Bizim Köyün Muhtarını Tenkit Ederken Hasım Köyün Muhtarının Hesabına Alet mi Oluyoruz?
Giriş: Hasmın Başaramadığını Biz Kendimiz mi Yapacağız?
Bir köy düşünelim. Yıllardır başka bir köyün tesiri altında yaşamış; kararlarını verirken kendi ihtiyaçlarından ziyade başkalarının beklentilerini gözetmiş olsun. Günün birinde yeni bir muhtar iş başına gelsin ve köyünü bu bağımlılıktan kurtarmaya, kendi kararlarını kendisi verebilen bir hâle getirmeye çalışsın.
Ne var ki yeni muhtarın işi kolay değildir. Çünkü köyün eski düzeninde yetişmiş, o düzenin alışkanlıklarını benimsemiş, hatta farkında olmadan onun ölçüleriyle düşünmeye devam eden birçok kişi yine köyün içindedir. Üstelik yeni muhtarın çevresinde bulunan herkesin aynı ölçüde dirayetli, ehliyetli ve güvenilir olduğunu söylemek de mümkün değildir. Kimi iyi niyetle hareket eder, kimi kendi menfaatini gözetir, kimi de geçmişten devraldığı yanlışları sürdürür.
Hasım köyün muhtarı ise gelişmeleri uzaktan izlemektedir. Yeni muhtarın köyünü bağımsızlaştırma gayretini doğrudan engelleyemiyorsa içerideki hatalardan, ihtilaflardan ve güvensizliklerden faydalanmaya çalışabilir. Köy halkının kendi muhtarına duyduğu güveni sarsmak, haklı tenkitleri daha büyük bir husumete dönüştürmek ve köyün kendi içindeki ihtilafları büyütmek, hasmın işini kolaylaştırabilir.
Elbette bu misalden hareketle her tenkidi dışarıdan yönlendirilen bir faaliyet, her muhalifi yabancı güçlerin aleti veya her hadiseyi gizli bir tertibin parçası sayamayız. Böyle bir hüküm, delilsiz ithama kapı açar. Bununla birlikte dışarıdaki hasımların içerideki yanlışlardan faydalanabileceği ihtimalini de bütünüyle göz ardı edemeyiz.
Burada asıl mes’ele, muhtarı tenkit edip etmemek değildir. Asıl mes’ele, tenkidimizi hangi bilgiye, hangi delile ve hangi maksada dayandırdığımız; tenkidimizin neticelerini hesaba katıp katmadığımızdır.
Bu köy misalini Türkiye’nin bugünkü şartları üzerinde düşünmek için bir anahtar olarak kullanabiliriz. Türkiye’nin kendi iradesiyle hareket etme, dış baskılara karşı koyma ve kendi istikametini tayin etme gayretleri kadar, bu gayretleri yürütenlerin hataları da konuşulmalıdır. Hiçbir makam ve hiçbir idareci tenkitten müstağni değildir. Fakat tenkit ederken yanlışın düzeltilmesine mi hizmet ettiğimizi, yoksa farkında olmadan ülkemizin aleyhine işleyebilecek hesapları mı kolaylaştırdığımızı da düşünmek zorundayız.
Çünkü bir idarecinin hatasını göstermek başka, o hatadan hareketle bütün bir istikameti mahkûm etmek başkadır. Adaleti gözetmek başka, öfkeyle hareket ederek hasmın işine yarayacak neticeler doğurmak başkadır.
I. Hasmın İnce Hesabı: Eski Köyün Hesabını Yeni Muhtara Ödetmek
Bir köyde yıllar boyunca yanlış kararlar alınmış, imkânlar israf edilmiş, köylünün ihtiyaçları ihmal edilmiş ve köy dışındaki güçlere gereğinden fazla bağımlılık kurulmuş olabilir. Yeni muhtar iş başına geldiğinde bu mirasın bütün neticeleri bir anda ortadan kalkmaz. Üstelik eski düzenin izleri yalnızca binalarda, kayıtlarda ve idarî alışkanlıklarda değil, insanların düşünce biçimlerinde de yaşamaya devam edebilir.
Böyle bir durumda yeni muhtardan hem geçmişin bütün yükünü kısa zamanda ortadan kaldırması hem de kendisinden önce birikmiş yanlışların hiçbirinin neticesini yaşamaması beklenemez. Bununla beraber geçmişin ağırlığını ileri sürerek yeni dönemde yapılan hataları görmezden gelmek de doğru değildir.
Hasım köyün muhtarı açısından en elverişli vaziyet, köy halkının geçmişle bugünü birbirinden ayıramamasıdır. Eski düzenin yanlışları yeni muhtarın üzerine yıkılır; yeni dönemdeki her hata, önceki yıllardan devralınan meselelerle birlikte değerlendirilmeden doğrudan bugünkü idareye mal edilir. Böylece köy halkı, hangi yanlışın ne zaman yapıldığını, kimin sorumluluğunda bulunduğunu ve hangi kararın hangi neticeyi doğurduğunu araştırmadan hüküm vermeye başlar.
Bu yöntem, hakikati aramaktan ziyade öfkeyi büyütür. Öfke büyüdükçe de muhakeme zayıflar.
Bunun tersi de mümkündür. Yeni muhtarın her kararını savunanlar, geçmişin yanlışlarını hatırlatarak bugünkü hataları örtmeye çalışabilir. Bu defa da geçmişteki kötülükler, mevcut idarecilerin mes’uliyetini ortadan kaldıran bir mazerete dönüştürülür.
İki yaklaşım da yanlıştır. Geçmişin hesabı ayrı, bugünün hesabı ayrıdır. Bir dönemde yapılan iyilikler sonraki dönemin yanlışlarını meşrulaştırmadığı gibi, geçmişteki yanlışlar da bugün yapılan her işi peşinen hükümsüz kılmaz.
Kur’ân-ı Kerîm, adaletin dostluk ve düşmanlık karşısında da korunmasını emreder:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ ۖ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا ۚ اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَىٰ
“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur.” (Mâide, 5/8)
Bu âyetin ölçüsü açıktır: Sevdiğimiz kişilerin hatalarını örtmek de sevmediğimiz kişilerin bütün yaptıklarını kötülemek de adalete aykırıdır.
Öyleyse önce şu sualleri sormalıyız: Tenkit ettiğimiz yanlış gerçekten hangi dönemde ortaya çıktı? Bu yanlışın sorumlusu kimdir? Bugünkü idare bu yanlışı sürdürüyor mu, düzeltmeye mi çalışıyor, yoksa başka bir yanlışla mı ağırlaştırıyor? Bunları araştırmadan verilen hükümler, hakikatin ortaya çıkmasına değil, ihtilafın büyümesine hizmet edebilir.
II. Asıl Mes’ele: Eski Düzeni Sorgulamak mı, Yeni Muhtardan Hesap Sormak mı?
Bir köyün eski düzeni, köylünün iradesini zayıflatmış ve dışarıdaki güçlerin tesirini artırmışsa bu düzenin sorgulanması tabiidir. Fakat eski düzenin sorgulanması, yeni muhtarın her kararının doğru olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde yeni muhtarın bir hatasının ortaya çıkması da köyün kendi iradesini güçlendirme gayretinin bütünüyle yanlış olduğu sonucunu doğurmaz.
Burada iki ayrı mes’eleyi birbirinden ayırmak gerekir: Birincisi, köyün hangi istikamette ilerlemesi gerektiğidir. İkincisi, bu istikamette yürürken muhtarın ve yardımcılarının hangi hataları yaptığıdır.
Birincisini konuşmadan yalnızca şahısların hatalarına odaklanmak, büyük resmi gözden kaçırabilir. İkincisini konuşmayı reddetmek ise idareyi denetimsiz bırakabilir. Sağlıklı muhakeme, her iki mes’eleyi birlikte ele alır.
Türkiye’nin dış siyaseti, iktisadî tercihleri, güvenlik meseleleri ve kendi kararlarını verebilme kudreti tartışılırken de aynı ölçü geçerlidir. Bir kararın ülkenin bağımsız hareket etme imkânını güçlendirip güçlendirmediği incelenmelidir. Bunun yanında o kararı alanların ehliyeti, kullandıkları usuller, tercih ettikleri kişiler ve meydana gelen neticeler de sorgulanmalıdır.
Bir idarecinin ülke adına doğru bir hedef belirlemesi, o hedefe ulaşmak için kullandığı her yöntemin doğru olduğu anlamına gelmez. İyi bir hedef, yanlış usulleri kendiliğinden meşru hâle getirmez. Buna karşılık bir uygulamadaki hata da hedefin kendisinin mutlaka yanlış olduğunu ispatlamaz.
Kur’ân-ı Kerîm, emanetlerin ehline verilmesini ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesini emreder:
إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisâ, 4/58)
Bu emir yalnızca bir idarecinin değil, emanet ve mes’uliyet taşıyan herkesin dikkate alması gereken bir ölçüdür. Bir göreve getirilen kişinin ehliyeti, sadakati ve yaptığı işin neticeleri sorgulanabilir. Makam sahibi olmak, hesap vermekten muaf olmak demek değildir.
Ancak hesap sormakla peşin hüküm vermek aynı şey değildir. Hesap sormak, delil istemeyi, mes’uliyeti belirlemeyi ve yanlışın düzeltilmesini hedefler. Peşin hüküm ise çoğu zaman delillerden önce hükmü belirler; ardından yalnızca o hükmü destekleyen bilgileri arar.
Öyleyse bir idarecinin hatasını konuşurken şu iki suali birlikte sormalıyız: Bu kararın kendisi yanlış mı? Yanlışsa, bu yanlışın düzeltilmesi için ne yapılmalıdır? Bu suallere cevap aramak, şahısları körü körüne savunmaktan da bütün bir idareyi toptan mahkûm etmekten de daha isabetlidir.
III. Muhtarın Çetin İmtihanı: Yol Arkadaşlarını Hesaba Çekmek
Bir muhtarın yalnızca kendi kararlarından değil, çevresindeki insanların davranışlarından da etkilenmesi kaçınılmazdır. Yardımcıları ehil değilse, menfaatlerini köyün menfaatlerinin önüne koyuyorsa veya muhtarın güvenini kötüye kullanıyorsa, doğru bir hedef dahi yanlış uygulamalar yüzünden zarar görebilir.
Bu sebeple bir idarecinin başarısını yalnızca dile getirdiği hedeflerle ölçmek yeterli değildir. O hedeflere ulaşmak için kimlerle çalıştığına, hangi kararları aldığına, yanlışları gördüğünde nasıl davrandığına ve sorumluları hesaba çekip çekmediğine de bakılmalıdır.
