformda geçirdikleri zamanı artıracak biçimde tasarlanabildiği; kimi şirketlerin kullanıcıların psikolojik zaaflarından ticarî maksatlarla faydalanabildiği belirtilmiştir. Raporda bütün dijital hizmetlerin aynı şekilde işlemediği de dikkate alınmalıdır. [1]
Buradaki esas nokta şudur: İnsanın dikkatini elinde tutmak ticaret bakımından kazanç sağlayan bir vasıtaya dönüşebiliyorsa insanın zamanı da bir kazanç kapısı olarak görülmeye başlanabilir.
Bu sebeple insan kendisine şu sualleri sormalıdır: Ben bu vasıtayı mı kullanıyorum, yoksa bu vasıta mı beni kullanıyor? İstediğim zaman bırakabiliyor muyum? Günümün ne kadarını ona ayıracağıma ben mi karar veriyorum, yoksa her defasında kendimi onun başında mı buluyorum?
Bir vasıta hayatımızı kolaylaştırmak için vardır. Fakat o vasıta zamanımızı, dikkatimizi ve irademizi yönetmeye başladığında artık fayda ile zarar arasındaki sınırı yeniden düşünmemiz gerekir.
III. Kadın Bedeni Üzerinden Şehvetin ve Tüketimin Ticarete Dönüştürülmesi
Mes’elenin açıkça konuşulması gereken en mühim taraflarından biri de budur.
Bugün reklam, moda, eğlence ve tanıtım dünyasının bir bölümünde kadın bedeni, satılmak istenen ürünle doğrudan ilgisi bulunmadığı hâlde erkeklerin dikkatini çekmek, arzularını harekete geçirmek ve onları tüketime yönlendirmek için kullanılmaktadır.
Bir otomobilin, parfümün, içeceğin, elbisenin veya başka bir ürünün tanıtımında, o ürünle hiçbir münasebeti bulunmayan kadın görüntülerine yer verilebilmektedir. Kadının yüzü, kıyafeti ve bedenî cazibesi, ürünü hatırlatmanın ve müşteriyi satın almaya sevk etmenin vasıtası hâline getirilmektedir.
Özellikle kadın bedeninde erkeklerin cinsî bakımdan dikkatini çektiği bilinen bacak, baldır, göğüs ve karın gibi uzuvların öne çıkarılması; açıklığın, teşhirin ve bedenî cazibenin moda adı altında yaygınlaştırılması, bu anlayışın dikkat çeken tezahürlerindendir.
Böylece yalnız ürün satılmıyor; arzu da harekete geçiriliyor. İnsanların dikkatini çekmek için şehvetten yararlanılıyor; şehvet üzerinden kurulan ilgi, tüketime yönlendiriliyor. Kadının bedeni bir reklam vasıtasına, erkeklerin arzuları ise kazanç elde etmenin bir imkânına dönüştürülüyor.
Burada sorulması gereken soru şudur: Bir kadının kıymetini artırdığı iddia edilen şey, onun bedeninin daha fazla görünür olması mıdır; yoksa şahsiyeti, ahlâkı, bilgisi, iffeti ve insanlık haysiyetiyle tanınması mıdır?
Kadının bedenî cazibesini kazanç vasıtası yapan anlayış, onu insan olarak taşıdığı bütün kıymetleriyle tanıtmak yerine belirli uzuvlarına ve başkalarının arzularını harekete geçirme gücüne indirgeme tehlikesi taşır. Bu, yalnız ahlâkî bir mes’ele değil, insanın değerini hangi ölçülerle tarttığımızla da ilgili bir mes’eledir.
Bu, yalnız dinî bir tenkitten ibaret değildir. Amerikan Psikoloji Birliğinin kız çocuklarının cinselleştirilmesi üzerine hazırladığı rapor da reklam ve medya dâhil çeşitli mecralarda cinselleştirilmiş görüntülerin yaygınlaşmasının kız çocuklarının benlik algısı ve sağlıklı gelişimi üzerindeki zararlarına dikkat çekilmiştir. Raporda düşük benlik saygısı, yeme bozuklukları ve depresyon gibi muhtemel neticeler de ele alınmıştır. [2]
Burada kadınları bütünüyle suçlamak veya erkekleri iradesiz varlıklar gibi göstermek niyetinde değiliz. Mes’ele, kadının bedeninin ticaret malzemesine dönüştürülmesi ve hem kadının hem erkeğin fıtrî zaaflarından kazanç elde etmeye çalışan anlayışın teşhir edilmesidir.
Kadının Değeri Güzelliğine mi İndirgeniyor?
Kadının kıymeti yalnız dış görünüşüyle ölçülmeye başlandığında onun aklı, ahlâkı, bilgisi, emeği, şahsiyeti ve insan olarak taşıdığı haysiyet geri plana itilebilir.
Kadına sürekli şu mesaj veriliyorsa: “Daha çekici görün, daha çok beğenil, daha fazla dikkat çek; ancak böyle kıymetli olursun”, burada ciddi bir aldatma vardır. Çünkü beğenilmek için harcanan emek ve para arttıkça insanın kendisini başkalarının bakışına göre değerlendirmesi de artabilir.
Kadın, kendi kıymetini başkalarının beğenisine bağladığında, bu beğeni onun üzerinde bir tahakküm vasıtasına dönüşebilir. Moda ve güzellik piyasası her yeni ölçüyü bir ihtiyaç gibi sunabilir; dün yeterli görülen görünüş bugün yetersiz gösterilebilir. İnsan da bu bitmeyen yarışın içinde kendisini sürekli yenilemek ve değiştirmek zorunda hissedebilir.
Burada üzerinde durulması gereken bir başka husus da şudur: Kadının bedenini daha fazla açmasının, bedenî cazibesini daha fazla sergilemesinin ve erkeklerin dikkatini daha çok çekmesinin moda ve hürriyet adına teşvik edilmesi, onun ahlâkî ve mânevî kıymetini artırır mı? Yoksa kadının değerini bedeninin görünürlüğüne indirgeyen anlayışı mı besler?
Elbette insanın ahlâkî değerini yalnız kıyafetine bakarak tayin etmek mümkün değildir. Bir insan hakkında hüküm verirken niyetini, şahsiyetini ve davranışlarını bütünüyle hesaba katmak gerekir. Bununla birlikte bir giyim tarzının neyi öne çıkardığı, hangi anlayışı beslediği ve insanı hangi ölçülerle değerlendirmeye alıştırdığı da sorgulanmalıdır.
Kadının bedeni ne kadar çok teşhir edilirse o kadar kıymetli olacağı düşüncesi, onu şahsiyetiyle değil, başkalarının arzusunu ne ölçüde harekete geçirdiğiyle değerlendirme tehlikesi taşır. Böyle bir anlayışın kadına hürmet kazandırdığı söylenebilir mi?
Kadının bedenî cazibesini öne çıkaran bu anlayış, yalnız onun şahsiyetine bakışı değil, kadınla erkek arasındaki münasebetlerin mahiyetini de etkileyebilir. Eşlerin birbirlerini karakterleri, ahlâkları, vefaları ve hayat arkadaşlığı vasıflarıyla değerlendirmeleri yerine dış görünüşü ve bedenî cazibeyi merkeze almaları, aile huzuru bakımından da üzerinde durulması gereken bir mes’eledir.
Bu noktada şu soru da ciddiyetle araştırılmalıdır: Bedenî cazibenin sürekli öne çıkarıldığı, güzelliğin değişmez bir ölçü gibi sunulduğu ve insanların birbirleriyle devamlı mukayese edildiği bir ortam, evlilikte beklentileri nasıl etkilemektedir? Eşler arasındaki memnuniyetsizliklere, sadakat zaaflarına ve boşanmalara ne ölçüde tesir etmektedir?
Bu suallerin cevabı, peşin hükümlerle değil, güvenilir araştırmalar ve müşahhas verilerle ortaya konulmalıdır. Her boşanmayı giyim tarzına bağlamak ne doğru olur ne de hakkaniyetle bağdaşır. Ancak aile huzurunu etkileyebilecek her türlü âmili araştırırken, bedenin teşhirini teşvik eden anlayışın muhtemel tesirlerini de görmezden gelmek doğru değildir.
Burada bir başka çelişki de ortaya çıkar: Kadına hürriyet adına sunulan bazı modeller, onu bedenini teşhir etmeye, sürekli beğenilmeye ve başkalarının arzusuna hitap etmeye sevk edebilir. Böyle bir durumda hürriyet söylemi, farkına varılmadan yeni bir bağımlılığın örtüsüne dönüşebilir.
Kadına, “Bedenin yalnız sana aittir; dilediğin gibi kullanmak hürriyetindir” denilirken onun bedenini sergilemesinden kazanç sağlayanların menfaati neden yeterince sorgulanmıyor? Kadının daha fazla görünür olması, her zaman daha fazla hür olduğu anlamına mı geliyor? Onun dikkat çekmesinden, beğenilmesinden ve başkalarının arzusunu harekete geçirmesinden kimler kazanç sağlıyor?
Bu suallerin cevabını aramak, kadının hürriyetini küçümsemek değildir. Bilakis hürriyet adına sunulan tercihlerin arkasındaki menfaatleri de incelemektir.
Elbette her kadın aynı saikle giyinmez; her moda tercihi aynı mânaya gelmez; her reklam da aynı maksadı taşımaz. Bir insanın niyetini yalnız kıyafetine bakarak kesin biçimde tayin etmek mümkün değildir. Burada tenkit edilen kadınların tamamı değil; kadının bedenini kazanç vasıtası yapan, güzelliğini tek kıymet ölçüsüne indirgeyen ve teşhiri hürriyetin yegâne nişanesi gibi sunan anlayıştır.
Kadın ve Erkek Birbirlerinin Fıtratını Tanımalı
Kadının kendi yaratılış hususiyetlerini bilmesi kadar karşı cinsin fıtratını tanıması da mühimdir. Çünkü kadın ve erkek, birbirlerinin bedenî ve ruhî hususiyetlerini tanıdıkları, mahremiyetin kıymetini kavradıkları ve karşılıklı hürmeti korudukları ölçüde daha şuurlu münasebetler kurabilirler.
İslâm’ın mahremiyet anlayışı, kadını değersizleştirmek veya erkeği iradesiz kabul etmek üzerine kurulmamıştır. Bilakis hem kadının hem erkeğin insanlık haysiyetini, iffeti ve aile huzurunu korumayı hedefler.
Kadının bedenî cazibesinin hangi şartlarda karşı cinsin dikkatini çekebileceğini bilmesi, giyim ve davranışlarında mahremiyet hassasiyeti taşıması, lüzumsuz tahriklerin önlenmesine katkıda bulunabilir. Bu, kadının bütün mes’uliyeti üstlenmesi demek değildir. Erkek de kendi bakışını, arzusunu ve davranışlarını denetlemekle mükelleftir.
Burada ince bir denge vardır: Kadının mahremiyetini koruması, erkeğin nefsine hâkim olma vazifesini ortadan kaldırmaz; erkeğin nefsine hâkim olması da kadının kendi tercih ve davranışlarından doğan mes’uliyetini yok saymaz.
Asıl gaye, taraflardan birini diğerinin davranışlarından bütünüyle mes’ul tutmak değil; her iki tarafın da kendi vazifesini bilmesi, karşısındakinin haysiyetini gözetmesi ve aile hayatını koruyacak bir ahlâk anlayışı geliştirmesidir.
Erkeklerin Şehveti Nasıl İstismar Ediliyor?
Mes’elenin erkeklerle ilgili tarafı da en az bunun kadar açıktır.
