Kur’ân’ın Heybetli Kıldığı Mütevazı Bir Davetçi
Nimetullah Yurt Hoca 👆

İlim İddiasından Uzak, Tebliğ Aşkıyla Dolu Bir Ömür

İsmailağa Cemaati Mürşidi merhum Hacı Mahmut Ustaosmanoğlu ile birlikte askerlik yapmış olan Nimetullah Hoca ile ilk tanışmamız 1979 yılında Medine-i Münevvere’de oldu.

O tarihte öğretmenlik yaptığım Fatih İmam-Hatip Lisesi öğrencileriyle beraber karayoluyla Umre’ye gitmiştik. Medine’den Mekke’ye kadar bize rehberlik eden Nimetullah Hoca ile birlikte Cebel-i Nûr’a çıkıp inmiş, bu esnada yeni Müslüman olmuş Alman bir genç olan Ömer Faruk kardeşimizle derin ve güzel sohbetler etmiştik.

1980 yılında Mekke-i Mükerreme’ye, Ümmü’l-Kurâ Üniversitesinde ihtisas yapmak üzere gidince Nimetullah Hoca ile zaman zaman Medine’de buluşur, görüşür ve sohbet ederdik. Merak ettiği meseleleri sorar, birlikte müzakere ederdik.

Bir müddet sonra Medine’den Mekke’ye taşındı ve Cebel-i Nûr civarında bir caminin lojmanına yerleşti. Hayırsever bir Suudî tarafından yaptırılan bu camide görev de yaptı. Bizim de o mahallenin çok yakınında bir evde ikamet etmemiz sebebiyle uzun yıllar komşuluk etme imkânımız oldu.

Uzun Sakalının Gölgesinde Saklanan Büyük Tevazu

Zaman zaman işçi kamplarına beraber gider, Türk işçilerle sohbet ederdik.

Nimetullah Hocanın uzun sakalı, heybetli görünüşü ve güzel Kur’ân tilâveti, onu görenlerde tabiî olarak büyük bir ilim adamı intibaı bırakırdı. İnsanlar elini öpmek için yanına gelir, sorularını ona yöneltirlerdi. O ise sorular basit olduğunda cevap verir; mesele zorlaşınca:

“Ben âlim değilim. Uzun sakalım sizi yanıltmasın. Yanımdaki müftü efendiye sorun.”

der ve beni gösterirdi.

Bu cevap karşısında insanlar şaşırır, ardından benim kim olduğumu öğrenmek isterlerdi.

Suudî gazeteleri de onun heybetli görünüşü ve tatlı sesiyle okuduğu Kur’ân sayesinde kendisini Türk âlimi olarak tanıtır, zaman zaman boyunu aşan suallerle karşı karşıya bırakırlardı. Böyle durumlarda beni tercümanı gibi devreye sokar, sorunun cevabını bana verdirtirdi.

Aslında onun büyüklüğü, bilmediği şeyleri biliyormuş gibi göstermekten uzak durmasındaydı.

Tebliğ Uğruna Dünyayı Dolaşan Bir Gönül İnsanı

Nimetullah Hoca, Tebliğ Cemaati ile beraber dünyanın birçok ülkesini dolaşırdı. Duruşu, samimiyeti ve bildikleriyle İslâm’ı anlatmaya gayret ederdi.

Bilmediği bir mesele karşısında soru sormaktan ve öğrenmekten asla çekinmezdi. Onu farklı kılan taraflarından biri de bilmediğini bilmesi ve bunu açıkça ifade edebilmesiydi.

Tebliğ için yurt dışına gittiğinde bazen aylarca hanımını arayıp sormaz, Hatun Teyze’yi Mekke’de tek başına bırakırdı. Onun bu mütevekkil hâli sebebiyle Hatun Teyze, talebelerden veya işçilerden Harem-i Şerif’te karşılaştığı kimselerle evine dönebilirdi.

Bizi bulduğunda ise onu evine bırakma işini memnuniyetle üstlenirdik.

Cebel-i Nûr’un Eteğinde Bir Gönüllü İmam

Uzun yıllar Cebel-i Nûr civarında komşuluk yaptığımız Nimetullah Hoca, mahalle camisinde hususî ve fahri imamlık da yapardı.

