Zalime Verilen Mühletin Hikmeti: Dünya Mahkeme Salonu Değil, İmtihan Yurdudur

Giriş

İnsanlık tarihi, Hz. Âdem’den günümüze kadar hak ile bâtılın, adalet ile zulmün kesintisiz mücadelesine sahne olmuştur. Asırlar boyunca nice Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar ve Ebu Cehiller gelip geçmiş; buna karşılık peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salih müminler de hak ve adalet mücadelesini omuzlamışlardır. Tarihin değişmeyen kanunu şudur: Zulüm zaman zaman güç kazanmış görünse de hiçbir zaman ebedî olmamış; hak ise kimi zaman zayıf görünse de sonunda mutlaka galip gelmiştir.

Bununla birlikte her devirde vicdan sahibi insanların zihnini meşgul eden önemli bir soru vardır:

“Allah Teâlâ zalimlere neden mühlet veriyor? Madem O, mutlak adalet sahibidir; öyleyse zulüm neden devam ediyor? Masum çocuklar neden öldürülüyor? Mazlumlar neden yıllarca acı çekiyor?”

Bugün bu soru, Bosna’da yaşanan soykırımın hatıraları karşısında da sorulmuştur; Gazze’de kadınların, çocukların ve yaşlıların dünyanın gözleri önünde katledildiği günlerde de aynı yakıcılıkla sorulmaktadır. Doğu Türkistan’da, Suriye’de, Arakan’da ve yeryüzünün başka mazlum beldelerinde yaşanan acılar da aynı soruyu yeniden gündeme taşımaktadır.

İlk bakışta insan vicdanını derinden sarsan bu sualin cevabı, dünya hayatının mahiyetini doğru anlamakta gizlidir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in öğrettiği dünya tasavvurunda bu hayat, ilâhî adaletin bütün yönleriyle tecelli ettiği son durak değil; insanların imanlarının, iradelerinin ve amellerinin sınandığı geçici bir imtihan yurdudur.[1]

Eğer dünya, her amelin karşılığının anında verildiği bir mahkeme olsaydı, hiçbir zalim zulmedemez, hiçbir katil cinayet işleyemez, hiçbir hırsız hırsızlık yapamaz, hiçbir mazlum da hakkını almadan bu dünyadan ayrılmazdı. Oysa Allah Teâlâ, insanı irade sahibi olarak yaratmış; ona hayır ile şer arasında tercih yapma hürriyeti vermiştir. İşte dünya hayatı da bu tercihin ortaya çıktığı büyük bir imtihan meydanıdır.

Mutlak adalet ise, bütün sırların açığa çıkacağı ve hiçbir hakkın zayi olmayacağı Mahkeme-i Kübrâ’da eksiksiz şekilde tecelli edecektir.

Bu temel hakikat anlaşılmadan, zalime verilen mühletin hikmetini kavramak mümkün değildir.

Dünya Bir Mahkeme Salonu Değil; Bir İmtihan Yurdudur

Kur’ân-ı Kerîm, dünya hayatının mahiyetini şu ilâhî beyanla açıklamaktadır:

“Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi hayır ile de şer ile de imtihan ederiz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (el-Enbiyâ, 21/35)

Bu ayet-i kerime, hayatın yalnızca nimetlerle değil; musibetlerle de, yalnızca sevinçlerle değil; acılarla da, yalnızca salih insanlarla değil; zalimlerle de bir imtihan olduğunu açıkça göstermektedir.

İmtihanın gerçekleşebilmesi için ise insanın tercih hürriyetine sahip olması gerekir. İnsan, iyiliği de kötülüğü de kendi iradesiyle seçebilmelidir. Aksi hâlde ne sorumluluğun, ne mükâfatın, ne de cezanın bir anlamı kalmamış olur.

İşte zalime verilen mühlet de ilâhî imtihanın bir gereğidir. Allah Teâlâ zulmü sevdiği veya ondan razı olduğu için değil; kulun kendi iradesiyle seçtiği yolun neticelerini ortaya koymasına fırsat vermek için ona mühlet tanımaktadır. Zalim, zulmüyle kendi aleyhine delil biriktirir. Mazlum ise sabrıyla, metanetiyle ve davasıyla ecrini artırır.

Bu sebeple mühlet, ilâhî rızanın değil; ilâhî hikmetin bir tecellisidir.

İrade Hürriyeti ve İlâhî Hikmet

İnsanı diğer mahlûkattan ayıran en büyük özellik, akıl ve irade sahibi olmasıdır. Bu irade aynı zamanda sorumluluğun da temelidir.

Eğer Allah Teâlâ her kötülüğü işlendiği anda engelleseydi; zalimin eli daha kalkmadan tutulsa, katilin silahı ateş almadan etkisiz hâle gelse, hırsız çalmaya fırsat bulamasa, yeryüzünde gerçek anlamda bir imtihan kalmaz, olamazdı.