Erkeğin bakışını sürekli bedenî cazibeye yönelten, şehvetini tahrik eden ve dikkatini bu görüntüler üzerinde tutan bir ortam, onun iradesini ve aile hayatını olumsuz etkileyebilir. Bu görüntüler üzerinden ürün satılabilir, ücretli yayınlara yönlendirme yapılabilir, takipçi sayısı artırılabilir ve insanın dikkati ticarî kazanca çevrilebilir.
Böylece erkeğin arzusu da ticaretin ham maddesi hâline getirilir.
Erkek, her gördüğüne bakmayı ve her arzusunun peşinden gitmeyi hürriyet sanabilir. Hâlbuki arzusunu yönetemeyen insan, dışarıdan hür görünse bile kendi nefsinin esiri olabilir.
Üstelik sürekli sunulan yapay güzellik ölçüleri, erkeğin kadın hakkındaki beklentilerini de bozabilir. Gerçek hayattaki insanı, ekranda tekrar tekrar karşısına çıkarılan seçilmiş ve hazırlanmış görüntülerle mukayese etmeye başlayabilir. Bu da eşler arasındaki memnuniyeti, karşılıklı hürmeti ve aile huzurunu zedeleyebilir.
Böyle bir ortamda kadın bedeninin teşhiriyle erkeklerin dikkati çekilir; erkeklerin şehveti harekete geçirilerek kazanç elde edilir; ardından bu döngü daha fazla görüntü, daha fazla ilgi ve daha fazla tüketimle beslenebilir. İşte burada yalnız bir reklam yöntemi değil, insanın zaaflarını kazanca dönüştüren bir istismar düzeni söz konusudur.
Bununla beraber erkeklerin mes’uliyetini kadınlara yüklemek de kadınların mes’uliyetini erkeklerin davranışlarıyla yok saymak da doğru değildir.
Kur’ân-ı Kerîm’in ölçüsü açıktır: Önce mümin erkeklere bakışlarını sakınmaları ve iffetlerini korumaları emredilir; ardından mümin kadınlara da bakışlarını sakınmaları, iffetlerini korumaları ve ziynetlerini gösterme hususunda ilâhî hudutlara riayet etmeleri bildirilir. (Nûr, 24/30-31)
Dikkat edilirse erkeklere yönelik emir, kadınlara yönelik emrin önünde yer alır. Demek ki İslâm, erkeği kendi bakışından ve davranışından mes’ul tutmaktadır. Kadın da kendi tercihlerinden ve davranışlarından mes’uldür.
Bir tarafın hatası, diğer tarafın mes’uliyetini ortadan kaldırmaz.
Kadını yalnızca erkeklerin şehvetinden mes’ul tutmak ne kadar yanlışsa erkeği de kendi nefsine hâkim olma vazifesinden muaf saymak o kadar yanlıştır.
Asıl mes’ele, kadın ve erkeğin birbirini istismar etmesi değil; her ikisinin de insan haysiyetini koruması, birbirlerinin fıtratını tanıması, mahremiyete riayet etmesi ve kendilerini istismar etmek isteyen ticaret düzeneklerine karşı uyanık olmasıdır.
IV. Hürriyet Söylemi ve Arzuların Esareti
Hürriyet, insanın her arzusunu yerine getirmesi midir? Yoksa insanın neyi yapıp neyi yapmayacağına aklı, vicdanı ve sağlam ölçüler çerçevesinde karar verebilmesi midir?
Bu iki anlayış arasında büyük fark vardır.
Bir insan canının istediğini yapmakta serbest olabilir; fakat yaptığı tercihler onu bağımlılığa, borca, ahlâkî çöküntüye veya aile huzurunun kaybına sürüklüyorsa yalnızca tercih yapabilmiş olması, onun gerçekten hür olduğunu göstermeye yetmez.
Hürriyet adı altında sunulan her şey insanı hürleştirmez. Bazen insanın önüne daha fazla seçenek konulur; fakat bu seçeneklerin tamamı onu aynı tüketim çarkının içine çekebilir. Bazen insanın arzu ettiği şeyleri seçmesine izin verilir; fakat arzularının nasıl biçimlendirildiği üzerinde hiç düşünmemesi beklenir.
İşte burada önemli bir ayrım ortaya çıkar: İnsanın önüne seçenekler koymak başka, onun bu seçenekleri hür iradesiyle değerlendirebilmesini sağlamak başkadır.
İnsan düşünmüyorsa, bilgi edinmiyorsa ve tercihlerini sorgulamıyorsa çok sayıda seçenek arasında dolaşırken bile yönlendirilebilir.
Bu durum yalnız kadın bedeni, moda veya eğlenceyle sınırlı değildir. Politik propaganda, reklam, haber dili ve sosyal medya tartışmaları da insanların dikkatini belirli noktalara çekebilir. Bir olayın yalnız bir tarafı gösterilebilir, bazı bilgiler öne çıkarılırken bazıları geri planda bırakılabilir, tekrar edilen bir iddia zamanla doğruymuş gibi algılanabilir.
Ancak her reklamı propaganda, her eğlenceyi tuzak, her siyasî açıklamayı yalan saymak da hakkaniyete aykırıdır. İnsan, iddiaları delilleriyle değerlendirmeli; hem kendi kanaatini hem de karşısındaki iddiayı sorgulamaya açık olmalıdır.
Hakikati arayan insan, yalnız kendisini tasdik eden sözleri dinleyen insan değildir. Kendi kanaatine aykırı delilleri de inceleyebilen, yanlışını fark ettiğinde düzeltebilen insandır.
Böyle bir insanın yönlendirilmesi daha zordur. Çünkü o, yalnız neye inanacağını değil, niçin inandığını da düşünür.
Ey insan! Sana sunulan her tercihi hürriyet, her arzuyu ihtiyaç, her haz duygusunu mutluluk ve her beğeniyi kıymet zannetme. Önce dur, düşün ve sor: Bu tercih beni nereye götürüyor? Bu arzuya kim yön veriyor? Bundan kim kazanç sağlıyor? Neticede ben mi kazanıyorum, yoksa benim zaaflarım üzerinden başkaları mı kazanıyor?
V. Tüketim Çarkı: İhtiyaçların Arzulara, Arzuların Bağımlılığa Dönüşmesi
Tüketim, insan hayatının kaçınılmaz bir parçasıdır. İnsan yer, içer, giyinir, barınır ve ihtiyaçlarını karşılar. Bunların hiçbirini başlı başına mahkûm etmek mümkün değildir.
Fakat ihtiyaç ile arzu arasındaki sınır bulanıklaştığında başka bir durum ortaya çıkar. İnsan, ihtiyacı olmadığı hâlde bir ürünü satın almak ister. Başkasında gördüğünü elde etmeyi kendisi için mecburiyet sayar. Sahip olduklarıyla yetinmek yerine sürekli daha fazlasını arar.
Bazen ürünün kendisinden ziyade onun vaat ettiği itibar satın alınır. Bazen kıyafet, yalnız örtünme veya güzelleşme vasıtası olmaktan çıkar; başkalarına üstünlük gösterme aracına dönüşür. Bazen de insan kendisini iyi hissetmek için alışverişe yönelir; kısa süreli memnuniyet geçince aynı ihtiyacı yeniden duyar.
Bu çarkın devam edebilmesi için insanın elindekilerle yetinmemesi, yeni arzular edinmesi ve bu arzularını mümkün olduğunca çabuk tatmin etmesi teşvik edilebilir.
Böyle bir düzende insan yalnız parasını kaybetmez. Zamanını, dikkatini ve kanaat duygusunu da kaybedebilir. Çalışmasının gayesi hayatını ve ailesini huzur içinde yaşatmak olmaktan çıkıp durmadan yeni şeyler satın alabilmek hâline gelebilir.
İnsan daha çok kazanmak için daha çok çalışır; daha çok çalıştığı için dinlenmeye daha fazla ihtiyaç duyar; dinlenmek için tüketim ve eğlenceye yönelir; bu tüketimi karşılamak için yeniden daha çok kazanmaya çalışır.
Böylece hayat, kendi etrafında dönen bir çarka dönüşebilir.
Burada sorulması gereken sual şudur: İnsan, hayatını kolaylaştıran vasıtaları mı çoğaltıyor, yoksa ihtiyaçlarını çoğaltarak kendi hayatını mı zorlaştırıyor?
İslâm’ın kanaat, israftan kaçınma ve mes’uliyet anlayışı bu noktada insanı yeniden düşünmeye davet eder. Kanaat, çalışmayı bırakmak veya meşru nimetleri terk etmek değildir. Kanaat, insanın sahip olduğu nimetlerin kıymetini bilmesi ve arzularının kölesi olmamasıdır.
İsraftan kaçınmak da yalnız para mes’elesi değildir. Vaktin, sağlığın, dikkatin ve insanın sahip olduğu imkânların yerinde kullanılması da bu şuurun bir parçasıdır.
İnsanın ihtiyacı olmayan bir şeyi satın almaması, her yeni eğlencenin peşinden gitmemesi veya beğenilmek uğruna kendisini tüketmemesi bir mahrumiyet değil, irade göstergesidir.
Çünkü her istediğini elde etmek insanı zenginleştirmediği gibi, her arzusunun peşinden gitmek de insanı hürleştirmez. Bazen insanın en büyük kazancı, satın almadığı bir eşya, vazgeçtiği bir alışkanlık ve koruduğu bir saatlik zamandır.
VI. Spor, Moda ve Eğlence: Her Vasıtanın Bir Sınırı Vardır
Futbol, diğer sporlar, sanat, sinema, moda ve çeşitli eğlenceler kendi başlarına insanı düşünmekten alıkoyan kötülükler değildir. İnsan spor yaparak sağlığını koruyabilir; bir müsabakayı seyrederek dinlenebilir; sanatla güzellik duygusunu geliştirebilir; meşru eğlencelerle ailesi ve dostlarıyla güzel vakit geçirebilir.
Fakat bir vasıta insanın hayatındaki yerini aşarsa, vazifelerini aksatmasına ve ölçülerini kaybetmesine yol açarsa mes’ele değişir.
Bir insan maç seyretmek uğruna namazını, ailesini, işini ve mes’uliyetlerini ihmal ediyorsa burada spor sevgisi sınırını aşmıştır. Bir genç, beğenilmek uğruna eğitimini, ahlâkını ve şahsiyetini ikinci plana atıyorsa burada görünüş merakı insanın önüne geçmiştir. Bir aile, kazancının büyük bölümünü ihtiyaç olmayan şeylere harcarken temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa burada tüketim ölçüsü kaybolmuştur.
Aynı durum dijital mecralar için de geçerlidir. Bir telefon, bilgi edinmek ve haberleşmek için faydalı olabilir. Fakat insanın her boş anını dolduruyor, aile fertleri aynı odada birbirleriyle konuşamaz hâle geliyor ve kişi ekrandan uzak kaldığında huzursuzluk duyuyorsa artık vasıtanın insan üzerindeki hâkimiyeti sorgulanmalıdır.
Burada ölçü, bir faaliyetin adından çok insanın hayatındaki yeri ve neticesidir.
İnsan kendisine şu sualleri sorabilir:
- Bu alışkanlık beni faydalı bilgiye, huzura ve mes’uliyetlerimi yerine getirmeye mi götürüyor?
- Yoksa vaktimi tüketiyor, irademi zayıflatıyor ve vazifelerimden uzaklaştırıyor mu?
- Bu faaliyeti istediğim zaman bırakabiliyor muyum?
- Ona ayırdığım zaman ve para, aileme ve diğer mes’uliyetlerime zarar veriyor mu?
- Benim için bir vasıta olan şey, farkına varmadan hayatımın gayesi hâline mi geldi?
Bu suallerin cevapları, insanın kendi hayatındaki ölçüyü yeniden kurmasına yardımcı olabilir.
