Nefis ile Şeytanın İttifakı İnsanı Zelil ve Rezil Eder; Akıl ile Vahyin İttifakı İse İnsanı Aziz ve Vezir Eder

Hayâ, İffet ve Aileyi Muhafaza Etmenin Hikmeti Üzerine Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye Işığında Bir Değerlendirme

GİRİŞ

İnsan, yeryüzündeki diğer canlılardan yalnızca üstün bir zekâ ile değil; doğruyu yanlıştan, hakkı bâtıldan, faydalıyı zararlıdan ayırabilecek bir akıl ve ilâhî vahye muhatap olma şerefiyle ayrılmıştır. Cenâb-ı Hak, insana nefis vermiş; ona arzu, istek ve ihtiras duyguları da yerleştirmiştir. Fakat aynı zamanda bu duyguları disiplin altına alacak aklı, vicdanı ve peygamberler vasıtasıyla gönderdiği vahyi de lütfetmiştir. İşte insanın imtihanı burada başlamaktadır.

Nefis, daima kolay olanı, hoşuna gideni ve anlık hazları ister. Şeytan ise nefsin bu zaaflarını kullanarak günahı süsler, haramı cazip gösterir ve kötülüğü sıradanlaştırmaya çalışır. Akıl ise vahyin rehberliğinde hareket ettiği zaman nefsi dizginler; insana izzet, vakar ve haysiyet kazandırır. Eğer akıl vahiyden kopar, zekâ da nefsin emrine girerse insan yükselmez; bilâkis sahip olduğu kabiliyetleri kendi felâketini hazırlamak için kullanmaya başlar.
İşte bunun içindir ki bu makalenin temel tezi şudur:
Nefis ve şeytan ittifakı insanı rezil eder; akıl ve vahiy ittifakı ise insanı aziz ve vezir eder.

Bugün insanlık, tarih boyunca görülmemiş kadar büyük bir bilgi birikimine, teknolojiye ve iletişim imkânlarına sahip olmasına rağmen; aile kurumunun zayıflaması, iffetin örselenmesi, mahremiyetin değersizleşmesi, teşhir kültürünün yaygınlaşması ve bedenin ticaret malzemesine dönüştürülmesi gibi ağır bir ahlâkî bunalım yaşamaktadır. Bu, teknoloji eksikliğinin değil; vahyin rehberliğinden uzaklaşan aklın ve dizginlenmeyen nefsin meydana getirdiği bir krizdir.

Modern çağ, insana hürriyet vaadinde bulunurken çoğu zaman onu nefsinin kölesi hâline getirmiştir. “Canının istediğini yap”, “Beden senindir”, “Hayatı dilediğin gibi yaşa” sloganları ilk bakışta özgürlük gibi görünse de, gerçekte insanı arzularının esiri yapan görünmez zincirlere dönüşebilmektedir. Oysa gerçek hürriyet, nefsin her arzusunu yerine getirmek değil; nefsi hakka tâbi kılabilmektir. Çünkü nefsine hâkim olamayan, hiçbir zaman gerçek mânâda hür olamaz.

Bu sebeple İslâm’ın hayâ, iffet ve tesettüre dair hükümleri, kadını veya erkeği hayatın dışına itmek için değil; insan onurunu, aileyi, nesli ve içtimaî huzuru muhafaza etmek için vazedilmiştir. İlâhî emirler, insanı daraltan prangalar değil; onu dünya ve âhirette saadete ulaştıran rahmet vesileleridir.

Bu yazıda mesele, yalnızca bir kıyafet veya örtünme meselesi olarak ele alınmayacaktır. Bilâkis akıl ile nefsin, vahiy ile şeytanın, iffet ile teşhirin, huzur ile hevesin mücadelesi olarak değerlendirilecektir. Çünkü bedenin örtünmesi önce kalbin, aklın ve vicdanın korunmasıyla başlar; ailelerin yıkılması da çoğu zaman mahremiyetin zedelenmesiyle başlar.

Okuyucudan beklentimiz; peşin hükümlerle değil, Kur’ân’ın, Resûlullah’ın (ﷺ) sünnetinin, fıtratın ve akl-ı selîmin rehberliğinde meseleye yeniden bakmasıdır. Zira hakikat, ne modanın alkışına ne de kalabalıkların beğenisine göre değişir. Hakikat, Allah’ın bildirdiği hakikattir.

BİRİNCİ BÖLÜM: Akıl, Zekâ, Nefis ve Vahiy: İnsanı Yükselten ve Alçaltan Kuvvetler

Yüce Allah Teâlâ insanı yeryüzündeki diğer bütün varlıklardan farklı olarak akıl, irade ve muhakeme kabiliyetiyle donatmıştır. Bununla birlikte onu yalnızca aklıyla baş başa bırakmamış; doğruyu yanlıştan ayırabilmesi için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş ve vahiy ile ona istikamet göstermiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm kendisini, “müttakiler için bir hidayet rehberi” olarak tanıtmaktadır (el-Bakara 2/2). Başka bir âyette ise Resûlullah’ın (ﷺ), insanlara indirilen vahyi açıklamakla görevlendirildiği bildirilmiştir (en-Nahl 16/44).
Bu hakikat, insanın yalnızca aklına güvenerek değil; aklını vahyin rehberliğinde kullanarak kemale erebileceğini göstermektedir.[1]

Ne var ki günümüzde akıl ile zekâ çoğu zaman birbirine karıştırılmaktadır. Hâlbuki bunlar aynı şey değildir. Zekâ; öğrenme, kavrama, çözüm üretme ve hedefe ulaşma kabiliyetidir. Akıl ise doğru ile yanlışı, hak ile bâtılı, fayda ile zararı ayırt eden; insanı sonuçları düşünmeye sevk eden ve nefsin arzularını denetleyen ilâhî bir nimettir. Bu sebeple her akıllı insan belli ölçüde zekâ sahibidir; fakat her zeki insan gerçekten akıllı değildir.

Tarih boyunca insanlığa en büyük felâketleri verenlerin önemli bir kısmı zekâ bakımından sıradan insanlar değil; yüksek zekâlarını nefislerinin ve ihtiraslarının hizmetine veren kimseler olmuştur. Çünkü zekâ, tek başına ahlâk üretmez; vicdan inşa etmez; insanı fazilet sahibi de kılmaz. Zekâ sadece bir güçtür. O gücü hayra mı, şerre mi yönlendireceğine akıl karar verir. Akla da en doğru istikameti vahiy gösterir.[2]

Kur’ân-ı Kerîm’in dikkat çekici yönlerinden biri de budur. Kur’ân’ı Kerim, insanı yalnızca düşünmeye değil, akletmeye davet eder. Defalarca tekrarlanan “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (أَفَلَا تَعْقِلُونَ) ve “Umulur ki aklederler” (لَعَلَّهُمْ يَعْقِلُونَ) hitapları, insanın bilgiyi hakikatin hizmetine vermesini istemektedir. Bilginin artması tek başına fazilet değildir; bilginin hikmete dönüşmesi gerekir.
İşte bunun için ilim, vahiyden kopunca kibir doğurabilir; zekâ nefse teslim olunca insanı helâke götürebilir; fakat akıl vahyin emrine girince ilim hikmete, hikmet de saadete dönüşür.[3]

Nefis Daima Kendisine Hoş Gelen Şeyi İster
İnsan hayatındaki en büyük mücadele, dışarıdaki düşmanlarla değil; çoğu zaman kendi nefsiyle verdiği mücadeledir. Hz. Yûsuf’un diliyle Kur’ân’ın haber verdiği şu hakikat, bütün çağlarda geçerliliğini korumaktadır:
“Şüphesiz nefis, Rabbimin merhamet ettiği kimseler müstesna, daima kötülüğü emreder.” (Yûsuf 12/53)

Bu ilâhî beyan, nefsin bütünüyle kötü olduğu anlamına gelmez. Çünkü insanın yeme, içme, dinlenme, evlenme, sevilme ve beğenilme arzusu yaratılışının bir parçasıdır. Kötü olan bunların varlığı değil; ölçüsüz bırakılmasıdır. İslâm, arzuları yok etmeyi değil; onları meşrû ölçüler içinde disiplin altına almayı emretmiştir. Bu sebeple nefis, terbiyeye muhtaçtır; başıboş bırakılmaya değil.
Şeytan ise tam bu noktada devreye girer. O, insana yeni bir duygu vermez; mevcut arzuları kullanır. Günahı süsler, haramı cazip gösterir, kötülüğü normalleştirir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şeytanın insanlara yaptıkları işleri süslü gösterdiği haber verilmektedir (en-Nahl 16/63; en-Neml 27/24; el-Ankebût 29/38).

Bugün gösteriş tutkusu, teşhir kültürü, sınırsız tüketim arzusu ve sosyal medyada sürekli beğenilme ihtiyacı, çoğu zaman nefsin bu zaaflarını besleyen araçlara dönüşmüştür. İnsan, Allah’ın rızasından çok insanların alkışını aramaya başladığında, farkında olmadan hürriyetini başkalarının takdirine teslim etmiş olur.[4]

Vahyin Rehberliğindeki Akıl İnsanı Aziz Kılar
İslâm’ın hedefi nefsi öldürmek değildir; onu terbiye etmektir. Şehveti yok etmek değildir; onu helâl dairesinde muhafaza etmektir. Güzelliği inkâr etmek değildir; onu hayâ ve iffetle taçlandırmaktır. Serveti yasaklamak değildir; onu helâl yoldan kazanıp infakla bereketlendirmektir.

İşte vahiy bunun için gönderilmiştir. Vahiy akla yön verir; akıl nefsi idare eder; nefis de meşrû sınırlar içinde tutulduğunda insan huzur bulur. Bu denge bozulduğu anda ise önce fert, ardından aile, sonra da toplum çözülmeye başlar.

Bundan dolayı bu makalenin temel cümlesini tekrar hatırlatıyoruz: Nefis ve şeytan ittifakı insanı rezil eder; akıl ve vahiy ittifakı ise insanı aziz ve vezir eder.
Bu söz yalnızca veciz bir ifade değil; Kur’ân’ın anlattığı insanlık tarihinin de özetidir. Âdem’den (a.s.) günümüze kadar bütün yükselişlerin ve çöküşlerin temelinde bu tercih bulunmaktadır. Kim aklını vahyin rehberliğinde işletmişse izzet bulmuş; kim zekâsını nefsinin ve şeytanın emrine vermişse sonunda zillete sürüklenmiştir.[5]

İKİNCİ BÖLÜM: Hayâ ve İffet: İnsanı Aziz Kılan İlâhî Zırh

İnsan, yalnızca bedenden ibaret değildir. Beden, ruhun evidir; akıl onun rehberi, vicdan ise muhafızıdır. İnsanı diğer canlılardan ayıran asıl üstünlük, bedeninin güzelliği değil; ahlâkının güzelliği, şahsiyetinin sağlamlığı ve Rabbine karşı taşıdığı kulluk şuurudur.

İslâm, insanı yalnızca ibadet eden bir varlık olarak değil; aynı zamanda vakarını, haysiyetini ve mahremiyetini koruyan bir şahsiyet olarak yetiştirmeyi hedefler. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de iman ile iffet, takvâ ile hayâ, ibadet ile güzel ahlâk sürekli yan yana zikredilmiştir.[6]

Hayâ, İslâm ahlâkının süsü değil; temel direklerinden biridir. Resûlullah (ﷺ): “Hayâ imandandır.” (Buhârî, Îmân, 16; Müslim, Îmân, 57) buyurmuş; başka bir hadis-i şerifte ise: “Her dinin kendine mahsus bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı ise hayâdır.” (İbn Mâce, Zühd, 17) buyurarak hayânın mümin şahsiyetindeki merkezi yerine dikkat çekmiştir.

Demek ki hayâ, sonradan kazanılmış bir toplum geleneği değil; imanın meyvesidir. İman kuvvetlendikçe hayâ artar; hayâ zayıfladıkça günaha karşı direnç de zayıflar.

Hayâ, Yasakların Değil Değerlerin Muhafızıdır
Bazıları hayâyı baskı, tesettürü ise hürriyeti sınırlayan bir yük gibi göstermeye çalışmaktadır. Hâlbuki hakikat bunun tam aksinedir. Hayâ, insanı küçülten değil; yücelten bir fazilettir. Tesettür, kadını değersizleştiren değil; değerini muhafaza eden ilâhî bir muhafaza zırhıdır. Mahremiyet ise insanı hayattan koparan bir duvar değil; şahsiyetini koruyan sağlam bir kaledir. Nasıl ki bir mücevher, kıymetsiz olduğu için değil; çok kıymetli olduğu için muhafaza edilir; insanın bedeni de Allah’ın insana lütfettiği bir ilâhî emniyettir. Bu değerin korunması, insanın hem Rabbine hem de kendi şahsiyetine karşı vazifesidir.[7]

Kur’ân-ı Kerîm, mümin erkeklere önce gözlerini haramdan sakınmalarını emretmiş, ardından da iffetlerini korumalarını istemiştir:
“Mümin erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar…” (en-Nûr 24/30)

Bunun hemen ardından mümin kadınlara da aynı emir verilmiş; gözlerini haramdan sakınmaları, iffetlerini muhafaza etmeleri ve ziynetlerini yabancılara teşhir etmemeleri istenmiştir (en-Nûr 24/31).[8]

Bu tertip son derece dikkat çekicidir. Kur’ân önce erkeği terbiye etmekte, sonra kadına hitap etmektedir. Önce bakışları düzeltmekte, sonra örtünmeyi emretmektedir. Önce kalbi korumakta, sonra bedeni korumaktadır.[9] Bu da göstermektedir ki tesettür, yalnızca kumaşla ilgili bir mesele değildir; önce bakışın, sonra kalbin, sonra da davranışın terbiyesidir.[10]

Teşhir Hürriyet Değil, Nefsin Görünmez Esaretidir
Modern kültür, insanı çoğu zaman “Ne kadar görünürsen o kadar değerlisin” anlayışıyla yönlendirmektedir. Sosyal medya platformları, reklam sektörü ve moda endüstrisi de bu duyguyu sürekli beslemektedir. İnsanlara adeta şu mesaj verilmektedir:Görün”, “Beğenilin”, “Takdir toplayın”, “Dikkat çekin”.
Fakat burada sorulması gereken esas soru şudur: İnsan gerçekten görünür olduğu için mi değer kazanır; yoksa değerli olduğu için mi saygı görür?
İslâm’ın cevabı açıktır. İnsanın değeri bedeninde değil; imanında, ahlâkında, takvâsında ve şahsiyetindedir. Nitekim Cenâb-ı Hak: “Allah katında sizin en üstün olanınız, O’na karşı en çok takvâ sahibi olanınızdır.” (el-Hucurât 49/13) buyurmaktadır. Bedeni ön plana çıkaran anlayış ise insanı şahsiyetiyle değil; görünüşüyle değerlendirmeye başlar. Böylece insan, farkına varmadan kendi değerini başkalarının bakışına ve beğenisine bağlar. İşte bu, hürriyet değil; nefsin alkış arzusuna teslim olmaktır.[11]

