Yüz Çevirip Geçtiğimiz Gökte ve Yerdeki Nice Âyetleri Fark Edebilmek
Giriş
İnsan, gözlerini açtığı andan itibaren kendisini büyük bir âlemle karşı karşıya bulur. Başını kaldırdığında gökyüzünü, ayı, güneşi ve yıldızları; yere baktığında dağları, denizleri, nehirleri, ağaçları, bitkileri ve canlıları görür. Kendi bedenine yöneldiğinde ise bundan çok daha yakın ve hayret verici bir âlemle karşılaşır.
Fakat görmek ile fark etmek aynı şey değildir.
İnsan gökyüzüne bakabilir; fakat gökyüzünün taşıdığı sırları merak etmeyebilir. Denize bakabilir; fakat onun derinliklerindeki hayatı araştırmayı düşünmeyebilir. Bir ağacı seyredebilir; fakat bir çekirdeğin nasıl olup da kök, gövde, dal, yaprak, çiçek ve meyve hâline geldiğini sorgulamayabilir. Kendi bedenini taşıdığı hâlde, bu bedenin nasıl meydana geldiğini, nasıl çalıştığını ve nasıl kendisini yenilediğini düşünmeden ömrünü geçirebilir.
Kur’ân-ı Kerîm ise insanı yalnızca bakmaya değil, görmeye; yalnızca görmeye değil, düşünmeye; yalnızca düşünmeye değil, ibret almaya çağırmaktadır.
Yûsuf Sûresi’nde şöyle buyurulur:
﴿وَكَأَيِّنْ مِنْ آيَةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ﴾
“Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki onların yanından yüz çevirerek geçerler.” [Yûsuf, 12/105]
Âyet-i kerîmede geçen “âyet” kelimesi burada yalnız Kur’ân âyetleri mânasında değildir. Allah’ın varlığına, birliğine, kudretine, ilmine ve hikmetine delâlet eden göklerdeki ve yerdeki nice işaretleri, delilleri ve ibret vesilelerini içine almaktadır. Kur’ân Yolu Tefsiri’nde de bu âyetin, insanın kendi varlığında ve dış dünyada Allah’ın varlığına, birliğine, ilmine, kudretine ve hikmetine işaret eden deliller bulunduğuna; insanın bunları düşünüp tabiatta hüküm süren kanunları keşfetmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir.[1]
Demek ki insanın önünden geçen şey yalnızca bir manzara değildir. Gök ve yer, okunmayı bekleyen büyük bir kitaptır.
Buradaki asıl mes’ele şudur:
Biz bu kitabı okuyabiliyor muyuz?
Fakat kâinatı okumaktan söz ederken daha temel bir mes’eleyi de doğru ortaya koymak gerekir:
İnsan bilgiye nasıl ulaşır ve ulaştığı bilginin doğruluğunu nasıl ölçer?
İnsanın bilgi edinmesinde başlıca üç alan öne çıkar: duyu, akıl ve vahiy.
Duyu ve akıl, insanın bilgi edinmesinin temel vasıtalarıdır. İnsan görür, işitir, dokunur, gözlemler; ardından aklıyla bunlar arasında bağlantılar kurar, karşılaştırır, muhakeme eder, sonuçlara ulaşır. Fakat insanın duyuları da aklı da yanılabilir. İnsan bazen gördüğünü yanlış anlayabilir; bazen eksik gözlem yapabilir; bazen de doğru bilgilerden yanlış sonuçlar çıkarabilir.
Vahiy ise Allah Teâlâ’dan gelen, hakikati bildiren ve insanı yanılmayan ilâhî bilgiyle buluşturan bilgi kaynağıdır.
Bu sebeple mü’min için duyu ve akıl vazgeçilmez bilgi vasıtalarıdır; fakat bunların üzerinde nihâî ölçü vahiydir.
İşte bu nokta, kâinatı okumaya dair bütün mes’eleyi doğru bir zemine oturtmaktadır.
Çünkü Müslüman, kâinata bakar; aklıyla düşünür; araştırır; tecrübe eder; keşfeder. Fakat bütün bunları Allah’tan bağımsız ve vahiyden kopuk bir bilgi anlayışı içinde yapmaz.
Kur’ân’ın kavlî âyetlerini okuduğu gibi kâinattaki kevnî âyetleri de okumaya çalışır.
Böylece vahyi okuyan akıl ile kâinatı okuyan akıl birbirinden kopmaz.
İşte bu makalenin asıl mes’elesi budur.
Kâinata bakmakla yetinen insan ile kâinatı okuyarak ilim, keşif ve üretim ortaya koyan insan arasındaki fark nedir?
Ve daha önemlisi:
Müslüman, Allah’ın gökte ve yerde sergilediği nice âyetlerin yanından sadece seyrederek mi geçecektir; yoksa onları okuyup insanlığın faydasına dönüştürecek bir ilim ve medeniyet gayreti mi gösterecektir?
I. Âyet Sadece Okunan Değil, Görülen ve Okunan Bir Hakikattir
“Âyet” kelimesi işaret, alâmet, delil ve ibret mânalarını taşır. Kur’ân-ı Kerîm’de hem vahiy âyetleri hem de Allah’ın kudretini gösteren kevnî deliller için bu kavram kullanılmaktadır.
Bu bakımdan kâinatı dikkatle seyreden bir insan, aslında sayısız âyetle karşı karşıyadır.
Güneş bir âyettir.
Ay bir âyettir.
Gece ve gündüz birer âyettir.
Yağmur bir âyettir.
Toprağın bağrından çıkan hayat bir âyettir.
İnsanın yaratılışı bir âyettir.
Doğum, ölüm, hayat, rızık, akıl, hafıza, görme, işitme, konuşma ve düşünme de insanı hayrete sevk eden nice âyetlerdir.