Bir muhtarın çevresinde yanlış yapanların bulunması tek başına onun bütün niyetini açıklamaz. Fakat aynı yanlışlar sürekli tekrarlanıyor, uyarılara rağmen tedbir alınmıyor ve sorumlular korunuyorsa artık mes’ele yalnızca yardımcıların kusuru olmaktan çıkar; idarenin denetim ve mes’uliyet anlayışı da sorgulanır.
Burada niyetle neticeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Bir kişinin iyi niyetli olması, yaptığı işin doğru olduğunu ispatlamaz. Kötü bir neticenin ortaya çıkması da tek başına o kişinin başlangıçtan itibaren kötü niyet taşıdığını göstermez. Niyet hakkında hüküm verirken delile ihtiyaç vardır; uygulama ve netice hakkında hüküm verirken ise görülebilir vakıalar esas alınmalıdır.
İdarecinin görevi yalnızca kendisine bağlı kişilerin başarılarını sahiplenmek değildir. Yanlışlarını da tespit etmek, mes’uliyetlerini belirlemek ve gereken tedbirleri almaktır. Aksi hâlde ehliyetsizlik, kayırmacılık ve menfaat ilişkileri zamanla idarenin bütününe zarar verebilir.
Öte yandan, bir yardımcının hatasından hareketle bütün bir kadroyu aynı hükme tâbi tutmak da doğru değildir. Her kişinin vazifesi, yetkisi, bilgisi ve karardaki payı ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bir kişinin yaptığı yanlışı başkasına yüklemek adaletsizliktir; açık bir mes’uliyeti sırf yakınlık veya bağlılık sebebiyle örtmek de öyle.
Bu sebeple muhtarı desteklemek, onun çevresindeki herkesi savunmak anlamına gelmez. Bazen muhtara yapılabilecek en büyük iyilik, yanlış yapan yardımcılarını açıkça teşhis etmek ve gereken tedbirlerin alınmasını istemektir. Çünkü denetimsiz sadakat, zamanla yanlışların üzerini örten bir alışkanlığa dönüşebilir.
Aynı şekilde muhtarı tenkit etmek de onun bütün hedeflerini reddetmek demek değildir. Haklı tenkit, yanlışın nerede olduğunu gösterir; mes’uliyeti doğru kişiye yükler ve düzeltme yolunu arar.
Esas olan, şahısların hatalarını örtmek değil, adaleti ayakta tutmak; bir makamı korumak değil, o makamın taşıdığı emaneti korumaktır.
IV. Hasmın İstediği İhtilafı Kendi Elimizle Büyütmek
Bir köyün içindeki ihtilaflar, köyün dışındaki hasımların işini kolaylaştırabilir. Fakat bundan hareketle her ihtilafın dışarıdan çıkarıldığını söylemek doğru değildir. İnsanlar arasında gerçek görüş ayrılıkları, menfaat çatışmaları ve idareden kaynaklanan haklı şikâyetler bulunabilir. Bunları sırf dışarıdaki bir güce fayda sağlıyor diye yok saymak, hakikati örtmek olur.
Bununla beraber, bir hadisenin dışarıdaki bir aktörün işine yaraması ile o aktör tarafından meydana getirilmiş olması birbirinden farklı iddialardır. Bir neticeden kimin faydalandığını tespit etmek, o neticeyi kimin hazırladığını tek başına ispatlamaz. Menfaat, araştırılması gereken bir işarettir; fakat tek başına kesin delil değildir.
Bu ayrım yapılmadığında iki zıt hata ortaya çıkar. İlkinde, dışarıdan gelebilecek her türlü müdahale ihtimali peşinen reddedilir; böylece gerçek tehditler gözden kaçırılabilir. İkincisinde ise delil aranmadan her hadisenin arkasında yabancı bir el bulunduğu ileri sürülür; bu defa da gerçeklerle tahminler birbirine karışır.
İlim, kesin delil gerektirir. Şüphe, araştırmaya sevk edebilir; fakat araştırılmamış bir ihtimal kesin hükme dönüştürülemez. Bir iddianın kuvvetli görünmesi, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir iddianın henüz ispatlanmamış olması da araştırılmaya değer olmadığı manasına gelmez.
Kur’ân-ı Kerîm, haberlerin araştırılmasını emreder:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَىٰ مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 49/6)
Bu âyetin ortaya koyduğu ölçü, yalnızca haberin kaynağına bakmakla yetinmemeyi; haberin doğruluğunu araştırmayı da gerektirir. Hele bir iddia insanların itibarını, ülkenin huzurunu veya milletin geleceğini etkileyebilecekse, delil ve teyit ihtiyacı daha da önem kazanır.
Hakiki Bir Dış Tehdit ile Dayanaksız Komplo İddiası Nasıl Ayırt Edilir?
Pratik bir ayrım için şu sualler yardımcı olabilir:
Birincisi: İddianın dayandığı belge ve bilgiler doğrulanabilir mi? Tarihi, kaynağı ve bağlamı belli belgeler var mı? Açıklamalar, resmî kayıtlar, güvenilir tanıklıklar veya birbirinden bağımsız kaynaklar iddiayı destekliyor mu? Yoksa iddia yalnızca isimsiz mesajlara, kesilmiş görüntülere ve kaynağı belirsiz sözlere mi dayanıyor?
İkincisi: İleri sürülen aktörün bunu yapabilecek imkânı var mı? Bir devletin veya teşkilatın belirli bir hadiseye müdahale edebilecek kapasiteye sahip olması önemlidir; ancak imkânın bulunması, müdahalenin gerçekleştiğini ispatlamaz. İmkân ile fiil arasındaki fark korunmalıdır.
Üçüncüsü: İddia edilen maksadı gösteren somut işaretler var mı? Bir aktörün belirli bir neticeden faydalanması, o neticeyi önceden tasarladığını tek başına göstermez. Maksat hakkında hüküm verebilmek için açıklamalar, hazırlıklar, temaslar, belgeler veya fiilî davranışlar gibi destekleyici işaretler aranmalıdır.
Dördüncüsü: Zamanlama ve icraat arasında anlamlı bir bağ kurulabiliyor mu? Bir hadisenin başka bir hadiseden sonra meydana gelmesi tek başına sebep-sonuç ilişkisi kurmaya yetmez. Aradaki bağın hangi mekanizma üzerinden gerçekleştiği açıklanabilmelidir.
Beşincisi: İddiayı destekleyen deliller kadar, ona aykırı düşen bilgiler de inceleniyor mu? Yalnızca kendi kanaatimizi doğrulayan parçaları seçmek, sağlam muhakeme değildir. İddianın aleyhindeki delilleri de değerlendirmeli, gerekirse ilk hükmümüzü değiştirebilmeliyiz.
Altıncısı: İddia, bağımsız kaynaklarla doğrulanıyor mu? Aynı kaynaktan kopyalanarak yayılan çok sayıda mesaj, birbirinden bağımsız çok sayıda delil demek değildir. Kaynakların gerçekten bağımsız olup olmadığına bakılmalıdır.
Bu ölçüler, dış müdahale ihtimalini peşinen reddetmek için değil, iddiaları sağlam bir zeminde değerlendirmek için gereklidir. Bir iddianın kesin biçimde ispatlanamaması, her ihtimalin imkânsız olduğu anlamına gelmez. Fakat ihtimalin varlığı da kesin hüküm vermeye yetmez.
Tenkitte Ölçü: Vakıa, Yorum, İhtimal ve Temenni
Hadiseleri değerlendirirken dört ayrı alanı birbirine karıştırmamalıyız:
- Vakıa: Belge, kayıt, doğrulanmış bilgi veya güvenilir şahitlikle ortaya konulabilen husustur.
- Yorum: Vakıalardan hareketle ulaşılan değerlendirmedir. İsabetli olabilir; fakat yine de yorum olduğu bilinmelidir.
- İhtimal: Mevcut bilgiler ışığında gerçekleşmiş olabileceği düşünülen, ancak henüz kesinleşmemiş durumdur.
- Temenni: Gerçekleşmesini arzu ettiğimiz neticedir. Arzumuzun güçlü olması, onun gerçekleştiğini veya gerçekleşeceğini ispatlamaz.
Meselâ bir kararın belirli bir dış aktörün işine yaradığını tespit etmek vakıaya dayanabilir. O aktörün bu kararı kendi maksadı doğrultusunda kullanabileceğini söylemek bir ihtimal değerlendirmesidir. Kararın özellikle o aktöre hizmet etmek amacıyla alındığını iddia etmek ise ayrıca delil gerektirir.
Bu ayrımı korumak, hem gerçek tehditleri araştırmaya hem de haksız ithamlardan kaçınmaya yardımcı olur.
İhtilafların büyümesi, dışarıdaki hasımların işine yarayabilir. Ancak bundan hareketle haklı şikâyetleri susturmak veya her muhalifi şüpheli saymak, ihtilafı çözmez. Bilakis adalet duygusunu zedeler ve insanların birbirine güvenini daha da azaltabilir.
Öyleyse yapılması gereken, eleştiriyi yasaklamak değil, eleştirinin delile dayanmasını sağlamaktır. Haksız ithamları reddederken haklı tenkitlerin de önünü kapatmamalıyız. Zira bir ülkenin kuvveti, yalnızca dışarıdan gelen baskılara karşı koyabilmesiyle değil, kendi yanlışlarını görebilmesi ve düzeltebilmesiyle de ölçülür.
V. Hasmın Hesabını Gözeterek Resmin Bütününü Görmek
Bir hadiseyi doğru değerlendirmek için yalnızca görünen neticeye bakmak yeterli değildir. Hadisenin öncesini, meydana geldiği şartları, kararları alan kişileri, bu kişilerin imkânlarını ve ortaya çıkan sonuçları birlikte incelemek gerekir.
Bununla beraber, “resmin bütününü görmek” sözü de delilsiz iddialara kapı açacak biçimde kullanılmamalıdır. Büyük resmi görmek, her hadisenin arkasında tek bir merkez bulunduğunu varsaymak değildir. Birbirinden bağımsız gelişmelerin gerçekten bağlantılı olup olmadığını araştırmak; bağlantı bulunmadığında bunu kabul edebilmek de aynı derecede önemlidir.
Dış siyaset ve devletler arasındaki güç mücadelesi çoğu zaman yalnızca açıklamalardan ibaret değildir. Devletler kendi menfaatlerini gözetir, farklı araçlar kullanır ve gelişen şartlara göre tutum değiştirebilir. Bu sebeple bir ülkenin başka bir ülkenin kararlarından faydalanmaya çalışması mümkündür. Fakat her faydalanma teşebbüsü başarıya ulaşmaz; her benzer netice de ortak bir planın varlığını göstermez.
