Ahmed eş-Şara: Bir İstihbarat Projesi mi, Yoksa Devletlerin Oyununu Okuyabilmiş Bir Lider mi?

Ebu Muhammed el-Cevlânî’den Suriye Cumhurbaşkanlığına: Bu adamı kim yetiştirdi, kim yeniden sahneye sürdü?

Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’de iktidara geldiğinde, onu uluslararası sistemin bir projesi olmakla suçlayanlar yalnızca laik muhalifleri değildi. En ağır ithamlardan bazıları, onun içinden çıktığı İslâmî gelenek olan Necmettin Erbakan ve “Millî Görüş” çevresinden, yani Refah Partisi ve ardından Saadet Partisi çizgisinden geliyordu.

O dönemde mesele yalnızca bir parti rekabetinden ibaret değildi. Erbakan ekolünün bir kesimine göre Batı, Erbakan ve onun projesiyle anlaşmakta zorlanınca başka bir İslâmî formül aramıştı: Muhafazakâr tabanı koruyan, fakat Amerika, Avrupa ve uluslararası sistemle anlaşma konusunda daha başarılı olabilecek bir model.

Saadet Partisi eski Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu bu görüşü açık biçimde dile getirmiş; Erdoğan’ın yükselişini, Amerika’nın ona yönelik erken dönemdeki ilgisi ve “Büyük Ortadoğu Projesi” ile ilişkilendirmiş, Erbakan’ı içine alamayan Batılı çevrelerin Erdoğan’da ilişki kurulabilecek başka bir model bulduğunu ileri sürmüştü.

Fakat aradan yirmi yılı aşkın bir zaman geçtikten sonra mesele, şu basit denklemden çok daha karmaşık görünmektedir:

“Batı onunla ilişki kurdu; öyleyse Batı onu üretti.”

Erdoğan, gerçek bir Türk-İslâmî siyasî tecrübenin içinden çıkmıştı. Kendisine ait bir seçmen ve teşkilat tabanı vardı. Farklı dönemlerde Batılı güçlerle sert mücadelelere girmiş, başka dönemlerde ise onlarla uzlaşmıştı. Türkiye ise NATO üyesi olarak kalmaya devam etmişti.

Bu tecrübe, bugün Ahmed eş-Şara hakkında giderek daha fazla sorulan soruyu anlamak için önemli bir başlangıç noktasıdır:

Ahmed eş-Şara İngiliz-Amerikan yapımı bir proje midir?

Batılı istihbarat servisleri Ebu Muhammed el-Cevlânî’yi yeniden şekillendirerek Ahmed eş-Şara’ya mı dönüştürdü ve ardından Şam yolunu onun için mi açtı?

Özellikle onunla erken dönemde kurulan temaslar, bazı İngiliz ve Amerikalı kurum ve şahısların kendisiyle iletişimde bulunmuş olması ve nihayet adamın terör listelerinde ve Amerikan makamlarının başına ödül koyduğu bir isim olmaktan Batılı başkentlerde ve cumhurbaşkanlığı saraylarında karşılanan bir devlet başkanına dönüşmesi dikkate alındığında, bu soru meşrudur.

Fakat sorunun meşru olması, verilen cevabın doğru olduğu anlamına gelmez.

Çünkü bir adamı üretmek, güç kazandıktan sonra onu kontrol altına almak ve artık göz ardı edilemeyecek bir aktör hâline geldiğinde onunla müzakere etmek arasında çok büyük fark vardır.

Ahmed eş-Şara’nın hikâyesini anlamanın anahtarı da işte bu üç ayrımdadır.

Adamı üretmekten adamı kontrol altına almaya

Şara, Irak’ın Amerika tarafından işgalinden sonra patlak veren cihadî ortamın içerisinde devrimci ve silahlı bir aktör olarak yetişti.

Irak’ta El-Kaide ile ilişkilendi. Daha sonra Suriye’ye dönerek Nusra Cephesi’ni kurdu. Ebu Bekir el-Bağdadi ve ardından Eymen ez-Zevahirî ile yaşanan karmaşık ilişkiler sürecine girdi. Sonrasında ise El-Kaide ile bağlarını alenen kopardığı ve projeyi yerel Suriye kimliği taşıyan yeni başlıklar altında yeniden inşa ettiği uzun bir süreç yaşandı. Bu süreç nihayetinde Heyet Tahrîr eş-Şâm’a kadar uzandı.

Amerika Birleşik Devletleri onu 2013 yılında küresel terörist olarak sınıflandırdı. 2017 yılında ise kendisi hakkında bilgi sağlayarak yakalanmasına imkân verenlere 10 milyon dolar ödül verileceğini açıkladı.

Dolayısıyla adamın daha ilk günden Amerikan CIA’sinin veya İngiliz istihbarat servisinin bir projesi olduğunu ileri süren kimsenin, bu kadar büyük bir iddiaya denk düşecek bir delil ortaya koyması gerekir.

Tesadüfler yeterli değildir.

On yıl sonra yaşananlar da tek başına, ondan önce neler olduğunu ispatlamaya yetmez.

Fakat mesele burada bitmiyor.

Asıl dikkat çekici soru şudur:

Batı, Cevlânî ile onu siyasî olarak kontrol altına alınabilecek bir proje olarak ne zaman ilişki kurmaya başladı?

İşte gri alan burada başlıyor.

Bir “imal” değil, yeniden sahneye sürülme

Bu bağlamda ortaya çıkan en önemli bilgilerden biri, Şara’nın muhalifleri veya İran ve Rusya yanlısı medya tarafından değil, Suriye’nin eski Amerikan Büyükelçisi Robert Ford tarafından dile getirildi.

Ford, 2025 yılında, 2023’ten itibaren İngiliz bir sivil toplum kuruluşunun kendisini Şara ile ilgili bir süreçte görevlendirdiğini ve amacın onu cihad ve terör dünyasından siyaset dünyasına taşımaya yardımcı olmak olduğunu anlattı.

Daha sonraki haberlerde söz konusu kuruluşun, Tony Blair’in eski özel kalem müdürü ve daha sonra İngiltere’nin ulusal güvenlik danışmanı olan Jonathan Powell tarafından kurulan İngiliz Inter Mediate kuruluşuyla bağlantısı olduğu belirtildi.

Dolayısıyla burada İdlib’i ziyaret eden bir gazeteciden veya Heyet Tahrîr eş-Şâm’ı araştırmak üzere bölgeye gelmiş akademik bir araştırmacıdan söz etmiyoruz. Suriye’de görev yapmış eski bir Amerikan büyükelçisinden ve siyasî arabuluculuk alanında uzmanlaşmış, İngiliz siyasî yapılanmasının merkezine yakın bir isim tarafından kurulmuş bir İngiliz kuruluşundan söz ediyoruz.

Daha önemlisi, söz konusu süreç 2023 yılında, yani Şam’ın düşmesinden önce başlamıştır.