Bugün durup kendimize sormayacak mıyız? Bir ömrümüz var ve her geçen gün bu ömürden eksiliyor. Bu ömrün ne kadarını hakikati öğrenmeye, ailemize, ibadetimize ve insanlara faydalı olmaya; ne kadarını ise bizi oyalayan şeylere ayırıyoruz?
VII. İslâm’ın Gösterdiği Yol: Nefsi Yönetmek, Aklı Kullanmak ve Gayeyi Unutmamak
İslâm, insanın arzularını yok saymasını değil, onları meşru ölçüler içinde yönetmesini ister. İnsan ne yalnız bedenden ibarettir ne de bütün arzularından vazgeçmesi gereken bir varlıktır. O, aklı, iradesi ve mesuliyeti bulunan; dünyada bir gaye için yaratılmış bir varlıktır.
Kur’ân-ı Kerîm, insanın yaratılış gayesini şu âyetle bildirir:
“Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)
Kulluk, yalnız belirli vakitlerde yapılan ibadetlerden ibaret değildir. İnsanın hayatını Allah’ın emir ve yasaklarını gözeterek yaşaması; helâl ile haramı, hak ile bâtılı, fayda ile zararı ayırt etmeye çalışması da kulluk şuurunun bir parçasıdır.
Bu şuur, insanı hayattan koparmak için değil, hayatın içinde istikamet sahibi kılmak içindir. İnsan çalışır, kazanır, ailesini geçindirir, dinlenir, sevinir ve nimetlerden faydalanır; fakat bunların hiçbirini yaratılış gayesinin önüne geçirmez.
Kur’ân-ı Kerîm, nefsini arındıranın kurtuluşa ereceğini, onu kötülüklere gömen kişinin ise kayba uğrayacağını bildirir. (Şems, 91/9-10)
Bu sebeple insanın kendi nefsini tanıması, hangi zaaflarının bulunduğunu fark etmesi ve bunları terbiye etmeye çalışması gerekir. Kimi insan öfkesine, kimi mala, kimi makama, kimi beğenilme arzusuna, kimi de şehvetine yenik düşebilir. İnsanların zaafları aynı değildir; fakat her insan kendi zaafları karşısında mes’uliyet taşır.
Bu mücadelenin ilk adımı, insanın kendisini aldatmaktan vazgeçmesidir.
Bir alışkanlığın kendisine zarar verdiğini bildiği hâlde onu savunmak, her arzuyu hak gibi görmek ve her eleştiriyi hürriyete saldırı saymak, insanın kendisini düzeltmesini zorlaştırır.
Buna karşılık insan hatasını kabul edebilir; kendisine sınırlar koyabilir; zamanını ve harcamalarını gözden geçirebilir; faydasız alışkanlıklarını azaltabilir; okumaya, tefekküre, ibadete ve ailesiyle sahici münasebetler kurmaya daha fazla vakit ayırabilir.
İslâm’ın istediği insan, dünyadan elini eteğini çekmiş, nimetlerden bütünüyle uzaklaşmış bir insan değildir. İstediği insan; nimetleri tanıyan, onlardan meşru ölçüler içinde faydalanan, nefsine hâkim olmaya çalışan ve hayatının gayesini unutmayan insandır.
Kendimizi ve Ailemizi Nasıl Koruyabiliriz?
İnsanı ve ailesini fikrî, ruhî ve tüketim kaynaklı yıpranmadan korumak; yalnızca mevcut durumdan şikâyet etmekle veya suçu başkalarına yüklemekle mümkün değildir. Bunun için bilinçli bir gayret, kararlı bir duruş ve devamlı bir muhasebe gerekir.
Bu sebeple yapılması gerekenler açıktır:
Birincisi: Okuma alışkanlığını yeniden hayatımızın merkezine almalıyız.
Faydalı kitaplar okumaya her gün vakit ayırmalı, kısa videolar ve birbirinden kopuk paylaşımlarla yetinmemeliyiz. Her duyduğumuzu doğru kabul etmemeli; haberin kaynağını araştırmalı, iddiaları delilleriyle değerlendirmeli, haber ile yorumu ve tahmini birbirinden ayırmalıyız. Çünkü çok tekrarlanan bir söz, sırf yaygınlaştığı için hakikat hâline gelmez. Derinlemesine okumak, düşüncelerimizi düzene koyar; mes’eleleri kendi bağlamında anlamamıza, delil ile intibaı birbirinden ayırmamıza yardımcı olur.
İkincisi: Zamanımızı korumalı, dijital mecraları bilinçli kullanmalıyız.
Telefon ve diğer cihazlarla ne kadar vakit geçirdiğimizi takip etmeli, lüzumsuz kullanıma sınırlar koymalı, gereksiz bildirimleri kapatmalı ve faydalı işlere bilerek vakit ayırmalıyız. İbadet, ders, çalışma veya aile sohbeti vakti geldiğinde cihazları bir kenara bırakabilmeliyiz. Her bildirime düşünmeden karşılık vermek yerine, ne zaman ve ne kadar kullanacağımıza kendimiz karar vermeliyiz. Zamanımızı biz yönetmezsek başkaları onu kendi menfaatleri doğrultusunda yönetir.
Üçüncüsü: Tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmeliyiz.
Bir şeyi satın almadan önce kendimize şu soruları sormalıyız: Buna gerçekten ihtiyacım var mı? Fiyatı imkânlarıma uygun mu? Bunu faydası için mi, yoksa başkalarına ayak uydurmak için mi alıyorum? Bu alışveriş beni israfa, borca veya yerine getirmem gereken bir hakkı ihmal etmeye sürükler mi? Her arzuladığımız şeyi edinmek zorunda olmadığımızı, her yeni çıkan şeyi satın almanın da ilerleme sayılamayacağını bilmeliyiz. İhtiyaçlarımızı karşılamak başka, arzularımızın peşinde tüketilmek başkadır.
Dördüncüsü: Kadın ve erkeğin haysiyetini koruyan bir anlayışı benimsemeliyiz.
Kadını yalnız bedeni ve dış görünüşüyle değerlendirmemeli; erkeği de yalnız şehveti üzerinden tanımlamamalıyız. İnsanı arzu uyandıran, dikkat çeken ve kazanç sağlayan bir araca indirgeyen anlayışa karşı uyanık olmalıyız. Kadın bedenini ticaretin ve tüketimin vasıtası hâline getiren tanıtımları sorgulamalı, bu anlayışın yayılmasına bilerek veya bilmeyerek katkıda bulunmaktan kaçınmalıyız. Erkekler de bakışlarını ve arzularını yönetme mes’uliyetini başkalarına yüklememeli; kendi iradelerinden ve tercihlerinden sorumlu olduklarını unutmamalıdır. İnsanın haysiyetini korumak, hem başkalarının haklarına riayet etmeyi hem de kendi nefsini dizginlemeyi gerektirir.
Beşincisi: Çocuklarımızı yalnız yasaklarla değil, anlayış ve şuur kazandırarak yetiştirmeliyiz.
Çocuklarımızı her teknolojiden ve eğlenceden bütünüyle uzak tutmak yerine, bunların fayda ve zararlarını tanımalarına yardımcı olmalıyız. Bir görüntünün, reklamın veya alışkanlığın niçin zararlı olabileceğini açıklamalı; soru sormalarına, düşünmelerine, araştırmalarına ve kendi tercihlerini doğru ölçülerle yapmalarına imkân tanımalıyız. Ne zaman devam edeceklerini, ne zaman duracaklarını ve hangi şeylerden uzak durmaları gerektiğini öğretmeliyiz. Bununla birlikte, çocuklarımızdan beklediğimiz ölçülülüğü önce kendi hayatımızda göstermeliyiz. Çünkü çocuklarımıza yalnız ne söylediklerimizle değil, nasıl yaşadığımızla da örnek oluruz.
Altıncısı: Aileye ve hakikî insan münasebetlerine yeniden değer vermeliyiz.
Eşimizle, çocuklarımızla ve anne babamızla konuşmaya, onları dikkatle dinlemeye, sevinçlerini ve sıkıntılarını paylaşmaya vakit ayırmalıyız. Aynı evde bulunmayı, hakikî beraberlik için yeterli görmemeliyiz. Çünkü aile bağları yalnız aynı çatı altında yaşamakla değil; gönül ve zihin beraberliğiyle, karşılıklı ilgiyle, hürmetle ve fedakârlıkla güçlenir. Ekranların, telefonların ve dijital meşgalelerin ailemize ayırmamız gereken vakti çalmasına izin vermemeliyiz. Aynı evde yaşamak başka, aynı hayatı paylaşmak başkadır.
Yedincisi: Eğlence, spor ve dinlenmeyi hayatın gayesi hâline getirmemeliyiz.
Eğlenmeye, spor yapmaya ve dinlenmeye ihtiyacımız vardır. Ancak bunlar hayatın bütününü kaplamamalı; ibadet, aile, ilim, çalışma ve insanlara faydalı olma vazifelerimizi gölgede bırakmamalıdır. Bedenimizin dinlenmeye, nefsimizin meşru zevklere, ailemizin ilgi ve ihtimama, işimizin hakkıyla yapılmaya, dinimizin ise ibadet ve itaate hakkı olduğunu unutmamalıyız. Bir hakkı yerine getirirken diğer hakları ihmal etmemeli, hayatımızda ölçüyü ve dengeyi korumalıyız. Çünkü bir ihtiyacın meşru olması, onun ölçüsüzce karşılanmasını doğru hâle getirmez.
Sekizincisi: Kendimizi düzenli olarak muhasebe etmeliyiz.
Her günün sonunda kendimize şu soruları sormalıyız: Bugün ne öğrendim? Hangi faydalı işi yaptım? Vaktimin ne kadarını boş yere harcadım? Harcamalarımda ölçüyü korudum mu? Davranışlarım aileme ve çevreme fayda mı sağladı, zarar mı verdi? Aldığım kararlar beni hedefime yaklaştırdı mı, yoksa ondan uzaklaştırdı mı? Bu soruları kendimizi suçlamak veya ümitsizliğe düşmek için değil, eksiklerimizi görmek ve yarınımızı daha iyi hâle getirmek için sormalıyız. Kendini hesaba çekmeyen insan, farkına varmadan başkalarının hesabına yaşamaya başlayabilir.
Dokuzuncusu: Hürriyetimizi arzularımızın esiri olmamakta aramalıyız.
Hürriyet, insanın aklına gelen her şeyi yapması ve her arzusunun peşinden gitmesi değildir. Gerçek hürriyet, doğruyu bilerek tercih edebilmek; yanlış olduğunu bildiği hâlde nefsinin istediği bir şeyden vazgeçebilmektir. Her isteğin yerine getirilmesini hürriyet, her arzunun tatmin edilmesini mutluluk zannetmemeliyiz. Bazen insanın eline zincir vurulmaz; ona öyle bir konfor sunulur ki esaretini hürriyet, zincirlerini de imkân zanneder. Bu sebeple irademizi güçlendirmeli, arzularımızı doğru ölçülerle yönetmeli ve tercihlerimizin bizi nereye götürdüğünü sorgulamalıyız.
Onuncusu: Parlak sloganlara ve cazip vaatlere aldanmamalıyız.
Fikirleri ve davranışları yalnızca adlarına, süslü sözlerine veya cazip vaatlerine göre değil; delillerine, hakikî mahiyetlerine ve doğurdukları neticelere göre değerlendirmeliyiz. Hürriyet adı altında sunulan her şeyin insanı hür kılmadığını, mutluluk vaadiyle pazarlanan her şeyin huzur getirmediğini, kazanç sağlayan her işin de insan için faydalı olmadığını bilmeliyiz. Bir düşünceyi veya uygulamayı değerlendirirken kimin ne söylediğinden önce, neyi savunduğuna, hangi delillere dayandığına ve insan hayatında ne gibi neticeler doğurduğuna bakmalıyız. Çünkü hakikatin ölçüsü, ona verilen isim değil; delili ve gerçek neticesidir.