Bu noktada imkân, irade, zamanlama ve icraat birlikte değerlendirilmelidir. Bir aktörün bir hadiseyi meydana getirebilecek imkâna sahip olması başka, bunu istemesi başka, uygun zamanı bulması başka, gerçekten harekete geçmesi başkadır. Bu unsurların birbirinden ayrılması, daha sağlam bir muhakeme kurulmasını sağlar.
Ayrıca tek bir açıklamaya bağlanamayacak kadar karmaşık hadiselerde farklı sebepler birlikte rol oynayabilir. Bir gelişmenin iç siyasî tercihlerden, iktisadî şartlardan, güvenlik kaygılarından ve dış baskılardan aynı anda etkilenmesi mümkündür. Böyle durumlarda yalnızca bir sebebi öne çıkararak diğerlerini yok saymak, vakıanın anlaşılmasını güçleştirir.
Bu sebeple dış tehditleri araştırırken iki uçtan da uzak durmalıyız. Bir uçta, dışarıdan müdahale ihtimalini peşinen reddeden ve yalnızca görünen açıklamalarla yetinen yaklaşım vardır. Diğer uçta ise her gelişmeyi gizli bir tertibe bağlayan, aksi yöndeki delilleri dikkate almayan yaklaşım bulunur. Her iki tutum da hakikati araştırma gayretine zarar verir.
Hasmın hesabını gözetmek, onun her hadiseyi yönettiğini varsaymak değildir. Hasmın imkânlarını, hedeflerini ve muhtemel teşebbüslerini araştırırken kendi tarafımızın hatalarını da açıkça görebilmektir. Çünkü dışarıdaki bir aktörün yanlışlarımızdan faydalanması mümkünse, bu yanlışları düzeltmek de bizim mes’uliyetimizdir.
Bir başka önemli nokta da şudur: Bir dış tehdidin varlığı, içerideki bütün kararları doğru hâle getirmez. Güvenlik kaygısı, denetimsizliği ve ehliyetsizliği meşrulaştırmak için kullanılamaz. Aynı şekilde içerideki yanlışlar da dış tehditlerin varlığını yok saymaya gerekçe olamaz.
Basiret, hem dışarıdan gelebilecek tehlikeleri görmek hem de içerideki yanlışları düzeltmek; hem delili aramak hem de delilin göstermediği yerde kesin hükümden kaçınmaktır.
VI. Muhtarı Korumak mı, Köyün İstikametini Korumak mı?
Bir köyün geleceği tek bir kişinin şahsına bağlı olmamalıdır. Muhtar değişebilir; yardımcıları değişebilir; kararlar ve şartlar değişebilir. Fakat köyün kendi iradesini koruması, adaleti gözetmesi ve halkının menfaatlerini savunması gibi esaslar, kişilerden bağımsız bir değer taşımalıdır.
Bu sebeple bir muhtarı desteklemekle onun her kararını doğru kabul etmek birbirine karıştırılmamalıdır. Bir idarecinin doğru adımlarını teslim etmek nasıl adaletin gereğiyse, yanlışlarını göstermek de öyledir. Hataları söylemeyi ihanet saymak, idarecinin kendi yanlışlarını görmesini zorlaştırır. Buna karşılık her hatayı bütün bir istikametin yanlışlığına delil saymak da ölçüsüzlüktür.
Burada asıl korunması gereken, şahsın itibarı değil, emanetin hakkıdır. Muhtarın itibarını korumak adına köyün zarar görmesine göz yumulamaz. Aynı şekilde muhtarı yıpratmak adına köyün geleceğini tehlikeye atacak her iddia da sorgulanmadan kabul edilemez.
Bir idarecinin başarısı, yalnızca kendisine yöneltilen tenkitlerin sayısıyla veya kendisini destekleyenlerin coşkusuyla ölçülmez. Aldığı kararların neticeleri, yanlışları düzeltme iradesi, ehil kişilerle çalışma becerisi ve köyün bağımsız karar verme kudretine katkısı da değerlendirilmelidir.
Bu ölçü, muhalefet edenler için de geçerlidir. Bir idarecinin hatasını göstermek, daha iyi bir yol teklif etmeyi gereksiz kılmaz. Yanlışı teşhis etmek önemlidir; fakat mümkün olan düzeltme yollarını araştırmak da mes’uliyetin bir parçasıdır. Sadece yıkıcı ithamlarla yetinmek, çözüm arayışını geri plana itebilir.
Elbette herkesin bir idareye alternatif program sunması şart koşulamaz. Haklı bir şikâyetin dile getirilmesi için kişinin bütün mes’eleleri çözebilecek bir plana sahip olması gerekmez. Ancak bir iddiayı kesin hüküm olarak ortaya koyan kişi, iddiasının dayandığı delilleri göstermekle yükümlüdür.
Kur’ân-ı Kerîm, bir topluluğun durumunun değişmesini insanların kendi içlerindeki değişimle ilişkilendirir:
إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ
“Şüphesiz ki bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d, 13/11)
Bu âyet, mes’uliyeti yalnızca başkalarına yüklemememiz gerektiğini de hatırlatır. İdarecilerin yanlışları elbette sorgulanmalıdır; fakat halkın muhakemesi, tercihleri, bilgiye yaklaşımı ve adalet karşısındaki tavrı da göz ardı edilemez.
Bir köyün istikametini korumak, muhtarı eleştiriden uzak tutmak değildir. Aksine, muhtarın ve yardımcılarının doğru iş yapmasını sağlayacak bir hesap verme anlayışını güçlendirmektir. Adaletli denetim, idareyi zayıflatmak zorunda değildir; bilakis yanlışların büyümesini engelleyerek idarenin güvenilirliğini artırabilir.
VII. Eski Düzenin Kalıntılarıyla Hesaplaşırken Yeni Nizamı Korumak
Bir ülkede eski düzenin izleri yalnızca eski yöneticilerle sınırlı kalmayabilir. Düşünce alışkanlıkları, idarî yöntemler, menfaat ilişkileri ve karar verme biçimleri de yeni döneme taşınabilir. Bu sebeple bir değişimin gerçekleşmiş olması, eski alışkanlıkların bütünüyle ortadan kalktığını göstermez.
Yeni bir istikamet belirlemek, yalnızca söylemleri değiştirmekle mümkün olmaz. Ehliyetli insanların vazifeye getirilmesi, yanlış uygulamaların düzeltilmesi, denetim yollarının açık tutulması ve mes’uliyetin doğru kişilere yüklenmesi gerekir. Bunlar yapılmadığında eski düzenin bazı unsurları yeni isimler altında yaşamaya devam edebilir.
Bununla birlikte, bir kişinin geçmişte belirli bir sistemin içinde yetişmiş olması, onun bugün mutlaka aynı maksada hizmet ettiğini göstermez. İnsanlar zamanla fikirlerini değiştirebilir, hatalarını fark edebilir ve farklı bir istikamette çalışabilirler. Geçmiş, değerlendirmede dikkate alınması gereken bir bilgidir; fakat tek başına kesin hüküm için yeterli değildir.
Aynı şekilde, eski düzenden gelen herkesin ehliyetsiz veya kötü niyetli olduğunu söylemek de doğru olmaz. Önemli olan, kişinin geçmişte nerede bulunduğundan ziyade bugün ne yaptığı, hangi kararlara imza attığı, hangi menfaatleri gözettiği ve hangi neticelere sebep olduğudur.
Bir ülkede gerçek bir yenilenme isteniyorsa, şahıslar hakkında hüküm verirken de uygulamalar hakkında karar verirken de ölçü korunmalıdır. İyi bir işi yapanın geçmişi sebebiyle hakkı inkâr edilmemeli; yanlış yapanın yakınlığı sebebiyle mes’uliyeti örtülmemelidir.
Yeni nizamın korunması, geçmişin bütün unsurlarını sorgusuz sualsiz reddetmek veya yeni dönemdeki her tercihi savunmak değildir. Doğru olanı ayırmak, yanlış olanı teşhis etmek ve adaleti esas alan bir düzeltme iradesi göstermektir.
Burada bir başka tehlikeye de dikkat etmek gerekir: Eski düzenin kalıntılarıyla mücadele iddiası, zamanla her türlü tenkidi susturmanın bahanesi hâline getirilebilir. Böyle bir yaklaşım, yanlışların ortaya çıkarılmasını zorlaştırır. Oysa bir ülkenin kendi istikametini koruyabilmesi, yalnızca dışarıdaki baskılara karşı direnmesine değil, içerideki yanlışları da düzeltebilmesine bağlıdır.
Dolayısıyla ne geçmişin gölgesinde kalmalı ne de geçmişten gelen her şeyi aynı hükme tâbi tutmalıyız. Vakıaları incelemeli, mes’uliyetleri belirlemeli ve geleceğe hangi usullerle ilerleyeceğimizi açıkça ortaya koymalıyız.
VIII. Abdülhamid’den Hz. Osman’a: Tenkit Etmek Başka, Çözüm İnşa Etmek Başkadır
Tarih, idarecilerin kararlarını ve bu kararların neticelerini değerlendirmek için önemli tecrübeler sunar. Fakat tarihî hadiselerden ders çıkarmakla geçmişi bugünün siyasî kanaatlerine göre yeniden hükme bağlamak aynı şey değildir. Tarihî şahsiyetler, kendi devirlerinin şartları, imkânları, bilgi seviyesi ve karşı karşıya kaldıkları güçlükler dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Sultan II. Abdülhamid dönemi de bu bakımdan dikkatle incelenmesi gereken bir dönemdir. Onun icraatlarını tenkit edenlerin tamamını dış güçlerin aleti saymak tarihî hakikati basitleştirir. Aynı şekilde, o dönemdeki bütün gelişmeleri tek bir kişinin kararlarına bağlamak da isabetli değildir.[1]
Bir idarecinin kararları değerlendirilirken dönemin iç ve dış şartları, devletin karşı karşıya bulunduğu tehditler, idarî tercihler, muhalefetin talepleri ve ortaya çıkan neticeler birlikte ele alınmalıdır. Bir kararın eleştirilmesi mümkündür; ancak bu eleştirinin tarihî delillere dayanması ve dönemin şartlarını hesaba katması gerekir.