Peki bu olay neyi ispat ediyor?

“İstihbarat projesi” tezini savunan kişi şöyle diyecektir:

“İşte bu, Batı’nın adamı gelecek aşamaya hazırlamaya başladığının ilk delilidir.”

Fakat daha ihtiyatlı bir okuma başka bir şey söylüyor:

Bu durum, Cevlânî’nin Batı siyasî düşüncesindeki tanımının değiştirilmesi sürecinin Şam’a ulaşmasından önce başladığını gösterir. Ancak Batı’nın Cevlânî’yi başlangıçta kendisinin meydana getirdiğini veya onun askerî ve içtimaî gücünü kendisinin oluşturduğunu ispatlamaz.

Bu, son derece önemli bir ayrımdır.

Amerika ve İngiltere’nin, adamı sıfırdan üretmesine gerek yoktu. Güç kazandıktan sonra onunla ilişki kurmaya karar vermeleri mümkündü.

Büyük devletler bunu sürekli yapar:

Yükselen gücü izlerler ve sonra şu soruları sorarlar:

Onu ortadan kaldırabilir miyiz?

Onu kontrol altında tutabilir miyiz?

Davranışlarını değiştirebilir miyiz?

Onu bir tehdit olmaktan çıkarıp ortağa dönüştürebilir miyiz?

Takip edilen düşmandan muhtemel ortağa

Henry Kissinger ve benzeri isimlerin temsil ettiği siyasî gerçekçilik ekolü, bu davranışı anlamak için önemli bir anahtar sunmaktadır.

Devletler dış politikalarını kişilerin ahlâkî geçmişlerinden ziyade güç dengeleri ve çıkarlar üzerine kurarlar.

Dünün düşmanı, büyük devletin arzu ettiği istikrarın sağlanmasına hizmet edecek bir görev üstlenebilecek hâle gelirse, onun siyasî tanımı da değişebilir.

Şara ile yaşanan olağanüstü dönüşüm de budur.

2017 yılında adamın başına 10 milyon dolar ödül konulmuştu.

Ardından Aralık 2024’te Amerikalı yetkililer Şam’da onunla görüştü.

Sonra ödül kaldırıldı.

Ardından yaptırım sistemi geri çekilmeye başladı.

Heyet Tahrîr eş-Şâm ile ilişkiler değişti.

İngiltere Şam ile kanallarını açtı.

Daha sonra Heyet, İngiltere’nin yasaklı örgütler listesinden çıkarıldı.

Şara üzerindeki bazı kısıtlamalar kaldırıldı.

Ve Batılı belgelerin yıllarca El-Kaide yapılanması içerisinde gösterdiği adam, bu kez Suriye Cumhurbaşkanı sıfatıyla karşılanmaya başlandı.

Bu, son derece büyük bir dönüşümdür.

Fakat bu dönüşüm, adamın imal edilmesinden ziyade siyasî meşruiyetinin yeniden üretilmesini daha açık biçimde ortaya koymaktadır.

Peki ne değişti?

Değişen, adamın siyasî konumu ve çıkarlar dengesi içerisindeki anlamıydı.

Peki İngiltere ve MI6?

Özellikle İngiltere açısından üzerinde durulmaya değer gelişmeler bulunmaktadır.

Londra, 2024 yılının sonlarında Heyet Tahrîr eş-Şâm ile diplomatik temas bulunduğunu kabul etti. İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy de gerektiğinde mevcut istihbarat kanallarının kullanılmasından söz etti.

Mart 2026’da Reuters, beş kaynağa dayandırdığı haberinde, Ankara’nın daha sonra inkâr ettiği bir talep üzerine İngiliz istihbarat servisi MI6’nın, suikast girişimlerinin ardından Şara’nın korunmasına yönelik düzenlemelerde daha büyük bir rol üstlenmesinin istendiğini bildirdi. Haberde İngiliz, Türk ve Suriyeli makamlar arasında istihbarat iş birliği ve bilgi alışverişinden de söz edildi.

Bu dikkat çekici bir bilgidir.

Fakat bu bilgi de yine görevde bulunan bir cumhurbaşkanının korunmasıyla ilgilidir; İngiliz istihbaratının on yıl önce onun projesini oluşturduğunu ispatlamaz.

Burada son derece dikkatli olmak gerekir:

İstihbarat teması, istihbarat imalatı değildir.

Kontrol altına almak, üretmek değildir.

Müzakere etmek, bağımlı olmak değildir.

Türkiye: Göz ardı edilemeyecek halka

Şam’a ulaşmadan önce Heyet Tahrîr eş-Şâm projesinin ayakta kalmasına ve büyümesine imkân sağlayan dış güçler arasında en etkili olanı aradığımızda, İngiltere ve Amerika’dan daha belirgin biçimde Türkiye karşımıza çıkmaktadır.

İdlib yıllarca karmaşık bir Türk-Rus dengesi içerisinde kaldı.

Türk askerî varlığı, ateşkes düzenlemeleri, sınır, ticaret, ekonomi ve siyasî ve güvenlik ilişkilerinin tamamı, Heyet Tahrîr eş-Şâm tecrübesinin bunlardan bağımsız olarak anlaşılmasını imkânsız kılan bir ortam oluşturdu.

Fakat Şara bu yıllar içerisinde yalnızca hayatta kalmaktan daha önemli bir şey yaptı.

Bir örgütü yönetmekten bir otorite inşa etmeye geçti.

Rakipleriyle mücadele etti.

Projesine katılmayan veya otoritesini tehdit edebilecek olanları etkisizleştirdi.

Güvenlik birimleri, kurumlar ve bir idarî yapı oluşturdu.

Yönetim tecrübesi biriktirdi.

Kontrol ettiği bölgede silahlı gücü giderek kendi otoritesi altında toplamaya çalıştı.

İşte burada İbn Haldun, birçok komplo teorisinden daha faydalı bir anahtar sunmaktadır.

İbn Haldun’a göre bir topluluk yalnızca sloganlarla hükümranlığa ulaşmaz; asabiyet, üstünlük ve toplumsal ve askerî gücü siyasî otoriteye dönüştürme kabiliyeti gerekir.

İdlib’de yaşanan da buydu.

Adam, cemaat mantığından devlet mantığına doğru ilerliyordu.

Şam’ın düşüşü… Bir “anlaşma” mıydı?

Sonra pek çok kişinin beklemediği an geldi.

Rejim çöktü.

İşte tam bu noktada geniş bir kesim arasında şu kanaat ortaya çıktı:

“Bunun normal olması mümkün değil.”

Çünkü kurtuluşun kendisi bazılarına göre mucizeye daha yakın görünüyordu.

Suriye’yi yarım asırdan fazla yöneten, on üç yıl süren devrim ve savaştan sağ çıkan, Rusya, İran, Hizbullah ve sınırları aşan milis güçlerinin yardımıyla ayakta kalan bir rejim, birkaç gün içerisinde çöktü.