Mahremiyet Kaybolduğunda Aile Sarsılmaya Başlar
Aile, yalnızca nikâh akdiyle ayakta duran bir kurum değildir. Aileyi ayakta tutan; güven, sadakat, mahremiyet, iffet, karşılıklı hürmet ve Allah korkusudur. Bu değerler zayıfladığında aile binasının temeli sarsılmaya başlar.[12]

Bu sebeple İslâm, kadın ve erkeğin birbirini tamamlayan iki can yoldaşı olduğunu öğretmiş; eşlerin birbirleri için birer “libas” (elbise) olduğunu bildirmiştir (el-Bakara 2/187). Elbise nasıl insanı örter, korur, süsler ve dış tesirlere karşı muhafaza ederse; eşler de birbirlerinin eksiklerini örten, mahremiyetini koruyan, huzurunu artıran ve birbirine güven veren kimseler olmalıdır. İşte bu sebeple tesettürün hikmeti yalnızca kadını değil; erkeği, çocukları ve bütün aileyi koruyan ilâhî bir rahmet olarak değerlendirilmelidir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Teşhir Kültürü, Kadın Onuru ve Ailenin Korunması

Her medeniyet, kadın anlayışıyla tanınır. Bir medeniyet, kadını şahsiyeti, ilmi, iffeti ve faziletiyle yüceltir. Başka bir medeniyet ise onu bedeni, görünüşü ve çekiciliği üzerinden değerlendirir.
Bugün dünyanın büyük bir kısmında hâkim olan tüketim kültürü, kadını insan olmaktan önce bir “görüntü” ve “reklam unsuru” hâline getirmektedir. Reklamlarda, dizilerde, filmlerde, sosyal medya platformlarında ve moda sektöründe kadın bedeni, çoğu zaman ekonomik kazanç elde etmek ve insanların dikkatini çekmek için kullanılmaktadır.[13]

Bu anlayışın kadına “değer” verdiği söylenmektedir. Hâlbuki gerçekte değer verilen kadın değil; onun bedenidir. Şahsiyeti ikinci plana itilen, bedeni ön plana çıkarılan bir insanın değerinden değil; nesneleştirilmesinden söz edilebilir.

İslâm ise bunun tam aksini öğretir. Kur’ân-ı Kerîm, insanın şerefini bedenine değil, Allah’ın ona verdiği insanlık haysiyetine bağlamaktadır: “Andolsun ki biz Âdemoğullarını şerefli kıldık.” (el-İsrâ 17/70). Bu ilâhî ikram, kadın-erkek bütün insanlar içindir. Dolayısıyla kadın, bedenini sergilediği ölçüde değil; kulluğu, iffeti, ilmi, edebi ve şahsiyeti nispetinde değer kazanır.

Mahremiyet, İnsanın Manevî Dokunulmazlığıdır
İslâm’da mahremiyet yalnızca bedenin örtülmesi değildir. Bakışın, sözün, ailenin, evin ve kalbin mahremiyeti vardır. Beden de bu mahremiyet halkalarının yalnızca biridir. Bunun içindir ki Kur’ân, önce bakışı terbiye etmiş, ardından örtünmeyi emretmiştir (en-Nûr 24/30-31).
Çünkü göz korunmazsa bedenin korunması da zorlaşır. Kalp korunmazsa göz de korunamaz. Nefis dizginlenmezse kalp de zamanla hastalanır. Bu sebeple tesettür yalnız kadının değil, erkeğin de meselesidir. Erkeğin ilk vazifesi, gözünü haramdan sakınmaktır. Kadının ilk vazifesi ise iffetini ve mahremiyetini muhafaza etmektir. Bunlardan biri ihmal edildiğinde aileyi koruyan surlardan biri yıkılmış olur.[14]

Kadın, Güzelliğini En Çok Kimin İçin Korumalıdır?
Burada önemli bir soru sorulmalıdır: Bir kadın, Allah’ın kendisine ihsan ettiği güzelliği ve çekiciliği en çok kimin için muhafaza etmelidir?
Kur’ân’ın ve Sünnet’in ortaya koyduğu aile anlayışına göre bunun cevabı açıktır: Öncelikle helâl daire içerisinde eşi için. Çünkü evlilik, yalnızca birlikte yaşama sözleşmesi değildir. Evlilik; sevginin, sadakatin, iffetin, huzurun ve neslin korunmasının ilâhî teminatıdır.

Eşler birbirlerinin huzur kaynağı olarak yaratılmışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Kendileriyle huzur bulmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ile merhamet koyması da O’nun âyetlerindendir.” (er-Rûm 30/21)

Dikkat edilirse âyet, aileyi ayakta tutan iki temel direği açıklamaktadır: Meveddet (sevgi) ve rahmet (merhamet). Bu sevgi ve merhametin korunması ise yalnızca güzel sözlerle değil; eşlerin birbirlerine karşı gösterecekleri ilgi, nezaket, sadakat ve iffetle mümkündür.

Bu sebeple kadının, güzelliğini ve zarafetini öncelikle eşi için koruması; aynı şekilde erkeğin de temizliğine, bakımına, güzel ahlâkına ve hanımına karşı nezaketine dikkat etmesi sünnetin aile anlayışının bir parçasıdır. Resûlullah (ﷺ), aile içinde güzel görünmeye, temizliğe ve güzel koku kullanmaya önem vermiş; ashabını da buna teşvik etmiştir. Aynı şekilde Abdullah b. Abbas’ın (r.a.), “Ben de hanımımın benim için süslenmesini istediğim gibi onun için süslenirim” sözü, ailede karşılıklılık ilkesini çok güzel ifade etmektedir.[15]
Burada tek taraflı bir vazife yoktur; kadının da erkeğin de mesuliyeti vardır. Aile, iki tarafın samimi fedakârlığıyla ayakta kalır.

Teşhirin En Büyük Zararı Kime Dokunur?
Toplumda yaygın kanaatin aksine, bedenin teşhir edilmesinden doğan ilk zarar çoğu zaman başkalarından önce kişinin kendisine yönelir. Çünkü insan, kendi değerini giderek ahlâkı ve şahsiyetiyle değil; aldığı bakışlar, beğeniler ve alkışlarla ölçmeye başlar. Bu ise insanı dışarıdan özgür, içeriden bağımlı hâle getirir. Beğenilmediğinde huzursuz olur; takdir edilmediğinde değersiz hisseder; sürekli daha fazla görünme ihtiyacı duyar. Bu durum, modern psikolojide dış onaya aşırı bağımlılık ve benlik değerinin dış ilgiye bağlanması şeklinde incelenmektedir.[16]

İslâm ise mümine çok daha sağlam bir şahsiyet kazandırır. Mümin bilir ki gerçek değer; beğeni sayısıyla, takipçi sayısıyla veya alkışlarla ölçülmez. Gerçek değer, Allah’ın katındaki değerdir. İnsanların nazarında meşhur olmak kolaydır; Allah katında makbul olmak ise nefisle verilen uzun bir mücadelenin neticesidir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: Teşhir Kültürünün Aile ve Nesil Üzerindeki Yıkıcı Tesirleri

İslâm’ın emir ve yasakları yalnızca fertleri değil, aileyi ve toplumu da korumayı hedefler. Çünkü aile sağlam olmadıkça toplum sağlam kalamaz; toplum çöktüğünde ise medeniyetler uzun süre ayakta duramaz.[17]

Kur’ân-ı Kerîm’in birçok hükmü, ilk bakışta ferdî ibadet gibi görünse de, neticeleri bakımından bütün toplumu ilgilendirir. Namaz, zekât, doğruluk, emanet, iffet, hayâ ve tesettür de böyledir. Bunların her biri, yalnızca ferdî fazilet değil; aynı zamanda içtimaî huzurun temel taşlarıdır.
Bu sebeple tesettürü yalnızca “şahsi tercih” olarak değerlendirmek, onun hikmetini eksik anlamaktır. Çünkü kişinin davranışları çoğu zaman kendisiyle sınırlı kalmaz; aileyi, çocukları ve içinde yaşadığı toplumu da etkiler.

Günahın En Büyük Hilesi: Ferdîleştirmek

Modern düşüncenin en etkili telkinlerinden biri şudur:Bu benim bedenim”, “Bu benim hayatım”, “Kimseye zarar vermiyorum”. İlk bakışta cazip görünen bu ifadeler, aslında insanı içtimaî sorumluluktan uzaklaştıran bir anlayışın ürünüdür. İslâm ise insanı yalnız yaşayan bağımsız bir varlık olarak değil, ailesinin, akrabalarının ve toplumunun bir parçası olarak görür.

Hiç kimsenin davranışı yalnızca kendisini etkilemez. Bir babanın ihmali çocuklarını, bir annenin ihmali aileyi, bir öğretmenin ihmali nesilleri, bir yöneticinin ihmali milleti etkiler. Aynı şekilde mahremiyet konusunda yapılan tercihler de yalnızca kişinin şahsî meselesi olarak görülemez. Çünkü toplum, birbirinden tamamen kopuk fertlerden değil; birbirini etkileyen insanlardan meydana gelir.[18]

Göz Haramla Beslenirse Kalp Yaralanır

Kur’ân’ı Kerim’in mümin erkeklere ilk emri dikkat çekicidir: “Mümin erkeklere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar…” (en-Nûr 24/30). Bu ilâhî emir, insan psikolojisini çok iyi bilen bir terbiyenin eseridir.
Çünkü birçok günah, önce gözden başlar. Göz kalbe, kalp düşünceye, düşünce arzulara, arzular da davranışlara dönüşebilir. Bu sebeple Resûlullah (ﷺ) Hz. Ali’ye hitaben: “Ey Ali! Birinci bakışın ardından ikinci bakışı sürdürme. Birincisi senin için bağışlanabilir; ikincisi ise senin lehine değildir.” (Ebû Dâvûd, Nikâh, 43; Tirmizî, Edeb, 28) buyurmuştur.

Burada yalnızca kadına değil, önce erkeğe eğitim verilmektedir. Bu sebeple bir mümin erkek, işlediği günahı başkasının kıyafetiyle meşrulaştıramaz. Başkası haram işlemiş olsa bile, kendi gözünü korumakla yükümlüdür. Aynı şekilde bir mümin kadın da, “Nasıl olsa erkek gözünü çevirsin” diyerek kendi sorumluluğunu ortadan kaldıramaz. Kur’ân’ı Kerim’in terbiyesi karşılıklı mesuliyet esasına dayanır.

Teşhirin En Ağır Bedelini Çocuklar Öder

Bir toplumda mahremiyet duygusu zayıfladığında bunun en ağır neticelerini çocuklar yaşar. Çünkü çocuklar, kendilerine söylenenden çok gördüklerini öğrenirler. Anne ve babanın dili kadar hayat tarzı da onların eğitimidir.

Evde hayâdan söz edilip dışarıda teşhir normalleştirilirse çocuk zihninde çelişki oluşur. Mahremiyet öğretilmeyen nesiller, sınır tanımayan bir dünyanın normal olduğuna inanmaya başlar. İşte bu sebeple Kur’ân’ı Kerim mümin ailelere sadece kendilerini değil, aile fertlerini de koruma sorumluluğu yüklemektedir:
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyunuz…” (et-Tahrîm 66/6)

Bu âyet, aile reisliği ve ebeveynlik görevini yalnızca geçim teminiyle sınırlandırmamaktadır. Aynı zamanda iman, ahlâk ve iffet terbiyesini de bu sorumluluğun ayrılmaz bir parçası kabul etmektedir.[19]

İffetin Korunduğu Yerde Güven Yeşerir

Bir ailenin en büyük sermayesi serveti değildir; güvenidir. Eşler birbirlerine güven duyduklarında sevgi güçlenir. Sevgi güçlendikçe sadakat kökleşir. Sadakat kökleştikçe çocuklar huzur içinde yetişir.
Bu sebeple İslâm’ın iffet ve tesettür hükümleri, şüphe üretmek için değil; güven ortamını güçlendirmek içindir. Mümin erkek de mümin kadın da şunu bilmelidir: Eşler birbirlerine rakip değil, ilâhî emanetlerdir. Aile, hak arama yeri olmadan önce vazife yerine getirme mekânıdır. Fedakârlık tek taraflı olursa huzur uzun ömürlü olmaz; karşılıklı olursa rahmet kapıları açılır. Nitekim Cenâb-ı Hak eşler arasındaki ilişkiyi yalnızca hukukla değil, “meveddet” ve “rahmet” üzerine bina etmiştir (er-Rûm 30/21). Bu iki esas, aileyi ayakta tutan görünmez sütunlardır.

BEŞİNCİ BÖLÜM: Eşler Birbirinin Emanetidir: Sevgi, İffet ve Sadakat Aileyi Ayakta Tutan Temel Direkler

İslâm’a göre evlilik, yalnızca iki insanın aynı çatı altında yaşaması değildir. Evlilik; iki kalbin birleşmesi, iki hayatın paylaşılması, iki sorumluluğun üstlenilmesi ve Allah’ın rızasına ulaşmak için kurulan mukaddes bir ortaklıktır.
Nikâh akdiyle kadın ve erkek birbirlerinin helâli olurken, aynı zamanda birbirlerinin huzurundan, iffetinden, hukukundan ve mutluluğundan da mesul hâle gelirler. Bu sebeple Resûlullah (ﷺ) Veda Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur:
“Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız…” (Müslim, Hac, 147)

Bu Hadis’i Şerif, aile hayatının temelini oluşturan en büyük esaslardan birini ortaya koymaktadır: Eş, sahip olunan bir mülk değil; Allah’ın emanetidir. Emanete ihanet edilmez, hor görülmez, ihmal edilmez ve hakkı titizlikle gözetilir. İşte huzurlu ailelerin temelinde bu şuur vardır.[20]

Kadın Güzelliğini Öncelikle Eşi İçin Muhafaza Etmelidir

Allah Teâlâ, kadına zarafet, letafet ve çekicilik; erkeğe ise koruyuculuk, himaye ve mesuliyet duygusu vermiştir. Bu farklılık üstünlük sebebi değil, aileyi tamamlayan ilâhî bir dengedir.[21]
Kadının yaratılışındaki güzellik ve çekicilik, yabancı bakışların ilgisini toplamak için değil; helâl daire içerisinde eşiyle sevgi ve muhabbet bağını kuvvetlendirmek için verilmiş büyük bir nimettir. Bu sebeple mümin bir hanım, temizliğine, zarafetine ve güzelliğine en çok eşinin yanında dikkat etmelidir. Eşinin yanında bakımsız, dışarıda ise dikkat çekmeye çalışan bir anlayış, İslâm’ın aile tasavvuruyla bağdaşmaz. Çünkü evin dışında tüketilen ilgi, zamanla evin içindeki muhabbeti zayıflatabilir.