O zaman sabrın fazileti, fedakârlığın değeri, cihadın anlamı ve takvanın üstünlüğü de ortadan kalkardı.

Allah Teâlâ kullarını melekler gibi mecbur bırakmayı değil; kendi iradeleriyle hakikati seçmelerini murat etmiştir.

Fakat bu serbestiyet asla başıboşluk değildir.

İşlenen her zulüm…

Dökülen her gözyaşı…

Söylenen her yalan…

Yenilen her kul hakkı…

İlâhî ilmin ve adaletin huzurunda eksiksiz şekilde kayıt altındadır.

Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır:

“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.” (ez-Zilzâl, 99/7-8)

Bu sebeple mümin, zalimin bugün hesap vermiyor görünmesine aldanmaz. Çünkü bilir ki hesap ertelenebilir; fakat asla iptal edilmez.

Mühlet Her Zaman Rahmet Değildir

İnsanların düştükleri en büyük yanılgılardan biri de zalimin elde ettiği güç, servet ve hâkimiyeti Allah’ın ondan razı olduğunun işareti zannetmeleridir.

Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm bu anlayışı kesin bir dille reddetmektedir:

“İnkâr edenler, kendilerine verdiğimiz mühleti sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar. Biz onlara ancak günahlarını artırmaları için mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Âl-i İmrân, 3/178)

Demek ki her mühlet rahmet değildir.

Her başarı ilâhî rızanın göstergesi değildir.

Her güç, kalıcı değildir.

Bazen mühlet, tövbe için verilen son fırsattır.

Bazen de zulmün olgunlaşması, suçun tamamlanması ve ilâhî adaletin bütün açıklığıyla tecelli etmesi için tanınan bir süredir.

İslâm âlimlerinin “istidrâc” adını verdikleri hakikat de budur[2].

İstidrâc: Nimet İçinde Helâke Sürüklenmek

İslâmî literatürde üzerinde önemle durulan kavramlardan biri de istidrâctır. İstidrâc; isyan ve zulüm içinde yaşayan bir kimseye veya topluluğa peş peşe nimetler verilmesi, buna karşılık onların bunu ilâhî rızanın bir işareti sanarak daha da azgınlaşmaları ve sonunda hiç beklemedikleri bir anda ilâhî azaba uğramalarıdır.

Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Ayetlerimizi yalanlayanları, bilmeyecekleri bir yönden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız. Onlara mühlet veririm. Şüphesiz benim planım pek sağlamdır.” (el-A’râf, 7/182-183)

Bu ilâhî kanun tarih boyunca defalarca tecelli etmiştir. Firavun, ordusuna ve saltanatına güveniyordu; Nemrut, sahip olduğu iktidarla övünüyordu; Karun ise servetini kendi bilgisiyle kazandığını iddia ediyordu. Fakat hiçbirisi ilâhî adaletin önüne geçemedi.

Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Nice hükümdarlar, nice işgalciler ve nice zorba idareciler, güçlerinin zirvesindeyken ansızın yıkılmış; kendilerini yenilmez sanırken tarihin ibret sayfalarında yerlerini almışlardır.

Bu sebeple mümin, zalimin bugünkü ihtişamına değil; Allah’ın değişmeyen sünnetine bakar.

Çünkü mühlet, ihmal değildir; geciken hesap, ortadan kalkmış hesap değildir.

Mazlumun İmtihanı ve Müminin Sorumluluğu

Zulüm yalnızca zalimin imtihanı değildir; aynı zamanda mazlumun da ağır fakat bereketli bir imtihanıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan peygamber kıssaları bunun en açık delilleridir.

Hz. İbrahim (aleyhisselâm) ateşe atılmıştır.

Hz. Yusuf (aleyhisselâm) kardeşleri tarafından kuyuya bırakılmış, ardından yıllarca zindanda kalmıştır.

Hz. Musa (aleyhisselâm), Firavun’un zulmü altında yaşayan bir toplumu özgürlüğe kavuşturmak için mücadele etmiştir.

Hz. Eyyûb (aleyhisselâm), yıllarca hastalık ve sıkıntıyla imtihan edilmiştir.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbı Mekke’de açlık, boykot, işkence ve sürgünlere maruz kalmışlardır.

Bütün bunlar gösteriyor ki Allah’ın en sevgili kulları bile imtihandan muaf tutulmamıştır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. Onları darlık ve sıkıntılarla yakaladık ki yalvarıp yakarsınlar.” (el-En’âm, 6/42)

Öyleyse mümin için esas soru, “Neden imtihan ediliyorum?” değil; “Bu imtihan karşısında nasıl bir kulluk ortaya koyacağım?” sorusudur.

Bosna ve Gazze’nin Öğrettikleri

Yakın tarih, bu hakikatin canlı örnekleriyle doludur.