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴿وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ﴾
“Yeryüzünde kesin bilgi ve inanç sahipleri için nice deliller vardır. Kendi nefislerinizde de öyle. Hâlâ görmüyor musunuz?” [Zâriyât, 51/20-21]
Buradaki “أَفَلَا تُبْصِرُونَ” ifadesi son derece dikkat çekicidir:
“Hâlâ görmüyor musunuz?”
İnsanların gözleri vardır. Fakat Kur’ân, gözün görmesinden daha ileri bir görme biçimine işaret etmektedir.
Göz görüntüyü alır; akıl o görüntü üzerinde düşünür; tefekkür ise insanı mânaya ve hakikate götürür.
Bir yıldızı görmek başka, yıldızların hareketlerini incelemek başkadır.
Bir ağacı görmek başka, onun hayatını mümkün kılan nizâmı araştırmak başkadır.
Bir insanı görmek başka, insan bedeninin yaratılışındaki hikmeti anlamaya çalışmak başkadır.
Bu sebeple görmek, ilmin ilk kapılarından biridir; fakat son merhalesi değildir.
II. Bilginin Kaynakları: Duyu, Akıl ve Vahiy
İnsan bilgiye çeşitli yollarla ulaşır.
Duyu, dış dünyayı tanımamıza imkân verir.
Akıl, duyular vasıtasıyla elde edilen veriler üzerinde düşünmemizi, karşılaştırma yapmamızı, sebep-sonuç ilişkilerini araştırmamızı ve sonuçlara ulaşmamızı sağlar.
Vahiy ise insanın kendi imkânlarıyla ulaşamayacağı hakikatleri Allah Teâlâ’nın bildirmesidir.
Bu üç alan birbirinden tamamen kopuk değildir.
İnsan gökyüzüne bakar.
Bu bakış duyu ile gerçekleşir.
Gördüğü şey üzerinde düşünür.
Bu düşünme akılla gerçekleşir.
Fakat Allah’ın varlığı, birliği, kudreti, insanın yaratılış gayesi, âhiret ve insanın kulluk mes’uliyeti gibi duyularla bütünüyle kavranamayacak hakikatlerde vahyin rehberliğine ihtiyaç vardır.
Burada önemli olan şudur:
Duyular bilgi edinmenin vasıtasıdır; fakat yanılabilir. Akıl bilgi edinmenin ve değerlendirme yapmanın temel vasıtasıdır; fakat o da yanılabilir. Vahiy ise Allah Teâlâ’dan geldiği kesin olan ve hakikati bildiren ilâhî bilgi kaynağıdır.
Bu sebeple akıl vahyin rakibi değildir.
Bilakis akıl, vahyi anlamanın ve onun gösterdiği hakikatler üzerinde düşünmenin de temel nimetlerinden biridir.
Kur’ân’ın insanı defalarca akletmeye, tefekkür etmeye, tedebbür etmeye ve nazar etmeye çağırması bunun açık göstergesidir.
Ancak aklın büyüklüğü, kendisini mutlak ölçü zannetmesinde değil; kendi sınırını bilmesindedir.
Akıl Allah’ın bir nimetidir.
Vahiy ise Allah’ın insanlığa rahmetidir.
Akıl kâinattaki delilleri okuyabilir.
Vahiy ise akla hakikatin ölçüsünü gösterir.
Bu sebeple Müslümanın ilim anlayışı ne aklı küçümser ne de aklı ilâhlaştırır.
Duyuyu kullanır.
Aklı kullanır.
Tecrübeye başvurur.
Araştırır.
Fakat bütün bunları vahyin rehberliğinde ve hakikatin ölçüsü içinde yapar.
III. Ümmî Peygamber ve Vahyin İnşa Ettiği İlim
Bu noktada Hz. Peygamber’in (SAV) ilmî makamını doğru anlamak son derece önemlidir.
Resûlullah (SAV) beşerî eğitim ve tahsil yollarından geçmiş bir âlim değildi. Kur’ân’ın ifadesiyle ümmî idi.
Fakat ümmî oluşu onun ilmî seviyesinin düşük olduğunu değil, getirdiği vahyin beşerî bir tahsilin ve insanlardan alınmış bir eğitimin mahsulü olmadığını göstermektedir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
﴿هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ﴾
“O, ümmîler arasında kendilerinden bir peygamber gönderendir. O, onlara Allah’ın âyetlerini okur, onları arındırır, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretir…” [Cuma, 62/2]
Burada son derece dikkat çekici bir hakikat vardır:
Hz. Peygamber (SAV) insanlardan öğrenen değil, Allah’ın kendisine öğrettiği hakikatleri insanlara öğreten bir Resûldür.
Onun ilminin kaynağı beşerî bir tahsil değil, vahiydir.
Allah Teâlâ ayrıca şöyle buyurur:
﴿وَأَنْزَلَ اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ﴾
“Allah sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir.” [Nisâ, 4/113]
Bu sebeple Hz. Peygamber (SAV), yalnız kavlî âyetleri tebliğ eden bir Resûl değildir.
O, vahyin terbiyesiyle yetişmiş; Allah’ın kendisine öğrettiği Kitap ve hikmet ile insanlığı eğitmiş; kâinattaki kevnî âyetleri de en doğru şekilde okuyup insanlara göstermiş müstesna bir muallimdir.
İnsanın ulaşabileceği en yüksek ilmî ve ahlâkî seviyenin Peygamber Efendimizde (SAV) birleşmesi de bu sebeple tesadüf değildir.
O, vahyin muhatabıdır.
Vahyin öğretmenidir.
İnsanlığın en büyük muallimidir.
IV. Hz. Âişe Validemiz: Peygamber Mektebinin Müstesna Talebesi
Hz. Peygamber’in (SAV) eğitiminden geçen insanların ilmî seviyeleri de bu bakımdan dikkat çekicidir.
Bunun en müstesna misallerinden biri Hz. Âişe (RA) validemizdir.