Halep düştü, ardından Hama, sonra Humus düştü ve müttefik savaşçı güçler, gözlemcileri bile şaşırtan bir hızla Şam’a ulaştı.

Bazı insanlar yaşananlara inanmakta zorlandı.

İnsan, olağanüstü bir olayı önceki birikimleriyle açıklamakta zorlandığında, şaşkınlığın büyüklüğüne denk bir açıklama arar:

Mutlaka bir anlaşma vardı.

Yol mutlaka onun için açılmıştı.

Mutlaka ajandı.

Mutlaka bir istihbarat projesiydi.

Fakat zaferin olağanüstü görünmesi, komplo bulunduğunun delili değildir.

İnsanlar rejimin düştüğü günleri gördüler; fakat ondan önce geçen yılların tamamını görmediler.

Askerî gücün yeniden inşasını, savaş araçlarının ve insansız hava araçlarının geliştirilmesini, silahlı grupların kontrol altına alınmasını, güvenlik aygıtlarının oluşturulmasını, İdlib’in yönetilmesini, rakiplerin etkisizleştirilmesini, söylemin yeniden şekillendirilmesini, bölgedeki güçlerle ilişkilerin geliştirilmesini ve uluslararası toplumu anlamaya yönelik gayretleri her zaman görmediler.

Tarih, son ana kadar sağlam görünen ve ardından şaşırtıcı bir hızla çöken devletlerle doludur.

Bu, İbn Haldun’un dikkat çektiği hususlardan biridir:

Bir devlet, uzun süre kendi içerisinde çöküş sebeplerini taşıyabilir. Dışarıdan görünüşü ise bütünlüğünü koruyabilir. Sonunda yükselen bir güç, zaten içten çürümüş olan yapıyı ittiğinde bütün bina bir anda çöker.

Dolayısıyla çöküşün hızlı olması, onu gerçekleştiren gücün bir gün önce meydana getirildiği anlamına gelmez.

Suriye sahasının içinden bir bakış

Ben şahsen yaklaşık 2015 yılından beri Cevlânî’ye o dönemde yaygın olan görüntüden farklı bakan bazı insanları tanıyorum.

Onlar Cevlânî’yi, Suriye’nin kuzeyinde savaşan cihadî bir grubun sınırlarını aşan bir projeye sahip bir lider olarak görüyorlardı.

Bazıları onun ileride önemli bir konuma geleceğini tahmin ediyordu. Hatta bazıları daha heyecanlı bir dil kullanıyor ve ondan, nihayetinde “fatih” olabilecek bir lider olarak söz ediyordu.

Bu, Şam’ın düşmesinden yaklaşık dokuz yıl önceydi.

Robert Ford’un 2023 yılına ilişkin açıklamalarından önceydi.

Ve Cevlânî’nin henüz Amerikalı veya İngiliz bir yetkilinin açıkça görüşebileceği bir şahsiyet hâline gelmesinden de önceydi.

Bunu adamı aklamak veya bir kehanet olarak sunmak için söylemiyorum.

Sadece önemli bir gerçeğe işaret etmek için söylüyorum:

Cevlânî’yi Nusra’nın sınırlarını aşan bir liderlik projesi olarak okumak Londra ve Washington’da başlamadı.

Daha ilk yıllardan itibaren Suriye sahasının içerisinden onun tecrübesini izleyen ve kişiliğinde, yönetim tarzında, hırsında, manevra kabiliyetinde farklı bir şey gören insanlar vardı.

Adam cumhurbaşkanı olduktan sonra bütün geçmişini geriye doğru okumak ve Irak’tan itibaren attığı her adımı mutlaka cumhurbaşkanlığı sarayına hazırlanmanın bir parçası kabul etmek yanlıştır.

Çünkü 2015 yılında Cevlânî’nin önünde onlarca farklı son vardı.

Bir Amerikan hava saldırısında öldürülebilirdi.

IŞİD’le mücadelede tasfiye edilebilirdi.

El-Kaide ile yaşadığı anlaşmazlıklar onu bitirebilirdi.

Rakip gruplar tarafından yenilebilirdi.

Hayatının sonuna kadar İdlib’de kuşatılmış bir yerel emir olarak kalabilirdi.

Fakat başka bir ihtimal gerçekleşti.

Şeybânî, Attun ve devletlerin dilini anlamak

Burada “istihbarat projesi” şüphesine cevap verirken en önemli gördüğüm noktaya geliyoruz.

Belki de Şara ve ekibinin -bunların arasında Esad eş-Şeybânî ve Abdurrahim Attun da vardı- yaptığı şey, komplo teorilerinin varsaydığından daha basit ve daha siyasîydi:

Şam’ın kurtarılması projesi toprakları kurtarmaktan devlet inşa etmeye geçmek istiyorsa, bölgesel ve uluslararası güçlerle anlaşmalar dışında hareket edemeyeceğini fark ettiler.

Bu, zorunlu olarak ajanlık değildir.

En basit şekliyle bu, güç dengelerini doğru okumaktır.

İşte burada örgüt aklı ile devlet aklı arasındaki fark ortaya çıkar.

Örgüt meşruiyetini inanç, taraftarlar ve silah üzerine kurabilir.

Devlet ise bunların yanında sınırlara, ticarete, bankacılık sistemine, diplomatik tanınmaya, yatırımlara, havalimanlarına ve uluslararası ilişkilere de ihtiyaç duyar.

İdlib’den Şam’a geçmek isteyen birinin yalnızca savaşı nasıl kazanacağını bilmesi yeterli değildir.

Aynı zamanda büyük güçlerin ertesi gün zaferini boşa çıkarmasını nasıl engelleyeceğini de bilmesi gerekir.

Kanaatimce Şeybânî, Attun ve Şara’yı anlamanın önemli anahtarlarından biri budur.

Onların erken dönemde şunu fark ettikleri anlaşılıyor:

Şam’ı askerî olarak ele geçirirken Amerika, Avrupa, Türkiye ve Arap devletlerinin tamamı kendilerine karşı olursa, elde edilen zaferin kendisi bir kuşatmaya dönüşebilir.

Bu nedenle daha Şam’a ulaşmadan kapıları açmaları gerekiyordu.

Dış dünyayı, projelerinin artık küresel bir El-Kaide projesi değil, yerel bir Suriye projesi olduğuna ikna etmeleri gerekiyordu.

Türkiye’yi rahatlatmaları, Araplarla alan açmaları, Amerikalıları anlamaları ve Avrupalılarla konuşmaları gerekiyordu.

Azınlıklar, cihadın cihanşümul boyutu, terör, silah kullanımı, devlet ve dış ilişkiler gibi konularda cevaplar vermeleri gerekiyordu.

Bu açıdan Robert Ford ile yapılan görüşmeler ve İngiliz kuruluşunun rolü tamamen farklı bir şekilde okunabilir.

Bir proje sahibi, kendisini etkisizleştirmek için rakibiyle müzakere edebilir.