Okumayı, düşünmeyi ve araştırmayı bilen; haberleri kaynağına göre değerlendiren; vaktinin ve parasının kıymetini takdir eden; arzularını ölçülü biçimde yöneten ve aile bağlarını canlı tutan insanlar, dikkatlerini ve tüketimlerini hedef alan baskılar karşısında daha dirençli olacaktır.
Aile, bu şuurun kazanıldığı ilk mekteptir. Çocuklarımızın akıllarını kullanmayı, doğruyu yanlıştan ayırmayı ve iradelerini korumayı öğrendikleri bir aile ortamı oluşturabilirsek onları yalnız bugünün tehlikelerine karşı korumakla kalmaz, yarının imtihanlarına karşı da güçlendirmiş oluruz.
SONUÇ: Esaretin En Tehlikelisi, Esir Olduğunu Fark Etmemektir
İnsanlık, bilgiye ulaşmanın hiç olmadığı kadar kolaylaştığı bir çağda yaşıyor. Buna rağmen bilgiye ulaşmakla bilgi sahibi olmak, görüntü görmekle hakikati kavramak, çok seçenek arasında dolaşmakla hür olmak aynı şey değildir.
İnsan, elindeki vasıtalar arttıkça daha şuurlu bir hayat yaşayabilir; fakat bu vasıtalar onun zamanını, dikkatini ve arzularını yönetmeye başladığında kendi imkânlarının esiri de olabilir.
Mes’elenin özü budur.
Okumayan insan, başkalarının düşüncelerini kendi düşüncesi sanabilir. Sorgulamayan insan, kendisine sunulan her vaadi hakikat zannedebilir. Nefsini yönetemeyen insan, arzularının peşinden sürüklenebilir. Tüketimi hayatının gayesi hâline getiren insan, sahip oldukları arttığı hâlde kanaat ve huzur bakımından fakirleşebilir.
Kadının bedenini ticaret malzemesine dönüştüren anlayış, kadının haysiyetini zedelediği gibi erkeğin şehvetini de kazanç kapısına çevirebilir. Her arzuyu hürriyet, her teşhiri cesaret, her tüketimi gelişme ve her eğlenceyi mutluluk sayan anlayış ise insanın kendi hayatı üzerinde düşünmesini zorlaştırabilir.
Fakat bu tablo karşısında ümitsizliğe kapılmak da doğru değildir. İnsan, kendisine sunulan her alışkanlığı kabul etmek zorunda değildir. Her reklamın peşinden gitmek, her görüntüye bakmak, her yeni ürünü satın almak ve her boş anını eğlenceyle doldurmak mecburiyetinde değildir.
İnsan okuyabilir, düşünebilir, sorgulayabilir; nefsini tanıyabilir, iradesini güçlendirebilir ve hayatını daha sağlam ölçüler üzerine kurabilir.
Bunun için önce şu hakikati kabul etmek gerekir: İnsanın her arzusunun yerine getirilmesi, onun iyiliğine değildir. Bazen insanın gerçek hürriyeti, arzuladığı şeyden vazgeçebilmesinde ortaya çıkar.
Kur’ân-ı Kerîm’in gösterdiği yol, insanı ne dünyadan koparmak ne de dünya nimetlerini hayatın yegâne gayesi hâline getirmektir. Asıl gaye, insanın dünyada yaşarken yaratılış gayesini unutmaması; aklını, iradesini ve imkânlarını hak, adalet, iffet ve mes’uliyet istikametinde kullanmasıdır.
Ey insan! Kendine bir daha sor: Sana sunulan keyfi, konforu ve eğlenceyi sen mi yönetiyorsun; yoksa bunlar mı zamanını, arzularını, tercihlerini ve nihayet hayatını yönetiyor?
Unutma! Vasıta gayenin önüne geçtiğinde insan istikametini kaybeder. Konfor, mes’uliyetin yerini aldığında irade zayıflar. Haz, hayatın gayesi hâline geldiğinde ise insan, kendi esaretini hürriyet; kendisini bağlayan zincirleri imkân zannetmeye başlayabilir.
İşte bu sebeple bugün her zamankinden daha fazla durup düşünmeye, okumaya, sorgulamaya ve kendimizle yüzleşmeye ihtiyacımız var. Bize sunulanların cazibesine kapılmadan önce mahiyetini, vaatlerine aldanmadan önce neticelerini, kazandırdıklarına sevinmeden önce bizden neler götürdüğünü sorgulamalıyız.
Bu suallerin cevabını başkalarının hayatında aramadan önce kendi hayatımıza bakmalıyız. Neye ne kadar vakit ayırdığımızı, hangi arzuların peşinden sürüklendiğimizi, nelerden vazgeçemediğimizi ve tercihlerimizin bizi nereye götürdüğünü kendimize sormalıyız.
Çünkü insan, esaretini fark etmeden ondan kurtulamaz; hürriyet sandığı şeyleri sorgulamadan da hakikî hürriyete kavuşamaz.
Öyleyse asıl mes’ele şudur: Hayatımızın hâkimi biz miyiz, yoksa farkına varmadan kendi esaretimizi besleyen bir düzenin gönüllü mahkûmları mıyız?
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
11.10.2026 – OF
Dipnotlar
[1] Avrupa Parlamentosu, Report on Addictive Design of Online Services and Consumer Protection in the EU Single Market, A9-0340/2023, 8 Kasım 2023. Raporda bazı dijital hizmetlerin kullanıcıların dikkatini ve platformda geçirdikleri zamanı artırmaya yönelik tasarım özellikleri ile kullanıcıların psikolojik zaaflarından ticarî maksatlarla faydalanılması mes’elesi ele alınmaktadır.
[2] American Psychological Association, Report of the APA Task Force on the Sexualization of Girls, 2007. Raporda reklam ve medya dâhil çeşitli mecralarda cinselleştirilmiş görüntülerin yaygınlaşmasının kız çocuklarının benlik algısı ve sağlıklı gelişimi üzerindeki muhtemel tesirleri incelenmektedir.
ترجمة من التركية إلى العربية: 👇
هل يُراد إنسانٌ لا يقرأ ولا يفكّر ولا يتساءل؟
الاستعباد من خلال المتعة والراحة والترفيه
مقدمة: متى يتوهّم الإنسان أن أسره حرية؟
هل يعني تقديم كل ما يشتهيه الإنسان أنه أصبح حرًّا؟ وهل يدلّ إغراقه في ألوان الترفيه، وتمكينه من الوصول إلى ما يرغب فيه، وتركه يقضي يومه كما يحلو له، على أنه بلغ حقيقة السعادة والطمأنينة؟ أم يمكن أن يفقد الإنسان، من حيث لا يشعر، غاية حياته وعقله وإرادته وحريته، وهو يركض وراء الملذّات التي تشغله وتستحوذ على وقته؟
إن أخطر أنواع الاستعباد ليس ما يبدأ بالأغلال والقيود، بل ما يبدأ بالراحة والترف، ويتسلّل إلى النفس من أبواب الشهوة والاعتياد والتسلية الدائمة. فقد يُسلب الإنسان حريته من غير أن يُقيَّد جسده، وقد يُستنزف عقله من غير أن يُمنع من الكلام، وقد يُوجَّه سلوكه من غير أن يشعر بأن أحدًا يوجّهه.
وليس المقصود من هذا الكلام أن كل متعة مذمومة، أو أن الراحة والترفيه أمران محرّمان في ذاتهما، أو أن كل وسيلة حديثة تُستخدم لإفساد الإنسان. فالراحة حاجة، والترفيه المباح قد يكون نافعًا، والتقنية يمكن أن تكون وسيلة للعلم والعمل وخدمة الناس. إنما المسألة الحاسمة هي: هل بقيت هذه الأمور وسائل تخدم الإنسان، أم تحوّلت إلى غايات تستعبده؟
فالفرق كبير بين أن يستخدم الإنسان الوسيلة بإرادته، وأن يصبح هو أداةً في يدها؛ وبين أن يستمتع بالنعمة، وأن تتحوّل النعمة إلى قيد؛ وبين أن يملك وقتَه، وأن يُستنزف وقتُه في مطاردة رغبات لا تنتهي.
يا أيها الإنسان، ألا يجدر بك أن تتوقف قليلًا، وأن تسأل نفسك: من الذي يختار لي ما أراه وأسمعه؟ ومن الذي يستحوذ على وقتي؟ وهل أستخدم هذه الوسائل لتحقيق غاية نافعة، أم أنها تعيد تشكيل رغباتي وتوجّه قراراتي من حيث لا أشعر؟
إن السؤال ليس عمّا إذا كانت الحياة تتضمن المتعة والراحة، بل عمّا إذا كان الإنسان لا يزال قادرًا على ضبطهما، أم أنه أصبح أسيرًا لهما.
أولًا: الإنسان الذي لا يقرأ ولا يفكّر ولا يتساءل أسهل توجيهًا
إن الإنسان الذي يقرأ، ويتأمل، ويقارن، ويسأل عن الأدلة، لا يقبل كل ما يُعرض عليه لمجرد أنه شائع، ولا يصدّق كل ما يسمعه لمجرد أن قائله مشهور، ولا يجعل كثرة التكرار دليلًا على صحة الفكرة.
أما من يبتعد عن القراءة، ويهجر التفكير، ويتخلّى عن التثبت، فإنه يصبح أكثر عرضةً لتصديق الشائعات، والانقياد للدعاية، والتأثر بالإثارة العاطفية، واتخاذ القرارات بناءً على الانطباعات العابرة.
ولهذا جاء التوجيه القرآني واضحًا في النهي عن اتباع ما لا يقوم على علم، قال الله تعالى:
﴿وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولًا﴾ [الإسراء: ٣٦]
فالإنسان مسؤول عن سمعه وبصره وفؤاده، وليس له أن يتعامل مع الأخبار والأفكار تعاملًا عشوائيًّا، من غير تثبّت ولا تمييز بين الحق والباطل.
إن من لا يسأل عن الدليل يسهل أن يُخدع، ومن لا يقارن بين الأقوال يسهل أن يُوجَّه، ومن لا يراجع أفكاره قد يتحول إلى مروّج لما لا يعرف حقيقته.
وهنا ينبغي التنبيه إلى أمر مهم: ليس كل من لا يقرأ عاجزًا عن التفكير، ولا كل قارئ يمتلك بالضرورة حسن التمييز؛ فالعبرة ليست بكثرة المعلومات وحدها، وإنما بالقدرة على فهمها ونقدها ووضعها في موضعها الصحيح.
وقد يملك الإنسان شهادات كثيرة، لكنه يستسلم للدعاية إذا وافقت هواه. وقد يكون قليل التعليم الرسمي، لكنه يتمتع ببصيرة تجعله يتثبت قبل أن يحكم. فالمقصود هو إحياء العقل، لا التفاخر بالمعلومات، وتعويد النفس على طلب الحق، لا جمع المعارف من غير فهم.
فرعون نموذج قرآني في استغلال السلطة والتضليل
يعرض القرآن الكريم نموذجًا لمن استعمل سلطته في تضليل قومه، حتى أطاعوه فيما دعاهم إليه. قال الله تعالى:
﴿فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ﴾ [الزخرف: ٥٤]
فالآية تبيّن أن فرعون استخفّ قومه، فاستجابوا له وأطاعوه، وتكشف خطر السلطة حين تُستعمل في تضليل الناس بدل هدايتهم إلى الحق.