Bosna-Hersek’te Avrupa’nın ortasında, bütün dünyanın gözleri önünde on binlerce Müslüman katledildi. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar sistematik bir vahşete maruz bırakıldı. Srebrenitsa’da yaşanan soykırım, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçti.

Bugün ise Gazze’de benzer bir trajedi yaşanmaktadır. Hastaneler, okullar, camiler ve sivil yerleşim alanları bombalanmakta; kadınlar, çocuklar ve yaşlılar açlık, susuzluk ve ölümle karşı karşıya bırakılmaktadır. Dünyanın büyük bir kısmı ise bu zulmü ya sessizce seyretmekte ya da çeşitli gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

İşte tam bu noktada birçok insan şu soruyu sormaktadır:

“Allah neden zalimleri hemen cezalandırmıyor?”

Bu sorunun cevabı, yalnız zalimlere bakılarak verilemez.

Çünkü Bosna da Gazze de sadece zalimlerin değil, bütün insanlığın imtihanıdır.

Bir tarafta zulmedenler…

Bir tarafta zulme uğrayanlar…

Diğer tarafta ise zulmü seyredenler…

Allah Teâlâ yalnız zalimleri değil; mazlumların feryadı karşısında sessiz kalanları, menfaat uğruna hakikati gizleyenleri, gücü yettiği hâlde yardım etmeyenleri ve zulmü normalleştirenleri de imtihan etmektedir.

Bu bakımdan Gazze yalnız Filistinlilerin meselesi değildir.

Bosna yalnız Boşnakların meselesi değildir.

Doğu Türkistan yalnız Uygur Türklerinin meselesi değildir.

Bunların her biri, ümmetin ve bütün insanlığın vicdan imtihanıdır.

Kim mazlumun yanında duracaktır?

Kim hakkı söyleyecektir?

Kim malıyla, duasıyla ve gayretiyle destek olacaktır?

Kim korkusunu, makamını veya menfaatini hakikatin önüne geçirecektir?

İşte kıyamet günü bu soruların da cevabı istenecektir.

Ancak mümin, bütün bu acılar karşısında ümitsizliğe düşmez.

Çünkü bilir ki Allah Teâlâ hiçbir şeyi unutmaz.

Hiçbir mazlum sahipsiz değildir.

Hiçbir gözyaşı karşılıksız kalmayacaktır.

Ve hiçbir zalim de ilâhî adaletten kaçamayacaktır.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hakikati şu veciz ifadeyle haber vermiştir:

“Şüphesiz Allah zalime mühlet verir. Fakat onu yakaladığı zaman artık kurtuluş vermez.” Ardından şu ayeti okumuştur: “Rabbin, zulmeden memleketleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalaması pek elem verici ve pek çetindir.” (Buhârî, Tefsîr, 11/102; Müslim, Birr, 61)

İşte makalemizin özü de budur:

Mühlet, ihmal değildir.

Geciken adalet, vazgeçilen adalet değildir.

Ahirette Adalet Mutlaka Tecelli Edecektir

Dünya hayatına yalnızca bu fânî pencereden bakan kimse için birçok hadise anlaşılmaz görünür. Nice zalimler ömürlerini servet, makam ve saltanat içinde tamamlamakta; nice mazlumlar ise haklarını alamadan bu dünyadan ayrılmaktadır. Eğer insan hayatı sadece dünya ile sınırlı olsaydı, mutlak adaleti izah etmek gerçekten mümkün olmazdı.

İşte bunun içindir ki Kur’ân-ı Kerîm, nazarları sürekli ahirete çevirmekte ve gerçek muhakemenin orada yapılacağını haber vermektedir:

“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.” (ez-Zilzâl, 99/7-8)

Bir başka ayette ise şöyle buyrulmaktadır:

“Şüphesiz Allah zerre kadar haksızlık yapmaz.” (en-Nisâ, 4/40)

Bu iki ayet, ilâhî adaletin özeti mahiyetindedir. Allah Teâlâ ne bir mazlumun gözyaşını unutacak, ne de bir zalimin işlediği zulmü karşılıksız bırakacaktır. Dünyada görülmeyen veya eksik kalan adalet, ahirette en ince ayrıntısına kadar tecelli edecektir.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de mazlumun Allah katındaki makamını şu hadis-i şerifle haber vermektedir:

“Mazlumun duasından sakının. Çünkü onun duası ile Allah arasında hiçbir perde yoktur.” (Buhârî, Meẓâlim, 8; Müslim, Birr, 29)

Demek ki zalimin orduları, silahları, serveti ve siyasî desteği ne kadar büyük olursa olsun; mazlumun ihlâsla yaptığı bir dua karşısında hiçbir değer ifade etmez. Çünkü mazlumun sığındığı kapı, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’ın kapısıdır.

Müminin Vazifesi Nedir?