Genç yaşta Resûlullah (SAV) ile evlenen Hz. Âişe, Peygamber hanesinde vahyin ve sünnetin terbiyesinden geçmiş; güçlü zekâsı, hâfızası, anlayışı ve ilmî kabiliyeti sayesinde sahâbe arasında seçkin bir mevkiye ulaşmıştır.
Hz. Âişe (RA), yalnız Resûlullah’ın (SAV) hayatına dair bilgileri nakleden bir râvi değildir.
O, Kur’ân’ı ve sünneti anlayan, hadisler arasındaki mânaları değerlendiren, sorular soran, meseleleri müzakere eden, hüküm çıkaran ve kendisine fetva sorulan büyük bir âlimdir.
Ashâb-ı kirâmın ve tâbiîn âlimlerinin kendisine müracaat etmesi, onun ilmî seviyesinin müşahhas bir göstergesidir.
Burada üzerinde düşünülmesi gereken nokta şudur:
Peygamber Efendimiz (SAV), kendisine vahiy gelen bir Resûl olarak insanları sadece ibadete değil, ilme, anlayışa, hikmete ve hakikati kavramaya da yönlendirmiştir.
Hz. Âişe validemizin şahsında bunun nasıl bir ilmî netice meydana getirdiğini açıkça görmekteyiz.
Demek ki vahyin terbiyesi, insanın aklını köreltmez.
Bilakis doğru kullanıldığında aklı derinleştirir, anlayışı kuvvetlendirir ve insanı hakikati araştırmaya yöneltir.
V. Görmek Başka, Fark Etmek Başkadır
Yûsuf Sûresi’nin 105. âyetindeki dikkat çekici ifade şudur:
﴿يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ﴾
“Onların yanından yüz çevirerek geçerler.”
İnsan âyetlerle karşılaşmaktadır.
Fakat karşılaşmak, istifade etmek anlamına gelmemektedir.
İnsan gökyüzünü görür; fakat onun üzerinde düşünmeyebilir.
Denizi görür; fakat ondaki hayatı araştırmayabilir.
Dağları görür; fakat onların oluşumunu merak etmeyebilir.
Bitkileri görür; fakat toprağın içinden nasıl olup da birbirinden farklı binlerce çeşit hayatın çıktığını sorgulamayabilir.
İşte burada lâkaydîlik başlar.
Kur’ân’ın tenkit ettiği şey, gözün görmemesi değildir. Asıl problem, görülen şeyin insanın zihninde ve kalbinde bir düşünceye dönüşmemesidir.
Bu sebeple âyetleri fark etmek, yalnız gözün değil, aklın ve kalbin de faaliyete geçmesidir.
VI. Kur’ân-ı Kerîm’in Çağrısı: Bakmak, Akletmek ve Tefekkür Etmek
Kur’ân-ı Kerîm’in insanı düşünmeye çağıran ifadeleri son derece dikkat çekicidir:
“أَفَلَا تَعْقِلُونَ” – Akletmez misiniz?
“أَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ” – Düşünmez misiniz?
“أَفَلَا يَنْظُرُونَ” – Bakmazlar mı?
“أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ” – Düşünüp mânasına nüfuz etmezler mi?
Bunların tamamı insanı pasif bir seyirci olmaktan çıkarıp faal bir araştırıcı hâline getiren ifadelerdir.
İlk nâzil olan vahyin:
﴿اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ﴾
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” [Alak, 96/1]
emriyle başlaması da son derece mânidardır.
Buradaki “oku” emrini yalnız yazılı bir metni okumakla sınırlamak doğru değildir.
Müslüman vahyi okur.
Fakat aynı zamanda Allah’ın yarattığı âyetleri de okumaya çalışır.
Kur’ân’ın âyetlerini okumak insanı vahyin bilgisine ulaştırır.
Kâinattaki âyetleri okumak ise yaratılmışlar âlemindeki nizâmı, hikmeti ve kanunları araştırmaya sevk eder.
İkisi birbirine rakip değildir.
Bilakis hakikati arayan insan için birbirini tamamlayan iki okuma alanıdır:
Vahyi okumak ve kâinatı okumak.
Burada önemli olan, kâinatı Allah’tan bağımsız bir varlık alanı olarak değil; O’nun kudret ve hikmetinin delilleriyle dolu bir âlem olarak okumaktır.
VII. Tefekkürden İlme, İlimden Keşfe
Tefekkür, insanın gördüğü şey üzerinde zihnini çalıştırmasıdır.
Fakat tefekkür yalnız hayranlık duymak değildir.
Bir Müslüman gece gökyüzüne bakıp:
“Allah ne kadar büyüktür!”
diyebilir.
Bu güzel bir başlangıçtır.
Fakat bunun arkasından:
Bu gök cisimleri nasıl hareket ediyor?
Aralarındaki ölçü ve nizâm nedir?
Gece ve gündüz nasıl meydana geliyor?
Mevsimler nasıl oluşuyor?
İnsan bunlardan nasıl faydalanabilir?
gibi sorular geliyorsa tefekkür, araştırmaya dönüşmeye başlamış demektir.
Böylece şu zincir ortaya çıkar:
Tefekkür → soru → araştırma → bilgi → keşif → üretim → hizmet.
Bu zincirin ilk halkası koparsa sonrakiler de meydana gelmez.
İnsan soru sormuyorsa araştırmaz.
Araştırmıyorsa keşfedemez.
Keşfetmiyorsa yeni bir üretim ortaya koyamaz.
Bu sebeple bir milletin veya medeniyetin geleceği, yalnız sahip olduğu servetle değil, sorduğu soruların seviyesiyle de yakından ilgilidir.
VIII. Kâinatı Okumak İmanla İlim Arasında Köprüdür
Bazı insanlar din ile fen, vahiy ile kâinat, ibadet ile araştırma arasında bir ayrılık bulunduğunu zannedebilir.