لكن الإنصاف العلمي يقتضي ألّا ننسب إلى التاريخ ما لا يثبته الدليل. فالآية لا تثبت، بمفردها، أن فرعون أنشأ نظامًا قائمًا على إغراق قومه في الترفيه والملذات بغرض تعطيل عقولهم. ومثل هذا الادعاء التاريخي يحتاج إلى أدلة مستقلة.
إن العبرة التي يدل عليها النص واضحة: قد تُستعمل السلطة للتضليل، وقد يُستغل ضعف الوعي في حمل الناس على الطاعة. أما تفاصيل الوقائع التاريخية، فيجب أن تُبحث وتُثبت بأدلتها، لا أن تُحمّل النصوص ما لا تدل عليه.
وهذه قاعدة لا غنى عنها في كل نقاش: ينبغي أن نميّز بين الحقيقة الثابتة، والتفسير، والاحتمال، والتمنّي. فليس كل تحليل حقيقةً تاريخية، وليس كل احتمال دليلًا، وليس كل كلام مؤثر كلامًا صحيحًا.
ثانيًا: المتعة والراحة والترفيه؛ أوسائل هي أم غايات؟
لا تستقيم حياة الإنسان من غير راحة، ولا يُطلب منه أن يعيش في تعب دائم، ولا أن يحرم نفسه من كل مباح. وإنما الخلل أن تتجاوز الوسيلة حدّها، فتتحول إلى غاية تستولي على الحياة.
فالطعام وسيلة لحفظ الحياة، لكنه إذا أصبح الشغل الشاغل للإنسان أفسد عليه توازنه. والمال وسيلة لقضاء الحاجات، لكنه إذا تحوّل إلى غاية مطلقة قد يدفع صاحبه إلى التضحية بالمبادئ والحقوق. والراحة نعمة، لكنها إذا صارت هروبًا دائمًا من المسؤولية أضعفت الإرادة. والترفيه قد يجدد النشاط، لكنه إذا استغرق الساعات والأيام حرم الإنسان من واجباته وأهدافه.
وقد نبّه النبي صلى الله عليه وسلم إلى نعمتين يغفل كثير من الناس عن قدرهما، فقال:
«نِعْمَتَانِ مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ: الصِّحَّةُ وَالْفَرَاغُ»
[صحيح البخاري، كتاب الرقاق، حديث ٦٤١٢]
فالوقت ليس فراغًا بلا قيمة، والصحة ليست نعمة مضمونة إلى الأبد. وكل ساعة تمضي لا تعود، وكل مرحلة من العمر تنقضي لا يمكن استرجاعها.
تأمّل حال من يجلس أمام هاتفه ساعات طويلة، ينتقل من مقطع إلى آخر، ومن خبر إلى خبر، ومن صورة إلى صورة، ثم يفاجأ بانقضاء يومه من غير أن ينجز ما كان ينوي إنجازه. قد يشعر أنه اختار بنفسه ما يشاهده، لكن هل اختار فعلًا أن يقضي كل هذه الساعات؟ وهل كان يدرك كيف انتقل من دقائق قليلة إلى وقت طويل استُهلك من عمره؟
لم يعد الأمر في بعض الخدمات الرقمية مجرد عرض ما يطلبه المستخدم؛ إذ تُصمَّم بعض التطبيقات والخدمات بخصائص تشجّع على استمرار الاستخدام، وتستثمر في جذب الانتباه وإبقائه أطول وقت ممكن. وقد تناول تقرير للبرلمان الأوروبي مسألة التصميم الإدماني لبعض الخدمات الرقمية، وما قد يترتب عليه من استغلال مواطن الضعف لدى المستهلكين، وتعظيم الوقت والبيانات والأموال التي تُستخرج من الاستخدام [١].
ولا يعني ذلك أن جميع الخدمات الرقمية تعمل بالطريقة نفسها، أو أن كل شركة تتبع غاية واحدة، أو أن كل وسيلة ترفيهية صُممت لإفساد الإنسان. فالنماذج التجارية تختلف، والوسائل تتفاوت في أهدافها وأساليبها.
لكن الحقيقة التي تستحق التأمل هي أن بعض الجهات قد تستفيد ماديًّا من استمرار انتباه المستخدم، حتى عندما لا يكون هذا الاستمرار في مصلحته. وحين يصبح الوقت الذي يقضيه الإنسان في الخدمة مصدرًا للربح، قد تنشأ مصلحة في إبقائه مشغولًا بها أطول مدة ممكنة.
وهنا يجب أن يسأل الإنسان نفسه: هل أستخدم هذه الوسيلة عندما أحتاج إليها، أم أنها تستدعيني في كل لحظة؟ هل أملك قرار التوقف، أم أجد نفسي أعود إليها من غير حاجة حقيقية؟ وهل تضيف إلى علمي وحياتي، أم تستهلك وقتي وتشتت ذهني؟
إن أخطر ما في هذه الحال أن الإنسان قد يظن نفسه حرًّا لأنه يختار بين آلاف المواد المعروضة عليه، بينما يغفل عن السؤال الأهم: من الذي يوجّه اختياراته، ويحدد ما يظهر أمامه، ويشجعه على الاستمرار؟
ثالثًا: تحويل الشهوة والاستهلاك إلى تجارة من خلال جسد المرأة
هذا أيضًا من أهم جوانب المسألة التي ينبغي الحديث عنها بوضوح وصراحة.
يُستَخدم جسد المرأة اليوم، في بعض مجالات الإعلان والأزياء والترفيه والترويج، لجذب انتباه الرجال، وإثارة رغباتهم، ودفعهم إلى الاستهلاك، حتى عندما لا تكون له أي صلة مباشرة بالمنتج المراد بيعه.
ففي الإعلانات عن السيارات والعطور والمشروبات والملابس وغيرها من المنتجات، قد تُعرَض صور لنساء لا تربطهن بالمنتج أي علاقة. وهكذا يتحوّل وجه المرأة ولباسها وجاذبيتها الجسدية إلى وسيلة لترسيخ صورة المنتج في الأذهان، وحثّ الزبائن على شرائه.
ومن أبرز مظاهر هذا التوجّه إبراز أجزاء من جسد المرأة، كالساقين وربلتي الساقين والصدر والبطن، التي يُعلَم أنها تسترعي انتباه الرجال من الناحية الجنسية، ونشر مظاهر التبرّج والتعرّي وإبراز الجاذبية الجسدية تحت اسم الموضة.
وهكذا لا يُباع المنتج وحده، بل تُستثار الرغبات أيضًا. وتُستغلّ الشهوة لجذب انتباه الناس، ثم يُوجَّه الاهتمام الناشئ عنها نحو الاستهلاك. وبذلك يتحوّل جسد المرأة إلى وسيلة إعلانية، وتصبح رغبات الرجال وسيلة لتحقيق الأرباح.
والسؤال الذي ينبغي طرحه هنا هو: هل ما يُزعَم أنه يزيد من قيمة المرأة هو أن يصبح جسدها أكثر ظهورًا وانكشافًا، أم أن تُعرَف بشخصيتها وأخلاقها وعلمها وعفتها وكرامتها الإنسانية؟
إن التوجّه الذي يجعل من جاذبية المرأة الجسدية وسيلة للكسب ينطوي على خطر اختزالها في بعض أجزاء جسدها، وفي قدرتها على إثارة رغبات الآخرين، بدلًا من التعريف بها بوصفها إنسانة تحمل جملة من القيم والخصائص التي تمنحها مكانتها وكرامتها. فالمسألة هنا ليست أخلاقية فحسب، بل تتعلق أيضًا بالمعايير التي نقيس بها قيمة الإنسان.
وهذا النقد لا يقتصر على الجانب الديني وحده. فقد نبّه التقرير الذي أعدّته الجمعية الأمريكية لعلم النفس بشأن إضفاء الطابع الجنسي على الفتيات إلى الأضرار التي قد تنجم عن انتشار الصور ذات الطابع الجنسي في وسائل متعددة، منها الإعلانات ووسائل الإعلام، وانعكاس ذلك على تصوّر الفتيات لذواتهن وعلى نموّهن السليم. كما تناول التقرير نتائج محتملة، من بينها تدنّي تقدير الذات واضطرابات الأكل والاكتئاب. [2]
وليس قصدنا هنا إلقاء اللوم على النساء جميعًا، ولا تصوير الرجال على أنهم كائنات فاقدة للإرادة. وإنما تتمثّل المسألة في كشف التوجّه الذي يحوّل جسد المرأة إلى سلعة تجارية، ويسعى إلى تحقيق الأرباح من استغلال مواطن الضعف الفطرية لدى المرأة والرجل على السواء.
هل تُختزل قيمة المرأة في جمالها؟
عندما يبدأ قياس قيمة المرأة بمظهرها الخارجي وحده، فقد يتراجع الاهتمام بعقلها وأخلاقها وعلمها وجهدها وشخصيتها وكرامتها الإنسانية.
فإذا كانت المرأة تتلقى باستمرار رسالة مفادها: «كوني أكثر جاذبية، وانالي إعجاب الآخرين أكثر، واجذبي مزيدًا من الأنظار؛ فبهذا وحده تصبحين ذات قيمة»، فإن في ذلك خداعًا خطيرًا. ذلك أن ازدياد ما يُبذل من جهد ومال لنيل الإعجاب قد يزيد أيضًا من ميل الإنسان إلى تقييم نفسه وفقًا لنظرات الآخرين إليه.
وحين تربط المرأة قيمتها بإعجاب الآخرين بها، قد يتحوّل هذا الإعجاب إلى وسيلة للهيمنة عليها. فقد يسوّق عالم الموضة والجمال كل معيار جديد وكأنه حاجة لا غنى عنها؛ فما كان يُعدّ كافيًا بالأمس قد يُصوَّر اليوم على أنه غير كافٍ. وهكذا قد يشعر الإنسان بأنه مضطر إلى تجديد مظهره وتغييره باستمرار، في خضمّ سباق لا ينتهي.
وهناك مسألة أخرى تستحق الوقوف عندها: هل يؤدي التشجيع، باسم الموضة والحرية، على كشف المرأة المزيد من جسدها، وإبراز جاذبيتها الجسدية بدرجة أكبر، وجذب انتباه الرجال إليها بصورة أوسع، إلى زيادة قيمتها الأخلاقية والمعنوية؟ أم أنه يعزّز التوجّه الذي يختزل قيمة المرأة في مدى ظهور جسدها وانكشافه؟
لا شكّ في أنه لا يمكن الحكم على القيمة الأخلاقية للإنسان من خلال لباسه وحده. فعند الحكم على أي إنسان، ينبغي النظر في نيّته وشخصيته وسلوكه مجتمعة. ومع ذلك، ينبغي أيضًا التساؤل عمّا يبرزه نمط معين من اللباس، وأيّ توجّه يعزّزه، وعلى أيّ معايير يدرّب الناس على تقييم بعضهم بعضًا.
إن الاعتقاد بأن المرأة تزداد قيمة كلما ازداد جسدها انكشافًا يحمل خطر تقييمها لا من خلال شخصيتها، بل بمقدار ما تستطيع إثارة رغبات الآخرين. فهل يمكن القول إن مثل هذا التوجّه يمنح المرأة مزيدًا من الاحترام والتقدير؟
ولا يقتصر تأثير هذا التوجّه الذي يبرز الجاذبية الجسدية للمرأة على نظرة الناس إلى شخصيتها، بل قد يمتدّ إلى طبيعة العلاقات بين المرأة والرجل أيضًا. فعندما يصبح المظهر الخارجي والجاذبية الجسدية محورًا لتقييم الزوجين أحدهما للآخر، بدلًا من التركيز على الأخلاق والوفاء وحسن العشرة وصفات شريك الحياة، فإن ذلك يثير مسألة جديرة بالبحث من حيث أثرها في استقرار الأسرة وطمأنينتها.