Elbette burada sözünü ettiğimiz husus, yalnızca kıyafet değildir. Güler yüz, güzel söz, temizlik, nezaket, hoşgörü, güzel koku ve düzen hepsi bu güzelliğin parçalarıdır. Kadın, bunları öncelikle ailesinin huzuru için değerlendirdiğinde, evi sadece yaşanan bir mekân olmaktan çıkar; huzurun ve sükûnun yuvası hâline getirir.[22]

Aynı Vazife Erkeğe de Aittir

Bu noktada büyük bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek gerekir. İslâm, yalnızca kadının eşi için güzel görünmesini istememiştir; erkeğe de aynı mesuliyeti yüklemiştir. Nitekim Abdullah b. Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
Ben hanımımın benim için süslenmesini sevdiğim gibi, ben de onun için süslenmeyi severim.”[23]
Bu söz, aile hukukunun ne kadar dengeli olduğunu göstermektedir. Erkek de temiz olacak, bakımlı olacak, güzel kokacak, hanımına karşı güler yüzlü olacak, onun gönlünü ihmal etmeyecek, sertlik ve kabalığı erkeklik zannetmeyecektir.

Resûlullah’ın (ﷺ) hayatı bunun en güzel misalidir. O, hanımlarıyla konuşmuş, şakalaşmış, onların gönüllerini almış, ev işlerinde yardımcı olmuş ve: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım.” (Tirmizî, Menâkıb, 63) buyurarak gerçek erkekliğin ölçüsünü ortaya koymuştur. Dolayısıyla ailesini ihmal eden, hanımını küçümseyen, kaba davranan veya onun duygularını önemsemeyen bir erkek, sünnet-i seniyyeye uygun hareket etmiş olmaz.[24]

Meşrû Birliktelik Bir İbadet Şuuruyla Yaşanmalıdır
İslâm, insanın fıtratını inkâr etmez; şehveti kötülemez. Aksine onu helâl daire içinde değerlendirmeyi emreder. Resûlullah (ﷺ), eşlerin meşrû birlikteliğinin bile sevap olduğunu haber vermiştir. Ashâb-ı kirâm buna hayret edince şöyle buyurmuştur: “Sizden birinizin eşiyle birlikte olması da sadakadır.” (Müslim, Zekât, 53).
Bu hadis, aile hayatına bakışımızı değiştiren büyük bir ölçüdür. Eşlerin birbirlerine karşı sevgiyi, ilgiyi ve meşrû birlikteliği ihmal etmemeleri yalnızca psikolojik bir ihtiyaç değil; aynı zamanda dinî bir sorumluluktur. Bu konuda ilgisizlik, sürekli mazeret üretmek, eşi duygusal yalnızlığa terk etmek ve onun meşrû ihtiyaçlarını önemsememek aile huzurunu zamanla zedeleyebilir. Kadın da erkek de birbirlerinin duygusal ve fıtrî ihtiyaçlarını gözetmekle yükümlüdür. Çünkü ihmal edilen ihtiyaçlar bazen şeytanın vesvesesine açık kapılar hâline gelebilir. Bu sebeple İslâm, haram yolları kapatırken helâl yolları kolaylaştırmıştır.[25]

Evin İçinde Kraliçe, Dışarıda Vakur Bir Mü’mine

Toplumumuzda bazen şu iki yanlış birlikte görülebilmektedir: Evde ihmalkâr, dışarıda son derece özenli; eşine karşı soğuk, yabancılara karşı son derece nazik… Bu denge bozulduğunda aile yıpranmaya başlar.

Mümin hanım için en değerli takdir, eşinin gönlündeki muhabbeti koruyabilmektir. Mümin erkek için de en büyük başarı, hanımına güven veren, onu aziz tutan bir eş olabilmektir. İşte böyle bir ailede kadın baskı altında değil, hürmet içindedir. Erkek tahakküm eden değil, mesuliyet taşıyan bir aile reisidir. Çocuklar korkuyla değil, sevgiyle büyürler. Ev, sadece dört duvardan ibaret olmaz; rahmetin indiği bir yuvaya dönüşür. İşte Kur’ân’ı Kerim’in hedeflediği aile modeli budur.[26]

ALTINCI BÖLÜM: Teşhir Kültürünün Gerçek Bedeli: Şahsiyetin Aşınması ve Mahremiyetin Kaybı

İnsan, yaratılışı gereği sevilmek, takdir edilmek ve değer görmek ister. Bu duygu fıtrîdir. Çünkü Allah Teâlâ insanı sevgiye, ilgiye ve ülfete muhtaç olarak yaratmıştır. Fakat fıtrî olan her duygu gibi bu ihtiyaç da meşrû ölçüler içerisinde karşılanmalıdır. Aksi hâlde insan, Allah’ın rızasını değil; insanların alkışını aramaya başlar. İşte o noktada nefis, kulluk makamından alkış bağımlılığına doğru sürüklenmeye başlar.[27]

Beğenilme Arzusu Fıtrîdir; Beğenilmek İçin Yaşamak Esarettir

Hiç kimse tamamen övülmekten hoşlanmayan bir varlık değildir. Güzel bir söz insanı sevindirir, takdir edilmek hoşuna gider, yaptığı iyiliğin görülmesi insanı mutlu eder. Bunların tamamı yaratılışın tabiî yönleridir.
Ancak insan, değerini Allah’ın rızasında değil de insanların alkışında aramaya başladığında, iç dünyasında sessiz bir kölelik başlar. Artık yaptığı işin doğruluğundan çok, kaç kişinin beğendiği önem kazanır. Hakikatten çok görüntü öne çıkar. Samimiyet yerini gösterişe, ihlâs ise teşhire bırakır. İşte Kur’ân’ı Kerim’in “riyâ” diye nitelediği hastalıklardan biri de budur.[28]

Teşhir, Önce Bakışı Sonra Ölçüyü Değiştirir
İnsan gözü, sürekli aynı görüntülere maruz kaldığında zamanla onları sıradanlaştırır. Bu, psikolojide de bilinen bir durumdur. Sürekli tekrar edilen şey, ilk tesirini kaybetmeye başlar. Mahremiyet de böyledir. Bir toplumda mahremiyet sürekli ihlâl edilirse, önce utanma duygusu zayıflar; sonra hayâ zayıflar; ardından iffet sıradanlaşır; en sonunda da kötülük normal görülmeye başlanır.[29]
Kur’ân-ı Kerîm’in zinaya yaklaşmayı yasaklaması son derece dikkat çekicidir:
“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” (el-İsrâ 17/32)

Âyet, “zina işlemeyin” demekle yetinmemiş; “zinaya yaklaştıran yolları da açmayın” buyurmuştur. Bu da İslâm’ın yalnızca neticeyi değil, neticeye götüren sebepleri de dikkate aldığını göstermektedir. İşte ölçüsüz teşhir, mahremiyetin aşınması ve cinselliğin ticarî bir unsur hâline getirilmesi, bu sebepler arasında değerlendirilmesi gereken ciddi meselelerdir.

Kadının Değeri Bedeniyle Ölçülemez

Modern kültürün en büyük yanılgılarından biri şudur: Kadının değeri ne kadar dikkat çektiğiyle ölçülmektedir. Oysa dikkat çekmek ile saygı görmek aynı şey değildir. İlgi görmek ile itibar görmek, merak uyandırmak ile güven vermek aynı şey değildir.
İslâm’ın yetiştirmek istediği kadın tipi; iffetiyle güven veren, ilmiyle yol gösteren, merhametiyle aileyi ayakta tutan, hayâsıyla gönüllerde yer edinen ve şahsiyetiyle örnek olan kadındır. Böyle bir hanım, yalnız eşinin değil; çocuklarının, akrabalarının ve toplumun da en büyük servetlerinden biridir.[30]

Erkek de Aynı İmtihanın İçindedir

Burada çok önemli bir hususun altını yeniden çizmek gerekir. Şehvet yalnız kadın için imtihan değildir; erkek de aynı imtihanın içindedir, belki de daha ağır bir imtihanın…
Bu sebeple mümin erkek; gözünü, dilini, kalbini, ekranını ve internet kullanımını koruyacak; hiçbir haram görüntüyü “nasıl olsa kimse görmüyor” diyerek meşrulaştırmayacaktır. Çünkü gizli veya açık her bakışın şahidi Allah’tır. Aynı şekilde mümin kadın da mahremiyetini Allah’ın emaneti olarak görecek; onu insanların alkışına arz etmeyecektir. Her iki taraf da aynı Rabbin huzurunda hesap verecektir. İşte Kur’ân’ın kurduğu denge budur.

Asıl Soru Şudur
Bir insanın binlerce yabancı tarafından beğenilmesi mi daha büyük kazançtır, yoksa Allah’ın rızasını kazanması mı? Bir insanın sosyal medyada milyonlarca görüntülenme alması mı daha değerlidir, yoksa eşinin gönlünde güven ve sevgiyle taht kurması mı? Bir insanın geçici alkışlar peşinde koşması mı daha akıllıcadır, yoksa ebedî saadeti hedeflemesi mi?

Kur’ân’ı Kerim’in cevabı açıktır: Dünya hayatı geçicidir, insan bedeni fanidir; gençlik de güzellik de zamanla kaybolacaktır. Fakat iffet, takvâ, salih amel ve güzel ahlâk Allah katında değer kazanmaya devam edecektir. İşte bunun içindir ki mümin, geçici alkışları değil; ebedî rızayı hedefler. Çünkü insanlar bugün alkışladıklarını yarın unutabilirler; fakat Allah Teâlâ, kendi rızası için yapılan hiçbir salih ameli zayi etmez (Âl-i İmrân 3/195; el-Kehf 18/30).

YEDİNCİ BÖLÜM: Müslüman Aileyi Yeniden İnşa Etmenin Yolu

Bugün aile kurumunu tehdit eden tehlikeler yalnızca dışarıdan gelmemektedir. Asıl tehlike, zamanla evlerin içine taşınan yanlış anlayışlar, ihmaller ve nefsin telkinleridir. Bir bina, dışarıdan gelen darbelerle yıkılabileceği gibi, temeli çürüdüğünde de kendi kendine çöker. Aile de böyledir. Bu sebeple aileyi yeniden ihya etmek istiyorsak önce evlerimizi yeniden Kur’ân ve Sünnet’in rehberliğine döndürmek zorundayız.[31]

Aileyi Kanunlar Değil, Ahlâk Ayakta Tutar
Hiçbir kanun, hiçbir mahkeme ve hiçbir resmî kurum, sevgi ve güvenin yerini dolduramaz. Nikâh kıymak kolaydır; nikâhı ömür boyu muhafaza etmek ise sabır, fedakârlık, merhamet ve takvâ ister.
Aileyi ayakta tutan asıl unsur hukuk değil, ahlâktır. Çünkü hukuk, problem çıktıktan sonra devreye girer; ahlâk ise problemin ortaya çıkmasını önler. İşte bunun için Kur’ân, eşler arasındaki ilişkiyi yalnızca hak ve vazifeler üzerine değil; meveddet ve rahmet üzerine bina etmiştir (er-Rûm 30/21). Sevginin olmadığı yerde hukuk yetmez; merhametin bulunmadığı yerde hak arayışı huzur üretmez; takvânın olmadığı yerde ise hiçbir sistem aileyi uzun süre ayakta tutamaz.

Evde Başlayan Medeniyet
Her medeniyet önce evde kurulur. Evinde edebi yaşatmayan bir toplum, meydanlarda ahlâk inşa edemez. Çocuk, ilk terbiyesini okuldan değil, anne ve babasının hâlinden alır.
Baba namazı önemsemiyorsa, anne hayâyı önemsemiyorsa, evde yalan sıradanlaşmışsa, hakaret normalleşmişse, mahremiyet değersizleşmişse çocuk bunları hayatın tabiî bir parçası zanneder. Bu sebeple aile, yalnızca birey yetiştiren bir kurum değildir; medeniyet yetiştiren ilk mekteptir.[32]

Anne de Baba da Vazgeçilmezdir
Son yıllarda aile meseleleri konuşulurken bazen bütün yük kadına, bazen de bütün sorumluluk erkeğe yüklenmektedir. Hâlbuki Kur’ân’ı Kerim’in ortaya koyduğu denge bundan farklıdır.
Baba, ailenin güvenini, geçimini ve istikametini korumakla yükümlüdür. Anne ise şefkatin, huzurun ve nesil terbiyesinin merkezidir. Bu görevler birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan vazifelerdir. Annenin eksikliği başka hiçbir şeyle doldurulamadığı gibi babanın eksikliği de başka bir şeyle telâfi edilemez. Çocuk, annesinden merhameti, babasından güven duygusunu, ikisinden birlikte ise Allah’a kulluğu öğrenir. İşte bunun için İslâm, aileyi iki sütun üzerine bina etmiştir. Bir sütun yıkıldığında çatıda çatlaklar oluşur; iki sütun da zayıfladığında bina ayakta kalamaz.[33]

Huzurlu Yuvanın Altın Esasları
Kur’ân ve Sünnet’in rehberliğinde kurulan bir ailede şu esaslar ihmal edilmemelidir:
Allah rızası, aile hayatının en büyük gayesi olmalıdır.
Eşler birbirlerini değiştirmeye değil, tamamlamaya çalışmalıdır.
Kusur araştırmak yerine faziletleri görmeye gayret edilmelidir.
Ev, öfkenin boşaltıldığı değil, huzurun paylaşıldığı mekân olmalıdır.
Çocuklar, anne ve babalarının birbirine olan saygısından güven duymalıdır.
Ekranlar ve dijital vasıtalar, aile fertlerinin birbirinden daha kıymetli hâle gelmemelidir.
Mahremiyet, evin en değerli hazinesi olarak korunmalıdır.
Sevgi sözle ifade edilmeli, güzel davranışlarla desteklenmelidir.
Affetmek, aile huzurunun en büyük anahtarlarından biri olarak görülmelidir.
Her gün, mutlaka Allah’a birlikte yönelen bir aile olma gayreti gösterilmelidir.[34]

Aileyi Korumak, Geleceği Korumaktır
Bugün birçok insan, aileyi sadece özel hayatın bir parçası olarak görmektedir. Hâlbuki aile, ümmetin geleceğidir. Aile güçlü ise toplum güçlüdür; toplum güçlü ise devlet güçlüdür; devlet güçlü ise medeniyet ayakta kalır.
Bu sebeple aileyi korumak yalnızca anne ve babanın şahsî meselesi değildir; bu, ümmetin bekâ meselesidir. Aile çökerse nesiller savrulur; nesiller savrulursa medeniyet çözülür; medeniyet çözüldüğünde ise yeniden ayağa kalkmak çok ağır bedeller gerektirir.[35]
İşte bunun içindir ki İslâm, aileyi ibadet kadar önemli görmüş; nikâhı teşvik etmiş, zinayı yasaklamış, hayâyı övmüş, iffeti muhafaza etmiş ve mahremiyet ilkesini ilâhî bir muhafaza altına almıştır.