Abdülhamid döneminde yapılan bazı tenkitlerin hangi ölçüde haklı, hangi ölçüde hatalı olduğunu anlamak için de tenkit sahiplerinin tamamını tek bir gruba yerleştirmek yerine, görüşlerini ve fiillerini ayrı ayrı incelemek gerekir. Her muhalefetin aynı maksada hizmet ettiğini söylemek ne kadar hatalıysa, her muhalefetin ülkenin menfaatine hizmet ettiğini peşinen kabul etmek de o kadar yanlıştır.
Tarihî tecrübeler, yalnızca kimin haklı veya haksız olduğunu belirlemek için değil, kararların hangi şartlarda ve hangi neticelerle ortaya çıktığını anlamak için de incelenmelidir. Bu yaklaşım, geçmişteki hataların bugün tekrarlanmasını önlemeye yardımcı olabilir.
Hz. Osman’ın (ra) hilâfeti döneminde yaşanan hadiseler de aceleci hükümlerden kaçınmanın önemini gösterir. İslâm tarihinin bu çalkantılı safhasını değerlendirirken güvenilir rivayetler, olayların sırası, şahısların fiilleri ve tarihî şartlar dikkate alınmalıdır. Sonraki dönemlerde meydana gelen siyasî ihtilafların etkisiyle rivayetleri gelişigüzel kullanmak, hadiselerin anlaşılmasını güçleştirebilir.
Nitekim Benî Mustalık Gazvesi sırasında Abdullah b. Übey b. Selûl’ün sözleri ve Zeyd b. Erkam’ın bunlara ilişkin nakilleri, bir hadisenin tarafların sözleri, şahitlikler ve tarihî bağlam birlikte değerlendirilmeden hükme bağlanmasının doğurabileceği güçlükleri göstermektedir.[2]
Hz. Osman’ın (ra) şahsiyeti, hilâfeti ve karşılaştığı güçlükler hakkında konuşurken bir taraftan sahih nakilleri esas almak, diğer taraftan farklı kişilerin mes’uliyetlerini birbirinden ayırmak gerekir. Bir hadisenin neticesinden hareketle bütün tarafların niyetleri hakkında kesin hükümler vermek, sağlam bir tarih muhakemesi değildir.
Tarihî hadiseleri değerlendirirken Hudeybiye Antlaşması da şartları ve tarafların tutumlarıyla birlikte ele alınmalıdır; zira bir anlaşmanın hükümlerini ve neticelerini, yalnızca ilk bakışta nasıl göründüğüne göre değil, meydana geldiği şartlar ve sonraki gelişmeler ışığında değerlendirmek gerekir[3].
Hz. Osman’ın (ra) Rûme Kuyusu’yla ilgili faziletini bildiren rivayetler, onun hayır ve hizmet yönünü gösteren nakiller arasındadır.[4] Ancak bir şahsiyetin faziletlerini zikretmek, onun devrinde meydana gelen her hadisenin ayrıca araştırılmasına engel değildir. Aynı şekilde o dönemdeki ihtilafları incelemek de Hz. Osman’a (ra) yöneltilen haksız ithamları kabul etmeyi gerektirmez.
Tarihî şahsiyetleri değerlendirirken adalet, rivayetlerin sıhhatini gözetmek ve hadiseleri kendi şartları içinde anlamaya çalışmak temel ölçülerimiz olmalıdır. Bu ölçülerden uzaklaşıldığında tarih, hakikati öğrenme vasıtası olmaktan çıkar; bugünkü öfke ve tarafgirliklerin malzemesi hâline gelir.
Buradan çıkaracağımız ders açıktır: Tenkit etmek, tek başına çözüm üretmek değildir. Bir yanlışın varlığını göstermek gerekir; fakat o yanlışın hangi şartlarda meydana geldiğini, kimlerin mes’ul olduğunu ve nasıl düzeltilebileceğini araştırmak da gerekir.
Muhtarı tenkit eden kişi, haklı olduğu noktalarda delilini ortaya koymalı; muhtarı destekleyen kişi de yanlışlar karşısında gözünü kapatmamalıdır. Her iki tarafın da kendi kanaatini değil, hakikati esas alması gerekir.
Bir köyün geleceğini korumak, yalnızca muhtarın çevresindekileri savunmakla veya onu sürekli tenkit etmekle mümkün değildir. Köyün menfaatlerini gözeten, yanlışları düzelten, delile dayanan ve adaletten ayrılmayan bir muhakeme anlayışına ihtiyaç vardır.
Sonuç: Hasmın Hesabını Boşa Çıkaracak Olan, Kendi İrademize Sahip Çıkmaktır
Bir köyün muhtarını tenkit etmek, kendi başına yanlış değildir. Bilakis muhtarın yanlışlarını göstermek, köyün menfaatlerini korumak ve idarenin daha iyi işlemesini sağlamak için gerekli olabilir. Ancak tenkidin adalet ölçüsünden uzaklaşması, vakıalarla yorumların birbirine karıştırılması ve delilsiz ithamların yayılması, doğru bir maksadı bile zararlı bir neticeye götürebilir.
Bu sebeple muhtarı savunurken hatalarını örtmemeli, tenkit ederken de bütün gayretlerini ve hedeflerini peşinen mahkûm etmemeliyiz. Her iddiayı deliliyle değerlendirmeli, mes’uliyeti doğru kişiye yüklemeli ve mümkün olan düzeltme yollarını araştırmalıyız.
Dışarıdaki hasımların ülkemizin iç ihtilaflarından faydalanabileceği ihtimalini göz ardı etmemek gerekir. Fakat bu ihtimal, her muhalifi dış güçlerin aleti saymak veya her gelişmeyi tek bir merkezden yönetilen tertip olarak görmek için gerekçe yapılamaz. İhtimal araştırmaya sevk eder; kesin hüküm ise delil ister.
Azerbaycan’daki gelişmelere, Türkiye’de yürütülen Terörsüz Türkiye Projesi’ne, fon krizine, Suriye, İran ve Yunanistan’daki hadiselere hiç bu gözle bakıp düşündünüz mü? Bu gelişmelerin her birini kendi şartları içinde incelerken aralarındaki muhtemel münasebetleri ve Türkiye’ye yönelik hesaplarla kesişebilecek yönlerini de araştırıyor muyuz? Yoksa yalnızca görünen hadiselerle yetinip büyük resmi gözden mi kaçırıyoruz?
Reis’in yönetimindeki hatalara karşı çıkarken, Türkiye’ye yönelik operasyonların sahiplerinin emellerine bilerek veya bilmeyerek alet olmama şuurunu muhafaza edebiliyor muyuz? Haklı tenkitlerimizi, ülkemizin bağımsız iradesini ve geleceğini zayıflatabilecek hesaplardan ayırabiliyor muyuz? Yoksa Sultan II. Abdülhamid’i tenkit ederken yapılan bazı usul ve muhakeme hatalarını yeniden mi işliyoruz?
Elbette her gelişmenin arkasında tek bir merkez aramak, her muhalifi dış güçlerin aleti saymak veya her hadiseyi bir operasyonla açıklamak doğru değildir. Fakat ihtimalleri araştırmadan, delilleri incelemeden ve neticeleri hesaplamadan hüküm vermek de basiret değildir.
Öyleyse kendimize şu son soruyu soralım: Bizim köyün muhtarını tenkit ederken hasım köyün muhtarının hesabına alet mi oluyoruz? Yoksa haklı tenkitlerimizi adalet, basiret ve millî irade şuuru içinde yaparak hem yanlışların düzelmesine hem de köyümüzün istikbalinin korunmasına mı hizmet ediyoruz?
Düşünmeye değmez mi?
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
23.10.2026 – OF
Dipnotlar
[1] Gökhan Çetinsaya, “II. Abdülhamid’in İç Politikası: Bir Dönemlendirme Denemesi”, Osmanlı Araştırmaları, sy. 47 (2016), s. 353–409; M. Şükrü Hanioğlu, The Young Turks in Opposition, Oxford University Press, Oxford, 1995.
[2] Buhârî, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Kitâbü’t-Tefsîr, Münâfikûn sûresinin tefsiri, hadis no: 4900; Müslim, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Kitâbü Sıfâti’l-Münâfikîn ve Ahkâmihim, hadis no: 2772. Zeyd b. Erkam’ın, Abdullah b. Übey b. Selûl’ün sözlerini ve bu sözlerin Hz. Peygamber’e (sav) bildirilmesini anlattığı rivayetler.
[3] Buhârî, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Kitâbü’ş-Şurût, “Cihad ve sulh şartları” babı, hadis no: 2731–2732. Hudeybiye Antlaşması öncesindeki gelişmeler ve Hz. Peygamber’in (sav) sulh şartları karşısındaki tutumuyla ilgili rivayetler.
[4] Buhârî, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Kitâbü’l-Vesâyâ, 33. bab, hadis no: 2778. Hz. Osman’ın (ra), Rûme Kuyusu’nu satın alıp Müslümanların istifadesine sunmasıyla ilgili rivayet.
ترجمة من التركية إلى العربية:👇
هل نصبح، ونحن ننتقد مختار قريتنا، أداةً تخدم أهداف مختار القرية المعادية؟
المقدّمة: هل ننجز بأيدينا ما عجز خصمنا عن إنجازه؟
لنتصوّر قريةً عاشت سنوات طويلة تحت تأثير قرية أخرى، وكانت تراعي، عند اتخاذ قراراتها، توقعات الآخرين أكثر مما تراعي احتياجاتها الخاصة. ثم جاء يوم تولّى فيه مختار جديد شؤون القرية، وسعى إلى تخليصها من هذه التبعية، وتمكينها من اتخاذ قراراتها بإرادتها المستقلة.
غير أنّ مهمة المختار الجديد ليست سهلة؛ إذ لا يزال في القرية كثيرون نشؤوا في ظلّ النظام القديم، وتشرّبوا عاداته، بل ربما واصلوا التفكير وفق معاييره من غير أن يشعروا بذلك. وليس من الممكن، فضلًا عن ذلك، القول إنّ جميع المحيطين بالمختار الجديد يتمتعون بالقدر نفسه من الحزم والكفاءة والجدارة بالثقة. فمنهم من يعمل بحسن نيّة، ومنهم من يقدّم مصلحته الخاصة، ومنهم من يواصل الأخطاء التي ورثها عن الماضي.
أما مختار القرية المعادية، فيراقب التطورات من بعيد. فإذا عجز عن عرقلة مساعي المختار الجديد إلى تحرير قريته من التبعية بصورة مباشرة، فقد يحاول استغلال الأخطاء والخلافات وانعدام الثقة داخلها. وقد يؤدي زعزعة ثقة أهل القرية بمختارهم، وتحويل الانتقادات المحقّة إلى خصومة أشدّ، وتوسيع دائرة الخلافات الداخلية، إلى تيسير مهمة الخصم.