ومن هنا ينبغي البحث بجدية في السؤال الآتي: كيف تؤثر البيئة التي تُبرَز فيها الجاذبية الجسدية باستمرار، ويُقدَّم فيها الجمال وكأنه معيار ثابت لا يتغيّر، ويُقارِن فيها الناس أنفسهم بعضهم ببعض على الدوام، في التوقعات المتعلقة بالزواج؟ وإلى أيّ مدى يمكن أن تؤثر في حالات عدم الرضا بين الزوجين، وضعف الوفاء، وحالات الطلاق؟
لا ينبغي الإجابة عن هذه الأسئلة بأحكام مسبقة، بل لا بدّ من الاستناد إلى دراسات موثوقة وبيانات ملموسة. وليس من الصواب، ولا من الإنصاف، ردّ كل حالة طلاق إلى نمط اللباس. لكن ليس من الصواب أيضًا تجاهل الآثار المحتملة للتوجّه الذي يشجّع على كشف الجسد، عند البحث في مختلف العوامل التي قد تؤثر في استقرار الأسرة.
وهنا يظهر تناقض آخر: فبعض الأنماط التي تُقدَّم للمرأة باسم الحرية قد تدفعها إلى كشف جسدها، والسعي الدائم إلى نيل إعجاب الآخرين، واستمالة رغباتهم. وفي مثل هذه الحالة، قد يتحوّل خطاب الحرية، من حيث لا تشعر المرأة، إلى ستار يخفي وراءه نوعًا جديدًا من التبعية.
فعندما يُقال للمرأة: «جسدك ملك لك وحدك، ومن حريتك أن تستخدميه كما تشائين»، لماذا لا تُفحَص بما يكفي مصالح الجهات التي تحقق الأرباح من عرض جسدها؟ وهل يعني ازدياد ظهور المرأة بالضرورة ازدياد حريتها؟ ومن الذين يجنون الأرباح من لفتها للأنظار، ونيلها الإعجاب، وقدرتها على إثارة رغبات الآخرين؟
إن البحث عن إجابات لهذه الأسئلة لا يعني الانتقاص من حرية المرأة، بل يعني، على العكس، إخضاع المصالح الكامنة وراء الخيارات التي تُقدَّم باسم الحرية للفحص والتمحيص.
وبالطبع، لا تتبع جميع النساء الدوافع نفسها في اختيار ملابسهن، ولا تحمل خيارات الموضة جميعها المعنى نفسه، كما أن الإعلانات لا تهدف كلها إلى الغرض ذاته. ولا يمكن الجزم بنيّة الإنسان اعتمادًا على لباسه وحده. فالنقد هنا لا يستهدف النساء جميعًا، وإنما يستهدف التوجّه الذي يجعل جسد المرأة وسيلة للكسب، ويختزل جمالها في معيار وحيد للقيمة، ويقدّم كشف الجسد وكأنه العلامة الوحيدة على الحرية.
على المرأة والرجل أن يعرف كلٌّ منهما فطرة الآخر
إن معرفة المرأة بخصائص خلقتها لا تقل أهمية عن معرفتها بفطرة الجنس الآخر. فالمرأة والرجل يستطيعان إقامة علاقات أكثر وعيًا كلما تعرّف كلٌّ منهما إلى الخصائص الجسدية والنفسية للآخر، وأدركا قيمة الخصوصية والاحتشام، وحافظا على الاحترام المتبادل.
إن مفهوم الستر والخصوصية في الإسلام لا يقوم على الانتقاص من قيمة المرأة، ولا على اعتبار الرجل كائنًا فاقدًا للإرادة. بل يهدف إلى صيانة الكرامة الإنسانية والعفة والحياة الأسرية لدى المرأة والرجل على السواء.
إن إدراك المرأة للظروف التي قد تجذب فيها جاذبيتها الجسدية انتباه الجنس الآخر، وحرصها على مراعاة الستر والخصوصية في لباسها وسلوكها، قد يسهمان في الحدّ من الإثارة غير الضرورية. ولا يعني ذلك تحميل المرأة المسؤولية كلها؛ فالرجل أيضًا مكلّف بضبط نظره ورغباته وسلوكه.
وهنا تكمن دقة التوازن: فحرص المرأة على صيانة خصوصيتها لا يُسقط عن الرجل واجب ضبط النفس، كما أن ضبط الرجل لنفسه لا يعني تجاهل مسؤولية المرأة عن اختياراتها وسلوكها.
والغاية الأساسية ليست تحميل أحد الطرفين المسؤولية الكاملة عن تصرفات الطرف الآخر، بل أن يعرف كلٌّ منهما واجبه، ويراعي كرامة الآخر، وينمّي منظومة أخلاقية تحمي الحياة الأسرية وتصون استقرارها.
كيف تُستغل شهوات الرجال؟
إن الجانب المتعلق بالرجال في هذه المسألة لا يقل وضوحًا عن الجانب الآخر.
فالبيئة التي توجّه نظر الرجل باستمرار نحو الجاذبية الجسدية، وتثير شهوته، وتُبقي انتباهه معلّقًا بهذه الصور، قد تؤثر سلبًا في إرادته وحياته الأسرية. فمن خلال هذه الصور يمكن بيع المنتجات، وتوجيه الناس إلى المواد المدفوعة، وزيادة أعداد المتابعين، وتحويل انتباه الإنسان إلى مصدر للكسب التجاري.
وهكذا تصبح رغبة الرجل نفسها مادة خامًّا للتجارة.
وقد يتوهّم الرجل أن النظر إلى كل ما تقع عليه عيناه، واتباع كل رغبة تراوده، ضربٌ من الحرية. غير أن الإنسان الذي لا يستطيع ضبط رغباته قد يكون أسيرًا لنفسه، وإن بدا حرًّا في الظاهر.
وفضلًا عن ذلك، فإن معايير الجمال المصطنعة التي تُعرَض باستمرار قد تفسد توقعات الرجل تجاه المرأة أيضًا. فقد يبدأ بمقارنة المرأة في حياته الواقعية بالصور المنتقاة والمعدّة بعناية التي تتكرر أمامه على الشاشة. وهذا قد يضرّ بالرضا المتبادل بين الزوجين، والاحترام القائم بينهما، والطمأنينة الأسرية.
وفي مثل هذه البيئة، يُجذَب انتباه الرجال من خلال عرض جسد المرأة؛ وتُستثار شهواتهم لتحقيق الأرباح؛ ثم تتغذّى هذه الحلقة بمزيد من الصور، ومزيد من الاهتمام، ومزيد من الاستهلاك. وهنا لا نكون أمام مجرد أسلوب إعلاني، بل أمام منظومة استغلال تحوّل مواطن الضعف لدى الإنسان إلى وسيلة للكسب.
ومع ذلك، فليس من الصواب تحميل النساء مسؤولية الرجال، كما أنه ليس من الصواب إلغاء مسؤولية النساء بسبب تصرفات الرجال.
إن المعيار الذي يقرّره القرآن الكريم واضح: فقد أُمر المؤمنون أولًا بغضّ أبصارهم وحفظ فروجهم، ثم أُمرت المؤمنات كذلك بغضّ أبصارهن وحفظ فروجهن، ومراعاة الحدود الإلهية فيما يتعلق بإبداء زينتهن. (النور، 24: 30-31)
ولْنلاحظ أن الأمر الموجّه إلى الرجال جاء قبل الأمر الموجّه إلى النساء. وهذا يدلّ على أن الإسلام يجعل الرجل مسؤولًا عن نظره وسلوكه. والمرأة أيضًا مسؤولة عن اختياراتها وتصرفاتها.
إن خطأ أحد الطرفين لا يُسقط مسؤولية الطرف الآخر.
فكما أن تحميل المرأة وحدها مسؤولية شهوة الرجال أمر خاطئ، فإن إعفاء الرجل من واجب السيطرة على نفسه وضبط رغباته أمر خاطئ بالقدر نفسه.
إن جوهر المسألة ليس أن يستغلّ الرجل المرأة أو أن تستغلّ المرأة الرجل، بل أن يصون كلاهما الكرامة الإنسانية، ويتعرّف كلٌّ منهما إلى فطرة الآخر، ويلتزم بالستر والخصوصية، ويحذر من المنظومات التجارية التي تسعى إلى استغلالهما.
رابعًا: خطاب الحرية وأسر الرغبات
إن الحرية الحقيقية ليست أن يفعل الإنسان كل ما يخطر بباله، ولا أن يستجيب لكل رغبة تنشأ في نفسه. فلو كان الإنسان عاجزًا عن مقاومة رغباته، لكان أسيرًا لها، ولو لم يمنعه أحد من الحركة أو الكلام.
قد يمتلك المرء المال، لكنه يعجز عن التوقف عن الإنفاق. وقد يمتلك وقتًا واسعًا، لكنه لا يستطيع الابتعاد عن هاتفه. وقد يكون قادرًا على الوصول إلى كثير من الملذات، لكنه يفقد القدرة على الاكتفاء. وقد يظن أنه يتخذ قراراته بحرية، بينما تقوده العادة والشهوة والخوف من فوات المتعة.
أفلا يستحق هذا أن نتأمله؟ هل الحرية أن أستطيع الحصول على ما أشتهي، أم أن أستطيع أيضًا الامتناع عما يضرني؟ وهل القوة أن أستجيب لكل رغبة، أم أن أملك نفسي حين تدعوني إلى ما لا ينفعني؟
إن الإنسان الذي لا يستطيع أن يقول «كفى» لرغباته ليس حرًّا بالقدر الذي يتصوره. فالحرية تحتاج إلى وعي، والإرادة تحتاج إلى تدريب، والاختيار يحتاج إلى معرفة العواقب.
ولا يعني ذلك أن كل رغبة شر، أو أن الاستمتاع بالمباح علامة ضعف. وإنما الخطر حين تتحول الرغبة من أمر يضبطه الإنسان إلى قوة تضبط الإنسان، وحين تصبح المتعة معيارًا وحيدًا للقرار، مهما كانت العواقب على الدين والعقل والأسرة والعمل والمال.
كما أن نقد هذا الواقع لا يستلزم افتراض وجود مركز سري واحد يدير جميع هذه الظواهر أو يخطط لها جميعًا. فقد تتشابه نتائج ممارسات جهات مختلفة لأن مصالحها التجارية تتقاطع، ولأن نماذج الربح القائمة على جذب الانتباه والاستهلاك قد تدفع جهات متعددة إلى اتباع أساليب متقاربة، من غير أن تكون بينها مؤامرة موحدة.
إن البحث المنصف يقتضي أن ندرس كل ظاهرة بحسب أدلتها، وأن نميّز بين ما ثبت، وما يُحتمل، وما لا يتجاوز الظن. فلا نهوّن من الأضرار التي تدل عليها الوقائع، ولا ننسب إلى الناس نيات خفية من غير بيّنة.
خامسًا: دوّامة الاستهلاك؛ حين تتحول الحاجات إلى رغبات والرغبات إلى تبعية
الحاجة الحقيقية محدودة في الغالب، أما الرغبات التي تتغذى على المقارنة والدعاية والمنافسة الاجتماعية فقد لا تعرف حدًّا.
قد يشتري الإنسان شيئًا لأنه يحتاج إليه، ثم يبدأ في شراء أشياء أخرى لأنه رأى ما عند غيره، أو لأنه خشي أن يبدو أقل شأنًا، أو لأنه اعتاد أن يجد في الشراء راحة مؤقتة. ثم تنقضي متعة الاقتناء، فتظهر رغبة جديدة، ويعود إلى الدائرة نفسها.