Hâlbuki Kur’ân’ın insanı göklere, yere, geceye, gündüze, yağmura, bitkilere, hayvanlara ve insanın kendi yaratılışına yönelten âyetleri bu iki alan arasında derin bir bağ bulunduğunu göstermektedir.
Kur’ân-ı Kerîm bütün tabiat kanunlarının ayrıntılı bilgisini vermek için nâzil olmuş bir fen kitabı değildir.
Fakat insanı kâinat üzerinde düşünmeye, ibret almaya ve Allah’ın kudretini tanımaya davet eder.
Bu davet ise Müslümanı araştırmaya sevk eder.
İlim ilerledikçe insan, kâinatın ne kadar büyük ve karmaşık olduğunu daha iyi anlayabilir.
Fakat bu büyüklük insanı Allah’tan uzaklaştırmak zorunda değildir.
Bilakis doğru iman ve doğru ilim anlayışı içinde, insanın hayretini ve kulluk şuurunu artırabilir.
Âl-i İmrân sûresindeki akıl sahiplerinin sözleri bunun güzel bir örneğidir:
﴿رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ﴾
“Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın. Seni tenzih ederiz.” [Âl-i İmrân, 3/191]
Onlar göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür etmiş, fakat bu tefekkür onları Yaratıcıdan koparmamış; aksine O’nu tesbih etmeye götürmüştür.
Demek ki kâinatı okumak, doğru okunduğunda imana aykırı değil; imanın derinleşmesine vesile olabilecek bir tefekkür alanıdır.
IX. Müslümanların İlim Tarihi: Âyetleri Okumanın Müşahhas Misalleri
Bugün Müslümanların geçmişteki ilim mirasından söz edildiğinde bazen yalnızca övünmek için konuşulmaktadır.
Hâlbuki geçmişteki başarıların asıl değeri, bize bir mes’uliyet ve çalışma örneği sunmasıdır.
İslâm medeniyetinde tercüme faaliyetleriyle başlayan ilim hareketleri kısa zamanda yalnız mevcut bilgileri nakletmekle kalmamış; matematik, astronomi, tıp, optik ve başka sahalarda yeni çalışmaların ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır.
Beytülhikme çevresindeki faaliyetler, farklı dillerdeki eserlerin Arapçaya kazandırılması yanında yeni ilmî araştırmaların geliştiği bir ortam meydana getirmiştir.[2]
Hârizmî’nin cebir sahasındaki çalışmaları bunun müşahhas misallerindendir. İslâm dünyasında matematik çalışmaları yalnız nazarî merakla sınırlı kalmamış; astronomi, ölçüm ve çeşitli ihtiyaçlarla da irtibatlandırılmıştır.[3]
Astronomi sahasında Bağdat’taki rasathâne faaliyetleri ve gözlemler, Müslüman âlimlerin gökyüzünü sadece seyretmediğini; onu ölçmeye, hesaplamaya ve anlamaya çalıştığını göstermektedir.[4]
Daha sonra Semerkant’ta Uluğ Bey’in kurduğu rasathâne ve burada yapılan uzun süreli gözlemler, bu ilim mirasının devam ettiğini göstermektedir.[5]
Bütün bunlar bize şunu göstermektedir:
Göğe bakmakla astronomi kurulmaz; göğü dikkatle okumak gerekir.
Dağa bakmakla jeoloji kurulmaz.
İnsana bakmakla tıp kurulmaz.
Sayıları görmekle matematik kurulmaz.
Kâinattaki nizâm üzerinde sabırla çalışmak gerekir.
X. İlim Seyircilikten Araştırıcılığa Geçiştir
Medeniyet kuran insan ile sadece tüketen insan arasındaki fark burada ortaya çıkar.
Tüketen insan:
“Bana ne sunuldu?”
diye sorar.
Araştıran insan:
“Ben ne öğrenebilirim?”
diye sorar.
Üreten insan:
“Ben ne ortaya koyabilirim?”
diye sorar.
Hizmet eden insan ise:
“Bu bilgiyle insanlığa ne fayda sağlayabilirim?”
diye düşünür.
İslâm’ın ilim anlayışı bu son halkayı ihmal etmez.
Çünkü ilim sadece zihinde biriken malumat değildir.
İlim, hakikate ulaşma ve hakikatin gereğini yerine getirme gayretidir.
Bu sebeple Müslüman ilim adamı için ilim ile ahlâk, bilgi ile mes’uliyet, keşif ile fayda birbirinden kopuk düşünülemez.
XI. Sadece Başkalarının Ürettiğini Kullanmak Yeter mi?
Burada günümüzün acı bir gerçeği üzerinde düşünmemiz gerekiyor.
Başka ülkelerde geliştirilen bir teknoloji ortaya çıkıyor; biz ise daha sonra onun faydasını, zararını, câiz olup olmadığını ve nasıl kullanılacağını konuşuyoruz.
Elbette bunların konuşulması gerekir.
Bir Müslüman önüne gelen her imkânı sorgulamadan kullanamaz.
Fayda ve zarar, helâl ve haram, insan haysiyeti, ahlâk ve hakikat bakımından ölçüp tartmak zorundadır.
Fakat yalnızca başkasının ürettiği vasıtanın hükmünü tartışmakla yetinmek, daha derin bir mes’eleyi gözden kaçırmamıza sebep olabilir:
Biz niçin kendimiz üretmiyoruz?
Çünkü ilim sahibi olmak ile ilim üretmek aynı şey değildir.
Teknoloji kullanmak ile teknoloji geliştirmek aynı şey değildir.
Başkasının kitabını okumak ile yeni bir kitap yazmak aynı şey değildir.
Başkasının keşfinden faydalanmak ile yeni bir keşfe öncülük etmek aynı şey değildir.
Bugün Müslümanların ihtiyacı, başkalarının ürettiğini reddetmek değil; faydalı olanı hikmetle kullanırken üretim sahasında da ön almaya çalışmaktır.