İlâhî adalete iman etmek, zulüm karşısında susmayı veya pasif kalmayı gerektirmez. Bilakis bu iman, mümine ağır bir sorumluluk yükler.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân, 78)

Buna göre müminin vazifesi açıktır:

Zulme rıza göstermemek…

Mazlumun yanında yer almak…

Hakkı söylemekten korkmamak…

İmkânı ölçüsünde mazlumlara maddî ve manevî destek olmak…

Adaletin hâkim olması için meşru yollarla gayret göstermek…

Sabretmek; fakat zillete razı olmamak…

Tevekkül etmek; fakat sebepleri terk etmemek…

Çünkü İslâm’ın öğrettiği sabır, haksızlığa boyun eğmek değil; hak uğrunda sebat göstermektir. Tevekkül ise çalışmayı bırakmak değil, üzerine düşeni yaptıktan sonra neticeyi Allah’a havale etmektir.

Bugün Gazze’de akan her damla kan, Doğu Türkistan’da gasp edilen her hak, Suriye’de, Arakan’da ve dünyanın başka bölgelerinde yaşanan her zulüm; sadece o beldelerde yaşayan insanların değil, bütün ümmetin ve bütün insanlığın imtihanıdır.

Kimileri zalim olarak…

Kimileri mazlum olarak…

Kimileri de seyirci olarak bu imtihanın içindedir.

Fakat hiç kimse bu büyük imtihanın dışında değildir.

Sonuç

Allah zalimlere neden mühlet veriyor?” sorusunun cevabı, dünyanın yaratılış gayesinde saklıdır.

Dünya; hükmün derhâl verildiği bir mahkeme salonu değil, hak ile bâtılın, iman ile inkârın, adalet ile zulmün birbirinden ayrıldığı büyük bir imtihan meydanıdır. Bu sebeple zalime tanınan mühlet, ilâhî adaletin yokluğu değil; ilâhî hikmetin gereğidir.

Bu mühlet, zalim için ya tevbe ve ıslah kapısıdır ya da suçunu artıran bir istidrâçtır. Mazlum için ise sabrın, sadakatin, sebatın ve Allah’a teslimiyetin olgunlaştığı ağır fakat bereketli bir kulluk imtihanıdır.

Bosna’nın sessiz mezarları…

Gazze’nin yıkılmış şehirleri…

Doğu Türkistan’ın susturulmaya çalışılan çığlıkları…

Suriye’nin harabeye dönmüş beldeleri…

Bütün bunlar bize sadece zalimlerin vahşetini değil, aynı zamanda Allah’ın kullarını nasıl büyük bir imtihandan geçirdiğini de göstermektedir.

Bugün belki zalimler güçlü görünmektedir.

Belki mazlumlar yalnız bırakılmaktadır.

Belki adalet gecikmektedir.

Fakat mümin bilir ki, Allah’ın takviminde gecikme yoktur.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. O, onları ancak dehşetten gözlerin donakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrâhîm, 14/42)

İşte müminin kalbine huzur veren hakikat budur.

Allah unutmaz…

Allah ihmal etmez…

Allah zulme razı olmaz…

Ve Allah, hiçbir zalimi hesapsız bırakmaz.

Öyleyse asıl soru şudur:

Biz bu büyük imtihanda hangi safta yer alıyoruz?

Mazlumun yanında mı?

Yoksa zalimin safında mı?

Hakkı haykıranlardan mı?

Yoksa korku, menfaat ve sessizliği tercih edenlerden mi?

Çünkü kıyamet günü insan, zalimlere neden mühlet verildiğinden değil; o mühlet içinde kendisinin ne yaptığı, kimin yanında durduğu ve Allah’ın kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirip getirmediğinden sorguya çekilecektir.

Rabbimiz bizleri hakkı hak bilip ona tâbi olanlardan, bâtılı bâtıl bilip ondan sakınanlardan; zulme rıza göstermeyen, mazlumun yanında yer alan ve ilâhî adaletin gerçekleşeceğine sarsılmaz bir imanla inanan kullarından eylesin. (Âmin.)

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
14 Temmuz 2026 – OF

Dipnotlar

  1. İbn Cerîr et-Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, Enbiyâ 21/35; Âl-i İmrân 3/178; İbrâhîm 14/42 tefsirleri.
  2. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, ilgili ayetlerin tefsirleri.