Sesi çok güzeldi ve Kur’ân-ı Kerîm’i güzel okurdu. İlmî tahsili ve müktesebatı geniş bir âlim değildi. Fakat samimiyeti, tevazuu ve tebliğ kabiliyeti vardı. Belki de onun en büyük sermayesi buydu.

Japonya’da Bir Selâmın Açtığı Kapı

Bir defasında Japonya’ya gitmiş ve orada uzun müddet kalmıştı.

Dil bilmediği için üstü açık bir arabayla şehir turu yapıyor, gördüğü insanlara selâm veriyordu. Yine böyle bir şehir turu sırasında selâm verdiği topluluğun içinde bulunan Japon Müslümanlar, onun kendilerini Müslüman oldukları için selâmladığını düşünmüşler.

Nimetullah Hoca’nın bir keramet gösterdiğini zannederek peşine takılmışlar ve camide elini öpmek için sıraya girmişler.

Oysa gerçek çok daha sade idi:

Nimetullah Hoca, Müslüman-gayrimüslim ayrımı yapmaksızın herkese selâm verirdi.

Çünkü onun nazarında selâm, aynı zamanda bir tebliğ vesilesiydi.

Birkaç Cümleyle Dünyalara Ulaşmak

Nimetullah Hoca’nın tebliğ için öğrenip kullandığı cümleler kırk-elli cümleyi geçmezdi. Yeterli derecede Arapça da bilmiyordu. Fakat gittiği her ülkenin dilinden sekiz-on cümle öğrenir ve insanlarla bu cümleler üzerinden iletişim kurardı.

Onu yakından tanımayanlar, birkaç dil bildiğini zannedebilirdi.

Fakat konuşmanın içinden çıkamadığı bir yerde, o tatlı sesiyle Kur’ân-ı Kerîm okumaya başlardı.

İşte o zaman dilin yerini Kur’ân alırdı.

Güzel tilâveti, uzun sakalı ve heybetli görünüşü birleşince insanlar ona büyük bir hürmet gösterir, elini öpmek için sıraya girerlerdi. Kendisi bunu arzu etmese de çoğu zaman bu teveccühten kurtulamazdı.

Hatta bazen sadece sükût etmesinde bile bir mana ve hikmet ararlardı.

Oysa o, bütün bu heybetin arkasında son derece mütevazı, samimi ve sade bir insandı.

Heybet Onun Değil, Kur’ân’ın Heybetiydi

Nimetullah Hoca’yı yıllarca yakından tanıdım. Komşuluk ettik, ailece yardımlaştık, beraber yolculuklar yaptık, işçi kamplarında sohbetlere katıldık.

Onu tanıdıkça şunu daha iyi gördüm:

İnsanların onun şahsında gördüğü heybetin önemli bir kısmı, onun ilmî makamından değil; Kur’ân’a olan bağlılığından, güzel tilâvetinden, görünüşündeki vakarından ve samimiyetinden kaynaklanıyordu.

O ise kendisine gösterilen teveccühü sahiplenmek yerine, fırsat bulduğu her yerde kendisini geri çeker ve “Ben âlim değilim” derdi.

Bu bakımdan Nimetullah Hoca, bana göre, heybeti kendisine değil Kur’ân’a ait olan mütevazı bir davetçiydi.

Son Ziyaretimiz ve Vefatı

Nimetullah Hoca’yı son olarak Beykoz’da ikamet ettiği evinde, Mecid Aksu ağabeyle beraber ziyaret ettik. O ziyaretimizden sonra kendisiyle tekrar görüşmek nasip olmadı.

30 Temmuz 2021 tarihinde, 90 yaşında İstanbul’da vefat etti. Cenaze namazı Fatih Camii’nde kılındı.

Rabbim kendisine rahmeti ve mağfiretiyle muamele eylesin; hizmetlerini, samimiyetini ve tebliğ gayretlerini kabul buyursun. Firdevs-i A‘lâ ile mükâfatlandırsın. (Âmin)

Ahmet Ziya İbrahimoğlu
19.09.2026 – OF

Nimetullah Hoca N.Erbakan’ı Dinliyor

ترجمة من التركية إلى العربية: 👇

داعية متواضع أضفى عليه القرآن مهابةً وجلالاً

حياة حافلة بحبّ الدعوة، بعيدة عن ادّعاء العلم

كان لقائي الأول بالشيخ نعمت الله، الذي خدم في الجندية مع المرشد الراحل لجماعة إسماعيل آغا، الحاج محمود أوستاأوسمان أوغلو، رحمه الله، في المدينة المنورة سنة 1979م.