ولا يجوز لنا، بطبيعة الحال، أن نستنتج من هذا المثال أنّ كلّ انتقاد موجَّه من الخارج، أو أنّ كلّ معارض أداة في يد قوى أجنبية، أو أنّ كلّ حادثة جزء من مؤامرة خفية. فمثل هذا الحكم يفتح الباب أمام اتهامات لا تستند إلى دليل. ومع ذلك، لا يجوز لنا أيضًا أن نتجاهل احتمال استفادة الخصوم في الخارج من الأخطاء التي تقع في الداخل.
إنّ المسألة الأساسية هنا ليست ما إذا كان ينبغي انتقاد المختار أم لا؛ وإنما هي: على أيّ معلومات وأدلة نبني انتقاداتنا؟ وما المقاصد التي نريد تحقيقها من خلالها؟ وهل نأخذ نتائج هذه الانتقادات وتبعاتها في الحسبان؟
يمكننا الاستفادة من هذا المثال القروي مفتاحًا للتفكير في الظروف الراهنة التي تمرّ بها تركيا. فكما ينبغي مناقشة مساعي تركيا إلى التحرك بإرادتها، ومقاومة الضغوط الخارجية، وتحديد مسارها بنفسها، ينبغي أيضًا مناقشة أخطاء القائمين على هذه المساعي. فلا منصب ولا مسؤول بمنأى عن النقد. غير أنّ علينا، ونحن ننتقد، أن نتساءل: هل نسهم في تصحيح الأخطاء، أم نسهّل، من حيث لا نشعر، حسابات قد تعمل ضدّ مصلحة بلدنا؟
ذلك أنّ كشف خطأ مسؤول أمر، والحكم على مسار كامل بالبطلان انطلاقًا من ذلك الخطأ أمر آخر. والحرص على العدل أمر، والتصرف بدافع الغضب بما يؤدي إلى نتائج تخدم الخصم أمر آخر.
أولًا: حسابات الخصم الخفية – تحميل المختار الجديد تبعات القرية القديمة
قد تكون قرية ما قد شهدت، على مدى سنوات، قرارات خاطئة، وإهدارًا للإمكانات، وإهمالًا لاحتياجات أهلها، وإقامة علاقات تبعية مفرطة بقوى من خارجها. وعندما يتولى مختار جديد المسؤولية، لا تزول جميع آثار هذا الإرث دفعة واحدة. بل قد تستمر آثار النظام القديم في أساليب التفكير لدى الناس، فضلًا عن استمرارها في المباني والسجلات والعادات الإدارية.
وفي مثل هذه الظروف، لا يمكن أن يُنتظر من المختار الجديد أن يزيل في وقت قصير جميع أعباء الماضي، وألّا يتحمل في الوقت نفسه أيًّا من تبعات الأخطاء المتراكمة قبله. ومع ذلك، ليس من الصواب اتخاذ ثقل الماضي ذريعةً لتجاهل الأخطاء التي تقع في العهد الجديد.
إنّ الوضع الأكثر ملاءمة لمختار القرية المعادية هو ألّا يستطيع أهل القرية التمييز بين الماضي والحاضر. فتُلصق بالمختار الجديد أخطاء النظام القديم، وتُنسب إليه مباشرةً كلّ هفوة تقع في العهد الجديد، من غير تقييمها في ضوء المشكلات الموروثة عن السنوات السابقة. وهكذا يبدأ أهل القرية بإصدار الأحكام قبل أن يبحثوا متى وقع كل خطأ، ومن المسؤول عنه، وأيّ قرار أدّى إلى أيّ نتيجة.
إنّ هذا النهج لا يقرّب الناس من الحقيقة بقدر ما يؤجّج غضبهم. وكلما اشتدّ الغضب، ضعفت القدرة على التمييز والحكم السليم.
وقد يحدث العكس أيضًا؛ إذ قد يحاول الذين يدافعون عن كلّ قرار يتخذه المختار الجديد التستّر على أخطاء الحاضر بالتذكير بأخطاء الماضي. وعندئذ تتحول أخطاء الماضي إلى ذريعة لإعفاء المسؤولين الحاليين من مسؤولياتهم.
وكلا النهجين خاطئ. فحساب الماضي مستقلّ عن حساب الحاضر. وكما أنّ الأعمال الحسنة في مرحلة سابقة لا تبرّر أخطاء المرحلة اللاحقة، فإنّ الأخطاء الماضية لا تجعل كلّ عمل يجري اليوم باطلًا سلفًا.
يأمرنا القرآن الكريم بالمحافظة على العدل في حالتي المودّة والعداوة على السواء:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ ۖ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا ۚ اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَىٰ (المائدة، 5: 8)
والدلالة التي ينبغي استحضارها هنا واضحة: فالتستّر على أخطاء من نحبّ، كما أنّ ذمّ كلّ ما يصدر عمّن لا نحبّ، كلاهما مخالف للعدل.
لذلك ينبغي أن نطرح أولًا الأسئلة الآتية: في أيّ مرحلة وقع الخطأ الذي ننتقده فعلًا؟ ومن المسؤول عنه؟ وهل تواصل الإدارة الحالية هذا الخطأ، أم تسعى إلى تصحيحه، أم تزيده سوءًا بأخطاء أخرى؟ إنّ إصدار الأحكام من دون البحث في هذه المسائل قد يسهم في توسيع الخلاف بدلًا من إظهار الحقيقة.
ثانيًا: المسألة الأساسية – هل نراجع النظام القديم أم نحاسب المختار الجديد؟
إذا كان النظام القديم في قرية ما قد أضعف إرادة أهلها وزاد من نفوذ القوى الخارجية، فمن الطبيعي أن يخضع هذا النظام للمراجعة والنقد. لكن نقد النظام القديم لا يعني أنّ كلّ قرار يتخذه المختار الجديد صحيح. وبالمثل، فإنّ ظهور خطأ ارتكبه المختار الجديد لا يعني أنّ مساعيه إلى تعزيز إرادة القرية واستقلال قرارها كانت خاطئة من أساسها.
ينبغي هنا التمييز بين مسألتين منفصلتين: الأولى هي الاتجاه الذي ينبغي للقرية أن تسلكه؛ والثانية هي الأخطاء التي يرتكبها المختار ومساعدوه أثناء السير في ذلك الاتجاه.
إنّ التركيز على أخطاء الأشخاص وحدها، من دون مناقشة المسألة الأولى، قد يؤدي إلى إغفال الصورة الكبرى. أما رفض مناقشة المسألة الثانية، فيمكن أن يترك الإدارة من دون رقابة. والحكم السليم يقتضي تناول المسألتين معًا.
وينطبق المعيار نفسه عند مناقشة السياسة الخارجية لتركيا، وخياراتها الاقتصادية، وقضايا أمنها، وقدرتها على اتخاذ قراراتها بنفسها. فلا بد من بحث ما إذا كان قرار ما يعزّز قدرة البلاد على التحرك باستقلالية. وفي الوقت نفسه، ينبغي مساءلة أصحاب القرار عن كفاءتهم، والأساليب التي اتبعوها، والأشخاص الذين اختاروهم، والنتائج التي ترتبت على قراراتهم.
إنّ سعي مسؤول إلى تحقيق هدف صحيح باسم بلده لا يعني أنّ كلّ وسيلة يستخدمها لتحقيق ذلك الهدف صحيحة. فالغاية الحسنة لا تجعل الوسائل الخاطئة مشروعة تلقائيًا. وفي المقابل، فإنّ وقوع خطأ في التطبيق لا يثبت بالضرورة أنّ الهدف نفسه خاطئ.
ويأمرنا القرآن الكريم بأداء الأمانات إلى أهلها والحكم بين الناس بالعدل:
إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ (النساء، 4: 58)
وهذا الأمر معيار ينبغي أن يلتزم به كلّ من يتحمل أمانة أو مسؤولية، وليس المسؤول الإداري وحده. فمن حقّ الناس أن يسائلوا من أُسند إليه منصب عن كفاءته وأمانته ونتائج أعماله. فتولي المنصب لا يعني الإعفاء من المساءلة.
غير أنّ المساءلة وإصدار الحكم المسبق ليسا شيئًا واحدًا. فالمساءلة تهدف إلى طلب الدليل، وتحديد المسؤولية، وتصحيح الخطأ. أما الحكم المسبق، فيحدّد النتيجة في كثير من الأحيان قبل النظر في الأدلة، ثم يبحث عن المعلومات التي تؤيد الحكم الذي اتُّخذ سلفًا.
لذلك ينبغي، عند مناقشة خطأ مسؤول، أن نطرح السؤالين معًا: هل القرار نفسه خاطئ؟ وإذا كان خاطئًا، فما الذي ينبغي فعله لتصحيحه؟ إنّ البحث عن إجابة لهذين السؤالين أدعى إلى الصواب من الدفاع الأعمى عن الأشخاص أو إدانة الإدارة بأكملها إدانةً شاملة.
ثالثًا: امتحان المختار العسير – محاسبة رفاق الطريق
من الطبيعي أن يتأثر المختار، لا بقراراته وحدها، بل أيضًا بسلوك الأشخاص المحيطين به. فإذا كان مساعدوه يفتقرون إلى الكفاءة، أو يقدّمون مصالحهم على مصلحة القرية، أو يسيئون استخدام ثقة المختار، فقد يتضرر هدف صحيح بسبب ممارسات خاطئة.
ولهذا لا يكفي قياس نجاح المسؤول بالأهداف التي يعلنها وحدها. بل ينبغي النظر أيضًا إلى الأشخاص الذين يعمل معهم لتحقيق تلك الأهداف، والقرارات التي يتخذها، وطريقة تعامله مع الأخطاء عندما تظهر، ومدى محاسبته للمسؤولين عنها.
إنّ وجود أشخاص يرتكبون الأخطاء في محيط المختار لا يكشف وحده عن حقيقة جميع مقاصده. لكن إذا تكررت الأخطاء نفسها، ولم تُتخذ التدابير اللازمة رغم التنبيهات، واستمرت حماية المسؤولين عنها، فإنّ المسألة لا تعود مقتصرة على تقصير المساعدين؛ بل يصبح نهج الإدارة في الرقابة وتحمل المسؤولية موضع مساءلة أيضًا.
ينبغي هنا ألّا نخلط بين النية والنتيجة. فحسن نية الشخص لا يثبت أنّ عمله صحيح. كما أنّ ظهور نتيجة سيئة لا يثبت وحده أنّ الشخص كان سيئ النية منذ البداية. فالحكم على النيات يحتاج إلى دليل، أما تقييم الممارسات والنتائج فينبغي أن يستند إلى الوقائع القابلة للتحقق والمشاهدة.