XII. “Batı Yapıyor, Doğu Konuşuyor” Gerçeği Üzerine
“Batı yapıyor, Doğu konuşuyor” şeklindeki tespit, bütün Doğu ve Batı hakkında mutlak bir hüküm olarak alınmamalıdır. Fakat günümüz Müslüman dünyasının ilim ve teknoloji üretimindeki durumunu düşünmek bakımından önemli bir muhasebe vesilesidir.
Bir teknoloji ortaya çıktığında:
“Bunun hükmü nedir?”
diye sormak önemlidir.
Fakat daha önce:
“Bunu biz niçin geliştirmedik?”
diye sormak da gerekir.
Bu iki soru birbirinin alternatifi değildir.
Birincisi ahlâkî ve şer‘î muhasebe, ikincisi ise ilim ve üretim muhasebesidir.
İkisine de ihtiyaç vardır.
Sadece üretip ahlâkı ihmal etmek doğru değildir.
Sadece hüküm verip üretimi ihmal etmek de yeterli değildir.
Müslümanların hedefi:
İlimde derinlik, ahlâkta istikamet, teknolojide ehliyet ve üretimde gayret olmalıdır.
XIII. Yapay Zekâ Bize Yeni Bir Soru Sorduruyor
Bugün Yapay Zekâ konusunda önemli tartışmalar yaşanmaktadır.
Kimi insanlar ondan faydalanmanın ilme zarar vereceğini düşünmekte, kimileri ise büyük kolaylıklar sağladığını ifade etmektedir.
Bu tartışmaların her birinin kendi içinde ele alınması gereken yönleri vardır.
Fakat Yûsuf Sûresi 105. âyetinin bize açtığı daha geniş ufuktan bakıldığında başka bir soru ortaya çıkmaktadır:
Yapay Zekâ’yı sadece kullanacak mıyız, yoksa onu geliştiren ve istikamet verenler arasında biz de bulunacak mıyız?
Bu soru mes’eleyi başka bir seviyeye taşımaktadır.
Yapay Zekâ bir vasıtadır.
Onu iyi veya kötü yapan, büyük ölçüde insanın niyeti, bilgisi, maksadı ve kullanım biçimidir.
Fakat bundan daha ileri bir seviyede, vasıtaların nasıl üretildiği ve hangi değerler doğrultusunda geliştirildiği mes’elesi vardır.
İşte burada İslâm dünyasının önünde büyük bir vazife bulunmaktadır:
Sadece başkasının geliştirdiği teknolojiyi kullanmak değil; kendi ilim ve ahlâk anlayışımızdan hareketle insanlığın faydasına yeni vasıtalar geliştirmek.
Bu, başkasını taklit etmek değil; insanlığın ortak ilim mirasına katkıda bulunmaktır.
XIV. İlim Üretmek Sadece Teknik Bir Mes’ele Değildir
Bir teknoloji geliştirmek için yalnız teknik bilgi yeterli değildir.
İnsan tasavvuru gerekir.
Ahlâk gerekir.
Mes’uliyet duygusu gerekir.
Hikmet gerekir.
Çünkü insanın eline büyük bir güç geçtiğinde asıl soru:
“Bunu yapabilir miyiz?”
değil, aynı zamanda:
“Bunu yapmalı mıyız?”
sorusudur.
İşte burada ilim ile hikmet birbirine yaklaşır.
Bir şeyin yapılabilir olması, onun yapılmasının doğru olduğunu göstermez.
Bir şeyin faydalı olması da her şartta ve her biçimde kullanılabileceği anlamına gelmez.
Dolayısıyla Müslümanın hedefi sadece teknoloji üretmek değildir.
Faydalı, adil, insanın haysiyetini koruyan ve Allah’ın koyduğu ölçülerle çatışmayan teknoloji üretmek olmalıdır.
Bu anlayış, İslâm’ın ilim ve medeniyet tasavvuruna daha uygun düşer.
XV. Geçmişimizle Övünmek Yetmez
İslâm dünyasının geçmişte astronomi, matematik, tıp, optik, coğrafya ve diğer ilimlerde ortaya koyduğu eserlerle iftihar edebiliriz.
Fakat geçmişle övünmek, geleceği inşa etmenin yerine geçmez.
Uluğ Bey’in rasathânesini anlatmak güzeldir.
Bîrûnî’yi anmak güzeldir.
İbnü’l-Heysem’i tanımak güzeldir.
Hârizmî’nin cebir sahasındaki çalışmalarını bilmek güzeldir.
Beytülhikme’yi hatırlamak güzeldir.
Fakat asıl soru şudur:
Bugün bizim rasathânemiz nerede?
Bugün bizim yeni Hârizmî’miz nerede?
Bugün bizim yeni İbnü’l-Heysem’imiz hangi mes’ele üzerinde çalışıyor?
Bugün insanlığın hangi ihtiyacına yeni bir çözüm üretiyoruz?
İşte bu sorular, geçmişe duyduğumuz hayranlığı bir mes’uliyet duygusuna dönüştürür.
Geçmiş, müzede seyredilecek bir hatıra değildir.
Geçmişten ders çıkarılır, güç alınır ve gelecek inşa edilir.
XVI. Âyetleri Fark Etmekten Medeniyet İnşasına
Bir medeniyetin başlangıcı bazen küçük bir sorudur.
Bir çocuk gökyüzüne bakar:
“Yıldızlar neden düşmüyor?”
Bir başka çocuk yağmuru görür:
“Su gökyüzüne nasıl çıkıyor?”
Bir başka çocuk bir kuşun uçuşuna bakar:
“Kuş nasıl havada duruyor?”
İşte büyük keşiflerin önemli bir kısmı, böyle sorularla başlayan uzun araştırmaların neticesidir.
Soruyu küçümsememek gerekir.
Çünkü soru, zihnin kapısını açar.
İslâm’ın ilim mirasında da soru sorma, araştırma ve delil arama büyük önem taşımıştır.