SONUÇ

Nefis mi, Vahiy mi? İnsan Her Gün Bu Tercihi Yapmaktadır

İnsanlık tarihi incelendiğinde görülecektir ki, milletleri yükselten de çökerten de önce insanın iç dünyasında verdiği kararlardır. Kalpler bozulduğunda ahlâk bozulmuş; ahlâk bozulduğunda aile sarsılmış; aile sarsıldığında toplum çözülmüş; toplum çözüldüğünde ise medeniyetler yıkılmıştır.

Buna karşılık, kalpler vahiy ile dirildiğinde akıl istikamet bulmuş; akıl nefsi terbiye etmiş; nefis dizginlenince aile huzura kavuşmuş; aile huzur bulunca da toplum güven ve istikrar kazanmıştır.
İşte bunun için bu makale, yalnızca tesettür veya kıyafet hakkında yazılmış bir yazı değildir. Bu yazı; akıl ile nefsin, vahiy ile şeytanın, iffet ile teşhirin, hayâ ile arsızlığın, huzur ile hevesin, izzet ile zilletin mücadelesini anlatmaktadır.

Bu mücadele yalnız kadınların değil, yalnız erkeklerin de değil; her mükellef insanın mücadelesidir. Çünkü herkes kendi nefsini taşımaktadır; şeytan herkese vesvese vermektedir; Allah’ın emirleri de herkese hitap etmektedir. Bu sebeple iffet de müşterek bir vazifedir, hayâ da müşterek bir fazilettir, mahremiyet de müşterek bir sorumluluktur. Aileyi koruma sorumluluğu da müşterektir. Hiç kimse kendi vazifesini başkasının kusuruyla düşüremez. Erkek kadının, kadın da erkeğin kusurunu mazeret gösteremez; herkes önce Allah’ın huzurunda kendi amelinden hesaba çekilecektir.

Müslüman Kadına Hitap
Aziz kardeşim… Allah Teâlâ sana güzellik vermişse bu bir imtiyaz değil, bir emanettir. Zarafet vermişse bunun hesabı da vardır; çekicilik vermişse bunun da bir hikmeti vardır. Rabbinin sana emanet ettiği bu nimetleri, seni değersizleştirecek bakışların değil; seni aziz kılacak takvânın hizmetinde kullan.
Unutma; gerçek ziynet, yalnızca dış görünüş değildir. Asıl ziynet; imandır, hayâdır, iffettir, edeptir, merhamettir, sadakattir, şahsiyettir. Bu ziynetler eskimez, moda değiştikçe değişmez, yaş ilerledikçe kaybolmaz ve ölümle de sona ermez.

Müslüman Erkeğe Hitap
Aziz kardeşim… Ailenin huzurunu yalnız hanımından bekleme, sen de onun huzuru ol. Gözünü haramdan koru, dilini incitici sözlerden koru, öfkeni dizginle, evini merhametle yönet, hanımını Allah’ın emaneti bil. Çocuklarına sadece rızık bırakmayı değil; güzel ahlâk bırakmayı da hedefle.
Bil ki gerçek kuvvet, kaba davranmakta değil; nefsine hâkim olabilmektedir. Gerçek erkeklik, korku salmak değil; güven vermektir. Resûlullah’ın (ﷺ) örnekliği de bunu göstermektedir.

Anne ve Babalara Hitap
Evlatlarınıza yalnızca diploma kazandırmaya çalışmayınız; önce şahsiyet kazandırınız. Onlara yalnızca meslek öğretmeyiniz; Allah korkusunu da öğretiniz. Başarı kadar dürüstlüğü, zenginlik kadar kanaati, cesaret kadar hayâyı, konuşmayı öğrettiğiniz kadar susmanın edebini de öğretiniz. Çünkü çocuklar nasihatten önce hayatınızı görüp okuyacaklardır.

Gençlere Hitap
Ey genç kardeşim… Sana sürekli “Daha çok görün” diyen bir dünya ile karşı karşıyasın. Fakat Allah sana “Daha değerli ol” diye seslenmektedir. İnsanların alkışını kazanmak kolaydır; Allah’ın rızasını kazanmak ise ömür boyu süren bir kulluk ister.
Geçici beğenileri ebedî saadete tercih etme. Bugün nefsin hoşuna giden bir çok şey, yarın pişmanlığa dönüşebilir. Fakat Allah için vazgeçilen hiçbir fedakârlık zayi olmaz.

Son Söz
Unutmayalım ki; nefis insana daima yakın olan düşmandır. Şeytan ise nefsin en büyük yardımcısıdır. Akıl, vahyin rehberliğinden ayrıldığı zaman zekâ bile insanı kurtaramaz. Fakat vahyin rehberliğinde çalışan bir akıl, sıradan bir insanı bile büyük bir şahsiyete dönüştürebilir.

Bugün insanlığın en büyük ihtiyacı daha fazla teknoloji, tüketim veya gösteriş değildir. En büyük ihtiyaç; daha fazla iman, hayâ, iffet, merhamet, aile huzuru, Kur’ân’ı Kerim, Sünnet-i Seniyye ve kulluk şuurudur.
Çünkü huzur; nefsin her arzusunu yerine getirmekte değil, nefsi Allah’ın rızasına teslim edebilmektedir. İzzet; insanların alkışında değil, Allah’ın rızasındadır. Saadet; şehvetin peşinden koşmakta değil, vahyin rehberliğinde yaşamaktadır.
Bu sebeple bir kez daha hatırlatıyoruz:
Nefis ve şeytan ittifakı insanı rezil eder; akıl ve vahiy ittifakı ise insanı aziz ve vezir eder.
Bu hakikat dün de doğruydu, bugün de doğrudur, yarın da doğru olacaktır. Çünkü bu, zamanın değil; insan fıtratının ve ilâhî hidayetin değişmeyen kanunudur.

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
29.07.2026 – OF

DİPNOTLAR (KAYNAKÇA)
[1] İbn Teymiyye. (1991). Derʾü teʿârużi’l-ʿakl ve’n-naḳl (C. 1, ss. 80-112). Câmiatü’l-İmâm Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye; Karadağ, M. (2018). Vahiy-akıl ilişkisi ve bilgide kesinlik sorunu. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 23(2), 45-68.
[2] İbn Kayyim el-Cevziyye. (1998). Miftâḥu dâri’s-saʿâde (C. 1, ss. 137-188). Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye; Akyüz, Y. (2020). Zekâ ile akıl arasındaki felsefî ve ahlâkî ayırım. İslâm Araştırmaları Dergisi, 44, 112-135.
[3] el-Gazzâlî, A. H. (1993). İḥyâʾu ʿulûmi’d-dîn (“Kitâbü riyâżati’n-nefs” ve “Kitâbü şerḥi ʿacâʾibi’l-ḳalb”). Dârü’l-Maʿrife.
[4] İbnü’l-Cevzî. (1989). Telbîsü Iblîs (ss. 180-210). Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye; Twenge, J. M. (2018). Benlik nesli: Narsisizm ve dijital çağın getirdikleri (Çev. Ö. Yılmaz). İletişim Yayınları.
[5] eş-Şâtıbî, E. İ. (1997). el-Muvâfaḳāt (C. 2, ss. 110-145). Dârü İbn Affân.
[6] er-Râzî, F. (1999). Mefâtîḥu’l-ġayb (Tefsîr-i Kebîr) (C. 23, ss. 175-190). Dârü İḥyâi’t-Turâsi’l-ʿArabî.
[7] el-Kurtubî, M. A. (2006). el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân (C. 15, ss. 210-235). Müessesetü’r-Risâle.
[8] İbn Kesîr, İ. O. (1999). Tefsîru’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm (C. 6, ss. 40-58). Dârü Teymiyye.
[9] el-Begavî, H. M. (1997). Meʿâlimü’t-tenzîl fî tefsîri’l-Ḳurʾân (C. 6, ss. 370-385). Dârü’t-Tayyibe.
[10] et-Taberî, M. C. (2001). Câmiʿu’l-beyân ʿan te me’vîli âyi’l-Ḳurʾân (C. 19, ss. 120-145). Câriatü Hecr.
[11] İbn Hacer el-Askalânî. (1379). Fetḥu’l-Bârî bi-şerḥi Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî (C. 10, ss. 250-275). Dârü’l-Maʿrifa; Han, B. (2021). Sosyal medyadaki gösteri kültürü ve mahremiyetin dönüşümü. Toplum ve İnsan Dergisi, 12(1), 89-107.
[12] en-Nevevî, Y. Ş. (1392). el-Minhâc şerḥu Ṣaḥîḥi Müslimi’bni’l-Ḥaccâc (C. 10, ss. 115-130). Dârü İḥyâi’t-Turâsi’l-ʿArabî.
[13] İbn Kayyim el-Cevziyye. (1986). İġâsetü’l-lehfân min meṣâyidi’ş-şeyṭân (C. 1, ss. 90-115). Dârü’l-Maʿrifa; Fredrickson, B. L., & Roberts, T. A. (1997). Objectification theory: Toward understanding women’s lived experiences and mental health risks. Psychology of Women Quarterly, 21(2), 173-206.
[14] İbn Müflih, M. (1999). el-Âdâbü’ş-şerʿiyye ve’l-minaḥu’l-marʿiyye (C. 2, ss. 45-70). Müessesetü’r-Risâle.
[15] İbn Ebî Şeybe, A. M. (1409). el-Muṣannef fî’l-eḥâdîsî ve’l-âsâr (C. 4, ss. 180-195). Maktabat al-Rushd.
[16] American Psychological Association (APA). (2018). Report of the APA Task Force on the Sexualization of Girls. APA Publishing; Hökelekli, H. (2019). Din psikolojisi açısından benlik gelişimi ve ahlâkî değerler. Değerler Eğitimi Yayınları.
[17] eş-Şâtıbî, E. İ. (1997). el-Muvâfaḳāt (C. 2, ss. 300-325). Dârü İbn Affân.
[18] İbn Âşûr, M. T. (2001). Maḳāṣıdü’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye (ss. 150-185). Dârü’n-Nefâis; Albayrak, A. (2022). İçtimaî sorumluluk bağlamında mahremiyet algısı. İlahiyat Tetkikleri Dergisi, 57, 65-88.
[19] et-Taberî, M. C. (2001). Câmiʿu’l-beyân (C. 23, ss. 480-495). Câriatü Hecr.
[20] en-Nevevî, Y. Ş. (1998). Riyâżü’ṣ-ṣâliḥîn min kelâmi seyydi’l-murselîn (ss. 110-125). Dârü’l-Fikr.
[21] İbn Kayyim el-Cevziyye. (1971). Tuḥfetü’l-mevdûd bi-aḥkâmi’l-mevlûd (ss. 210-230). Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye.
[22] el-Gazzâlî, A. H. (1993). İḥyâʾu ʿulûmi’d-dîn (“Kitâbü âdâbi’n-nikâḥ”, C. 2, ss. 35-60). Dârü’l-Maʿrife.
[23] el-Kurtubî, M. A. (2006). el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân (C. 3, ss. 120-125). Müessesetü’r-Risâle.
[24] İbn Hacer el-Heytemî. (1987). ez-Zevâcir ʿan iḳtirâfi’l-kebâʾir (C. 2, ss. 30-55). Dârü’l-Fikr.
[25] en-Nevevî, Y. Ş. (1392). el-Minhâc şerḥu Ṣaḥîḥi Müslim (C. 7, ss. 90-102). Dârü İḥyâi’t-Turâsi’l-ʿArabî.
[26] İbn Kayyim el-Cevziyye. (1998). Zâdü’l-meʿâd fî hedyi ḫayri’l-ʿibâd (C. 2, ss. 130-160). Müessesetü’r-Risâle.
[27] el-Gazzâlî, A. H. (1993). İḥyâʾu ʿulûmi’d-dîn (“Kitâbü’r-riyâ” ve “Kitâbü’l-ihlâṣ”, C. 3, ss. 280-320). Dârü’l-Maʿrife.
[28] İbn Receb el-Hanbelî. (2001). Câmiʿu’l-ʿulûm ve’l-ḥikem (C. 1, ss. 65-90). Muassasat al-Risalah.
[29] İbnü’l-Cevzî. (1989). Telbîsü Iblîs (ss. 230-250). Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye.
[30] eş-Şinkîtî, M. E. (1995). Aḍvâʾü’l-beyân fî îżâḥi’l-Ḳurʾân bi’l-Ḳurʾân (C. 6, ss. 180-215). Dârü’l-Fikr.
[31] es-Sa’dî, A. N. (2000). Teysîrü’l-Kerîmi’r-Raḥmân fî tefsîri kelâmi’l-Mennân (ss. 610-635). Müessesetü’r-Risâle.
[32] İbn Cemâa, B. İ. (2012). Teẕkiretü’s-sâmiʿ ve’l-mütekellim fî adabi’l-ʿâlim ve’l-mutaʿallim (ss. 80-105). Dârü’l-Beşâiri’l-İslâmiyye.
[33] es-Sibâî, M. (1999). el-Merʾetü beyne’l-fıḳh ve’l-ḳānûn (ss. 75-110). Dârü’l-Verrâq.
[34] el-Karadâvî, Y. (2012). el-Ḥelâl ve’l-ḥarâm fi’l-İslâm (ss. 170-205). Maktabat Wahbah.
[35] ez-Zühaylî, V. (1991). et-Tefsîrü’l-münîr fî’l-ʿaḳīde ve’ş-şerîʿa ve’l-menhac (C. 14, ss. 310-335). Dârü’l-Fikri’l-Muâsır; ez-Zühaylî, V. (1985). el-Fıḳhü’l-İslâmî ve edilletüh (C. 9, ss. 40-75). Dârü’l-Fikr.