ترجمة من التركية إلى العربية: 👇

حكمت إمهال الظالم: الدنيا دار ابتلاء وليست قاعة محكمة

مقدمة
لقد شهد التاريخ البشري، منذ عهد آدم عليه السلام إلى يومنا هذا، صراعًا مستمرًا بين الحق والباطل، وبين العدل والظلم. وعلى مر العصور، تعاقب الفراعنة، والنماردة، والقارونات، وأبو جهل وأمثالهم؛ وفي المقابل، حمل الأنبياء، والصديقون، والشهداء، والصالحون من المؤمنين لواء الكفاح من أجل الحق والعدل. وإن قانون التاريخ الثابت هو: أن الظلم وإن بدا مستقويًا في بعض الأحيان، فإنه لم يكن أبديًا قط؛ أما الحق، وإن بدا ضعيفًا تارة، فإن عاقبته النصر والغلبة حتمًا.
ومع ذلك، ثمة سؤال جوهري يشغل عقول أصحاب الضمائر الحية في كل عصر:

«لماذا يمهل الله تعالى الظالمين؟ مادام سبحانه هو صاحب العدل المطلق، فلماذا يستمر الظلم؟ ولماذا يُقتل الأطفال الأبرياء؟ ولماذا يعاني المظلومون لسنوات طوال؟»
واليوم، يُطرح هذا السؤال بذات الحرقة أمام ذكريات الإبادة الجماعية في البوسنة؛ ويُطرح بالمرارة نفسها في هذه الأيام التي يُذبح فيها النساء والأطفال والشيوخ في غزة أمام مرأى ومسمع من العالم أجمع. كما أن الآلام المستمرة في تركستان الشرقية، وسوريا، وأراكان، وغيرها من بلاد المسلمين المستضعفة، تعيد إثارة هذا السؤال مجددًا.

إن الإجابة عن هذا السؤال، الذي يهز الوجدان الإنساني في الوهلة الأولى، تكمن في الفهم الصحيح لحقيقة الحياة الدنيا. ففي التصور الذي يعلمنا إياه القرآن الكريم، ليست هذه الحياة هي المحطة الأخيرة التي يتجلى فيها العدل الإلهي بتمام أبعاده، بل هي دار ابتلاء مؤقتة، يُختبر فيها إيمان البشر، وإرادتهم، وأعمالهم.

فلو كانت الدنيا محكمة تُوفى فيها كل نفس جزاء عملها فورًا، لما استطاع ظالم أن يظلم، ولا قاتل أن يرتكب جريمته، ولا سارق أن يسرق، ولما غادر مظلوم هذه الدنيا دون أن يستوفي حقه كاملاً. بيد أن الله تعالى خلق الإنسان ذا إرادة، ومنحه حرية الاختيار بين الخير والشر. ومن ثم، فإن الحياة الدنيا هي ميدان الامتحان العظيم الذي تظهر فيه هذه الاختيارات.

أما العدل المطلق، فسيتجلى كاملاً غير منقوص في المحكمة الكبرى (المحكمة الإلهية الحقة)، يوم تُبلى السرائر ولا يضيع فيه حق.
ودون فهم هذه الحقيقة الأساسية، لا يمكن إدراك الحكمة من إمهال الظالم.
الدنيا دار ابتلاء وليست قاعة محكمة
يوضح القرآن الكريم حقيقة الحياة الدنيا بهذا البيان الإلهي:
«كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ۗ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً ۖ وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ» (الأنبياء: ٣٥)
توضح هذه الآية الكريمة بجلاء أن الحياة ابتلاء؛ ليس بالنعم فحسب، بل بالمصائب أيضًا؛ وليس بالأفراح فقط، بل بالأوجاع كذلك؛ وليس بالصالحين وحدهم، بل بالظالمين أيضًا.
ولكي يتحقق الابتلاء، يجب أن يمتلك الإنسان حرية الاختيار، فيكون قادرًا على اختيار الخير أو الشر بإرادته المحضة. وإلا، فلن يبقى هناك أي معنى للمسؤولية، أو الثواب، أو العقاب.
ومن هنا، فإن إمهال الظالم هو مقتضى من مقتضيات الابتلاء الإلهي. فالله تعالى لا يمهله حبًا في الظلم أو رضا به، وإنما يمنحه المهلة ليتسنى للعبد إظهار نتائج الطريق الذي اختاره بمحض إرادته. فالظالم يجمع بظلمه الأدلة ضد نفسه، والمظلوم يضاعف أجره بصبره وثباته وعدالة قضيته.
لذلك، فإن الإمهال ليس تجليًا للرضا الإلهي، بل هو تجلٍ للحكمة الإلهية.
حرية الإرادة والحكمة الإلهية
إن أعظم ميزة تميز الإنسان عن سائر المخلوقات هي امتلاكه للعقل والإرادة، وهذه الإرادة هي أساس التكليف والمسؤولية.

فلو أن الله تعالى منع كل شر في لحظة وقوعه؛ كأن تُشل يد الظالم قبل أن تترفع، أو تعطلت رصاصة القاتل قبل أن تنطلق، أو حيل بين السارق وسرقته، لما بقي للابتلاء معناه الحقيقي على وجه الأرض.