وفي ذلك الوقت، كنت قد ذهبت إلى العمرة براً برفقة طلابي من ثانوية الفاتح للأئمة والخطباء. وكان الشيخ نعمت الله هو الذي رافقنا ودلّنا على الطريق من المدينة المنورة إلى مكة المكرمة. وصعدنا معه جبل النور ثم نزلنا منه، وخلال تلك الرحلة دار بيننا وبين أخينا عمر فاروق، وهو شاب ألماني كان قد أسلم حديثاً، حديث عميق وجميل.

ثم لما ذهبت سنة 1980م إلى مكة المكرمة للتخصص في جامعة أم القرى، كنا نلتقي بالشيخ نعمت الله بين الحين والآخر في المدينة المنورة، ونتزاور ونتجاذب أطراف الحديث. وكان يسألني عمّا يشكل عليه من المسائل، فنناقشها ونتباحث فيها معاً.

وبعد مدة انتقل من المدينة إلى مكة، ونزل في سكن تابع لأحد المساجد القريبة من جبل النور. وكان ذلك المسجد قد بناه أحد المحسنين السعوديين، وقد عمل الشيخ فيه إماماً.

ولأننا كنا نقيم في منزل قريب جداً من ذلك الحي، فقد أتيح لنا أن نتجاور معه سنوات طويلة.

تواضع عظيم يختبئ وراء لحيته الطويلة

كنا نذهب أحياناً معاً إلى مخيمات العمال، ونجالس العمال الأتراك ونتحدث إليهم.

وكانت لحيته الطويلة، وهيئته المهيبة، وتلاوته العذبة للقرآن الكريم، تترك في نفوس من يراه انطباعاً طبيعياً بأنه من كبار أهل العلم. فكان الناس يقبلون عليه ليقبّلوا يده، ويوجّهون إليه أسئلتهم.

فإذا كانت المسألة سهلة أجاب عنها، وإذا صعبت عليه المسألة قال:

«لست عالماً، فلا تغترّوا بلحيتي الطويلة. اسألوا الشيخ المفتي الذي إلى جانبي.»

ثم يشير إليّ.

فكان الناس يندهشون من جوابه، ثم يرغبون في معرفة من أكون.

وكانت الصحف السعودية، لما تراه من هيئته المهيبة وتسمعه من تلاوته العذبة للقرآن، تقدّمه أحياناً على أنه عالم تركي، فيوجّهون إليه من الأسئلة ما يفوق ما عنده من العلم. وفي مثل هذه المواقف كان يستعين بي كأنني مترجمه، ويجعلني أجيب عن السؤال.

والحقيقة أن جانباً من عظمته كان يكمن في ابتعاده عن ادّعاء معرفة ما لا يعرفه.

رجل من أهل القلوب جاب العالم من أجل الدعوة

كان الشيخ نعمت الله يجوب مع جماعة التبليغ بلداناً كثيرة من أنحاء العالم، ويسعى إلى التعريف بالإسلام بما لديه من معرفة، وبما يتحلّى به من سمت حسن وإخلاص.

ولم يكن يتردد قط في السؤال والتعلّم إذا عرضت له مسألة لا يعرفها. ومن أبرز ما ميّزه أنه كان يعرف ما لا يعرفه، ولا يجد حرجاً في التصريح بذلك.

وكان إذا خرج إلى الخارج للدعوة قد يمضي أحياناً أشهراً لا يتصل بزوجته ولا يسأل عنها، فيترك خالتنا خاتون وحدها في مكة. وبسبب توكّلها وصبرها، كانت تستطيع العودة إلى منزلها برفقة من تلتقي بهم من الطالبات أو العمال في المسجد الحرام.

أما إذا صادفتنا، فكنا نتولى بسرور إيصالها إلى منزلها.

إمام متطوّع عند سفح جبل النور

كان الشيخ نعمت الله، الذي جاورناه سنوات طويلة بالقرب من جبل النور، يؤمّ الناس كذلك إماماً خاصاً متطوعاً في مسجد الحي.