وهكذا لا يعود الاستهلاك مجرد وسيلة لتلبية الحاجات، بل قد يتحول إلى أسلوب للهروب من القلق، أو لتعويض الشعور بالنقص، أو للحصول على قبول الآخرين. ويصبح الإنسان مشغولًا بما ينقصه أكثر من انتفاعه بما يملكه.
إن الإعلان لا يكتفي دائمًا بعرض السلعة وبيان فائدتها؛ فقد يربطها أحيانًا بصورة النجاح أو الجمال أو المكانة أو السعادة. فيشعر المرء أن عليه اقتناءها حتى يكون مقبولًا أو مواكبًا لما حوله، مع أن حاجته الفعلية إليها قد تكون ضعيفة أو معدومة.
وهنا تتسع المسافة بين الحاجة والرغبة. فقد تكون السلعة نافعة، لكن الرسالة التي ترافقها هي التي تصنع شعورًا ملحًّا بالحاجة إليها. وقد يكون الشيء مباحًا في ذاته، لكن طريقة استهلاكه وما يترتب عليه من إسراف أو ديون أو إهمال للواجبات تجعله بابًا للضرر.
ولا ينبغي أن نفهم من ذلك أن كل شراء إسراف، أو أن كل إعلان تضليل، أو أن السعي إلى تحسين مستوى المعيشة أمر مذموم. فالإنسان يحتاج إلى العمل والكسب والانتفاع بطيبات الحياة. لكن الاعتدال يقتضي أن نعرف لماذا نشتري، وما الذي نحتاج إليه حقًّا، وما الذي ندفعه من وقتنا ومالنا وطمأنينتنا مقابل ما نحصل عليه.
فلنسأل أنفسنا: هل أشتري لأنني أحتاج، أم لأنني أريد أن أُشبه الآخرين؟ وهل أنفق لأن السلعة نافعة، أم لأن الإعلان أثار في نفسي شعورًا بالنقص؟ وهل يحقق هذا الاستهلاك مصلحة حقيقية لي ولأسرتي، أم أنه يزيد انشغالي وديوني ويضعف قدرتي على أداء واجباتي؟
إن من يملك الكثير ولا يعرف حدّ الاكتفاء قد يكون أشد شعورًا بالفقر ممن يملك القليل ويعرف قدر النعمة. فالغنى ليس بكثرة المقتنيات وحدها، وإنما أيضًا بقدرة الإنسان على ضبط حاجاته، وحفظ كرامته، وعدم جعل المال والشراء محور حياته.
سادسًا: الرياضة والموضة والترفيه؛ لكل وسيلة حدّها
الرياضة نافعة لصحة البدن، وقد تعلّم الانضباط والصبر والعمل الجماعي. والاهتمام باللباس والمظهر من الأمور التي تدخل في حاجات الإنسان وأذواقه. والترفيه المباح قد يجدد النشاط ويعين على مواصلة العمل. فلا يصح الحكم على هذه الأمور جميعًا بالذم، ولا إنكار منافعها الحقيقية.
لكن كل وسيلة قد تتجاوز حدّها حين تستولي على الوقت، أو تزاحم الواجبات، أو تصبح محورًا تتحدد به قيمة الإنسان ومكانته.
فقد تتحول متابعة الرياضة من متعة محدودة إلى انشغال يستنزف الساعات، ويثير التعصب والخصومة، ويجعل الإنسان يهمل أسرته أو عمله. وقد تتحول الموضة من عناية معتدلة بالمظهر إلى سباق دائم لا ينتهي، يدفع المرء إلى الإنفاق فوق طاقته، وإلى قياس نفسه بالآخرين. وقد يتحول الترفيه من راحة تعين على الحياة إلى هروب مستمر من مسؤولياتها.
والسؤال ليس: هل أتابع الرياضة؟ أو هل أهتم بمظهري؟ أو هل أستمتع بوقت الفراغ؟ وإنما السؤال: ما مقدار ما تأخذه هذه الأمور من حياتي؟ وما الذي أقدمه في سبيلها؟ وهل ما زلت أملك زمامها، أم أصبحت هي التي تملي عليّ أولوياتي؟
إن الاعتدال لا يعني إلغاء المتعة، بل وضعها في موضعها الصحيح. ولا يعني رفض الوسائل الحديثة، بل استخدامها بوعي. ولا يعني أن يعيش الإنسان في حرمان، بل ألّا يسمح للملذات أن تحرمه من الغايات الأسمى.
فما أكثر من يعرف أسماء اللاعبين والمشاهير، ويتابع أخبارهم وأحوالهم، لكنه لا يجد وقتًا لقراءة كتاب نافع، أو لتفقّد أحوال والديه، أو للجلوس مع أبنائه، أو لمراجعة نفسه ومحاسبتها! وما أكثر من ينفق بسخاء على ما يتجدد من الكماليات، ثم يتردد في الإنفاق على العلم أو مساعدة المحتاج أو ما يعود بالنفع على أسرته ومجتمعه!
وليس المقصود إدانة كل من يمارس هذه الأنشطة، بل دعوة كل واحد منا إلى مراجعة الأولويات، والتمييز بين ما يضيف إلى حياته قيمة حقيقية، وما يستهلك عمره من غير ثمرة توازي ما يأخذه.
سابعًا: الطريق الذي يرسمه الإسلام؛ ضبط النفس، وإعمال العقل، وعدم نسيان الغاية
لا ينظر الإسلام إلى الإنسان على أنه جسد يسعى وراء اللذة فحسب، ولا على أنه عقل مجرد منفصل عن حاجات البدن. فالإنسان يجمع بين الجسد والعقل والروح، وله حاجات ورغبات، وعليه واجبات ومسؤوليات. والمطلوب أن توضع هذه الجوانب في مواضعها، وأن يسير الإنسان وفق هداية الله، لا وفق نزواته العابرة.
قال الله تعالى:
﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ﴾ [الذاريات: ٥٦]
وقال سبحانه:
﴿قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسَّاهَا﴾ [الشمس: ٩-١٠]
إن غاية الإنسان في المنظور الإسلامي ليست الاستهلاك المتواصل، ولا جمع الملذات، ولا استرضاء أهواء الآخرين، وإنما عبادة الله تعالى، والسعي في مرضاته، والقيام بما حمّله من أمانة، وإعمار الحياة بالحق والخير والعدل.
ولا تتعارض هذه الغاية مع الراحة المباحة، أو الكسب الحلال، أو الاستمتاع بنعم الله؛ بل إن هذه الأمور يمكن أن تكون عونًا على أداء الرسالة إذا بقيت في حدودها المشروعة، ولم تصرف الإنسان عن واجباته وغاياته.
إن ضبط النفس لا يعني قتل الرغبات، وإنما يعني تهذيبها وتوجيهها. وإعمال العقل لا يعني جمع المعلومات وحدها، وإنما يعني التمييز بين النافع والضار، وبين الوسيلة والغاية، وبين ما يرغب فيه المرء لحظةً وما يحتاج إليه في حقيقة أمره.
فالمؤمن لا يُطلب منه أن يرفض كل نعمة، بل أن يشكرها، وألّا يجعلها تستعبده. ولا يُطلب منه أن يهجر الدنيا، بل ألّا تصبح الدنيا أكبر همّه، وأن يستعمل ما فيها من خير في طاعة الله ونفع عباده.
كيف نحمي أنفسنا وأسرنا؟
إن حماية النفس والأسرة من الاستنزاف الفكري والنفسي والاستهلاكي لا تتحقق بمجرد الشكوى من الواقع، ولا بإلقاء اللوم على الآخرين، بل تحتاج إلى وعي وممارسة ومراجعة مستمرة. ومن أهم ما يعين على ذلك:
١. إحياء عادة القراءة: تخصيص وقت يومي لقراءة الكتب النافعة، وعدم الاكتفاء بالمقاطع القصيرة والمنشورات المتفرقة. فالقراءة المتأنية تعين على ترتيب الأفكار، وفهم المسائل في سياقها، والتمييز بين الحجة والانطباع.
٢. تعويد النفس على التثبت: ألّا نصدق كل خبر، وألّا ننشر كل ما يصل إلينا، وأن نسأل عن المصدر والدليل، ونميّز بين الخبر والتعليق والتخمين. فسرعة انتشار الكلام لا تثبت صحته.
٣. ضبط الوقت الرقمي: تحديد أوقات لاستخدام الهاتف والمنصات، وإيقاف التنبيهات غير الضرورية، وإبعاد الأجهزة حين يحين وقت العبادة أو الدراسة أو العمل أو الجلوس مع الأسرة. والمهم أن يكون الاستخدام قرارًا واعيًا، لا استجابة آلية لكل تنبيه.
٤. مراجعة عادات الاستهلاك: قبل شراء أي شيء، نسأل أنفسنا: هل أحتاج إليه حقًّا؟ وهل يتناسب ثمنه مع إمكاناتي؟ وهل أشتريه لمنفعته أم لمجاراة الآخرين؟ وهل يترتب عليه إسراف أو دين أو تضييع لحق واجب؟
٥. احترام كرامة المرأة والرجل: ألّا نختزل المرأة في مظهرها، وألّا نختزل الرجل في شهوته، وألّا نشارك في الترويج لما يحوّل الإنسان إلى أداة لإثارة الرغبات وتحقيق الأرباح. كما ينبغي أن نتحمل مسؤوليتنا في ضبط النظر، وحفظ العفة، واختيار ما نشاهده وندعمه.
٦. تعليم الأبناء حسن الاختيار: ليس المطلوب أن نمنعهم من كل تقنية أو ترفيه، بل أن نساعدهم على فهم آثارهما، وأن نغرس فيهم القدرة على الاختيار والتوقف، وأن نقدم لهم القدوة في استخدام الوقت والمال وضبط الرغبات.
٧. إعادة الاعتبار للأسرة والعلاقات الحقيقية: تخصيص وقت للحوار مع الزوج والزوجة والأبناء والوالدين، والاستماع إليهم، ومشاركتهم شؤون الحياة. فالعلاقات الإنسانية لا تُبنى بمجرد الوجود في المكان نفسه، بل تحتاج إلى حضور القلب والعقل، وإلى وقت لا تسرقه الشاشات.
٨. الموازنة بين الحقوق والواجبات: أن نمنح البدن حقه من الراحة، والنفس حقها من المباح، والأسرة حقها من الرعاية، والعمل حقه من الإتقان، والدين حقه من العبادة والطاعة. فلا نسمح لحق واحد أن يبتلع سائر الحقوق.
٩. محاسبة النفس بانتظام: أن يسأل الإنسان نفسه في نهاية يومه: ماذا تعلمت؟ وما العمل النافع الذي أنجزته؟ وكم من وقتي ضاع فيما لا يفيد؟ وهل قراراتي اليوم قرّبتني من غايتي أم أبعدتني عنها؟ فالمحاسبة ليست جلدًا للذات، بل وسيلة للإصلاح والتقدم.
١٠. عدم الانخداع بالشعارات: أن نزن الأفكار والأفعال بآثارها وأدلتها، لا بأسمائها البراقة. فليس كل ما يُقدَّم باسم الحرية يحقق الحرية، وليس كل ما يُسوَّق باسم السعادة يجلب السعادة، وليس كل ما يحقق الربح نافعًا للإنسان.
إن الأسرة التي يتعلم أبناؤها القراءة والتفكير والتثبت، ويعرف أفرادها قيمة الوقت والمال، ويحسنون ضبط رغباتهم، تكون أقدر على مواجهة الضغوط التي تستهدف انتباه الإنسان واستهلاكه.