ولبطلت آنذاك فضيلة الصبر، وقيمة التضحية، ومعنى الجهاد، ورفعة التقوى.
إن الله تعالى لم يرد قهر عباده على الطاعة كالملائكة، بل أراد لهم أن يختاروا الحق بإرادتهم الحرة.
ولكن هذه الحرية لا تعني السائبة أو الفوضى قط.

فكل ظلم يُرتكب…
وكل دمعة تُسفح…
وكل كذبة تُقال…
وكل حق امرئ يُؤكل…
كل ذلك مسجل ومحصى دون نقصان في علم الله وعدله.

يقول القرآن الكريم:
«فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ» (الزلزلة: ٧-٨)
لهذا السبب، لا ينخدع المؤمن برؤية الظالم يفلت من العقاب اليوم؛ لأنه يعلم أن الحساب قد يُؤجل، لكنه لا يُلغى أبدًا.

الإمهال ليس رحمة دائمًا
من أكبر الأوهام التي يقع فيها الناس، ظنهم أن ما يناله الظالم من قوة وثروة وتمكين هو علامة على رضا الله عنه.
بيد أن القرآن الكريم يرفض هذا الفهم رفضًا قاطعًا:
«وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ خَيْرٌ لِّأَنفُسِهِمْ ۚ إِنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ لِيَزْدَادُوا إِثْمًا ۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُّهِينٌ» (آل عمران: ١٧٨)

إذن، فليس كل إمهال رحمة.
وليس كل نجاح دليلًا على الرضا الإلهي.
وليس كل تمكين دائمًا.
فأحيانًا تكون المهلة هي الفرصة الأخيرة الممنوحة للتوبة.
وأحيانًا أخرى تكون مدى زمنيًا يرتكس فيه الظلم، ويستوفي فيه المجرم جرمه، ليتجلى العدل الإلهي بكل وضوح.
وهذه هي الحقيقة التي يطلق عليها علماء الإسلام اسم “الاستدراج“.
الاستدراج: الهلاك في ثوب النعم
من المفاهيم التي يوليها الفقه والفكر الإسلامي أهمية بالغة مفهوم “الاستدراج“. والاستدراج هو أن تُغدق النعم تلو النعم على شخص أو أمة غارقة في العصيان والظلم، فيظنون ذلك علامة على الرضا الإلهي فيزدادون طغيانًا، حتى يأخذهم العذاب الإلهي بغتة وهم لا يشعرون.

وفي هذا يقول الحق سبحانه وتعالى:
«وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ * وَأُمْلِي لَهُمْ ۚ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ» (الأعراف: ١٨٢-١٨٣)
لقد تجلى هذا القانون الإلهي مرارًا وتكرارًا عبر التاريخ. فقد كان فرعون يثق بجيشه وملكه، ونمرود يفاخر بسلطانه، وقارون يزعم أنه نال ثروته بعلم عنده. ولكن لم يستطع أحد منهم أن يقف في وجه العدل الإلهي.

إن التاريخ حافل بأمثلة لا حصر لها من هذا القبيل. فكم من ملوك، وكم من غزاة، وكم من حكام مستبدين سقطوا بغتة وهم في أوج قوتهم؛ وبينما كانوا يظنون أنفسهم لا يُقهرون، صاروا صفحات عبرة في كتاب التاريخ.
لذلك، لا ينظر المؤمن إلى أبهة الظالم اليوم، بل ينظر إلى سنة الله التي لا تتخلف.

لأن الإمهال ليس إهمالاً؛ والحساب المؤجل ليس حسابًا ملغيًا.
ابتلاء المظلوم ومسؤولية المؤمن
إن الظلم ليس ابتلاءً للظالم وحده، بل هو كذلك ابتلاء شديد ومبارك للمظلوم في آن واحد.

وقصص الأنبياء الواردة في القرآن الكريم هي أوضح دليل على ذلك.
فإبراهيم عليه السلام أُلقي في النار.
ويوسف عليه السلام ألقاه إخوته في الجب، ثم لبث في السجن بضع سنين.
وموسى عليه السلام جاهد لتحرير قوم عاشوا تحت وطأة ظلم فرعون.
وأيوب عليه السلام ابتُلي بالمرض والضيق لسنوات طويلة.

ورسول الله صلى الله عليه وسلم وأصحابه تعرضوا في مكة للجوع، والحصار، والتعذيب، والنفي.
كل هذا يظهر أن أحب عباد الله إليه لم يُعْفَوْا من الابتلاء.