ترجمة من التركية إلى العربية:👇

لْفُ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ يُذِلُّ الإِنْسَانَ وَيُخْزِيهِ، وَحِلْفُ العَقْلِ وَوَحْيِ اللهِ يُعِزُّهُ وَيُرْقِيهِ

تَقْيِيمٌ فِي ضَوْءِ الكِتَابِ وَالسُّنَّةِ لِحِكْمَةِ صِيَانَةِ الحَيَاءِ وَالعِفَّةِ وَالأُسْرَةِ

المَقَدِّمَةُ
لَمْ يَمْتَزْ الإِنْسَانُ عَنْ سَائِرِ المَخْلُوقَاتِ عَلَى وَجْهِ الأَرْضِ بِذَكَاءٍ فَاذٍّ فَحَسْبُ؛ بَلْ بِمَيَّزَهُ اللهُ بِهِ مِنْ عَقْلٍ يُمَيِّزُ بِهِ بَيْنَ الحَقِّ وَالبَاطِلِ، وَالصَّوَابِ وَالخَطَأِ، وَالنَّفْعِ وَالضَّرَرِ، وَبِشَرَفِ الخِطَابِ الإِلَهِيِّ وَالتَّكْلِيفِ. لَقَدْ خَلَقَ اللهُ تَعَالَى فِيهِ النَّفْسَ وَأَوْدَعَهَا الشَّهَوَاتِ وَالرَّغَبَاتِ، وَلَكِنَّهُ جَلَّ وَعَلا أَنْعَمَ عَلَيْهِ فِي المَقَابِلِ بِالعَقْلِ وَالضَّمِيرِ، وَأَيَّدَهُ بِالوَحْيِ المُنَزَّلِ عَلَى أَنْبِيَائِهِ لِيَضْبِطَ تِلْكَ المَيُولَ. وَمِنْ هُنَا تَبْدَأُ مَحْنَةُ الإِنْسَانِ وَابْتِلاؤُهُ.
فَالنَّفْسُ تَمِيلُ أَبَدًا إِلَى الأَيْسَرِ، وَتَنْسَاقُ وَرَاءَ اللَّذَّاتِ العَاجِلَةِ، بَيْنَمَا يَتَسَلَّلُ الشَّيْطَانُ مِنْ خِلَالِ هَذِهِ النَّوَاقِصِ لِيُزَيِّنَ المَعْصِيَةَ، وَيَجْعَلَ الحَرَامَ جَذَّابًا، وَيُهَوِّنَ أَمْرَ الخَطِيئَةِ. أَمَّا العَقْلُ، حِينَمَا يَهْتَدِي بِنُورِ الوَحْيِ، فَإِنَّهُ يَكْبَحُ جِمَاحَ النَّفْسِ، وَيَهَبُ المَرْءَ العِزَّةَ وَالوَقَارَ وَالمَهَابَةَ. فَإِذَا مَا انْفَصَلَ العَقْلُ عَنِ الوَحْيِ، وَصَارَ الذَّكَاءُ خَادِمًا لِلْهَوَى، انْحَطَّ الإِنْسَانُ، وَأَصْبَحَتْ قُدُرَاتُهُ أَدَاةً لِتَدمِيرِ نَفْسِهِ.
وَمِنْ ثَمَّ، فَإِنَّ الأُطْرُوحَةَ الأَسَاسِيَّةَ لِهَذَا المَقَالِ تَتَلَخَّصُ فِي هَذِهِ القَاعِدَةِ:
حِلْفُ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ يُذِلُّ الإِنْسَانَ وَيُخْزِيهِ، وَحِلْفُ العَقْلِ وَوَحْيِ اللهِ يُعِزُّهُ وَيُرْقِيهِ.
إِنَّ البَشَرِيَّةَ اليَوْمَ، رَغْمَ مَا بَلَغَتْهُ مِنْ طَفْرَةٍ مَعْرِفِيَّةٍ وَتِكْنُولُوجِيَّةٍ وَوَسَائِلِ اتِّصَالٍ غَيْرِ مَسْبُوقَةٍ، تَعِيشُ أَزْمَةً أَخْلاَقِيَّةً خَانِقَةً؛ تَتَجَسَّدُ فِي ضَعْفِ الكِيَانِ الأُسَرِيِّ، وَانْتِهَاكِ العِفَّةِ، وَابْتِذَالِ الخُصُوصِيَّةِ، وَاشْتِدَادِ ثَقَافَةِ التَّبَرُّجِ وَالتَّشْهِيرِ، وَتَحْوِيلِ الجَسَدِ إِلَى سِلْعَةٍ تِجَارِيَّةٍ. وَهَذِهِ الأَزْمَةُ لَيْسَتْ نَاتِجَةً عَنْ نَقْصٍ تِكْنُولُوجِيٍّ، بَلْ هِيَ وَلِيدَةُ عَقْلٍ اسْتَغْنَى عَنِ الوَحْيِ، وَنَفْسٍ جَمَحَتْ بِلا زَاجِرٍ.
لَقَدْ وَعَدَ العَصْرُ الحَدِيثُ الإِنْسَانَ بِالحُرِّيَّةِ، لَكِنَّهُ فِي كَثِيرٍ مِنَ الأَحْيَانِ صَيَّرَهُ عَبْدًا لِهَوَاهُ. إِنَّ شِعَارَاتٍ مِنْ قَبِيلِ: “افْعَلْ مَا تَشَاءُ”، “جَسَدُكَ مِلْكُكَ”، “عِشْ حَيَاتَكَ كَمَا تَبْغِي”، تَبْدُو فِي ظَاهِرِهَا حُرِّيَّةً، لَكِنَّهَا فِي الحَقِيقَةِ أَغْلاَلٌ خَفِيَّةٌ تَسْلُبُ الإِنْسَانَ إِرَادَتَهُ. فَالحُرِّيَّةُ الحَقِيقِيَّةُ لَيْسَتْ فِي إِجَابَةِ كُلِّ شَهْوَةٍ، بَلْ فِي إِخْضَاعِ النَّفْسِ لِلْحَقِّ؛ إِذْ لا يَكُونُ حُرًّا مَنْ عَجَزَ عَنْ قَهْرِ أَهْوَائِهِ.
وَلِهَذَا شُرِعَتْ أَحْكَامُ الإِسْلاَمِ فِي الحَيَاءِ وَالعِفَّةِ وَالاحْتِشَامِ؛ لا لِتَهْمِيشِ المَرْأَةِ أَوْ الرَّجُلِ أَوْ إِقْصَائِهِمَا عَنِ الحَيَاةِ، بَلْ لِصِيَانَةِ الكَرَامَةِ الإِنْسَانِيَّةِ، وَحِمَايَةِ الأُسْرَةِ وَالنَّسْلِ، وَتَحْقِيقِ الأَمْنِ الاِجْتِمَاعِيِّ. فَالأَوَامِرُ الإِلَهِيَّةُ لَيْسَتْ قُيُودًا مُكَبِّلَةً، بَلْ هِيَ رَحَمَاتٌ تُفْضِي بِالعَبْدِ إِلَى سَعَادَةِ الدَّارَيْنِ.
وَلَنْ نَتَنَاوَلَ المَسْأَلَةَ فِي هَذَا المَقَالِ كَمَجَرَّدِ زِيٍّ أَوْ خِرْقَةِ ثَوْبٍ، بَلْ بِبُعْدِهَا الشَّامِلِ: صِرَاعًا بَيْنَ العَقْلِ وَالنَّفْسِ، وَالوَحْيِ وَالشَّيْطَانِ، وَالعِفَّةِ وَالتَّبَرُّجِ، وَالسَّكِينَةِ وَالهَوَى. إِذْ إِنَّ صِيَانَةَ الجَسَدِ تَبْدَأُ أَوَّلاً بِصِيَانَةِ القَلْبِ وَالعَقْلِ وَالضَّمِيرِ، كَمَا أَنَّ انْهِيَارَ الأُسَرِ يَبْدَأُ مِثْلَمَا يَبْدَأُ غَالِبًا مِنْ ثَلْمِ حُرُمَاتِ المَحْرَمِيَّةِ.
وَنَرْجُو مِنَ القَارِئِ الكَرِيمِ أَنْ يَطَّلِعَ عَلَى هَذِهِ الصَّفَحَاتِ بَعِيدًا عَنِ الأَحْكَامِ المُنْصَفَةِ المَسْبُوقَةِ، وَأَنْ يَنْظُرَ إِلَيْهَا بِمِنْظَارِ القُرْآنِ، وَسُنَّةِ الرَّسُولِ (ﷺ)، وَالفِطْرَةِ السَّلِيمَةِ، وَالعَقْلِ الرَّشِيدِ؛ فَإِنَّ الحَقَّ لا يَتَغَيَّرُ بِتَصْفِيقِ الموضَاتِ وَلا بِإِعْجَابِ الدَّهْمَاءِ؛ بَلْ الحَقُّ مَا أَنْزَلَهُ اللهُ تَعَالَى.

الفَصْلُ الأَوَّلُ: العَقْلُ وَالذَّكَاءُ وَالنَّفْسُ وَالوَحْيُ: القُوَى المُرْقِيَةُ وَالمُهْبِطَةُ لِلإِنْسَانِ
خَلَقَ اللهُ تَعَالَى الإِنْسَانَ وَكَرَّمَهُ عَلَى سَائِرِ المَخْلُوقَاتِ بِالعَقْلِ وَالإِرَادَةِ وَالقُدْرَةِ عَلَى التَّمْيِيزِ. وَلَمْ يَتْرُكْهُ سُدًى لِعَقْلِهِ الفَرْدِيِّ، بَلْ أَرْسَلَ الرُّسُلَ وَأَنْزَلَ الكُتُبَ لِيَهْتَدِيَ بِالوَحْيِ إِلَى المُنْهَجِ القَوِيمِ. قَالَ تَعَالَى عَنْ كِتَابِهِ: ﴿هُدًى لِلْمُتَّقِينَ﴾ (البقرة: ٢)، وَأَوْضَحَ دَوْرَ نَبِيِّهِ (ﷺ) بِقَوْلِهِ: ﴿وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ﴾ (النحل: ٤٤).
فَهَذِهِ الحَقِيقَةُ تُؤَكِّدُ أَنَّ الإِنْسَانَ لا يَكْمُلُ بِمَجَرَّدِ الاِعْتِمَادِ عَلَى عَقْلِهِ المَجَرَّدِ، بَلْ بِإِخْضَاعِ هَذَا العَقْلِ لِهِدَايَةِ الوَحْيِ.[1]
وَغَالِبًا مَا يُخْطِئُ النَّاسُ اليَوْمَ فِي الخَلْطِ بَيْنَ “العَقْلِ” وَ”الذَّكَاءِ“، مَعَ أَنَّهُمَا مَفْهُومَانِ مُتَمَايِزَانِ:
الذَّكَاءُ: هُوَ القُدْرَةُ عَلَى التَّعَلُّمِ وَالأَخْذِ بِالأَسْبَابِ وَحَلِّ المَشَاكِلِ وَوُصُولِ الأَهْدَافِ.
العَقْلُ: هُوَ النُورُ الإِلَهِيُّ الَّذِي يُفَرِّقُ بَيْنَ الحَقِّ وَالبَاطِلِ، وَالنَّفْعِ وَالضَّرَرِ، وَيَحُثُّ الإِنْسَانَ عَلَى النَّظَرِ فِي العَوَاقِبِ وَضَبْطِ نَوَازِعِ النَّفْسِ.
وَلِهَذَا، فَقَدْ يَكُونُ المَرْءُ ذَكِيًّا جِدًّا دُونَ أَنْ يَكُونَ عَاقِلاً رَشِيدًا. وَالتَّارِيخُ يَشْهَدُ أَنَّ أَعْظَمَ المَصَائِبِ الَّتِي حَلَّتْ بِالبَشَرِيَّةِ لَمْ تَكُنْ مِنْ صُنْعِ المَعْتُوهِينَ، بَلْ مِنْ صُنْعِ جَهَابِذَةٍ فِي الذَّكَاءِ سَخَّرُوا طَاقَاتِهِمْ لِخِدْمَةِ أَهْوَائِهِمْ وَشَهَوَاتِهِمْ؛ إِذْ إِنَّ الذَّكَاءَ بِمُفْرَدِهِ لا يُنْتِجُ أَخْلاَقًا وَلا يَبْنِي ضَمِيرًا، بَلْ هُوَ قُوَّةٌ مُجَرَّدَةٌ يَتَوَلَّى العَقْلُ تَوْجِيهَهَا، وَيَتَوَلَّى الوَحْيُ سَدَادَهَا.[2]
وَمِنْ بَدَائِعِ القُرْآنِ الكَرِيمِ أَنَّهُ لا يَدْعُو الإِنْسَانَ إِلَى التَّفْكِيرِ المَادِيِّ فَحَسْبُ، بَلْ إِلَى “الاعْتِبَارِ وَالعَقْلِ”؛ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: ﴿أَفَلا تَعْقِلُونَ﴾ وَ﴿لَعَلَّهُمْ يَعْقِلُونَ﴾، فَالمَطْلُوبُ هُوَ تَحْوِيلُ المَعْرِفَةِ إِلَى حِكْمَةٍ. فَالِعلْمُ إِذَا انْفَصَلَ عَنِ الوَحْيِ أَوْرَثَ الكِبْرَ، وَالذَّكَاءُ إِذَا انْقَادَ لِلنَّفْسِ أَهْلَكَ صَاحِبَهُ، أَمَّا العَقْلُ إِذَا اسْتَنَارَ بِالوَحْيِ اسْتَحَالَ العِلْمُ عِنْدَهُ حِكْمَةً، وَالحِكْمَةُ سَعَادَةً.[3]
النَّفْسُ تَمِيلُ دَائِمًا إِلَى مَا يَسُؤُوهَا
إِنَّ أَعْظَمَ جِهَادٍ يَخُوضُهُ الإِنْسَانُ لَيْسَ مَعَ الأَعْدَاءِ فِي الخَارِجِ، بَلْ مَعَ نَفْسِهِ الَّتِي بَيْنَ جَنْبَيْهِ. وَتَبْقَى الحَقِيقَةُ القُرْآنِيَّةُ عَلَى لِسَانِ نَبِيِّ اللهِ يُوسُفَ (عَلَيْهِ السَّلاَمُ) خَالِدَةً:
﴿إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّي﴾ (يوسف: ٥٣)