Bunun için bugün çocuklarımızın ve gençlerimizin yalnızca hazır bilgiyi ezberleyen insanlar olmalarını istememeliyiz.
Onlara:
“Bunu kim söyledi?”
kadar,
“Delili nedir?”
“Nasıl biliyoruz?”
“Başka türlü olabilir mi?”
“Bunu nasıl geliştirebiliriz?”
sorularını da öğretmeliyiz.
Çünkü ilim kesin delil ister.
Fakat delil aramakla vahyin bildirdiği kesin hakikatleri beşerî tecrübeye tâbi tutmak birbirinden farklıdır.
Duyu ve akıl araştırmanın vasıtalarıdır.
Vahiy ise hakikatin nihâî ölçüsüdür.
İşte sağlam bir ilim anlayışı bu dengeyi korur.
XVII. Yeni Bir İlim Seferberliğine İhtiyaç Var
Bugün Müslümanların karşı karşıya bulunduğu mes’ele yalnızca teknolojiye ulaşmak değildir.
Asıl mes’ele, ilim üretme iradesini yeniden kazanabilmektir.
Üniversiteler yalnız diploma veren yerler olmamalıdır.
Medreseler yalnız geçmişte yazılmış kitapların tekrar edildiği mekânlar hâline gelmemelidir.
Araştırma merkezleri yalnız rapor hazırlamakla yetinmemelidir.
Gençler yalnız iş arayan insanlar değil; yeni fikirler ve yeni eserler ortaya koyabilecek ilim talipleri olarak yetiştirilmelidir.
Bir milletin geleceği, gençlerinin yalnız ne kadar bilgi ezberlediğiyle değil, hangi mes’eleleri çözmeye çalıştığıyla da ilgilidir.
Bu bakımdan Yûsuf Sûresi 105. âyetini yeniden okumak bizim için bir uyarı olabilir:
Âyetlerin yanından geçip gitmeyelim.
Gördüğümüz her şeyi sorgusuz kabul etmeyelim.
Fakat gördüğümüz her şeyi de düşünmeden geçmeyelim.
Bakışımızı tefekküre, tefekkürümüzü ilme, ilmimizi hizmete dönüştürelim.
SONUÇ: Âyetlerin Yanından Yüz Çevirerek Geçmeyelim
Gökler üzerimizdedir.
Yer ayaklarımızın altındadır.
Güneş her gün doğmakta, ay geceleri yüzünü göstermekte, yıldızlar semada yerlerini korumakta, yağmur toprağa hayat vermekte, tohum çatlayıp filizlenmekte, insan doğmakta, büyümekte, düşünmekte ve yaşamaktadır.
Bütün bunların ortasında insan da ömrünü sürdürmektedir.
Fakat Kur’ân-ı Kerîm bize bu manzaraya yalnızca bakmamızı istemiyor.
Bizi görmeye, fark etmeye, düşünmeye ve ibret almaya çağırıyor.
Yûsuf Sûresi’nin 105. âyeti bu hakikati son derece çarpıcı bir ifadeyle ortaya koyuyor:
﴿وَكَأَيِّنْ مِنْ آيَةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ﴾
“Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki onların yanından yüz çevirerek geçerler.”
Demek ki insanın karşısında iki farklı tavır bulunmaktadır:
Görmek ve geçmek.
Görmek ve fark etmek.
Fakat fark etmek de son merhale değildir.
Fark etmekten sonra tefekkür gelmelidir.
Tefekkürden sonra araştırma.
Araştırmadan sonra ilim.
İlimden sonra keşif.
Keşiften sonra üretim.
Üretimden sonra da insanlığa hizmet.
İşte kâinatın âyetlerini okumak böyle bir istikamete dönüşmelidir.
Fakat bu yolun sağlam bir bilgi anlayışına dayanması gerekir.
İnsan duyu organlarıyla görür, işitir ve gözlemler.
Akılla düşünür, muhakeme eder ve araştırır.
Fakat ne duyularını ne de aklını mutlak ve yanılmaz bir ölçü hâline getirir.
Çünkü insanın duyuları yanılabilir.
Akıl da yanılabilir.
Vahiy ise Allah Teâlâ’dan gelen, hakikati bildiren ve insan için nihâî ölçüyü ortaya koyan ilâhî bilgi kaynağıdır.
İşte mü’minin kâinatı okuyuşundaki fark budur.
O, kâinata bakarken Allah’ı unutmaz.
Akıl yürütürken vahyi dışlamaz.
Bilim yaparken Yaratıcıyı inkâr etmez.
Kâinattaki kanunları araştırırken o kanunların Allah’ın yaratmasıyla var olduğunu bilir.
Bu bakımdan Resûlullah (SAV), insanlığın en müstesna muallimidir.
O, beşerî bir tahsilin mahsulü olarak değil, vahyin terbiyesiyle yetişmiş bir Resûldür.
Ümmîdir; fakat ilmin en yüce seviyesindedir.
Çünkü onun ilminin kaynağı insanlardan alınmış bir tahsil değil, Allah’ın vahyidir.
O, kavlî âyetleri insanlara tebliğ ettiği gibi kevnî âyetleri de insanlara okumayı öğretmiştir.
Onun terbiyesinden geçen Hz. Âişe (RA) gibi hanımlar ve sahâbe-i kirâm, bunun müşahhas misalleridir.
Bu sebeple İslâm’ın ilim anlayışı ile vahiy arasında bir çatışma aramak doğru değildir.
Asıl mesele, ilmi vahiyden koparmadan; aklı küçümsemeden; duyuları ihmal etmeden ve kâinatı Allah’tan bağımsız düşünmeden okuyabilmektir.
Bugün Müslümanların ihtiyacı, başkalarının ürettiği her şeyi reddetmek değildir.
Aynı şekilde başkalarının ürettiği her şeyi sorgulamadan tüketmek de değildir.