كما يقول الله تعالى:
«وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَىٰ أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَأَخَذْنَاهُم بِالْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ» (الأنعام: ٤٢)
إذن، فالسؤال الأساسي للمؤمن ليس: «لماذا أُبتلى؟» بل هو: «أي نوع من العبودية سأظهره في مواجهة هذا الابتلاء؟»

ما علمتنا إياه البوسنة وغزة
إن التاريخ الحديث مليء بالأمثلة الحية على هذه الحقيقة.
ففي البوسنة والهرسك، وفي قلب أوروبا وأمام أعين العالم أجمع، قُتل عشرات الآلاف من المسلمين، وتعرّض النساء والأطفال والشيوخ لوحشية ممنهجة. وظلت الإبادة الجماعية في سربرنيتسا وصمة عار سوداء في تاريخ البشرية.
واليوم، تتكرر مأساة مماثلة في غزة؛ حيث تُقصف المستشفيات، والمدارس، والمساجد، والأحياء السكنية، ويُواجه النساء والأطفال والشيوخ الجوع، والعطش، والموت. وفي المقابل، يقف جل العالم إما متفرجًا بصمت، أو محاولاً تبرير هذا الظلم بشتى الذرائع.
وفي هذه النقطة بالذات، يتساءل الكثير من الناس:

«لماذا لا يعاقب الله الظالمين فورًا؟»
إن الجواب عن هذا السؤال لا يمكن صياغته بالنظر إلى الظالمين وحدهم.
لأن البوسنة وغزة ليستا ابتلاءً للظالمين فحسب، بل للبشرية جمعاء.

فهناك جبهة تظلم…
وجبهة يُوقع عليها الظلم…
وجبهة أخرى تتفرج على الظلم…
إن الله تعالى لا يختبر الظالمين وحدهم، بل يختبر أيضًا أولئك الذين يصمتون أمام صرخات المظلومين، وأولئك الذين يسترون الحق من أجل المصالح، وأولئك الذين يملكون القدرة ولا يمدون يد العون، وأولئك الذين يطبعون مع الظلم ويجعلونه أمرًا عاديًا.

من هذا المنطلق، فإن غزة ليست قضية الفلسطينيين وحدهم.
والبوسنة ليست قضية البوشناق وحدهم.
وتركستان الشرقية ليست قضية إيغور تركستان وحدهم.
بل إن كل واحدة منها هي اختبار لضمير الأمة والإنسانية جمعاء.
من سيقف إلى جانب المظلوم؟
من سيصدع بالحق؟
من سيقدم الدعم بماله، ودعائه، وجهده؟
ومن سيعلي خوفه، أو منصبه، أو مصلحته فوق الحق؟

إن يوم القيامة سيشهد المطالبة بالإجابة عن هذه الأسئلة أيضًا.
ومع ذلك، لا ييأس المؤمن أمام كل هذه الآلام؛ لأنه يعلم أن الله تعالى لا ينسى شيئًا، وأن المظلوم ليس بلا ناصر، وأن دمعة لن تذهب سدى، وأن ظالمًا لن يفلت من العدالة الإلهية.

وقد أخبرنا رسول الله صلى الله عليه وسلم بهذه الحقيقة في قوله الوجيز:
«إن الله ليملي للظالم حتى إذا أخذه لم يفلته» ثم قرأ: «وَكَذَٰلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَىٰ وَهِيَ ظَالِمَةٌ ۚ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ» (البخاري، التفسير، ١٠٢/١١؛ مسلم، البر، ٦١)

وهذا هو جوهر مقالنا:
الإمهال ليس إهمالاً.
والعدل المؤخر ليس عدلاً متنازلاً عنه.
العدل سيتحقق في الآخرة حتمًا
إن من ينظر إلى الحياة الدنيا من هذه النافذة الفانية الفردية فحسب، تبدو له الكثير من الحوادث غير مفهومة. فكم من ظالمين ينهون أعمارهم وسط الثروة، والمنصب، والسلطان؛ وكم من مظلومين يغادرون الدنيا دون نيل حقوقهم. فلو كانت حياة الإنسان مقتصرة على الدنيا، لكان من المستحيل حقًا تفسير العدل المطلق.

ولهذا السبب، يوجه القرآن الكريم الأنظار دائمًا نحو الآخرة، ويخبرنا أن المحاكمة الحقيقية ستكون هناك:
«فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ» (الزلزلة: ٧-٨)

وفي آية أخرى يقول سبحانه:
«إِنَّ اللَّهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ» (النسا: ٤٠)
هاتان الآيتان هما خلاصة العدل الإلهي. فالله تعالى لن ينسى دمعة مظلوم، ولن يترك ظلم ظالم دون جزاء. والعدل الذي لم يُرَ أو ينقص في الدنيا، سيتجلى في الآخرة حتى أدق تفاصيله.
كما ينبئنا رسول الله صلى الله عليه وسلم بمكانة المظلوم عند الله في الحديث الشريف:
«واتق دعوة المظلوم، فإنه ليس بينها وبين الله حجاب» (البخاري، المظالم، ٨؛ مسلم، البر، ٢٩)
وهذا يعني أنه مهما عظمت جيوش الظالم، وأسلحته، وثروته، ودعمه السياسي؛ فإنها لا تساوي شيئًا أمام دعوة صادقة يرفعها المظلوم. لأن الباب الذي يلجأ إليه المظلوم هو باب الله، رب السماوات والأرض.