ولا تقتصر مهمة المسؤول على تبنّي النجاحات التي يحققها العاملون تحت إدارته؛ بل تشمل أيضًا كشف أخطائهم، وتحديد مسؤولياتهم، واتخاذ التدابير اللازمة. وإلا فقد يؤدي غياب الكفاءة والمحسوبية وعلاقات المصالح، مع مرور الوقت، إلى الإضرار بالإدارة كلها.
ومن جهة أخرى، ليس من الصواب إخضاع جميع العاملين للحكم نفسه بسبب خطأ ارتكبه أحد المساعدين. فلا بد من تقييم مهمة كلّ شخص، وصلاحياته، ومقدار علمه، ودوره في القرار، كلًّا على حدة. فنسبة خطأ شخص إلى غيره ظلم، كما أنّ التستّر على مسؤولية واضحة بسبب القرابة أو الولاء ظلم أيضًا.
لذلك، فإنّ دعم المختار لا يعني الدفاع عن كلّ من يحيط به. بل قد يكون أعظم ما يُقدَّم للمختار من نصح هو كشف أخطاء مساعديه بوضوح والمطالبة باتخاذ التدابير اللازمة بحقّهم. فالولاء الذي لا تصاحبه رقابة قد يتحول مع الوقت إلى وسيلة للتستّر على الأخطاء وحجبها.
وبالمثل، فإنّ انتقاد المختار لا يعني رفض جميع أهدافه. فالنقد المحقّ يحدّد موضع الخطأ، ويحمّل المسؤولية لمن يستحقها، ويبحث عن سبيل للتصحيح.
إنّ الأساس هو ألّا نتستّر على أخطاء الأشخاص، بل أن نصون العدل؛ وألّا يكون همّنا حماية المنصب، بل حفظ الأمانة التي يقتضيها ذلك المنصب.
رابعًا: توسيع الخلاف بأيدينا، على النحو الذي يريده الخصم
قد تسهّل الخلافات داخل القرية مهمة الخصوم في الخارج. لكن لا يصحّ الاستنتاج من ذلك أنّ كلّ خلاف قد أُثير من الخارج. فقد تنشأ بين الناس اختلافات حقيقية في الرأي، وتعارضات في المصالح، وشكاوى محقّة ناجمة عن أداء الإدارة. وإنّ تجاهل هذه الأمور لمجرد أنّ قوة خارجية قد تستفيد منها يعني التستّر على الحقيقة.
ومع ذلك، فإنّ استفادة جهة خارجية من حادثة ما تختلف عن كون تلك الجهة هي التي أحدثت الحادثة. فتحديد المستفيد من نتيجة ما لا يثبت، بمفرده، مَن دبّرها أو خطّط لها. فالمصلحة قرينة تستحق البحث، لكنها ليست دليلًا قاطعًا بمفردها.
وعندما لا يُراعى هذا التمييز، يقع الناس في خطأين متعاكسين. ففي الأول، يُرفض مسبقًا احتمال أيّ تدخل خارجي، فتُغفل تهديدات حقيقية. وفي الثاني، يُدّعى وجود يد أجنبية وراء كلّ حادثة من دون البحث عن الأدلة، فتختلط الحقائق بالتخمينات.
إنّ العلم يقتضي الدليل. وقد يدفع الشكّ إلى البحث والتحرّي، لكن لا يجوز تحويل احتمال لم يُبحث فيه إلى حكم نهائي. وكون ادعاء ما يبدو قويًا لا يعني بالضرورة أنّه صحيح. كما أنّ عدم إثبات ادعاء ما حتى الآن لا يعني أنّه لا يستحق البحث.
ويأمرنا القرآن الكريم بالتثبت من الأخبار:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَىٰ مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ (الحجرات، 49: 6)
والمعيار الذي تقرره هذه الآية لا يقتصر على النظر في مصدر الخبر، بل يقتضي أيضًا التحقق من صحته. وإذا كان الادعاء قد يؤثر في سمعة أشخاص، أو استقرار البلاد، أو مستقبل الأمة، ازدادت أهمية الدليل والتحقق.
كيف نميّز عمليًا بين تهديد خارجي حقيقي وادعاء مؤامرة لا دليل عليه؟
يمكن الاستعانة بالأسئلة الآتية لإجراء هذا التمييز عمليًا:
أولًا: هل يمكن التحقق من الوثائق والمعلومات التي يستند إليها الادعاء؟
هل توجد وثائق معروفة التاريخ والمصدر والسياق؟ وهل تؤيد الادعاء تصريحات أو سجلات رسمية أو شهادات موثوقة أو مصادر مستقلة بعضها عن بعض؟ أم أنّ الادعاء لا يستند إلا إلى رسائل مجهولة المصدر، أو مقاطع مصوّرة مجتزأة، أو أقوال لا يُعرف مصدرها؟
ثانيًا: هل تملك الجهة المتَّهَمة الإمكانات اللازمة للقيام بما يُنسب إليها؟
من المهم معرفة ما إذا كانت دولة أو منظمة تمتلك القدرة على التدخل في حادثة معينة. لكن امتلاك القدرة لا يثبت وقوع التدخل. فلا بد من الحفاظ على الفرق بين الإمكان والفعل.
ثالثًا: هل توجد مؤشرات ملموسة تدلّ على المقصد المزعوم؟
إنّ استفادة جهة ما من نتيجة معينة لا تثبت وحدها أنّها خططت لها مسبقًا. وللحكم على المقصد، ينبغي البحث عن مؤشرات داعمة، مثل التصريحات، والاستعدادات، والاتصالات، والوثائق، أو السلوك العملي.
رابعًا: هل يمكن إثبات وجود صلة ذات معنى بين التوقيت والتحرك الفعلي؟
إنّ وقوع حادثة بعد حادثة أخرى لا يكفي وحده لإثبات علاقة سببية بينهما. بل ينبغي توضيح الآلية التي يُفترض أنّ الصلة قد تحققت من خلالها.
خامسًا: هل تُفحص المعلومات المخالفة للادعاء، إلى جانب الأدلة المؤيدة له؟
إنّ انتقاء المعلومات التي تؤكد قناعاتنا وحدها ليس من مقتضيات التفكير السليم. بل ينبغي تقييم الأدلة التي تعارض الادعاء أيضًا، والاستعداد لتغيير حكمنا الأول إذا اقتضت الأدلة ذلك.
سادسًا: هل تؤيد مصادر مستقلة الادعاء؟
إنّ انتشار عدد كبير من الرسائل المنسوخة من مصدر واحد لا يعني وجود عدد كبير من الأدلة المستقلة. لذلك ينبغي التحقق مما إذا كانت المصادر مستقلة حقًا بعضها عن بعض.
إنّ هذه المعايير ضرورية لتقييم الادعاءات على أساس متين، لا لرفض احتمال التدخل الخارجي مسبقًا. فعدم القدرة على إثبات ادعاء ما بصورة قاطعة لا يعني استحالة جميع الاحتمالات. لكن وجود احتمال لا يكفي أيضًا لإصدار حكم نهائي.
معيار النقد: الواقعة، والتفسير، والاحتمال، والتمنّي
ينبغي ألّا نخلط بين أربعة مجالات مختلفة عند تقييم الأحداث:
- الواقعة: ما يمكن إثباته بوثيقة أو سجل أو معلومة متحقق منها أو شهادة موثوقة.
- التفسير: تقييم يُتوصل إليه انطلاقًا من الوقائع. وقد يكون صائبًا، لكن ينبغي مع ذلك إدراك أنّه تفسير.
- الاحتمال: أمر يُعتقد أنّه قد يكون قد وقع في ضوء المعلومات المتاحة، لكنه لم يُحسم بعد.
- التمنّي: النتيجة التي نرغب في تحققها. فقوة رغبتنا فيها لا تثبت أنّها تحققت أو أنّها ستتحقق.
فمثلًا، قد يستند القول إنّ قرارًا معينًا قد أفاد جهة خارجية محددة إلى وقائع. أما القول إنّ تلك الجهة قد تستغل القرار لتحقيق غاياتها، فهو تقدير احتمالي. وأما الادعاء بأنّ القرار اتُّخذ خصيصًا لخدمة تلك الجهة، فيحتاج إلى أدلة إضافية.
إنّ المحافظة على هذا التمييز تساعدنا على البحث في التهديدات الحقيقية وتجنّب الاتهامات الظالمة في آن واحد.
قد يخدم اتساع الخلافات مصالح الخصوم في الخارج. لكن لا يجوز الاستنتاج من ذلك أنّ الشكاوى المحقّة ينبغي إسكاتها، أو أنّ كلّ معارض يجب أن يُعامل بوصفه موضع شبهة. فمثل هذا النهج لا يحلّ الخلاف، بل يضعف الشعور بالعدل ويزيد من تراجع الثقة المتبادلة بين الناس.
لذلك، ليس المطلوب حظر النقد، بل ضمان استناده إلى الأدلة. وينبغي ألّا نغلق الطريق أمام الانتقادات المحقّة ونحن نرفض الاتهامات الباطلة. فقوة البلد لا تُقاس بقدرته على مقاومة الضغوط الخارجية فحسب، بل تُقاس أيضًا بقدرته على اكتشاف أخطائه وتصحيحها.
خامسًا: رؤية الصورة الكاملة مع مراعاة حسابات الخصم
لا يكفي النظر إلى النتيجة الظاهرة وحدها من أجل تقييم حادثة تقييمًا صحيحًا. بل ينبغي دراسة ما سبقها، والظروف التي وقعت فيها، والأشخاص الذين اتخذوا القرارات، والإمكانات التي كانت متاحة لهم، والنتائج التي ترتبت على تلك القرارات، والنظر إلى هذه العناصر مجتمعة.
ومع ذلك، لا يجوز استخدام عبارة «رؤية الصورة الكاملة» بطريقة تفتح الباب أمام ادعاءات لا تستند إلى دليل. فرؤية الصورة الكبرى لا تعني افتراض وجود مركز واحد يقف وراء كلّ حادثة. بل تعني البحث في ما إذا كانت التطورات المستقلة مرتبطة بعضها ببعض فعلًا، والاستعداد للإقرار بعدم وجود صلة بينها إذا لم تثبت تلك الصلة.
إنّ السياسة الخارجية والصراع على النفوذ بين الدول لا يقتصران في كثير من الأحيان على التصريحات المعلنة. فالدول تسعى إلى تحقيق مصالحها، وتستخدم وسائل مختلفة، وقد تغيّر مواقفها وفقًا لتطور الظروف. ومن الممكن، لذلك، أن تحاول دولة الاستفادة من قرارات دولة أخرى. لكن محاولات الاستفادة لا تنجح جميعها، كما أنّ تشابه النتائج لا يثبت وحده وجود خطة مشتركة.