Taktik tavizler verebilir.

Önceliklerini yeniden düzenleyebilir.

Bütün dünyayı kendi istediği şekle sokmadan önce devletini kurabilmek için hoşlanmadığı bazı uluslararası kuralları kabul edebilir.

İslâm ve siyaset tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Ateşkes sadakat değildir.

Müzakere bağımlılık değildir.

Büyük bir güçle anlaşmak, o gücün sizi ürettiği anlamına gelmez.

Taliban ve Amerika: Müzakere, imalat anlamına gelmez

Çağdaş tecrübelerde önemli bir ibret vardır.

Taliban, yirmi yıl boyunca Amerika Birleşik Devletleri ile savaştı. Sonra Doha’da yıllarca onunla masaya oturdu ve görüşmeler 2020 yılının Şubat ayında bir anlaşmayla sonuçlandı.

Hiçbir aklı başında insan, Taliban’ın Washington ile müzakere etmesinin CIA’nın Taliban’ı kurduğu anlamına geldiğini söylemedi.

Aksine iki taraf siyasî bir gerçeği kabul ediyordu:

Bir güç dengesi vardı ve taraflardan hiçbiri bütün hedeflerine yalnızca güç kullanarak ulaşamazdı.

Aynı yaklaşım Şara için de geçerli olmalıdır.

Ciddî soru şu değildir:

Amerikalılarla ve İngilizlerle görüştü mü?

Görüştüğünü biliyoruz.

Asıl soru şudur:

Onlara ne verdi ve onlardan ne aldı?

Bu anlaşmalar, büyük güçleri Esad’ı devirmeye yönelik projeden uzak tutmak için kullanılan bir araç mıydı?

Batıya açılım, yeni Suriye’nin kuşatılmasını önlemek için ödenmesi gereken zorunlu bir bedel miydi?

Yoksa bu anlaşmalar, Suriye’nin karar alma bağımsızlığının özüne dokunan sınırlamalar dayatacak kadar ileri mi gitti?

Gerçek imtihan burada başlıyor.

Batı’ya düşmanlık bağımsızlığın, Batı ile müzakere ise ajanlığın delili değildir

Batı’ya açılmak ajanlık delili değildir.

Batı’ya karşı bağırıp çağırmak da bağımsızlık delili değildir.

Gerçek ölçü şudur:

Çıkarlar çatıştığında kararın bağımsızlığını koruyabilmek.

Bir rejim yirmi yıl boyunca medya organlarını “Amerika’ya ölüm” sloganlarıyla doldurabilir; fakat büyük güçlerle yaptığı anlaşmalar, hareket alanının geniş bir bölümünü belirleyebilir.

Bir kurtuluş hareketinin lideri Amerikalılarla masaya oturabilir ve müzakere kendi projesinin özüne geldiğinde onlara “hayır” diyebilir.

Bu nedenle Robert Ford’un açıklamalarını, bir İngiliz kuruluşunun varlığını veya İngiliz temaslarını, eldeki gerçeklerin izin verdiğinden daha büyük bir suçlama deliline dönüştürmemek gerekir.

Bunlar şunların delilidir:

Temas, müzakere, yeniden sahneye sürme ve kontrol altına alma girişimi.

Fakat bunların, MI6’nın Cevlânî’yi Irak’tan itibaren ele geçirdiğini, Nusra’yı, ardından Heyet Tahrîr eş-Şâm’ı kurduğunu ve adamı yıllarca Şam’a yerleştirmek üzere hazırladığını ispat ettiği iddiası, mevcut delillerin taşıyabileceğinden çok daha ileri bir sıçramadır.

Sorulması gereken sorular

Şara ve ekibi Şam’a dünyayı anlamadıkları için ulaşmadılar.

Belki de tam tersine, rejimi devirmek için güce, devrilen rejimin sonucunu korumak için ise siyasete ihtiyaç olduğunu erken fark ettikleri için Şam’a ulaştılar.

Onların cemaat fıkhından devlet fıkhına geçmeleri gerekiyordu.

Kapalı örgütleri yöneten basit siyasî hesaptan, çıkarların ve zararların, güç dengelerinin daha karmaşık hesabına geçmeleri gerekiyordu.

“Kim bizimle, kim bize karşı?” sorusundan şu daha karmaşık soruya geçmeleri gerekiyordu:

“Kimi etkisiz hâle getirebiliriz? Kiminle anlaşabiliriz? Kiminle çatışmayı erteleyebiliriz?”

Bu, Mâverdî ve İbn Haldun’dan çağdaş gerçekçilik ekolüne kadar siyasetin özüdür.

Başarı, aynı anda mümkün olduğu kadar çok düşmanla savaşmak değildir.

Bazen başarı, hedefinize ulaşmanızı engellemek isteyenlerin sayısını azaltmaktır.

Peki Şara bir proje miydi, yoksa ortaya çıkan fırsatı değerlendirmeyi mi başardı?

Bazı insanlara mucize gibi görünen ve onları hemen:

“Öyleyse bu adam ajandır.”

demeye sevk eden kurtuluş, daha az heyecan verici fakat daha akılcı bir şekilde açıklanabilir:

Uzun yıllara yayılan askerî ve teşkilatlı bir birikim.

Rejim cephesindeki derin çöküş.

Bölgedeki büyük dönüşümler.

Muhalefetin doğru zamanı seçmeyi başaran bir liderliği.

Ve Şam’a giden yolun yalnızca cephelerden değil, Ankara’dan, Doha’dan ve Arap başkentlerinden; aynı zamanda Washington, Londra ve Moskova’nın tutumlarının hesabından geçtiğini anlayan siyasî bir ekip.

Bütün bunlar Şara’ya açık bir beraat belgesi vermez.

Dış dünyaya yaptığı her şeyi doğru kabul etmemizi de gerektirmez.

Geleceğin bugün bilmediğimiz bazı anlaşmaları ortaya çıkarmayacağı anlamına da gelmez.

Fakat bütün bunlar çok önemli tek bir şeyi ifade eder:

Hüküm şaşkınlık üzerine değil, delil üzerine kurulmalıdır.

Her temas, her anlaşma ve her taviz hakkında soru sorma hakkımız vardır.

Şara’nın Amerika, İngiltere ve Türkiye ile ilişkilerini araştırma hakkımız vardır.

Fakat delil ortaya çıkmadan şüpheyi hakikate dönüştürmek doğru değildir.

Siyaset, büyük güçlerle konuşmayı reddetmek değildir.

Asıl mesele şunları bilmektir:

Onlarla neden konuşuyorsun?

Onlardan ne istiyorsun?

Onlara ne vermeyi reddediyorsun?

Ahmed eş-Şara ve ekibi için gerçek sınav işte burada olacaktır.

Mesele, Şam’dan önce veya sonra Batı ile iletişim kanalları açmış olmaları değildir.