ما هو واجب المؤمن؟
إن الإيمان بالعدل الإلهي لا يقتضي الصمت أو السلبية أمام الظلم. بل على العكس، فإن هذا الإيمان يلقي على عاتق المؤمن مسؤولية جسيمة.
قال رسول الله صلى الله عليه وسلم:
«من رأى منكم منكرًا فليغيره بيده، فإن لم يستطع فبلسانه، فإن لم يستطع فبقلبه، وذلك أضعف الإيمان» (مسلم، الإيمان، ٧٨)

بناءً على هذا، فإن واجب المؤمن واضح:
عدم الرضا بالظلم…
الوقوف إلى جانب المظلوم…
عدم الخوف من قول الحق…
تقديم الدعم المادي والمعنوي للمظلومين قدر المستطاع…
السعي بالطرق المشروعة من أجل سيادة العدل…
الصبر؛ ولكن دون الرضا بالذل…
التوكل؛ ولكن دون ترك الأسباب…
لأن الصبر الذي يعلمه الإسلام ليس خنوعًا للمظالم، بل هو ثبات في سبيل الحق. والتوكل ليس تركًا للعمل، بل هو تفويض الأمر إلى الله بعد القيام بما يجب على المرء فعله.
إن كل قطرة دم تسيل اليوم في غزة، وكل حق يُغصب في تركستان الشرقية، وكل ظلم يُعاش في سوريا، وأراكان، وبقاع العالم الأخرى؛ هو اختبار ليس لأهل تلك البلاد وحدهم، بل للأمة جمعاء وللبشرية قاطبة.
فالبعض في هذا الاختبار ظالم…
والبعض مظلوم…
والبعض الآخر متفرج…
ولكن لا أحد خارج هذا الاختبار العظيم.

الخاتمة
إن الجواب عن سؤال: «لماذا يمهل الله الظالمين؟» يكمن في الغاية من خلق الدنيا.
فالدنيا ليست قاعة محكمة يصدر فيها الحكم فورًا، بل هي ميدان ابتلاء عظيم يتميز فيه الحق من الباطل، والإيمان من الإنكار، والعدل من الظلم. ومن ثم، فإن المهلة الممنوحة للظالم ليست غيابًا للعدل الإلهي، بل هي مقتضى الحكمة الإلهية.

هذه المهلة إما أن تكون للظالم باب توبة وإصلاح، أو استدراجًا يضاعف به إثمه. وهي للمظلوم ابتلاء عبودية شاق ولكنه مبارك، ينضج فيه الصبر، والوفاء، والثبات، والتسليم لله.
إن مقابر البوسنة الصامتة…
ومدن غزة المدمرة…
وصرخات تركستان الشرقية التي يحاولون إسكاتها…
وبلاد سوريا التي تحولت إلى ركام…
كل هذا لا يرينا وحشية الظالمين فحسب، بل يرينا أيضًا كيف يمحص الله عباده في ابتلاء عظيم.
ربما يبدو الظالمون أقوياء اليوم.
وربما يُترك المظلومون وحدهم.
وربما يتأخر العدل.
ولكن المؤمن يعلم أنه لا تأخير في توقيت الله.

يقول الله تعالى:
«وَلَا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ غَافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ ۚ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الْأَبْصَارُ» (إبراهيم: ٤٢)
هذه هي الحقيقة التي تسكب السكينة في قلب المؤمن.
الله لا ينسى…
الله لا يهمل…
الله لا يرضى بالظلم…
والله لا يترك ظالمًا دون حساب.
إذن، فالسؤال الحقيقي هو:
في أي صف نقف نحن في هذا الابتلاء العظيم؟
أمع المظلوم؟
أم في صف الظالم؟
أمع الصادعين بالحق؟
أم مع من آثر الخوف، والمصلحة، والصمت؟
لأن الإنسان يوم القيامة لن يُسأل عن سبب إمهال الظالمين، بل سيُسأل عما فعله هو في تلك المهلة، ومع من وقف، وهل أدى المسؤولية التي ألقاها الله على عاتقه أم لا.

جعلنا الله وإياكم ممن يعرفون الحق فيتبعونه، وممن يعرفون الباطل فيجتنبونه؛ وممن لا يرضون بالظلم، ويقفون إلى جانب المظلوم، ويؤمنون بقلب راسخ بوقوع العدل الإلهي. (آمين).

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
١٤ تموز ٢٠٢٦ – أوف

الهوامش:
[1] ابن جرير الطبري، جامع البيان، تفسير الآيات: الأنبياء ٢١/٣٥؛ آل عمران ٣/١٧٨؛ إبراهيم ١٤/٤٢.
[2] ابن كثير، تفسير القرآن العظيم، تفسير الآيات ذات الصلة.