خاتمة: أخطر أنواع الأسر أن يجهل الأسير أنه أسير
إن الإنسان قد يفقد حريته من غير أن يُسجن، وقد يستنزف عمره من غير أن يشعر بأنه يخسر، وقد يصبح تابعًا لرغباته وهو يظن أنه يمارس اختياره الكامل.
فليس كل من امتلك المال غنيًّا عن الحاجة، ولا كل من كثرت أمامه الخيارات حرًّا في قراره، ولا كل من قضى يومه في الترفيه قد نال الراحة الحقيقية. فقد يكون الإنسان محاطًا بأسباب المتعة، لكنه محروم من السكينة؛ وقد يملك وسائل الاتصال كلها، لكنه يعجز عن التواصل الصادق مع أقرب الناس إليه؛ وقد يعرف أخبار العالم، لكنه يجهل ما يحدث في نفسه وأسرته.
إن المسألة ليست حربًا على التقنية، ولا دعوةً إلى رفض المتعة، ولا اتهامًا لكل مؤسسة أو شركة أو وسيلة ترفيهية. إنها دعوة إلى الوعي والعدل والإنصاف، وإلى النظر في الأدلة، والتمييز بين الحقيقة والاحتمال، وبين ما ينفع الإنسان وما يستنزفه.
فلنسأل أنفسنا بصدق: هل ما زلنا نستخدم وسائل الراحة والترفيه لتحقيق غايات نافعة، أم تحولت هذه الوسائل إلى غايات تستولي على وقتنا وعقولنا وأموالنا؟ وهل نختار ما نشاهده ونشتريه ونفعله عن وعي، أم ننساق وراء ما يُعرض علينا ويُثار في نفوسنا؟ وهل نربي أبناءنا على امتلاك زمام أنفسهم، أم نتركهم أسرى للشاشات والإعلانات والمقارنات التي لا تنتهي؟
أيها الإنسان! عُدْ إلى نفسك واسألها من جديد: هل أنت الذي تتحكّم فيما يُقدَّم إليك من متعة وراحة وترفيه، أم أن هذه الأشياء هي التي تتحكّم في وقتك ورغباتك واختياراتك، بل في حياتك كلّها؟
تذكّر! حين تتقدّم الوسيلة على الغاية، يفقد الإنسان وجهته. وحين تحلّ الراحة محلّ المسؤولية، تضعف الإرادة. وحين تصبح اللذّة غاية الحياة، قد يبدأ الإنسان في وَهْمِ نفسه، فيحسب أَسْرَهُ حريةً، والأغلال التي تقيّده إمكاناتٍ ومزايا.
من أجل ذلك، نحن اليوم أحوج ما نكون إلى أن نتوقّف ونتفكّر، ونقرأ ونتساءل، ونراجع أنفسنا ونحاسبها. علينا ألّا ننجرف وراء جاذبية ما يُقدَّم إلينا، بل أن نتبيّن حقيقته؛ وألّا نغترّ بوعوده، بل أن نتأمّل عواقبه؛ وألّا نفرح بما يمنحنا إيّاه قبل أن نسأل أنفسنا عمّا يسلبه منّا.
وقبل أن نبحث عن أجوبة هذه الأسئلة في حياة الآخرين، علينا أن ننظر في حياتنا نحن: كم من أوقاتنا ننفق؟ وأيّ رغبات تقودنا؟ وما الأمور التي نعجز عن التخلّي عنها؟ وإلى أين تقودنا اختياراتنا؟
فالإنسان لا يستطيع التخلّص من أَسْرِه ما لم يدرك أنّه أسير؛ ولا يبلغ الحرية الحقيقية ما لم يُعِد النظر فيما يحسبه حرية.
فالمسألة الجوهرية هي: هل نحن أسياد حياتنا، أم نحن، من حيث لا نشعر، أسرى طائعون لنظامٍ نُسهم بأنفسنا في تعزيز قيوده علينا؟
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
١١.١٠.٢٠٢٦ – OF
الهوامش
[١] البرلمان الأوروبي، تقرير بشأن التصميم الإدماني للخدمات الإلكترونية وحماية المستهلك في السوق الموحدة للاتحاد الأوروبي، الوثيقة A9-0340/2023، ٨ نوفمبر ٢٠٢٣.
[٢] الجمعية الأمريكية لعلم النفس، تقرير فريق العمل المعني بإضفاء الطابع الجنسي على الفتيات، ٢٠٠٧
Prof. Dr. Necdet Çağıl Hoca’nın Notu:
Bârekellah Hocam!
Kapsamlı, tek bir başlık altında çok boyutlu bir yazı… Farklı konular işlense de hepsi yazının başlığına bakmakta.
1. Okumayan, Düşünmeyen ve Sorgulamayan İnsan Tipi ve Siyasî İstismar
“Okumayan, düşünmeyen ve sorgulamayan” insan tipinin talipleri çoksa da bu tip insanlar en çok liyakatsiz ve art niyetli yöneticilerin tezgâhında sergilenir. Geldiği ya da getirildiği makama iğreti olarak çöken yöneticiler, makamdan mahrum olmamak için her yaptığını onaylayan halkları tercih ederler. Zira bu tip kalabalıkları kandırmak çok kolaydır.
Örneğin, bir seçim arifesinde iki muhalif siyasi liderden A şahsının cahilce ya da kasıtlı olarak ayakkabısıyla üzerine çıktığı bir seccadeyi B şahsı mitinglerde meydan meydan gezdirip şöyle der:
“Bay A’nın ayakkabıyla üzerine çıktığı bu seccadede inşallah yarın ŞÜKÜR NAMAZI kılabiliriz!”
Kalabalık, kendinden geçercesine alkış tufanı koparır. Çünkü içlerinden bir Allah kulu, şükür secdesi değil, “şükür namazı” diye bir namazın olmadığını bilecek kadar donanımlı değildir.
2. Ulvî Haz ve Süflî Haz
Sokrates ve Antisthenes gibi kadim filozoflar hazzı “ulvî haz” ve “süflî haz” diye ikiye ayırır. Akla ve kalbe hitap eden hazlar ulvî haz, behimî arzulara hitap eden hazlar ise süflî hazdır.
Süflî hazzın en âlâsı bile ulvî hazzın ednâsına yetişemez.
Bir örnek vardır:
“Behimî hazlara dalmış bir aptal olmaktansa ömür boyu acı çeken bir Sokrat olmak daha iyidir.”
Mütebahhir bir medrese âliminden belâgat okuyan birinin aldığı haz, Hugo’nun Sefiller romanını okuyanın hissettiklerini fersah fersah geçer.
Keza musikî aşinalığı olan bir insanın bir senfoniden aldığı haz, yemliğinde iştahla tıkınıp yuvarlanan bir domuzun hazzıyla kıyaslanamaz.
3. Hürriyet ve Esaret: Ölçüsüz Serbestliğin İnsanı Esir Etmesi
Hürriyet-esaret konusu da çok büyük bir önem arz eder. Her şeyin aşırısı zıddına tahavvül eder. Nirengi noktaları ve koordinatları tayin edilmemiş aşırı hürriyet, behimî bir esarete dönüşür.
Ne kadar serbestlik, o kadar esaret…
Bu noktada hangi tarafın hangi tarafa tahakküm ettiğini tayin etmek müşküldür.
Bir kedinin kovalamakta olduğu bir farenin tombul bedeni ve uzun kuyruğu öylesine bir cazibe oluşturur ki görünürde hâkim konumda olan kediyi kendine ram eder. Hayvanın bütün iradesi o tombul bedene odaklanmıştır; başka türlü davranması artık imkân dışıdır.
Çok iyi bildiğiniz gibi telâzüm iki kısımdır: Telâzüm-i tâm ve telâzüm-i nâkıs.
إن كانت الشمس طالعة فالنهار موجود
“Güneş doğmuşsa gündüz vardır.” örneğinde güneşin doğuşunun gündüzü, gündüzün de güneşin doğuşunu lâzım kılması tam telâzümdür.
كل إنسان حيوان
“Her insan canlıdır.” örneğinde ise insan ile canlı arasındaki telâzüm, nâkıs telâzümdür. Zira insan olmak canlı olmayı gerektirirken canlı olmak insan olmayı gerektirmez.
Dolayısıyla behimî bir hazzın ve hürriyetin behimî bir esareti gerektirmesi, tam telâzüm örneğidir. Burada zıtların birbirini beslemesi söz konusudur.
Öksürük tahrişi, tahriş de öksürüğü artırır ya; işte behimî haz ve hürriyette de böylesi bir devr-i fâside düşülür.
Hâlbuki Hakk’ın esiri olmak ve Hakk’ın hazzını yaşamak, insanı gerçek özgürlüğe ve derunî hazza ulaştırır.
Merhum Namık Kemal’in şu beytini hatırlatıyor:
Ne efsünkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten
Necdet Çağıl
Hocamıza Cevaben:👇
Muhterem Hocam,
Yazıp gönderme nezaketinde bulunduğunuz kıymetli notunuz için teşekkür ederim.
Yazımızı dikkatle okuyup mühim tespitlerinizle zenginleştirmeniz, bilhassa hürriyet, haz ve esaret arasındaki münasebete dair dikkat çektiğiniz hususlar, benim için ayrıca kıymetlidir.
İlim ve hikmet ehlinin mütalaaları, insanın düşünce ufkunu genişletir; gözden kaçan incelikleri fark etmesine vesile olur. Notunuzdaki misaller ve izahlar da üzerinde düşünülmeye değer mühim hakikatlere işaret ediyor.
Vakit ayırıp bu güzel katkıyı lütfettiğiniz için tekrar teşekkür eder; ilmî çalışmalarınızda muvaffakiyetlerinizin devamını, sıhhat ve âfiyet içinde hayırlı hizmetlerinizin sürmesini Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederim.
Selam, dua ve hürmetlerimle.
Ahmet Ziya İbrahimoğlu
Em. Amiral Cihat Yaycı Paşanın yazdığı not: 👇
Kıymetli Ahmet Ziya Bey,
İnsanın aklını ve iradesini nasıl koruyacağına dair önemli bir meseleyi ele almışsınız. Okumayan, düşünmeyen ve sorgulamayan insan, zamanla başkalarının fikirlerini kendi fikri, başkalarının tercihlerini kendi iradesi sanmaya başlar.
Bir milletin bağımsızlığını korumak, evlatlarına okuma, araştırma ve delil arama alışkanlığı kazandırmakla da mümkündür. Vatanını seven, tarihini bilen, duyduğunu sorgulayan ve bilgi üreten Türk gençleri yetiştirmek hepimizin sorumluluğudur.
Zihnini başkasına teslim edenin iradesi de kendi elinde kalmaz. Bu değerli uyarı dolu yazınız için teşekkür ederim.
Cihat Yaycı
Cihat Yaycı Paşa’ya Cevaben:👇
Muhterem Amiralim,
Yazıyı okuyarak lütfedip kıymetli değerlendirmelerinizi benimle paylaşma nezaketiniz için çok teşekkür ediyorum.
İnsanın aklını, iradesini ve hür düşünme kabiliyetini koruması; milletimizin de araştıran, sorgulayan, delil arayan ve kendi aklıyla düşünebilen nesiller yetiştirmesi, üzerinde hassasiyetle durmamız gereken mühim bir mes’eledir. Bu hususlara dikkat çekmeniz, yazımızın vermek istediği mesajı daha da anlamlı kılmıştır.
Vatanını seven, tarihini bilen, hakikatin peşinde koşan ve bilgi üreten gençlerin yetişmesine dair temennilerinize gönülden katılıyorum. Nazik ilginiz ve teşvik edici değerlendirmeniz için tekrar teşekkür ediyor; çalışmalarınızda muvaffakiyetler diliyorum.
Hürmetlerimle.
Ahmet Ziya İbrahimoğlu