Asıl mesele, Suriye’nin çıkarları Washington ve Londra’nın talepleriyle, hepsinden önce de İsrail’in talepleriyle gerçekten çatıştığında Suriye’nin karar alma bağımsızlığını koruyup koruyamayacaklarıdır.

İşte ancak o zaman daha adil bir hüküm verilebilir:

Anlaşmalar, Suriye’yi kurtarma ve devletini inşa etme projesinin elindeki bir araç mıydı?

Yoksa projenin kendisi mi bu anlaşmaların esiri hâline geldi?

Zamanla ortaya çıkacak tarih, istihbaratın kontrol ettiği bir adam ile uluslararası siyaseti kendi hedefine ulaşmak için kullanıp ardından karar bağımsızlığını koruyan bir adam arasındaki farkı ortaya koyacaktır.

Ahmed eş-Şara’nın bu iki adamdan hangisi olduğunu ise yalnızca tarih gösterecektir.

Ahmed er-Reşîd
@AlRashedAhd

Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
07.09.2026 – OF

أَحْمَدُ الشَّرْعِ: صِنَاعَةٌ اسْتِخْبَارَاتِيَّةٌ أَمْ قَائِدٌ اسْتَطَاعَ أَنْ يَفْهَمَ لُعْبَةَ الدُّوَلِ؟

مِنْ أَبِي مُحَمَّدٍ الْجَوْلَانِيِّ إِلَى رَئِيسِ سُورِيَا: مَنْ صَنَعَ الرَّجُلَ، وَمَنْ أَعَادَ تَقْدِيمَهُ؟

حين وصل رجب طيب أردوغان إلى الحكم في تركيا، لم يكن خصومه العلمانيون وحدهم من اتهموه بأنه مشروع للنظام الدولي؛ بل جاءت بعض أشد الاتهامات من داخل المدرسة الإسلامية التي خرج منها، مدرسة نجم الدين أربكان و«ملّي غوروش»، التي مثلها حزب الرفاه ثم حزب السعادة.

لم يكن الخلاف يومها مجرد منافسة حزبية؛ فقد رأى قطاع من مدرسة أربكان أن الغرب، بعدما وجد صعوبة في التفاهم مع أربكان ومشروعه، بحث عن صيغة إسلامية أخرى: تحتفظ بالقاعدة المحافظة، لكنها أكثر قدرة على التفاهم مع الولايات المتحدة وأوروبا والنظام الدولي.

وقد عبّر الرئيس السابق لحزب السعادة، تمل قره ملا أوغلو، عن هذه الرؤية بصورة صريحة، حين ربط صعود أردوغان بالاهتمام الأمريكي المبكر به وبمشروع «الشرق الأوسط الكبير»، وذهب إلى أن الدوائر الغربية التي لم تستطع استيعاب أربكان وجدت في أردوغان نموذجًا آخر يمكن التعامل معه.

لكن بعد أكثر من عقدين، تبدو المسألة أكثر تعقيدًا من المعادلة البسيطة:

«الغرب تعامل معه، إذن الغرب صنعه».

فأردوغان كان ابن تجربة سياسية إسلامية تركية حقيقية، وله قاعدة انتخابية وتنظيمية، وخاض صراعات قاسية مع قوى غربية في مراحل مختلفة، مع أنه تفاهم معها في مراحل أخرى، وبقيت تركيا عضوًا في حلف شمال الأطلسي.

وهذه التجربة تصلح مدخلًا مهمًا لفهم السؤال الذي يتكرر اليوم بصورة أكبر حول أحمد الشرع:

هل أحمد الشرع صناعة بريطانية أمريكية؟

وهل أعادت أجهزة غربية إنتاج أبي محمد الجولاني ليصبح أحمد الشرع، ثم فتحت له الطريق إلى دمشق؟

السؤال مشروع، ولا سيما بعد المعلومات التي ظهرت عن اتصالات مبكرة، ودور مؤسسات وشخصيات بريطانية وأمريكية في التواصل معه، ثم السرعة المذهلة التي انتقل بها الرجل من قوائم الإرهاب والمكافأة الأمريكية إلى القصور الرئاسية والعواصم الغربية.

لكن مشروعية السؤال لا تعني صحة الإجابة.

فهناك فارق هائل بين أن تصنع رجلًا، وأن تحتويه بعد أن يصبح قوة، وأن تتفاوض معه لأنه أصبح رقمًا لا يمكن تجاوزه.

وهذه الفروق الثلاثة هي مفتاح فهم قصة أحمد الشرع.

مِنْ صُنْعِ الرَّجُلِ إِلَى احْتِوَاءِ الرَّجُلِ

نشأ الرجل ثوريًا وعسكريًا داخل البيئة الجهادية التي انفجرت بعد الغزو الأمريكي للعراق.

ارتبط بالقاعدة في العراق، ثم عاد إلى سوريا وأسس جبهة النصرة، ودخل في العلاقة المعقدة المعروفة مع أبي بكر البغدادي ثم أيمن الظواهري، قبل أن يبدأ مسيرة طويلة انتهت بفك الارتباط العلني بالقاعدة، وإعادة بناء المشروع تحت عناوين سورية محلية، وصولًا إلى هيئة تحرير الشام.

ثم صنفته الولايات المتحدة عام 2013 إرهابيًا عالميًا، وأعلنت في عام 2017 مكافأة قدرها عشرة ملايين دولار لمن يقدم معلومات تقود إليه.

ولهذا فإن من يدعي أن الرجل كان مشروعًا لوكالة الاستخبارات المركزية الأمريكية أو جهاز الاستخبارات البريطاني منذ البداية، عليه أن يقدم دليلًا يتناسب مع حجم هذا الادعاء.

فالمصادفات لا تكفي.

وما حدث بعد عشر سنوات لا يكفي وحده لإثبات ما كان يحدث قبلها.

لكن القضية لا تنتهي هنا.

فالسؤال الأكثر إثارة ليس:

هل صنع الغرب الجولاني؟

بل:

متى بدأ الغرب يتعامل معه باعتباره مشروعًا سياسيًا يمكن احتواؤه؟

وهنا تبدأ المنطقة الرمادية.

لَيْسَ صُنْعًا… وَلَكِنَّهُ إِعَادَةُ تَقْدِيمٍ

من أهم ما ظهر في هذا السياق ما صدر عن روبرت فورد، السفير الأمريكي السابق في سوريا، وليس عن خصوم الشرع أو الإعلام الإيراني والروسي.

فقد تحدث فورد في عام 2025 عن منظمة بريطانية غير حكومية بدأت منذ عام 2023 الاستعانة به في مسار يتعلق بالشرع، بهدف المساعدة في نقله من عالم الجهاد والإرهاب إلى عالم السياسة.

وربطت تقارير لاحقة المؤسسة المذكورة بمنظمة Inter Mediate البريطانية التي أسسها جوناثان باول، رئيس موظفي توني بلير السابق، والذي أصبح لاحقًا مستشار الأمن القومي البريطاني.