وَهَذَا لا يَعْنِي أَنَّ غَرِيزَةَ الإِنْسَانِ شَرٌّ مَحْضٌ؛ فَإِنَّ حُبَّ الأَكْلِ وَالشُرْبِ وَالزَّوَاجِ وَالثَّنَاءِ مِنْ جِبِلَّةِ الخَلْقِ، وَإِنَّمَا العَيْبُ فِي إِطْلاَقِ العَنَانِ لَهَا دُونَ حَدٍّ. فَالإِسْلاَمُ لَمْ يَأْمُرْ بِقَتْلِ الشَّهَوَاتِ، بَلْ بِتَهْذِيبِهَا فِي إِطَارِ الشَّرْعِ.
وَهُنَا يَتَسَلَّلُ الشَّيْطَانُ؛ فَهُوَ لا يَخْلُقُ رَغَبَاتٍ جَدِيدَةً، بَلْ يَسْتَغِلُّ المَوْجُودَ فَيُزَيِّنُ الحَرَامَ وَيَكْسُوهُ حُلَّةَ المَقْبُولِ، كَمَا أَخْبَرَ القُرْآنُ فِي مَوَاضِعَ كَثِيرَةٍ (النحل: ٦٣، النمل: ٢٤). وَاليَوْمَ تَحَوَّلَتْ ثَقَافَةُ الاسْتِهْلاَكِ، وَشَغَفُ الشُّهْرَةِ، وَالتَّبَرُّجُ فِي مَوَاقِعِ التَّوَاصُلِ إِلَى أَدَوَاتٍ تَغْذِي هَذِهِ النَّوَاقِصَ. فَمَتَى مَا بَحَثَ الإِنْسَانُ عَنْ أَقْوَالِ النَّاسِ دُونَ رِضَا اللهِ، فَقَدْ سَلَّمَ حُرِّيَّتَهُ لِإِعْجَابِ الآخَرِينَ.[4]
العَقْلُ المَهْدِيُّ بِالوَحْيِ يُعِزُّ صَاحِبَهُ
لَيْسَ هَدَفُ الإِسْلاَمِ أَنْ يُمِيتَ النَّفْسَ بَلْ أَنْ يُزَكِّيَهَا، وَلا أَنْ يَقْضِيَ عَلَى الشَّهْوَةِ بَلْ أَنْ يَصْرِفَهَا فِي الحَلاَلِ، وَلا أَنْ يُنْكِرَ الجَمَالَ بَلْ أَنْ يُتَوِّجَهُ بِالحَيَاءِ وَالعِفَّةِ.
فَالوَحْيُ يُوَجِّهُ العَقْلَ، وَالعَقْلُ يُدَبِّرُ النَّفْسَ، فَإِذَا أُقِيمَتْ هَذِهِ المَعَادَلَةُ اسْتَقَرَّتْ حَيَاةُ الفَرْدِ وَالأُسْرَةِ وَالمُجْتَمَعِ. وَمَتَى مَا اخْتَلَّ هَذَا المِيزَانُ، بَدَأَ التَّآكُلُ فِي بِنْيَةِ الأُمَّةِ.
وَمِنْ هُنَا نُكَرِّرُ قَاعِدَتَنَا: حِلْفُ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ يُذِلُّ الإِنْسَانَ وَيُخْزِيهِ، وَحِلْفُ العَقْلِ وَوَحْيِ اللهِ يُعِزُّهُ وَيُرْقِيهِ. فَذَلِكَ لَيْسَ جُمْلَةً بَلاَغِيَّةً فَحَسْبُ، بَلْ هُوَ خُلاَصَةُ التَّارِيخِ البَشَرِيِّ مُنْذُ آدَمَ (عَلَيْهِ السَّلاَمُ).[5]

الفَصْلُ الثَّانِي: الحَيَاءُ وَالعِفَّةُ: الدِرْعُ الإِلَهِيُّ الَّذِي يُعِزُّ الإِنْسَانَ
لَيْسَ الإِنْسَانُ جَسَدًا مَادِيًّا فَحَسْبُ؛ بَلْ الجَسَدُ وِعَاءٌ لِلرُّوحِ، وَالعَقْلُ هَادِيهِ، وَالضَّمِيرُ حَارِسُهُ. وَإِنَّمَا كَرَّمَ اللهُ بَنِي آدَمَ بِالأَخْلاَقِ وَالقِيَمِ لا بِمُجَرَّدِ الصُّورَةِ الظَّاهِرَةِ.
وَيَسْعَى الإِسْلاَمُ إِلَى صِيَانَةِ هَذَا الإِنْسَانِ عَنْ كُلِّ مَا يَثْلِمُ كَرَامَتَهُ، وَلِهَذَا اقْتَرَنَ الإِيمَانُ بِالعِفَّةِ، وَالتَّقْوَى بِالحَيَاءِ فِي كِتَابِ اللهِ.[6] قَالَ رَسُولُ اللهِ (ﷺ): «الحَيَاءُ مِنَ الإِيمَانِ» (البخاري ومسلم)، وَقَالَ أَيْضًا: «إِنَّ لِكُلِّ دِينٍ خُلُقًا، وَخُلُقُ الإِسْلاَمِ الحَيَاءُ» (ابن ماجه). فَالْحَيَاءُ لَيْسَ أَمْرًا كَسَبِيًّا مُتَأَخِّرًا، بَلْ هُوَ ثَمَرَةٌ حَيِيَّةٌ لِلإِيمَانِ؛ يَقْوَى بِقُوَّتِهِ وَيَضْعُفُ بِضَعْفِهِ.
الحَيَاءُ حَارِسٌ لِلْقِيَمِ لا قَيْدٌ عَلَى الحُرِّيَّةِ
يَحَاوِلُ البَعْضُ صَبْغَ الحَيَاءِ بِصِبْغَةِ القَمْعِ، وَالتَّبَرُّجِ بِصِبْغَةِ الحُرِّيَّةِ. وَالحَقِيقَةُ بِخِلاَفِ ذَلِكَ؛ فَالْحَيَاءُ فَضِيلَةٌ تُعْلِي المَرْءَ، وَالسِتْرُ دِرْعٌ يَقِي الكَرَامَةَ، وَالمَحْرَمِيَّةُ حِصْنٌ يَحْمِي الشَّخْصِيَّةَ. فَمَثَلُ الجَسَدِ فِي الإِسْلاَمِ كَمَثَلِ الجَوْهَرِ النَّفِيسِ الَّذِي يُصَانُ لِعِظَمِ قِيمَتِهِ، لا لِقِلَّةِ شَأْنِهِ.[7]
لَقَدْ بَدَأَ القُرْآنُ الكَرِيمُ بِأَمْرِ الرِّجَالِ غَضَّ الأَبْصَارِ وَحِفْظَ الفُرُوجِ: ﴿قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ﴾ (النور: ٣٠)، ثُمَّ أَعْقَبَهُ بِأَمْرِ المُنَاطَاتِ لِلْمُؤْمِنَاتِ بِغَضِّ الأَبْصَارِ وَحِفْظِ الفُرُوجِ وَعَدَمِ إِبْدَاءِ الزِينَةِ لِلأَجَانِبِ (النور: ٣١).[8]
وَهَذَا التَّرْتِيبُ بَدِيعٌ؛ إِذْ بَدَأَ بِتَهْذِيبِ الرَّجُلِ قَبْلَ المَرْأَةِ، وَبِتَطْهِيرِ النَّظَرِ قَبْلَ سَتْرِ البَدَنِ.[9] مِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الحِجَابَ لَيْسَ مَجَرَّدَ قُمَاشٍ، بَلْ هُوَ مَنْهَجٌ يَبْدَأُ مِنْ سُلُوكِ القَلْبِ وَالعَيْنِ ثُمَّ يَنْتَهِي بِالجَسَدِ.[10]
التَّبَرُّجُ اسْتِعْبَادٌ خَفِيٌّ لِلأَهْوَاءِ
تَدْعُو الثَّقَافَةُ المَادِيَّةُ المَرْءَ أَنْ يَسْتَمِدَّ قِيمَتَهُ مِنْ طَرِيقَةِ عَرْضِ نَفْسِهِ لِلأَعْيُنِ. وَتُغَذِّي الموضَاتُ وَشَبَكَاتُ التَّوَاصُلِ هَذَا المَفْهُومَ بِسُؤَالٍ مُلِحٍّ: “كَيْفَ يَرَاكَ الآخَرُونَ؟”.
لَكِنَّ المِيزَانَ الإِسْلاَمِيَّ يَضَعُ القِيمَةَ فِي الإِيمَانِ وَالتَّقْوَى: ﴿إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقَاكُمْ﴾ (الحجرات: ١٣). أَمَّا الِارْتِهَانُ لِلصُّورَةِ الظَّاهِرَةِ فَإِنَّهُ يَجْعَلُ الإِنْسَانَ سَجِينًا لِأَذْوَاقِ الآخَرِينَ وَتَصْفِيقِهِمْ، وَهَذَا هُوَ عَيْنُ الاِسْتِعْبَادِ لِلْهَوَى.[11]
زَوَالُ الحَيَاءِ نَذِيرُ انْهِيَارِ الأُسْرَةِ
لا تَقُومُ الأُسْرَةُ عَلَى العَقْدِ الشَّكْلِيِّ فَحَسْبُ، بَلْ عَلَى الثِّقَةِ، وَالصَّدَاقَةِ، وَالتَّقْوَى، وَاحْتِرَامِ المَحَارِمِ. فَإِذَا مَا ضَعُفَتْ هَذِهِ الأَرْكَانُ، اهْتَزَّ البُنْيَانُ.[12]
وَلِهَذَا صَوَّرَ القُرْآنُ العَلاَقَةَ الزَّوْجِيَّةَ بِقَوْلِهِ: ﴿هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَأَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّ﴾ (البقرة: ١٨٧). فَاللِّبَاسُ يَسْتُرُ، وَيَقِي، وَيُجَمِّلُ؛ وَهَكَذَا يَنَبَغِي أَنْ يَكُونَ الزَّوْجَانِ لِبَعْضِهِمَا سِتْرًا وَأَمَانًا. فَالاحْتِشَامُ رَحْمَةٌ سَابِغَةٌ تَظَلَّلُ الأُسْرَةَ كُلَّهَا.

الفَصْلُ الثَّالِثُ: ثَقَافَةُ الاِسْتِعْرَاضِ وَكَرَامَةُ المَرْأَةِ وَحِمَايَةُ الأُسْرَةِ

تُقَاسُ حَضَارَاتُ الأُمَمِ بِمَوْقِفِهَا مِنَ المَرْأَةِ؛ فَمِنْ حَضَارَةٍ تَرْفَعُ قَدْرَهَا بِالعِلْمِ وَالأَخْلاَقِ، إِلَى أُخْرَى تَخْتَزِلُهَا فِي مَظْهَرِهَا وَجَسَدِهَا.
وَاليَوْمَ تَعْمَلُ ثَقَافَةُ الاِسْتِهْلاَكِ العَالَمِيَّةُ عَلَى جَعْلِ المَرْأَةِ وَسِيلَةً إِعْلاَنِيَّةً لِجَذْبِ الانْتِبَاهِ وَتَحْقِيقِ الأَرْبَاحِ فِي مَجَالاَتِ الدِّعَايَةِ وَالموضَةِ.[13] وَيُدَّعَى أَنَّ فِي ذَلِك “تَكْرِيمًا”، بَيْنَمَا هُوَ فِي الحَقِيقَةِ تَسْلِيعٌ لِلْجَسَدِ وَإِلْغَاءٌ لِلشَّخْصِيَّةِ.
أَمَّا الإِسْلاَمُ فَقَدْ جَعَلَ المَنَاطَ فِي الكَرَامَةِ الإِنْسَانِيَّةِ المُشْتَرَكَةِ: ﴿وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ﴾ (الإسراء: ٧٠). فَالْمَرْأَةُ تُعَزُّ بِدِينِهَا، وَعِلْمِهَا، وَعِفَّتِهَا، لا بِمَقْدَارِ مَا تَكْشِفُهُ مِنْ جَسَدِهَا.
الخُصُوصِيَّةُ حُرْمَةٌ مَعْنَوِيَّةٌ
لا تَقْتَصِرُ المَحْرَمِيَّةُ فِي الإِسْلاَمِ عَلَى سَتْرِ البَدَنِ، بَلْ تَمْتَدُّ لِتَشْمَلَ المَحْرَمِيَّةَ فِي النَّظَرِ، وَالقَوْلِ، وَالبَيْتِ، وَالقَلْبِ. فَالْعَيْنُ إِذَا لَمْ تُصَنْ، هَانَ صِيَانَةُ الجَسَدِ. وَلِهَذَا كَانَ غَضُّ البَصَرِ مَسْؤُولِيَّةً مُشْتَرَكَةً بَيْنَ الرَّجُلِ وَالمَرْأَةِ لِحِمَايَةِ الحِصْنِ الأُسَرِيِّ.[14]
لِمَنْ تَحْفَظُ المَرْأَةُ زِينَتَهَا؟
إِنَّ الزِّينَةَ وَالجَمَالَ نِعْمَةٌ أَوْدَعَهَا اللهُ فِي المَرْأَةِ، وَوَفْقَ المَنْهَجِ القُرْآنِيِّ فَإِنَّ الأَوْلَى أَنْ تُصَانَ هَذِهِ الزِّينَةُ لِزَوْجِهَا فِي إِطَارِ الحَلاَلِ. فَالزَّوَاجُ سَكَنٌ وَمَوَدَّةٌ:
﴿وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً﴾ (الروم: ٢١)

فَالْمَوَدَّةُ وَالرَّحْمَةُ تُغَذَّيَانِ بِالاهْتِمَامِ المُتَبَادَلِ، وَالنَّظَافَةِ، وَحُسْنِ العِشْرَةِ. وَمِنْ هُنَا كَانَ حِرْصُ النَّبِيِّ (ﷺ) عَلَى التَّطَيُّبِ وَالتَّجَمُّلِ فِي البَيْتِ، وَكَانَ ابْنُ عَبَّاسٍ (رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا) يَقُولُ: «إِنِّي أُحِبُّ أَنْ أَتَزَيَّنَ لِلْمَرْأَةِ كَمَا أُحِبُّ أَنْ تَتَزَيَّنَ لِي».[15] فَالْمَسْؤُولِيَّةُ زَوْجِيَّةٌ مُتَكَامِلَةٌ.
ضَرَرُ الاِسْتِعْرَاضِ يَعُودُ عَلَى الصَّاحِبِ
إِنَّ بَثَّ الخُصُوصِيَّاتِ وَاسْتِعْرَاضَ الأَجْسَادِ يَعُودُ نَفْسِيًّا بِالضَّرَرِ عَلَى المَرْءِ نَفْسِهِ؛ إِذْ يُصْبِحُ رَهِينَةً لِلتَّقْيِيمِ الخَارِجِيِّ، مِمَّا يُؤَدِّي إِلَى الاِضْطِرَابِ وَقِلَّةِ الرِّضَا عَنِ الذَّاتِ، وَهُوَ مَا تُؤَكِّدُهُ الدِرَاسَاتُ النَّفْسِيَّةُ الحَدِيثَةُ.[16]
بَيْنَمَا يَمْنَحُ الإِسْلاَمُ المَرْءَ الطَّمَأْنِينَةَ؛ لأَنَّهُ يَعْلَمُ أَنَّ القِيمَةَ الحَقِيقِيَّةَ هِيَ بِمَا يَعْلَمُهُ اللهُ مِنْ سَرِيرَتِهِ لا بِمَا يَرَاهُ النَّاسُ مِنْ ظَاهِرِهِ.