وفي هذا السياق، ينبغي تقييم الإمكان والإرادة والتوقيت والتنفيذ معًا. فامتلاك جهة ما القدرة على إحداث واقعة أمر، ورغبتها في إحداثها أمر آخر، واختيارها التوقيت المناسب أمر ثالث، ومباشرتها العمل فعلًا أمر رابع. والتمييز بين هذه العناصر يساعد على بناء حكم أكثر رسوخًا.
وقد تتداخل أسباب مختلفة في الأحداث المعقدة التي لا يمكن ردّها إلى تفسير واحد. فمن الممكن أن يتأثر تطور ما بالخيارات السياسية الداخلية، والظروف الاقتصادية، والاعتبارات الأمنية، والضغوط الخارجية في الوقت نفسه. وفي مثل هذه الحالات، يؤدي إبراز سبب واحد وإغفال بقية الأسباب إلى إعاقة فهم الواقعة.
لذلك ينبغي الابتعاد عن طرفي النقيض عند البحث في التهديدات الخارجية. فمن جهة، هناك من يرفض مسبقًا احتمال التدخل الخارجي ويكتفي بالتفسيرات الظاهرة. ومن جهة أخرى، هناك من يربط كلّ تطور بمؤامرة خفية ويتجاهل الأدلة المخالفة. وكلا النهجين يضرّ بالسعي إلى معرفة الحقيقة.
إنّ مراعاة حسابات الخصم لا تعني افتراض أنّه يدير كلّ حادثة. بل تعني البحث في إمكاناته وأهدافه ومحاولاته المحتملة، مع القدرة في الوقت نفسه على رؤية أخطائنا نحن بوضوح. فإذا كان من الممكن أن يستفيد طرف خارجي من أخطائنا، فإنّ تصحيح هذه الأخطاء يقع أيضًا ضمن مسؤوليتنا.
وثمة نقطة مهمة أخرى: إنّ وجود تهديد خارجي لا يجعل جميع القرارات الداخلية صحيحة. فلا يجوز اتخاذ الاعتبارات الأمنية ذريعة لتبرير غياب الرقابة أو انعدام الكفاءة. وبالمثل، لا يجوز اتخاذ الأخطاء الداخلية مبررًا لتجاهل وجود تهديدات خارجية.
إنّ البصيرة تقتضي رؤية الأخطار التي قد تأتي من الخارج، وتصحيح الأخطاء التي تقع في الداخل؛ كما تقتضي البحث عن الدليل، والامتناع عن إصدار حكم قاطع حيث لا يقدّم الدليل ما يكفي لذلك.
سادسًا: هل نحمي المختار أم نحمي مسار القرية؟
ينبغي ألّا يكون مستقبل القرية مرتبطًا بشخص واحد. فقد يتغير المختار، وقد يتغير مساعدوه، وقد تتغير القرارات والظروف. لكن المبادئ الأساسية، مثل المحافظة على إرادة القرية، والالتزام بالعدل، والدفاع عن مصالح أهلها، تظلّ ذات قيمة مستقلة عن الأشخاص.
لذلك ينبغي ألّا نخلط بين دعم المختار والاعتقاد بصواب كلّ قرار يتخذه. فكما أنّ الاعتراف بخطوات المسؤول الصحيحة من مقتضيات العدل، فإنّ كشف أخطائه من مقتضياته أيضًا. واعتبار الإشارة إلى الأخطاء خيانةً يجعل المسؤول أقل قدرة على اكتشاف أخطائه بنفسه. وفي المقابل، فإنّ اعتبار كلّ خطأ دليلًا على فساد المسار بأكمله هو أيضًا موقف يفتقر إلى التوازن.
إنّ ما ينبغي حمايته في المقام الأول ليس سمعة الشخص، بل الأمانة التي اؤتمن عليها. فلا يجوز التغاضي عن الإضرار بالقرية من أجل الحفاظ على مكانة المختار. وبالمثل، لا يجوز قبول كلّ ادعاء قد يعرّض مستقبل القرية للخطر من دون تمحيص، لمجرد أنّه قد يسيء إلى المختار.
ولا يُقاس نجاح المسؤول بعدد الانتقادات الموجهة إليه، ولا بحماسة مؤيديه وحدها. بل ينبغي تقييم نتائج قراراته، واستعداده لتصحيح الأخطاء، وقدرته على العمل مع أصحاب الكفاءة، ومدى إسهامه في تعزيز قدرة القرية على اتخاذ قراراتها باستقلالية.
وينطبق هذا المعيار أيضًا على المعارضين. فالكشف عن خطأ مسؤول لا يجعل اقتراح طريق أفضل أمرًا غير ضروري. إنّ تشخيص الخطأ مهم، لكن البحث عن سبل تصحيحه الممكنة جزء من المسؤولية أيضًا. والاكتفاء بالاتهامات الهدامة قد يدفع البحث عن الحلول إلى مرتبة ثانوية.
وبطبيعة الحال، لا يمكن اشتراط أن يقدّم كلّ شخص برنامجًا بديلًا للإدارة. فليس من الضروري أن يمتلك صاحب الشكوى المحقّة خطةً لحلّ جميع المسائل حتى يكون من حقه التعبير عن شكواه. لكن من يطرح ادعاءً بوصفه حكمًا قاطعًا يظلّ مطالبًا بإظهار الأدلة التي يستند إليها.
ويربط القرآن الكريم تغيّر أحوال القوم بتغيّر ما في أنفسهم:
إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ (الرعد، 13: 11)
وتذكّرنا هذه الآية بألّا نحمّل الآخرين وحدهم مسؤولية ما يحدث. فلا شكّ أنّ أخطاء المسؤولين ينبغي أن تخضع للمساءلة، لكن لا يجوز إغفال طريقة تفكير الناس، واختياراتهم، وتعاملهم مع المعلومات، ومواقفهم من العدل.
إنّ حماية مسار القرية لا تعني إعفاء المختار من النقد، بل تعني تعزيز ثقافة المساءلة التي تساعده وتساعد معاونيه على أداء أعمالهم على الوجه الصحيح. فالرقابة العادلة لا تؤدي بالضرورة إلى إضعاف الإدارة، بل قد تزيد من موثوقيتها بمنع الأخطاء من التفاقم.
سابعًا: حماية النظام الجديد أثناء معالجة بقايا النظام القديم
قد لا تقتصر آثار النظام القديم في بلد ما على المسؤولين السابقين وحدهم؛ إذ يمكن أن تنتقل إلى العهد الجديد عادات التفكير، والأساليب الإدارية، وعلاقات المصالح، وطرائق اتخاذ القرار. ولذلك، فإنّ حدوث تغيير سياسي أو إداري لا يعني أنّ العادات القديمة قد اختفت بالكامل.
ولا يمكن تحديد مسار جديد بمجرد تغيير الخطاب. بل لا بدّ من إسناد المسؤوليات إلى أصحاب الكفاءة، وتصحيح الممارسات الخاطئة، وإبقاء أبواب الرقابة مفتوحة، وإسناد المسؤولية إلى من يستحقها. وإذا لم تتحقق هذه الأمور، فقد تستمر بعض عناصر النظام القديم تحت أسماء جديدة.
ومع ذلك، فإنّ نشأة شخص في ظلّ نظام معين في الماضي لا تثبت أنّه يخدم اليوم المقاصد نفسها بالضرورة. فالناس قد يغيّرون أفكارهم بمرور الزمن، ويدركون أخطاءهم، ويعملون في اتجاه مختلف. والماضي معلومة ينبغي أخذها في الاعتبار عند التقييم، لكنه لا يكفي وحده لإصدار حكم قاطع.
وبالمثل، ليس من الصواب القول إنّ كلّ من جاء من النظام القديم يفتقر إلى الكفاءة أو يحمل نية سيئة. فالأهم ليس الموقع الذي شغله الشخص في الماضي بقدر ما هو ما يفعله اليوم، والقرارات التي يوقّع عليها، والمصالح التي يراعيها، والنتائج التي يتسبب فيها.
إذا أُريد تجديد حقيقي في بلد ما، فلا بدّ من الحفاظ على معيار العدل عند الحكم على الأشخاص وتقييم الممارسات. فلا ينبغي إنكار فضل من يقوم بعمل صحيح بسبب ماضيه، كما لا ينبغي التستّر على مسؤولية من يرتكب الخطأ بسبب قربه أو مكانته.
إنّ حماية النظام الجديد لا تعني رفض جميع عناصر الماضي من دون تمحيص، ولا الدفاع عن كلّ خيار في العهد الجديد. بل تعني التمييز بين الصواب والخطأ، وتشخيص مواطن الخلل، وإظهار إرادة جادّة في التصحيح على أساس العدل.
وهناك خطر آخر ينبغي التنبه إليه: فقد تتحول الدعوة إلى مواجهة بقايا النظام القديم، مع مرور الوقت، إلى ذريعة لإسكات كلّ نقد. ومثل هذا النهج يصعّب كشف الأخطاء. والحال أنّ قدرة البلد على المحافظة على مساره لا تعتمد على مقاومة الضغوط الخارجية وحدها، بل تعتمد أيضًا على قدرته على تصحيح أخطائه الداخلية.
وعليه، فلا ينبغي أن نبقى أسرى الماضي، ولا أن نُخضع كلّ ما ورثناه عنه لحكم واحد. بل علينا أن نفحص الوقائع، ونحدّد المسؤوليات، ونوضّح الأساليب التي ينبغي اتباعها للمضيّ قدمًا نحو المستقبل.
ثامنًا: من السلطان عبد الحميد الثاني إلى عثمان رضي الله عنه: النقد شيء، وبناء الحلول شيء آخر
يقدّم لنا التاريخ تجارب مهمة لتقييم قرارات الحكّام والنتائج المترتبة عليها. غير أنّ استخلاص العبر من الأحداث التاريخية يختلف عن إعادة إصدار الأحكام على الماضي وفقًا للآراء السياسية المعاصرة. وينبغي تقييم الشخصيات التاريخية في ضوء ظروف عصورها، والإمكانات المتاحة لها، ومستوى المعرفة السائد آنذاك، والصعوبات التي واجهتها.