İhtiyacımız olan şey:
Faydalı olanı almak, zararlı olanı terk etmek; fakat bununla yetinmeyip kendimiz de ilim üretmek, keşfetmek ve insanlığın faydasına yeni eserler ortaya koymaktır.
Yapay Zekâ bunun günümüzdeki en canlı misallerinden biridir.
Onu kullanmak veya kullanmamak mes’elesini tartışabiliriz.
Fakat daha derin bir soruyu da sormalıyız:
İnsanlığın geleceğini şekillendirecek ilim ve teknolojiler ortaya çıkarken biz sadece onların hükmünü mü tartışacağız, yoksa o ilim ve teknolojilerin geliştirilmesine de katkıda bulunacak mıyız?
Başkalarının ürettiği vasıtaları kullanmak ayıp değildir.
Fakat sürekli başkalarının üretmesini beklemek ve kendimizin üretmesini ihmal etmek üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir mes’uliyettir.
Kur’ân bize kâinatın yanından geçip gitmeyi değil, onu okumayı öğretmektedir.
Öyleyse bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
Gökte ve yerdeki nice âyetlerin yanından geçerken gerçekten ne görüyoruz?
Belki de asıl mes’ele şudur:
Kâinata bakıyor muyuz?
Evet.
Peki, onu okuyor muyuz?
İşte asıl soru budur.
Çünkü görmek bir nimettir.
Fark etmek bir uyanıştır.
Tefekkür bir vazifedir.
İlim bir emanettir.
Üretim ise mes’uliyettir.
Yüz çevirip geçtiğimiz nice âyetler belki de hâlâ önümüzdedir.
Belki yeni bir keşif, yeni bir ilim, yeni bir eser ve insanlığın bir ihtiyacına çare olacak yeni bir imkân, bizim fark etmemizi beklemektedir.
Öyleyse göğe bakalım.
Yere bakalım.
Kendimize bakalım.
Fakat sadece bakıp geçmeyelim.
Fark edelim.
Okuyalım.
Düşünelim.
Araştıralım.
Öğrenelim.
Keşfedelim.
Ve öğrendiklerimizi insanlığın hayrına dönüştürelim.
Çünkü gökte ve yerde nice âyetler vardır.
Mesele onların çokluğu değil; bizim onları fark edip etmediğimizdir.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
05.10.2026 – OF
Dipnotlar
- Hayreddin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Yûsuf Sûresi, 105. âyet tefsiri. Âyet kelimesinin burada alâmet, delil ve ibret veren şey mânalarında kullanıldığı; insanın gerek kendisinde gerek dış dünyada Allah’ın varlığına, birliğine, ilmine, kudretine ve hikmetine delâlet eden delilleri düşünüp bunlardaki ilâhî kanunları keşfetmesi gerektiği belirtilmektedir.
- Mahmut Kaya, “Beytülhikme”, TDV İslâm Ansiklopedisi. Abbâsîler dönemindeki tercüme faaliyetleri ve bunun matematik, geometri, astronomi, tıp ve diğer ilimlerin gelişmesine yaptığı katkılar hakkında bkz.
- Rüşdî Râşid, “Matematik”, TDV İslâm Ansiklopedisi. İslâm dünyasında matematik çalışmalarının gelişimi ve Hârizmî’nin cebir sahasındaki çalışmaları hakkında bkz.
- “Bağdat”, TDV İslâm Ansiklopedisi. Bağdat’ta astronomi çalışmalarının gelişmesi ve Me’mûn dönemindeki rasathâne faaliyetleri hakkında bkz.
- Yavuz Unat, “Uluğ Bey” ve “Zîc-i Uluğ Bey”, TDV İslâm Ansiklopedisi. Uluğ Bey’in Semerkant’taki medrese ve rasathânesi, gözlemleri ve astronomi cetvelleri hakkında bkz.
ترجمة من التركية إلى العربية:👇
القدرة على إدراك كثير من الآيات في السماء والأرض التي نمرّ بها معرضين عنها
المقدمة
منذ أن يفتح الإنسان عينيه يجد نفسه أمام عالَم عظيم. فإذا رفع رأسه رأى السماء والقمر والشمس والنجوم، وإذا نظر إلى الأرض رأى الجبال والبحار والأنهار والأشجار والنباتات والكائنات الحية. وإذا نظر إلى جسده وجد نفسه أمام عالَم أقرب إليه بكثير، وأشد إثارة للدهشة.
ولكن الرؤية والإدراك ليسا شيئًا واحدًا.
قد ينظر الإنسان إلى السماء، ولكنه لا يتساءل عن أسرارها. وقد ينظر إلى البحر، ولكنه لا يفكر في البحث عن الحياة التي في أعماقه. وقد يتأمل شجرة، ولكنه لا يتساءل كيف تتحول النواة إلى جذر وساق وفروع وأوراق وأزهار وثمار. وقد يقضي الإنسان عمره وهو يحمل جسده، من غير أن يتفكر في كيفية تكوّن هذا الجسد، وكيف يعمل، وكيف يجدّد نفسه.
أما القرآن الكريم فإنه يدعو الإنسان لا إلى مجرد النظر، بل إلى الرؤية؛ ولا إلى مجرد الرؤية، بل إلى التفكر؛ ولا إلى مجرد التفكر، بل إلى الاعتبار.
يقول الله تعالى في سورة يوسف:
﴿وَكَأَيِّنْ مِنْ آيَةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ﴾ [يوسف، 12/105]
وكلمة «آية» الواردة في هذه الآية لا يراد بها هنا آيات القرآن وحدها، بل تشمل كثيرًا من العلامات والدلائل ووسائل الاعتبار في السماوات والأرض، الدالة على وجود الله تعالى ووحدانيته وقدرته وعلمه وحكمته. وقد نبه تفسير «طريق القرآن» إلى أن في الإنسان نفسه وفي العالم الخارجي دلائل تشير إلى وجود الله تعالى ووحدانيته وعلمه وقدرته وحكمته، وأن على الإنسان أن يتفكر فيها ويكتشف السنن والقوانين التي تحكم الطبيعة.[1]
فليس ما يمر أمام الإنسان مجرد منظر. إن السماء والأرض كتاب عظيم ينتظر أن يُقرأ.