الفَصْلُ الرَّابِعُ: الآثَارُ المَدَمِّرَةُ لِثَقَافَةِ التَّبَرُّجِ عَلَى الأُسْرَةِ وَالنَّسْلِ
تَسْتَهْدِفُ أَحْكَامُ الإِسْلاَمِ حِمَايَةَ المَجْمُوعِ كَمَا تَحْمِي الفَرْدَ؛ فَمَتَى صَلَحَتِ الأُسْرَةُ صَلَحَ المُجْتَمَعُ.[17]
وَكَثِيرٌ مِنَ التَّشْرِيعَاتِ، وَإِنْ بَدَتْ فَرْدِيَّةً، بَيْدَ أَنَّ آثَارَهَا اجْتِمَاعِيَّةٌ بَالِغَةٌ. فَالصَّلاَةُ وَالزَّكَاةُ وَالعِفَّةُ وَالحَيَاءُ كُلُّهَا دَعَائِمُ لِلاِسْتِقْرَارِ العَامِّ.
فِرْيَةُ “الفَرْدِيَّةِ المُطْلَقَةِ”
مِنْ أَخْطَرِ المَفَاهِيمِ المُعَاصِرَةِ القَوْلُ: “هَذَا جَسَدِي وَهَذِهِ حَيَاتِي وَلا أُؤْذِي أَحَدًا”. وَهَذَا كَلاَمٌ يُغْفِلُ الطَّبِيعَةَ الاِجْتِمَاعِيَّةَ لِلإِنْسَانِ؛ إِذْ لا يَعِيشُ المَرْءُ مُنْفَصِلاً عَنْ مَنُ حَوْلِهِ. إِهْمَالُ الآبَاءِ أَوْ الأُمَّهَاتِ أَوْ المُرَبِّينَ يَمْتَدُّ أَثَرُهُ إِلَى جِيلٍ كَامِلٍ. وَلِهَذَا لا يُمْكِنُ اعْتِبَارُ الاِسْتِهْتَارِ بِالمَحْرَمِيَّةِ شَأْنًا خَاصًّا لا يَعْنِي الآخَرِينَ.[18]
العَيْنُ بَرِيدُ القَلْبِ
بَدَأَ الأَمْرُ الإِلَهِيُّ بِغَضِّ البَصَرِ: ﴿قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ﴾ لأَنَّ النَّظَرَةَ سَهْمٌ يَنَفَذُ إِلَى القَلْبِ فَيُوَرِّثُ الفِكْرَةَ ثُمَّ الشَّهْوَةَ ثُمَّ الفِعْلَ. وَلِهَذَا قَالَ النَّبِيُّ (ﷺ) لِعَلِيٍّ (رَضِيَ اللهُ عَنْهُ): «لاَ تُتْبِعِ النَّظْرَةَ النَّظْرَةَ، فَإِنَّ لَكَ الأُولَى وَلَيْسَتْ لَكَ الآخِرَةُ» (أبو داود والترمذي).
فَكُلُّ مُؤْمِنٍ مَكَلَّفٌ بِحِفْظِ بَصَرِهِ وَلَوْ زَلَّ الآخَرُونَ، كَمَا أَنَّ كُلَّ مُؤْمِنَةٍ مَكَلَّفَةٌ بِالاحْتِشَامِ. وَلا يُعْفَى أَحَدٌ بِخَطَأِ غَيْرِهِ.
الأَطْفَالُ يَدْفَعُونَ الثَّمَنَ
حِينَمَا يَضْعُفُ الحَيَاءُ فِي المُجْتَمَعِ، يَكُونُ الأَطْفَالُ أَنَفَسَ مَنْ يَدْفَعُ الثَّمَنَ؛ فَهُمْ يَتَعَلَّمُونَ بِالقُدْوَةِ لا بِالنَّصِيَحَةِ. وَإِذَا تَنَاقَضَ القَوْلُ مَعَ الفِعْلِ فِي البَيْتِ نَشَأَ الجِيلُ عَلَى اضْطِرَابِ المَفَاهِيمِ.
وَلِهَذَا أَمَرَ اللهُ الآبَاءَ: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا﴾ (التحريم: ٦)، فَالرِعَايَةُ تَتَجَاوَزُ أَمْرَ المَعَاشِ إِلَى التَّرْبِيَةِ الإِيمَانِيَّةِ وَالأَخْلاَقِيَّةِ.[19]

الفَصْلُ الخَامِسُ: الزَّوْجَانِ أَمَانَةٌ: الحُبُّ وَالعِفَّةُ وَالوَفَاءُ عِمَادُ الأُسْرَةِ
الزَّوَاجُ فِي الإِسْلاَمِ مِيثَاقٌ غَلِيظٌ؛ يَجْمَعُ قَلْبَيْنِ عَلَى مَرْضَاةِ اللهِ، وَيَجْعَلُ كُلاًّ مِنَ الزَّوْجَيْنِ مَسْؤُولاً عَنْ سَكَنِ الآخَرِ وَعِفَّتِهِ. قَالَ (ﷺ) فِي حَجَّةِ الوَدَاعِ: «فَاتَّقُوا اللهَ فِي النِّسَاءِ فَإِنَّكُمْ أَخَذْتُمُوهُنَّ بِأَمَانَةِ اللهِ» (مسلم).
فَالزَّوْجَةُ لَيْسَتْ مِلْكًا، بَلْ هِيَ أَمَانَةٌ إِلَهِيَّةٌ تُ صَانُ وَلا تُهَانُ.[20]
الوَاجِبُ المُتَبَادَلُ فِي العِشْرَةِ
خَلَقَ اللهُ المَرْأَةَ بِطَبِيعَةٍ فِيهَا الرِّقَّةُ وَالجَمَالُ، وَخَلَقَ الرَّجُلَ بِطَبِيعَةٍ فِيهَا القَوَامَةُ وَالحِمَايَةُ.[21] وَهَذَا التَّكُونُ لَيْسَ لِلْمُفَاخَرَةِ، بَلْ لِلتَّكَامُلِ.
فَالمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ تَحْرِصُ عَلَى أَنْ تَكُونَ زِينَتُهَا وَبَشَاشَتُهَا لِزَوْجِهَا فِي المَقَامِ الأَوَّلِ. وَإِهْمَالُ البَيْتِ مَعَ العَنَايَةِ بِالظُهُورِ لِلأَجَانِبِ أَمْرٌ يُنَاقِضُ حِكْمَةَ الشَّرْعِ.[22]
وَفِي المَقَابِلِ، فَإِنَّ الرَّجُلَ مَأْمُورٌ أَيْضًا بِالتَّنَظُّفِ وَالتَّجَمُّلِ وَحُسْنِ الخُلُقِ لِزَوْجَتِهِ، وَلا يَجُوزُ لَهُ أَنْ يَرَى الجَفَاءَ وَالقَسْوَةَ مِنْ شِيَمِ الرُّجُولَةِ.[23] قَالَ (ﷺ): «خَيْرُكُمْ خَيْرُكُمْ لأَهْلِهِ وَأَنَا خَيْرُكُمْ لأَهْلِي» (الترمذي).[24]
المَعَاشَرَةُ المَعْرُوفَةُ عِبَادَةٌ
لَمْ يُلْغِ الإِسْلاَمُ دَافِعَ الشَّهْوَةِ، بَلْ سَامَى بِهِ إِذَا كَانَ فِي الحَلاَلِ، حَتَّى جَعَلَ فِي المَعَاشَرَةِ الزَّوْجِيَّةِ أِجْرًا وَصَدَقَةً (مسلم).[25]
فَالاِهْتِمَامُ بِالرَّغَبَاتِ المَشْرُوعَةِ بَيْنَ الزَّوْجَيْنِ ضَرُورَةٌ دِينِيَّةٌ وَنَفْسِيَّةٌ تَسُدُّ أَبْوَابَ الشَّيْطَانِ.[26]


الفَصْلُ السَّادِسُ: الثَّمَنُ الحَقِيقِيُّ لِثَقَافَةِ الاِسْتِعْرَاضِ: تٰآكُلُ الشَّخْصِيَّةِ وَضَيَاعُ المَحْرَمِيَّةِ
جُبِلَ الإِنْسَانُ عَلَى حُبِّ الثَّنَاءِ وَالقَبُولِ، وَلَكِنَّ المُنْحَرِفَ هُوَ أَنْ يَصِيرَ هَذَا الشَّغَفُ هُوَ المُحَرِّكَ الأَسَاسِيَّ لِلْحَيَاةِ، إِذْ يَتَحَوَّلُ المَرْءُ حِينَئِذٍ مِنْ مَقَامِ العُبُودِيَّةِ للهِ إِلَى إِرْضَاءِ جَمَاهِيرِ النَّاسِ.[27]
الاِشْتِهَاءُ لِلثَّنَاءِ فِطْرِيٌّ، وَالعَيْشُ لَهُ عُبُودِيَّةٌ
لا يَكْرَهُ الإِنْسَانُ الكَلِمَةَ الطَّيِّبَةَ، بَلْ يَفْرَحُ بِهَا. لَكِنَّ الكَارِثَةَ حِينَمَا تُصْبِحُ قِيمَتُهُ مَرْهُونَةً بِعَدَدِ “الإِعْجَابَاتِ” فِي الشَّاشَاتِ؛ إِذْ يَضِيعُ الإِخْلاَصُ وَتَحُلُّ مَكَانَهُ “الرِّيَاءُ” الَّذِي حَذَّرَ مِنْهُ الشَّرْعُ.[28]
الاِعْتِيَادُ يُضْعِفُ الحَسَاسِيَّةَ
كُلَّمَا تَكَرَّرَ المَنْهِيُّ عَنْهُ، أَلِفَتْهُ النُّفُوسُ. فَمَتَى كَثُرَ التَّبَرُّجُ فِي المَجْمَعِ، قَلَّتْ الهَيْبَةُ، وَضَعُفَ الحَيَاءُ، وَصَارَ المُنْكَرُ مَعْرُوفًا مَأْلُوفًا.[29]
وَلِهَذَا قَالَ تَعَالَى: ﴿وَلا تَقْرَبُوا الزِّنَى﴾ (الإسراء: ٣٢)، فَنَهَى عَنِ الدَّوَاعِي وَالخُطُوَاتِ قَبْلَ الفِعْلِ.
كَمَالُ المَرْأَةِ فِي شَخْصِيَّتِهَا
تَسْعَى ثَقَافَةُ العَصْرِ إِلَى أَنْ تُقَيَّمَ المَرْأَةُ بِشَكْلِهَا، بَيْنَمَا يُرِيدُ الإِسْلاَمُ لَهَا أَنْ تُقَيَّمَ بِعَقْلِهَا، وَدِينِهَا، وَعِلْمِهَا، وَأَثَرِهَا الصَّالِحِ. فَالْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ كَنْزٌ لِأُسْرَتِهَا وَأُمَّتِهَا.[30]

الفَصْلُ السَّابِعُ: السَبِيلُ إِلَى إِعَادَةِ بِنَاءِ الأُسْرَةِ المُسْلِمَةِ
إِنَّ الأَخْطَارَ الَّتِي تَهْدِدُ الأُسْرَةَ لَيْسَتْ كُلُّهَا خَارِجِيَّةً، بَلْ يَبْدَأُ التَّهْدِيدُ مِنْ دَاخِلِ البُيُوتِ حِينَمَا نَتَغَاضَى عَنْ هِدَايَةِ القُرْآنِ وَالسُّنَّةِ.[31]
الأَخْلاَقُ هِيَ الحَامِي لِلأُسْرَةِ
لا تَسْتَطِيعُ القَوَانِينُ المَجَرَّدَةُ أَنْ تُكْرِهَ القُلُوبَ عَلَى المَحَبَّةِ. فَالعَقْدُ سَهْلٌ، لَكِنَّ اسْتِمْرَارَهُ يَحْتَاجُ الصَبْرَ وَالتَّقْوَى. فَالْمَوَدَّةُ وَالرَّحْمَةُ هُمَا المِلَاطُ الحَقِيقِيُّ الَّذِي يَمْسِكُ البَيْتَ.
البَيْتُ مَهْدُ الحَضَارَةِ
فِي البَيْتِ تُبْنَى الحَضَارَاتُ. وَالأَطْفَالُ يَتَأَثَّرُونَ بِأَفْعَالِ الآبَاءِ قَبْلَ أَقْوَالِهِمْ. فَإِذَا غَابَ الدِينُ وَالحَيَاءُ فِي البَيْتِ، صَعُبَ تَعْوِيضُهُ فِي المَدْرَسَةِ.[32]
الأُمُّ وَالأَبُ رُكْنَانِ لا غِنَى عَنْهُمَا
تُوَزَّعُ المَسْؤُولِيَّاتُ فِي الإِسْلاَمِ بِتَكَامُلٍ؛ فَالرَّجُلُ حَامٍ وَمُنْفِقٌ، وَالأُمُّ مَؤْوًى لِلشَّفَقَةِ وَالتَّرْبِيَةِ. وَلا يُمْكِنُ لأَحَدِهِمَا أَنْ يَسُدَّ مَسَدَّ الآخَرِ الكَامِلِ.[33]
أُصُولٌ لِبَيْتٍ سَعِيدٍ
1 أَنْ يَكُونَ رِضَا اللهِ هُوَ الغَايَةَ العُلْيَا.
2 التَّكَمُّلُ لا التَّصَادُمُ بَيْنَ الزَّوْجَيْنِ.
3 التَّغَاضِي عَنِ الهَفَوَاتِ.
4 صِيَانَةُ حُرْمَةِ البَيْتِ وَخُصُوصِيَّاتِهِ.
5 أَنْ لا تَشْغَلَ الشَّاشَاتُ الزَّوْجَيْنِ عَنْ بَعْضِهِمَا.
6 التَّعْبِيرُ عَنِ المَحَبَّةِ بِالقَوْلِ وَالعَمَلِ.
7 الاقْتِدَاءُ بِالسُّنَّةِ فِي الحَيَاةِ اليَوْمِيَّةِ.[34]