نحن إذن لا نتحدث عن صحفي زار إدلب، ولا عن باحث أكاديمي جاء لدراسة هيئة تحرير الشام، وإنما عن سفير أمريكي سابق في سوريا، وعن مؤسسة بريطانية متخصصة في الوساطات السياسية، أسسها رجل كان قريبًا من قلب المؤسسة السياسية البريطانية.

والأهم أن الحديث يدور عن عام 2023، أي قبل سقوط دمشق.

فماذا تثبت هذه الواقعة؟

من يريد إثبات نظرية «الصناعة» يقول:

هذه بداية الدليل على أن الغرب كان يعد الرجل للمرحلة المقبلة.

لكن القراءة الأكثر تحفظًا تقول شيئًا آخر:

إنها تثبت أن عملية إعادة تعريف الجولاني في العقل السياسي الغربي كانت قد بدأت قبل وصوله إلى دمشق، لكنها لا تثبت أن الغرب هو الذي صنع الجولاني أصلًا، أو صنع قوته العسكرية والاجتماعية.

وهذا فارق جوهري.

فالولايات المتحدة وبريطانيا لم تكونا بحاجة إلى صناعة الرجل من الصفر لكي تقررا لاحقًا التعامل معه.

الدول الكبرى تفعل ذلك باستمرار:

تراقب القوة الصاعدة، ثم تسأل:

هل نستطيع القضاء عليها؟

هل نستطيع احتواءها؟

هل يمكن تعديل سلوكها؟

هل يمكن تحويلها من خطر إلى شريك؟

مِنْ عَدُوٍّ مُطَارَدٍ إِلَى شَرِيكٍ مُحْتَمَلٍ

مدرسة الواقعية السياسية، التي يمثلها هنري كيسنجر وغيره، تقدم مفتاحًا مهمًا لفهم هذا السلوك.

فالدول لا تبني سياستها الخارجية على السيرة الأخلاقية للأفراد بقدر ما تبنيها على موازين القوى والمصالح.

إذا أصبح خصم الأمس قادرًا على أداء وظيفة تخدم استقرارًا تريده الدولة الكبرى، فقد يتغير تعريفه السياسي.

وهذا ما حدث بصورة مذهلة مع الشرع.

كان الرجل في عام 2017 مطلوبًا بمكافأة قدرها عشرة ملايين دولار.

ثم، في ديسمبر/كانون الأول 2024، جلس معه مسؤولون أمريكيون في دمشق.

ثم أوقفت المكافأة.

ثم بدأت منظومة العقوبات تتراجع.

ثم تغير التعامل مع هيئة تحرير الشام.

وفتحت بريطانيا قنواتها مع دمشق.

ثم أزيلت الهيئة من قائمة الحظر البريطانية.

ثم رُفعت قيود عن الشرع.

ثم أصبح الرجل الذي كانت الوثائق الغربية تضعه في منظومة القاعدة يُستقبل بوصفه رئيسًا لسوريا.

هذا تحول هائل.

لكنه يثبت بصورة أوضح إعادة إنتاج الشرعية السياسية أكثر مما يثبت صناعة الرجل.

إذن، ماذا تغير؟

الذي تغير هو الموقع السياسي للرجل، ومعنى التعامل معه في ميزان المصالح.

وَمَاذَا عَنْ بَرِيطَانْيَا وَجِهَازِ MI6؟

في الحالة البريطانية تحديدًا، توجد وقائع تستحق التوقف.

فقد أقرت لندن في أواخر عام 2024 بوجود اتصال دبلوماسي مع هيئة تحرير الشام، وتحدث وزير الخارجية البريطاني ديفيد لامي عن استخدام القنوات الاستخباراتية المتاحة عند الحاجة.

وفي مارس/آذار 2026 نشرت رويترز، استنادًا إلى خمسة مصادر، معلومات عن طلب تركي ـ نفت أنقرة لاحقًا ـ بأن يؤدي جهاز الاستخبارات البريطاني MI6 دورًا أكبر في ترتيبات حماية الشرع بعد محاولات اغتياله، مع حديث عن تعاون وتبادل استخباري بين جهات بريطانية وتركية وسورية.

هذه معلومة لافتة.

لكنها، مرة أخرى، تتعلق بحماية رئيس قائم، ولا تثبت أن الجهاز البريطاني أنشأ مشروعه قبل عشر سنوات.

وهنا ينبغي أن نكون دقيقين:

التواصل الاستخباري ليس هو الصناعة الاستخبارية.

والاحتواء ليس هو الإنشاء.

والتفاوض ليس هو التبعية.

تَرْكِيَا: الْحَلَقَةُ الَّتِي لَا يُمْكِنُ تَجَاوُزُهَا

إذا بحثنا عن القوة الخارجية الأكثر تأثيرًا في البيئة التي سمحت لمشروع هيئة تحرير الشام بالبقاء والنمو قبل الوصول إلى دمشق، فإن تركيا تبدو أكثر حضورًا من بريطانيا والولايات المتحدة.

فإدلب بقيت سنوات داخل توازن تركي ـ روسي معقد.

والوجود العسكري التركي، وترتيبات وقف إطلاق النار، والحدود، والتجارة، والاقتصاد، والعلاقات السياسية والأمنية، كلها صنعت بيئة لا يمكن تفسير تجربة هيئة تحرير الشام بمعزل عنها.

لكن الشرع فعل خلال تلك السنوات شيئًا أكثر أهمية من مجرد البقاء.

لقد انتقل من قيادة تنظيم إلى بناء سلطة.

تعامل مع منافسيه.

وحاصر من لم يتفق معه في مشروعه أو من يمكن أن يهدد سلطته.

وبنى أجهزة أمنية ومؤسسات وإدارة.

وراكم خبرة في الحكم.

وحاول تدريجيًا احتكار القوة داخل المجال الذي يسيطر عليه.

وهنا يبدو ابن خلدون أكثر فائدة من كثير من نظريات المؤامرة.

فالجماعة عند ابن خلدون لا تصل إلى الملك بالشعار وحده، وإنما بالعصبية والغلبة والقدرة على تحويل القوة الاجتماعية والعسكرية إلى سلطان.

وهذا ما كان يحدث في إدلب.

كان الرجل ينتقل من منطق الجماعة إلى منطق الدولة.

سُقُوطُ دِمَشْقَ… هَلْ كَانَتْ «صَفْقَةً»؟

ثم جاءت اللحظة التي لم يتوقعها كثيرون.

انهار النظام.

وهنا تحديدًا ولدت عند قطاع واسع من الناس مقولة:

لا يمكن أن يكون هذا طبيعيًا.

فالتحرير نفسه بدا أقرب إلى المعجزة.

نظام حكم سوريا أكثر من نصف قرن، ونجا من ثلاثة عشر عامًا من الثورة والحرب، ودخلت لإنقاذه روسيا وإيران وحزب الله وميليشيات عابرة للحدود، انهار خلال أيام.