وتُعدّ فترة حكم السلطان عبد الحميد الثاني من الفترات التي تستحق الدراسة المتأنية من هذه الناحية. فاعتبار جميع الذين انتقدوا أعماله أدواتٍ في أيدي القوى الخارجية يُبسّط الحقيقة التاريخية تبسيطًا مخلًّا. وكذلك، فإنّ ردّ جميع التطورات التي شهدتها تلك المرحلة إلى قرارات شخص واحد ليس من الإنصاف في شيء.[1]
وعند تقييم قرارات أحد الحكّام، ينبغي النظر في الظروف الداخلية والخارجية للعصر، والتهديدات التي واجهتها الدولة، والخيارات الإدارية، ومطالب المعارضة، والنتائج التي ترتبت على ذلك، مجتمعةً لا متفرقة. ومن الممكن نقد قرارٍ ما، غير أنّ هذا النقد ينبغي أن يستند إلى الأدلة التاريخية، وأن يراعي ظروف المرحلة التي اتُّخذ فيها القرار.
ولفهم مدى صواب الانتقادات التي وُجّهت في عهد السلطان عبد الحميد الثاني أو خطئها، ينبغي دراسة آراء المنتقدين وأفعالهم كلًّا على حدة، بدلًا من وضعهم جميعًا في فئة واحدة. فكما أنّ القول بأنّ كل معارضة كانت تخدم الغرض نفسه قول خاطئ، فإنّ افتراض أنّ كل معارضة كانت تخدم مصالح البلاد قول خاطئ بالقدر نفسه.
ولا ينبغي دراسة التجارب التاريخية لتحديد من كان محقًّا ومن كان مخطئًا فحسب، بل لفهم الظروف التي اتُّخذت فيها القرارات والنتائج التي أفضت إليها أيضًا. وقد يساعد هذا المنهج على الحيلولة دون تكرار أخطاء الماضي في الحاضر.
وتُظهر الأحداث التي وقعت في عهد خلافة عثمان بن عفان رضي الله عنه كذلك أهمية تجنّب الأحكام المتسرعة. فعند تقييم هذه المرحلة المضطربة من التاريخ الإسلامي، ينبغي مراعاة الروايات الموثوقة، وتسلسل الأحداث، وأفعال الأشخاص، والظروف التاريخية المحيطة بها. كما أنّ توظيف الروايات بلا تمحيص، تحت تأثير الخلافات السياسية التي ظهرت في العصور اللاحقة، قد يزيد من صعوبة فهم الأحداث.
ومن ذلك ما نُقل عن أقوال عبد الله بن أُبيّ بن سلول، وما رواه زيد بن أرقم بشأنها؛ إذ تُبيّن هذه الأخبار ما قد ينشأ من إشكالات عند إصدار الأحكام على حادثة ما من غير النظر في أقوال أطرافها، وشهادات الشهود، والسياق التاريخي المحيط بها مجتمعةً.[2]
وعند الحديث عن شخصية عثمان رضي الله عنه وخلافته والصعوبات التي واجهها، ينبغي الاعتماد على الروايات الصحيحة من جهة، والتمييز بين مسؤوليات الأشخاص المختلفين من جهة أخرى. أمّا إصدار أحكام قطعية على نيات جميع الأطراف انطلاقًا من النتائج التي انتهت إليها حادثة ما، فليس من المنهج السليم في دراسة التاريخ.
وينبغي كذلك دراسة صلح الحديبية في ضوء شروطه ومواقف أطرافه؛ إذ لا يصحّ تقييم بنود اتفاقٍ ما ونتائجه استنادًا إلى الانطباع الأول وحده، بل يجب النظر فيها على ضوء الظروف التي أُبرم فيها الاتفاق والتطورات التي أعقبته.[3]
وتُعدّ الروايات الواردة في فضل عثمان رضي الله عنه المتعلق ببئر رومة من الأخبار التي تُبرز جانبًا من أعماله الخيرية وخدمته للمسلمين.[4] غير أنّ ذكر فضائل شخصية تاريخية لا يمنع البحث المستقل في سائر الأحداث التي وقعت في عهدها. وكذلك، فإنّ دراسة الخلافات التي شهدتها تلك المرحلة لا تستلزم قبول الاتهامات الظالمة الموجّهة إلى عثمان رضي الله عنه.
وينبغي أن تكون العدالة، والتحقق من صحة الروايات، ومحاولة فهم الأحداث في ضوء ظروفها الخاصة، من أهم المعايير التي نعتمد عليها عند تقييم الشخصيات التاريخية. فإذا ابتعدنا عن هذه المعايير، فقد التاريخ وظيفته بوصفه وسيلةً لمعرفة الحقيقة، وتحول إلى مادة تُستغل لتغذية مشاعر الغضب والتعصب المعاصرة.
والدرس الذي ينبغي أن نستخلصه واضح: فالنقد وحده لا يعني تقديم الحلول. لا بد من بيان الخطأ إن وُجد، ولكن لا بد كذلك من البحث في الظروف التي أدّت إلى وقوعه، وتحديد المسؤولين عنه، والنظر في السبل الممكنة لتصحيحه.
فعلى من ينتقد المختار أن يقدّم أدلته في المواضع التي يكون فيها محقًّا، وعلى من يؤيد المختار ألّا يغضّ الطرف عن الأخطاء. وينبغي للطرفين معًا أن يجعلا الحقيقة أساسًا لمواقفهما، لا مجرد قناعاتهما الشخصية.
ولا يمكن حماية مستقبل القرية بمجرد الدفاع عن المحيطين بالمختار أو الاستمرار في انتقاده دون انقطاع. بل إنّ الأمر يحتاج إلى منهج في التفكير والتقييم يراعي مصالح القرية، ويعمل على تصحيح الأخطاء، ويستند إلى الأدلة، ولا يحيد عن العدل.
الخاتمة: امتلاك إرادتنا هو ما يُفشل حسابات الخصم
إنّ انتقاد مختار القرية ليس خطأ في حدّ ذاته. بل قد يكون كشف أخطائه أمرًا ضروريًا لحماية مصالح القرية وتحسين أداء إدارتها. لكن إذا ابتعد النقد عن معيار العدل، واختلطت الوقائع بالتفسيرات، وانتشرت الاتهامات التي لا تستند إلى دليل، فقد يؤدي حتى الهدف الصحيح إلى نتائج ضارة.
لذلك ينبغي ألّا نتستّر على أخطاء المختار عند الدفاع عنه، وألّا نحكم مسبقًا على جميع مساعيه وأهدافه بالبطلان عند انتقاده. بل علينا تقييم كلّ ادعاء في ضوء أدلته، وإسناد المسؤولية إلى من يستحقها، والبحث عن السبل الممكنة لتصحيح الأخطاء.
ولا ينبغي إغفال احتمال استفادة الخصوم في الخارج من الخلافات الداخلية في بلدنا. لكن هذا الاحتمال لا يصلح مبررًا لاعتبار كلّ معارض أداةً في يد القوى الخارجية، أو للنظر إلى كلّ تطور على أنّه جزء من مؤامرة تديرها جهة واحدة. فالاحتمال يدفع إلى البحث، أما الحكم القاطع فيحتاج إلى الدليل.
هل فكّرتم يومًا في التطورات التي تشهدها أذربيجان، وفي مشروع «تركيا بلا إرهاب» الذي يجري العمل عليه في تركيا، وفي أزمة الصناديق الاستثمارية، وفي الأحداث التي تشهدها سوريا وإيران واليونان، من هذا المنظور؟ وهل نبحث، ونحن ندرس كلّ تطور في ظروفه الخاصة، عن الروابط المحتملة بين هذه التطورات وعن الجوانب التي قد تتقاطع فيها مع الحسابات الموجّهة ضدّ تركيا؟ أم نكتفي بالأحداث الظاهرة ونغفل الصورة الكبرى؟
هل نستطيع، ونحن ننتقد الأخطاء في إدارة الرئيس، أن نحافظ على وعينا بضرورة ألّا نتحول، عن علم أو من غير علم، إلى أدوات تخدم أهداف الجهات التي تعمل ضدّ تركيا؟ وهل نستطيع أن نفصل انتقاداتنا المحقّة عن الحسابات التي قد تضعف إرادة بلدنا المستقلة ومستقبله؟ أم إننا نكرر بعض أخطاء المنهج والاستدلال التي وقعت عند انتقاد السلطان عبد الحميد الثاني؟
لا شكّ أنّ البحث عن مركز واحد يقف وراء كلّ تطور، أو اعتبار كلّ معارض أداةً في يد القوى الخارجية، أو تفسير كلّ حادثة على أنّها عملية مدبّرة، ليس أمرًا صحيحًا. لكن إصدار الأحكام من دون بحث الاحتمالات، وفحص الأدلة، وحساب النتائج، ليس من مقتضيات البصيرة أيضًا.
فلنطرح على أنفسنا هذا السؤال الأخير: هل نتحوّل، ونحن ننتقد مختار قريتنا، إلى أداة تخدم أهداف مختار القرية المعادية؟ أم أنّنا نمارس انتقاداتنا المحقّة بروح العدل والبصيرة والوعي بالإرادة الوطنية، فنُسهم في تصحيح الأخطاء وحماية مستقبل قريتنا في آن واحد؟
أليس هذا جديرًا بالتأمل؟
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
23.10.2026 – أوف
الهوامش
[1] غوخان جَتِنْسايا، «السياسة الداخلية للسلطان عبد الحميد الثاني: محاولة لتقسيمها إلى مراحل»، الدراسات العثمانية، العدد 47، 2016م، ص 353–409؛ محمد شكرو هانيوغلو، The Young Turks in Opposition، مطبعة جامعة أكسفورد، أكسفورد، 1995م.
[2] البخاري، الجامع الصحيح، كتاب التفسير، باب تفسير سورة المنافقون، حديث رقم 4900؛ مسلم، الجامع الصحيح، كتاب صفات المنافقين وأحكامهم، حديث رقم 2772. وفي هذين الحديثين رواية زيد بن أرقم رضي الله عنه لما سمعه من عبد الله بن أُبيّ بن سلول، وما جرى بعد إبلاغ النبي صلى الله عليه وسلم بذلك.
[3] البخاري، الجامع الصحيح، كتاب الشروط، باب الشروط في الجهاد والمصالحة مع أهل الحرب، حديثا رقم 2731 و2732. وفيهما أخبار تتعلق بصلح الحديبية وما جرى بشأن شروط الصلح وموقف النبي صلى الله عليه وسلم منها.
[4] البخاري، الجامع الصحيح، كتاب الوصايا، باب إذا وقف أو أوصى لأقاربه أو تصدق وهو محتاج، حديث رقم 2778. وفيه خبر عثمان بن عفان رضي الله عنه عن شرائه بئر رومة وحفرها وإتاحتها للمسلمين.