الخَاتِمَةُ
النَّفْسُ أَمْ الوَحْيُ؟ خِيَارٌ يَوْمِيٌّ
إِنَّ تَارِيخَ البَشَرِيَّةِ يُؤَكِّدُ أَنَّ سُقُوطَ الأُمَمِ أَوْ نَهْضَتَهَا يَبْدَأُ مِنْ صَلاَحِ القُلُوبِ أَوْ فَسَادِهَا. فَإِذَا اسْتَنَارَتْ القُلُوبُ بِالوَحْيِ، زَكَا العَقْلُ، وَانْقَادَتْ النَّفْسُ، وَصَلَحَتْ الأُسْرَةُ، وَاسْتَقَرَّ المُجْتَمَعُ.
وَهَذَا المَقَالُ لَيْسَ جَدَلاً عَنْ الحِجَابِ بِمَفْهُومِهِ المَادِيِّ فَحَسْبُ، بَلْ هُوَ نِدَاءٌ لِلصِّرَاعِ الأَزَلِيِّ بَيْنَ العَقْلِ وَالهَوَى، وَالوَحْيِ وَالشَّيْطَانِ، وَالعِفَّةِ وَالتَّبَرُّجِ، وَالعِزَّةِ وَالذِلَّةِ.
وَهِيَ مَعْرَكَةٌ مُشْتَرِكَةٌ لِلرَّجُلِ وَالمَرْأَةِ عَلَى حَدٍّ سَوَاءٍ؛ إِذْ كُلٌّ مَكَلَّفٌ، وَكُلٌّ يَقِفُ مَسْؤُولاً بَيْنَ يَدَيِ اللهِ.
نِدَاءٌ إِلَى المَرْأَةِ المُسْلِمَةِ
يَا أَمَةَ اللهِ… إِنَّ مَا وَهَبَكِ اللهُ مِنْ جَمَالٍ وَزِينَةٍ أَمَانَةٌ، فَلاَ تَجْعَلِيهَا طُعْمًا لِلأَعْيُنِ اللاهِيَةِ، بَلْ صُونِيهَا بِالتَّقْوَى. فَإِنَّ الزِّينَةَ الحَقِيقِيَّةَ هِيَ الدِينُ، وَالحَيَاءُ، وَالعَفَافُ، وَالعِلْمُ، وَهِيَ زِينَةٌ لا تَبْلَى بِالمَشِيبِ وَلا تَزُولُ بِالمَوْتِ.
نِدَاءٌ إِلَى الرَّجُلِ المُسْلِمِ
أَيُّهَا الأَخُ الكَرِيمُ… كُنْ سَكَنًا لِأَهْلِكَ، احْفَظْ بَصَرَكَ وَلِسَانَكَ، وَقُدْ بَيْتَكَ بِالرَّحْمَةِ لا بِالقَسْوَةِ. وَاعْلَمْ أَنَّ الشَّهَامَةَ فِي الأَمَانَةِ وَالتَّقْوَى وَحُسْنِ العِشْرَةِ.
نِدَاءٌ إِلَى الآبَاءِ وَالأُمَّهَاتِ
عَلِّمُوا أَبْنَاءَكُمْ الخُلُقَ وَالتَّقْوَى قَبْلَ الشَّهَادَاتِ، وَكُونُوا لَهُمْ قُدْوَةً حَيَّةً فِي الحَيَاءِ وَالصِّدْقِ.
نِدَاءٌ إِلَى الشَّبَابِ
يَا أَيُّهَا الشَّابُ… لا تَغُرَّنَّكَ شِعَارَاتُ العَصْرِ؛ فَالْعِزَّةُ فِي رِضَا اللهِ لا فِي تَصْفِيقِ الخَلْقِ.

كَلِمَةٌ أَخِيرَةٌ
إِنَّ النَّفْسَ عَدُوٌّ قَرِيبٌ، وَالشَّيْطَانَ يَتَرَبَّصُ بِهَا. وَالعَقْلُ عِنْدَمَا يَضِلُّ عَنِ الوَحْيِ يَصِيرُ الذَّكَاءُ وَبَالاً عَلَيْهِ.
إِنَّ حَاجَةَ البَشَرِيَّةِ اليَوْمَ لَيْسَتْ إِلَى مَزِيدٍ مِنَ الآلاَتِ أَوْ الاسْتِهْلاَكِ، بَلْ إِلَى مَزِيدٍ مِنَ الإِيمَانِ، وَالحَيَاءِ، وَالعِفَّةِ، وَاسْتِقْرَارِ البُيُوتِ، وَالعَوْدَةِ إِلَى القُرْآنِ وَالسُّنَّةِ.
وَنَخْتِمُ بِمَا بَدَأْنَا بِهِ:
حِلْفُ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ يُذِلُّ الإِنْسَانَ وَيُخْزِيهِ، وَحِلْفُ العَقْلِ وَوَحْيِ اللهِ يُعِزُّهُ وَيُرْقِيهِ.
وَهَذِهِ الحَقِيقَةُ ثَابِتَةٌ فِي المَاضِي وَالحَاضِرِ وَالمُسْتَقْبَلِ؛ لأَنَّهَا سُنَّةُ اللهِ فِي الخَلْقِ وَالهِدَايَةِ.[35]

إِعْدَادُ: أَحْمَدَ ضِيَاءِ إِبْرَاهِيمْ أُوغْلُو
٢٩.٠٧.٢٠٢٦ – أُوف (OF)

الهوامش والمراجع
[١] ابن تيمية. (١٩٩١). درء تعارض العقل والنقل (ج ١، ص ٨٠-١١٢). جامعة الإمام محمد بن سعود الإسلامية؛ قره داغ، م. (٢٠١٨). علاقة الوحي بالعقل ومسألة اليقين في المعرفة. مجلة كلية الإلهيات، ٢٣(٢)، ٤٥-٦٨.
[٢] ابن قيم الجوزية. (١٩٩٨). مفتاح دار السعادة (ج ١، ص ١٣٧-١٨٨). دار الكتب العلمية؛ أكيوز، ي. (٢٠٢٠). التمييز الفلسفي والأخلاقي بين الذكاء والعقل. مجلة الدراسات الإسلامية، ٤٤، ١١٢-١٣٥.
[٣] الغزالي، أ. ح. (١٩٩٣). إحياء علوم الدين (“كتاب رياضة النفس” و”كتاب شرح عجائب القلب”). دار المعرفة.
[٤] ابن الجوزي. (١٩٨٩). تلبيس إبليس (ص ١٨٠-٢١٠). دار الكتب العلمية؛ توينجي، ج. م. (٢٠١٨). جيل الأنا: النرجسية ومستحدثات العصر الرقمي (ترجمة: أ. يلماز). منشورات إلتشيم.
[٥] الشاطبي، إ. إ. (١٩٩٧). الموافقات (ج ٢، ص ١١٠-١٤٥). دار ابن عفان.
[٦] الرازي، ف. (١٩٩٩). مفاتيح الغيب (التفسير الكبير) (ج ٢٣، ص ١٧٥-١٩٠). دار إحياء التراث العربي.
[٧] القرطبي، م. أ. (٢٠٠٦). الجامع لأحكام القرآن (ج ١٥، ص ٢١٠-٢٣٥). مؤسسة الرسالة.
[٨] ابن كثير، إ. ع. (١٩٩٩). تفسير القرآن العظيم (ج ٦، ص ٤٠-٥٨). دار طيبة.
[٩] البغوي، ح. م. (١٩٩٧). معالم التنزيل في تفسير القرآن (ج ٦، ص ٣٧٠-٣٨٥). دار طيبة.
[١٠] الطبري، م. ج. (٢٠٠١). جامع البيان عن تأويل آي القرآن (ج ١٩، ص ١٢٠-١٤٥). هجر للطباعة والنشر.
[١١] ابن حجر العسقلاني. (١٣٧٩). فتح الباري بشرح صحيح البخاري (ج ١٠، ص ٢٥٠-٢٧٥). دار المعرفة؛ خان، ب. (٢٠٢١). ثقافة الاستعراض في وسائل التواصل الاجتماعي وتحول مفهوم الخصوصية. مجلة المجتمع والإنسان، ١٢(١)، ٨٩-١٠٧.
[١٢] النووي، ي. ش. (١٣٩٢). المنهاج شرح صحيح مسلم بن الحجاج (ج ١٠، ص ١١٥-١٣٠). دار إحياء التراث العربي.
[١٣] ابن قيم الجوزية. (١٩٨٦). إغاثة اللهفان من مصايد الشيطان (ج ١، ص ٩٠-١١٥). دار المعرفة؛ فريدريكسون، ب. ل.، وروبيرتس، ت. أ. (١٩٩٧). نظرية التسنيع: نحو فهم التجارب المعيشية للمرأة ومخاطر الصحة النفسية. مجلة علم نفس المرأة الفصلية، ٢١(٢)، ١٧٣-٢٠٦.
[١٤] ابن مفلح، م. (١٩٩٩). الآداب الشرعية والمنح المرعية (ج ٢، ص ٤٥-٧٠). مؤسسة الرسالة.
[١٥] ابن أبي شيبة، ع. م. (١٤٠٩). المصنف في الأحاديث والآثار (ج ٤، ص ١٨٠-١٩٥). مكتبة الرشد.
[١٦] جمعية علم النفس الأمريكية (APA). (٢٠١٨). تقرير فرقة العمل المعنية بالتسقيع الجنسي للفتيات. منشورات APA؛ هوكلكلي، ح. (٢٠١٩). نمو الذات والقيم الأخلاقية من منظور علم النفس الديني. منشورات تعليم القيم.
[١٧] الشاطبي، إ. إ. (١٩٩٧). الموافقات (ج ٢، ص ٣٠٠-٣٢٥). دار ابن عفان.
[١٨] ابن عاشور، م. ط. (٢٠٠١). مقاصد الشريعة الإسلامية (ص ١٥٠-١٨٥). دار النفائس؛ البايرك، أ. (٢٠٢٢). مفهوم الخصوصية في سياق المسؤولية المجتمعية. مجلة الدراسات الإلهية، ٥٧، ٦٥-٨٨.
[١٩] الطبري، م. ج. (٢٠٠١). جامع البيان عن تأويل آي القرآن (ج ٢٣، ص ٤٨٠-٤٩٥). هجر للطباعة والنشر.
[٢٠] النووي، ي. ش. (١٩٩٨). رياض الصالحين من كلام سيد المرسلين (ص ١١٠-١٢٥). دار الفكر.
[٢١] ابن قيم الجوزية. (١٩٧١). تحفة المودود بأحكام المولود (ص ٢١٠-٢٣٠). دار الكتب العلمية.
[٢٢] الغزالي، أ. ح. (١٩٩٣). إحياء علوم الدين (“كتاب آداب النكاح”، ج ٢، ص ٣٥-٦٠). دار المعرفة.
[٢٣] القرطبي، م. أ. (٢٠٠٦). الجامع لأحكام القرآن (ج ٣، ص ١٢٠-١٢٥). مؤسسة الرسالة.
[٢٤] ابن حجر الهيتمي. (١٩٨٧). الزواجر عن اقتراف الكبائر (ج ٢، ص ٣٠-٥٥). دار الفكر.
[٢٥] النووي، ي. ش. (١٣٩٢). المنهاج شرح صحيح مسلم بن الحجاج (ج ٧، ص ٩٠-١٠٢). دار إحياء التراث العربي.
[٢٦] ابن قيم الجوزية. (١٩٩٨). زاد المعاد في هدي خير العباد (ج ٢، ص ١٣٠-١٦٠). مؤسسة الرسالة.
[٢٧] الغزالي، أ. ح. (١٩٩٣). إحياء علوم الدين (“كتاب الرياء” و”كتاب الإخلاص”، ج ٣، ص ٢٨٠-٣٢٠). دار المعرفة.
[٢٨] ابن رجب الحنبلي. (٢٠٠١). جامع العلوم والحكم (ج ١، ص ٦٥-٩٠). مؤسسة الرسالة.
[٢٩] ابن الجوزي. (١٩٨٩). تلبيس إبليس (ص ٢٣٠-٢٥٠). دار الكتب العلمية.
[٣٠] الشنقيطي، م. أ. (١٩٩٥). أضواء البيان في إيضاح القرآن بالقرآن (ج ٦، ص ١٨٠-٢١٥). دار الفكر.
[٣١] السعدي، ع. ن. (٢٠٠٠). تيسير الكريم الرحمن في تفسير كلام المنان (ص ٦١٠-٦٣٥). مؤسسة الرسالة.
[٣٢] ابن جماعة، ب. إ. (٢٠١٢). تذكرة السامع والمتكلم في أدب العالم والمتعلم (ص ٨٠-١٠٥). دار البشائر الإسلامية.
[٣٣] السباعي، م. (١٩٩٩). المرأة بين الفقه والقانون (ص ٧٥-١١٠). دار الوراق.
[٣٤] القرضاوي، ي. (٢٠١٢). الحلال والحرام في الإسلام (ص ١٧٠-٢٠٥). مكتبة وهبة.
[٣٥] الزحيلي، و. (١٩٩١). التفسير المنير في العقيدة والشريعة والمنهج (ج ١٤، ص ٣١٠-٣٣٥). دار الفكر المعاصر؛ الزحيلي، و. (١٩٨٥). الفقه الإسلامي وأدلته (ج ٩، ص ٤٠-٧٥). دار الفكر.