سقطت حلب، ثم حماة، ثم حمص، ووصلت القوى المقاتلة المتحالفة إلى دمشق بسرعة أذهلت حتى المتابعين.

وبعض الناس لم يستطع تصديق ما حدث.

وحين يعجز الإنسان عن تفسير حدث استثنائي بتراكماته السابقة، يبحث عن تفسير بحجم المفاجأة:

لا بد من صفقة.

لا بد أن الطريق فُتح له.

لا بد أنه عميل.

لا بد أنه صناعة استخباراتية.

لكن غرابة الانتصار ليست دليلًا على المؤامرة.

فالناس شاهدوا الأيام التي سقط فيها النظام، لكن كثيرين لم يشاهدوا السنوات التي سبقتها.

لم يروا بالضرورة إعادة بناء القوة العسكرية، وتطوير أدوات القتال والطائرات المسيّرة، وضبط الفصائل، وتكوين الأجهزة، وإدارة إدلب، وتحجيم المنافسين، وإعادة تشكيل الخطاب، وبناء العلاقات مع القوى الإقليمية، ومحاولة فهم المجتمع الدولي.

والتاريخ مليء بدول بدت راسخة حتى اللحظة الأخيرة، ثم انهارت بسرعة مذهلة.

وهذه إحدى إشارات ابن خلدون الدقيقة:

قد تحمل الدولة أسباب انهيارها داخلها زمنًا طويلًا، بينما يبقى ظاهرها متماسكًا، حتى تأتي قوة صاعدة فتدفع البناء المتآكل فيسقط كله دفعة واحدة.

لذلك فإن سرعة السقوط لا تعني أن القوة التي أسقطته صُنعت في اليوم السابق.

رُؤْيَةٌ مِنْ دَاخِلِ الْمَشْهَدِ السُّورِيِّ

وأنا شخصيًا أعرف، منذ نحو عام 2015، أشخاصًا كانوا ينظرون إلى الجولاني بطريقة مختلفة عن الصورة السائدة عنه آنذاك.

كانوا يرون فيه قائدًا ذا مشروع يتجاوز حدود جماعة جهادية تقاتل في شمال سوريا.

وكان بعضهم يتوقع أن يكون له شأن كبير، بل كان بعضهم يستخدم لغة أكثر حماسة ويتحدث عنه بوصفه قائدًا قد يكون «الفاتح» في نهاية المطاف.

كان ذلك قبل سقوط دمشق بنحو تسع سنوات.

وقبل حديث روبرت فورد عن مسار عام 2023.

وقبل أن يصبح الجولاني أصلًا شخصية يستطيع مسؤول أمريكي أو بريطاني اللقاء بها علنًا دون أن يتحول اللقاء إلى فضيحة سياسية.

ولا أورد ذلك تزكية للرجل، ولا بوصفه نبوءة تثبت شيئًا.

وإنما للإشارة إلى حقيقة مهمة:

قراءة الجولاني بوصفه مشروع قائد أكبر من حدود النصرة لم تبدأ في لندن وواشنطن.

كان هناك من يتابع تجربته من داخل المشهد السوري منذ سنوات مبكرة، ويرى في شخصيته، وطريقة إدارته، وطموحه، وقدرته على المناورة، شيئًا مختلفًا.

ومن الخطأ، بعد أن أصبح الرجل رئيسًا، أن نقرأ كل تاريخه إلى الخلف، وكأن كل خطوة منذ العراق كانت بالضرورة إعدادًا للقصر الجمهوري.

ففي عام 2015 كانت أمام الجولاني عشرات النهايات الممكنة.

كان يمكن أن تقتله غارة أمريكية.

وكان يمكن أن ينتهي في الصراع مع تنظيم الدولة.

وكان يمكن أن تفتك به خلافاته مع القاعدة.

وكان يمكن أن تهزمه الفصائل المنافسة.

وكان يمكن أن يبقى أميرًا محليًا محاصرًا في إدلب حتى نهاية عمره.

لكن احتمالًا آخر تحقق.

الشِّيبَانِيُّ وَعَطُّونُ وَفَهْمُ لُغَةِ الدُّوَلِ

وهنا نصل إلى النقطة التي أراها الأكثر أهمية في الرد على شبهة «الصناعة».

ربما كان ما فعله الشرع وفريقه ـ ومن بينهم أسعد الشيباني وعبد الرحيم عطون ـ أبسط وأكثر سياسية مما تفترضه نظرية المؤامرة:

لقد انفتحوا على الغرب لأنهم أدركوا أن مشروع تحرير الشام، إذا أراد الانتقال من تحرير الأرض إلى بناء الدولة، لا يمكن أن يتحرك خارج تفاهمات مع القوى الإقليمية والدولية.

هذه ليست بالضرورة عمالة.

إنها، في أبسط صورها، قراءة لموازين القوى.

وهنا يظهر الفارق بين عقل التنظيم وعقل الدولة.

التنظيم يستطيع بناء شرعيته على العقيدة والأنصار والسلاح.

أما الدولة فتحتاج كذلك إلى الحدود، والتجارة، والمصارف، والاعتراف الدبلوماسي، والاستثمار، والمطارات، والعلاقات الدولية.

ومن يريد الانتقال من إدلب إلى دمشق لا يكفي أن يعرف كيف يكسب المعركة.

عليه أن يعرف أيضًا كيف يمنع القوى الكبرى من إفشال انتصاره في اليوم التالي.

وهذا، في تقديري، مفتاح مهم لفهم الشيباني وعطون والشرع.

يبدو أنهم أدركوا مبكرًا أن تحرير دمشق عسكريًا مع بقاء أمريكا وأوروبا وتركيا والدول العربية مجتمعة ضدهم قد يحول الانتصار نفسه إلى حصار.

فكان عليهم فتح الأبواب قبل الوصول.

وكان عليهم إقناع الخارج بأن مشروعهم لم يعد مشروع القاعدة العالمي، وإنما مشروع سوري محلي.

وكان عليهم طمأنة تركيا، وفتح مساحات مع العرب، وفهم الأمريكيين، والحديث مع الأوروبيين.

وكان عليهم تقديم إجابات عن الأقليات، والجهاد العالمي، والإرهاب، والسلاح، والدولة، والعلاقات الخارجية.

ومن هذه الزاوية يمكن قراءة لقاءات روبرت فورد والمؤسسة البريطانية بطريقة مختلفة تمامًا.

فصاحب المشروع قد يتفاوض مع خصمه لتحييده.

وقد يقدم تنازلات تكتيكية.

وقد يعيد ترتيب أولوياته.

وقد يقبل بقواعد دولية لا يحبها لأنه لا يستطيع تغيير العالم كله قبل أن يبني دولته.

والتاريخ الإسلامي والسياسي مليء بذلك.

الهدنة ليست ولاءً.

والتفاوض ليس تبعية.