وكان صوته عذباً، وكان يحسن تلاوة القرآن الكريم. ولم يكن من العلماء ذوي التحصيل العلمي الواسع والمكتسبات العلمية الغزيرة، لكنه كان يتحلّى بالإخلاص والتواضع والقدرة على الدعوة. ولعلّ هذه كانت أعظم زاده ورصيده.

سلام في اليابان فتح باباً من أبواب الدعوة

وفي إحدى المرات ذهب إلى اليابان وأقام فيها مدة طويلة.

ولأنه لم يكن يعرف اللغة اليابانية، كان يجوب المدينة في سيارة مكشوفة، ويسلّم على كل من يراه. وفي إحدى جولاته، كان بين الجماعة التي سلّم عليها عدد من المسلمين اليابانيين، فظنوا أنه إنما سلّم عليهم لأنه عرف أنهم مسلمون.

وظنوا أن الشيخ نعمت الله أظهر كرامة من الكرامات، فتبعوه، ثم اصطفوا في المسجد ليقبّلوا يده.

لكن الحقيقة كانت أبسط من ذلك بكثير:

فقد كان الشيخ نعمت الله يسلّم على الجميع، من غير أن يفرّق بين مسلم وغير مسلم.

لأن السلام في نظره كان، في الوقت نفسه، وسيلة من وسائل الدعوة.

الوصول إلى القلوب ببضع جمل

لم تكن الجمل التي كان الشيخ نعمت الله يتعلّمها ويستخدمها في الدعوة تتجاوز أربعين أو خمسين جملة. ولم يكن يعرف من العربية قدراً كافياً، لكنه كان يتعلّم من لغة كل بلد يذهب إليه ثماني أو عشر جمل، ويتواصل مع الناس من خلالها.

وكان من لا يعرفه عن قرب قد يظن أنه يتقن عدة لغات.

لكن إذا بلغ في الحديث موضعاً لا يستطيع أن يتجاوزه، بدأ يتلو القرآن الكريم بصوته العذب.

وعندئذ كان القرآن يحلّ محلّ اللغة.

وكان اجتماع تلاوته الجميلة، ولحيته الطويلة، وهيئته المهيبة، يجعل الناس يبالغون في إكرامه، ويصطفون لتقبيل يده. وكان، مع أنه لم يكن يرغب في ذلك، يعجز في كثير من الأحيان عن الإفلات من هذا التوقير.

بل كانوا أحياناً يبحثون عن معنى وحكمة حتى في مجرد سكوته.

ومع ذلك، كان وراء كل هذه الهيبة رجل بالغ التواضع، صادق، بسيط، بعيد عن التكلّف.

لم تكن الهيبة هيبته، وإنما كانت هيبة القرآن

عرفت الشيخ نعمت الله عن قرب سنوات طويلة. جاورناه، وتعاونّا كأسرة، وسافرنا معاً، وشاركنا في مجالس الحديث في مخيمات العمال.

وكلما ازددت معرفة به، ازددت يقيناً بهذه الحقيقة:

إن جانباً كبيراً من الهيبة التي كان الناس يرونها فيه لم يكن ناشئاً عن مقام علمي يتبوّؤه، وإنما كان ثمرة تعلّقه بالقرآن، وحسن تلاوته، ووقاره الظاهر، وإخلاصه.

وكان، بدلاً من أن يستأثر بما يُسبغ عليه الناس من توقير وإجلال، يتوارى عن الأنظار كلما سنحت له الفرصة، ويقول:

«لست عالماً.»

ولهذا أقول عن الشيخ نعمت الله: كان داعية متواضعاً، كانت الهيبة التي أحاطت به للقرآن لا له.

آخر زيارة ووفاته

كانت آخر زيارة لنا للشيخ نعمت الله في منزله الذي كان يقيم فيه في بيكوز، حيث زرناه برفقة أخينا الكبير مجيد أكسو. ولم يُكتب لنا أن نلتقي به بعد تلك الزيارة.

وقد توفي في إسطنبول يوم 30 يوليو/تموز 2021م، عن عمر ناهز تسعين عاماً، وأُقيمت صلاة الجنازة عليه في جامع الفاتح.

نسأل الله تعالى أن يعامله برحمته ومغفرته، وأن يتقبّل خدماته وإخلاصه وجهوده في الدعوة، وأن يجزيه جنّة الفردوس الأعلى. (آمين)

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
19.09.2026 – OF

الشيخ نعمة الله مع الشباب اليابانيين