والتفاهم مع قوة كبرى لا يعني بالضرورة أن تلك القوة هي التي صنعتك.

طَالِبَان وَأَمْرِيكَا: التَّفَاوُضُ لَا يَعْنِي الصِّنَاعَةَ

في التجارب المعاصرة عبرة مهمة.

حاربت طالبان الولايات المتحدة عشرين عامًا، ثم جلست معها سنوات في الدوحة، وانتهت المفاوضات إلى اتفاق فبراير/شباط 2020.

لم يقل عاقل إن مجرد تفاوض طالبان مع واشنطن يعني أن وكالة الاستخبارات المركزية الأمريكية هي التي صنعت طالبان.

بل كان الطرفان يعترفان بحقيقة سياسية:

هناك ميزان قوة، ولا يستطيع أحدهما تحقيق كل أهدافه بالقوة وحدها.

والأمر نفسه ينبغي تطبيقه على الشرع.

ليس السؤال الجاد:

هل التقى الأمريكيين والبريطانيين؟

نعرف أنه فعل.

السؤال الأهم:

ماذا أعطاهم؟ وماذا أخذ منهم؟

هل كانت تلك التفاهمات وسيلة لتحييد القوى الكبرى عن مشروع إسقاط الأسد؟

هل كان الانفتاح ثمنًا ضروريًا لمنع حصار سوريا الجديدة؟

أم أن التفاهمات تجاوزت ذلك إلى فرض قيود تمس جوهر استقلال القرار السوري؟

هنا يقع الاختبار الحقيقي.

لَا الْعِدَاءُ لِلْغَرْبِ دَلِيلُ اسْتِقْلَالٍ، وَلَا التَّفَاوُضُ مَعَهُ دَلِيلُ عَمَالَةٍ

فالانفتاح على الغرب ليس دليل عمالة.

كما أن الصراخ ضد الغرب ليس دليل استقلال.

المعيار الحقيقي هو:

استقلال القرار عندما تتعارض المصالح.

قد يملأ نظام إعلامه عشرين عامًا بشعارات الموت لأمريكا، بينما تتحكم تفاهمات القوى الكبرى في مساحات واسعة من حركته.

وقد يجلس قائد حركة تحرر مع الأمريكيين، ثم يقول لهم «لا» عندما يصل التفاوض إلى جوهر مشروعه.

ومن هنا لا يجوز تحويل شهادة روبرت فورد، أو وجود مؤسسة بريطانية، أو الاتصالات البريطانية، إلى دليل إدانة أكبر مما تسمح به الوقائع.

إنها أدلة على:

اتصال، وتفاوض، وإعادة تقديم، ومحاولة احتواء.

أما أنها تثبت أن MI6 التقط الجولاني منذ العراق، وصنع النصرة، ثم هيئة تحرير الشام، ثم أعد الرجل سنوات كي يضعه في دمشق، فهذه قفزة لا تحملها الأدلة المتاحة حتى الآن.

الأَسْئِلَةُ الَّتِي تَسْتَحِقُّ أَنْ تُطْرَحَ

الشرع وفريقه لم يصلوا إلى دمشق لأنهم لم يفهموا العالم.

بل ربما وصلوا إليها لأنهم فهموا مبكرًا أن إسقاط النظام يحتاج إلى قوة، بينما المحافظة على نتيجة الإسقاط تحتاج إلى سياسة.

كان عليهم أن ينتقلوا من فقه الجماعة إلى فقه الدولة.

ومن الحساب السياسي المبسط الذي يحكم التنظيمات المغلقة إلى حساب المصالح والمفاسد وموازين القوى.

ومن سؤال:

«من معنا ومن ضدنا؟»

إلى سؤال أكثر تعقيدًا:

«من نستطيع تحييده؟ ومن نتفاهم معه؟ ومن نؤجل الصدام معه؟»

وهذا هو جوهر السياسة منذ الماوردي وابن خلدون إلى الواقعيين المعاصرين.

فالنجاح ليس في أن تحارب أكبر عدد من الخصوم في اللحظة نفسها.

النجاح أحيانًا أن تقلل عدد الذين يريدون منعك من الوصول إلى هدفك.

فَهَلْ كَانَ الشَّرْعُ صِنَاعَةً أَمْ أَنَّهُ أَجَادَ اسْتِثْمَارَ اللَّحْظَةِ؟

إن التحرير الذي بدا لبعض الناس معجزة، ودفعهم إلى القول فورًا:

«إذن الرجل عميل»

يمكن تفسيره بصورة أقل إثارة وأكثر عقلانية:

تراكم عسكري وتنظيمي طويل.

وانهيار عميق في معسكر النظام.

وتحولات إقليمية كبرى.

وقيادة للمعارضة أحسنت اختيار اللحظة.

وفريق سياسي فهم أن الطريق إلى دمشق لا يمر من الجبهات وحدها، بل من أنقرة والدوحة والعواصم العربية، ومن حساب موقف واشنطن ولندن وموسكو أيضًا.

وهذا كله لا يمنح الشرع صك براءة مفتوحًا.

ولا يعني أن كل ما قدمه للخارج كان صحيحًا.

ولا يعني أن المستقبل لن يكشف تفاهمات لا نعرفها اليوم.

لكنه يعني شيئًا واحدًا بالغ الأهمية:

إن الحكم يجب أن يُبنى على الدليل، لا على الدهشة.

ومن حقنا أن نسأل عن كل اتصال، وكل تفاهم، وكل تنازل.

ومن حقنا أن نفتش في علاقة الشرع بالولايات المتحدة وبريطانيا وتركيا.

لكن لا يجوز تحويل الشك إلى حقيقة قبل قيام الدليل.

فالسياسة ليست أن ترفض الحديث مع القوى الكبرى.

بل أن تعرف:

لماذا تتحدث معها؟

وماذا تريد منها؟

وماذا ترفض أن تعطيها؟

وهنا سيكون الامتحان الحقيقي لأحمد الشرع وفريقه.

ليس في أنهم فتحوا قنوات مع الغرب قبل دمشق أو بعدها.

وإنما في قدرتهم على المحافظة على استقلال القرار السوري عندما تتعارض مصلحة سوريا فعلًا مع مطالب واشنطن ولندن، وقبل ذلك مع مطالب إسرائيل.

عند تلك اللحظة فقط سيكون الحكم أكثر عدلًا:

هل كانت التفاهمات وسيلةً في يد مشروع تحرير سوريا وبناء دولتها؟

أم أصبح المشروع نفسه أسيرًا للتفاهمات؟

هذا هو السؤال الذي سيحسم، مع مرور الزمن، الفرق بين رجلٍ احتوته الاستخبارات، ورجلٍ استخدم السياسة الدولية ليصل إلى هدفه ثم حافظ على استقلال قراره.

والتاريخ وحده سيكشف أيَّ الرجلين كان أحمد الشرع.

أحمد الرشيد
@AlRashedAhd