والمسألة الأساسية هنا هي:
هل نستطيع أن نقرأ هذا الكتاب؟
غير أن الحديث عن قراءة الكون يقتضي أن نوضح مسألة أعمق وأهم:
كيف يصل الإنسان إلى المعرفة، وكيف يقيس صحة المعرفة التي يصل إليها؟
تبرز في تحصيل الإنسان للمعرفة ثلاثة مجالات رئيسة: الحس والعقل والوحي.
فالحواس والعقل من أهم وسائل الإنسان في تحصيل المعرفة. فالإنسان يرى ويسمع ويلمس ويلاحظ، ثم يربط بعقله بين هذه المعطيات، ويقارن بينها، ويستدل ويصل إلى النتائج. غير أن الحواس والعقل كليهما قابل للخطأ. فقد يسيء الإنسان فهم ما رآه، أو يجري ملاحظة ناقصة، أو يستخلص نتائج خاطئة من معلومات صحيحة.
وأما الوحي فهو مصدر المعرفة الإلهية الذي جاء من عند الله تعالى، ويبين الحقائق، ويصل بالإنسان إلى المعرفة الإلهية التي لا يعتريها الخطأ.
ولهذا فإن الحواس والعقل بالنسبة إلى المؤمن وسائل لا غنى عنها في تحصيل المعرفة، غير أن الوحي هو المعيار الأعلى الذي يُرجع إليه في نهاية المطاف.
وهذه النقطة تضع مسألة قراءة الكون كلها على أساس صحيح.
فالمسلم ينظر إلى الكون، ويفكر بعقله، ويبحث، ويجرب، ويكتشف. ولكنه لا يفعل ذلك ضمن تصور للمعرفة منفصل عن الله تعالى أو مقطوع عن الوحي.
وكما يقرأ الآيات القولية في الوحي، يحاول أيضًا أن يقرأ الآيات الكونية في هذا الكون.
وبذلك لا ينفصل العقل الذي يقرأ الوحي عن العقل الذي يقرأ الكون.
وهذه هي المسألة الأساسية التي يتناولها هذا المقال.
ما الفرق بين الإنسان الذي يكتفي بالنظر إلى الكون، والإنسان الذي يقرأ الكون فينتج العلم والاكتشاف والإبداع؟
والأهم من ذلك:
هل سيمر المسلم بالآيات الكثيرة التي أودعها الله تعالى في السماء والأرض مجرد متفرج، أم سيعمل على قراءتها وتحويل ما يتعلمه منها إلى علم وحضارة تنفع الإنسان؟
I. الآية حقيقة لا تُقرأ فحسب، بل تُرى وتُقرأ
تحمل كلمة «آية» معاني العلامة والأمارة والدليل والعبرة. وقد استُعمل هذا المفهوم في القرآن الكريم للآيات التي أوحاها الله تعالى، وللدلائل الكونية التي تدل على قدرته تعالى.
ومن هذا المنطلق فإن الإنسان الذي يتأمل الكون بعناية يجد نفسه أمام عدد لا يحصى من الآيات.
الشمس آية.
والقمر آية.
والليل والنهار آيتان.
والمطر آية.
والحياة التي تخرج من باطن الأرض آية.
وخلق الإنسان آية.
والولادة والموت والحياة والرزق والعقل والذاكرة والبصر والسمع والكلام والتفكير، كلها آيات كثيرة تدعو الإنسان إلى الدهشة والتأمل.
يقول الله تعالى:
﴿وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ﴾ [الذاريات، 51/20-21]
والتعبير الوارد في قوله تعالى: ﴿أَفَلَا تُبْصِرُونَ﴾ لافت للنظر للغاية:
أفلا تبصرون؟
للإنسان عينان.
لكن القرآن يشير إلى نوع من الإبصار يتجاوز مجرد إبصار العين.
فالعين تستقبل الصورة، والعقل يتفكر فيها، والتفكر يقود الإنسان إلى المعنى والحقيقة.
رؤية نجم شيء، ودراسة حركات النجوم شيء آخر.
ورؤية شجرة شيء، والبحث في النظام الذي يجعل حياتها ممكنة شيء آخر.
ورؤية الإنسان شيء، ومحاولة فهم الحكمة في خلق جسم الإنسان شيء آخر.
ولهذا فإن الرؤية إحدى أولى أبواب العلم، لكنها ليست غايته الأخيرة.
II. مصادر المعرفة: الحس والعقل والوحي
يصل الإنسان إلى المعرفة بطرق متعددة.
فالحواس تتيح لنا معرفة العالم الخارجي.
والعقل يمكننا من التفكير في المعطيات التي نحصل عليها بواسطة الحواس، والمقارنة بينها، والبحث في علاقات السبب والنتيجة، والوصول إلى النتائج.
وأما الوحي فهو إخبار الله تعالى الإنسان بالحقائق التي لا يستطيع الوصول إليها بوسائله الذاتية.
وهذه المجالات الثلاثة ليست منفصلة تمامًا بعضها عن بعض.
ينظر الإنسان إلى السماء.
وهذا النظر يتم بالحواس.
ثم يفكر فيما رآه.
وهذا التفكير يتم بالعقل.
لكن في الحقائق التي لا يمكن للحواس أن تدركها إدراكًا كاملًا، كوجود الله تعالى ووحدانيته وقدرته، وغاية خلق الإنسان، والآخرة، ومسؤولية الإنسان عن عبوديته، يحتاج الإنسان إلى هداية الوحي.
والمهم هنا هو:
إن الحواس وسيلة لتحصيل المعرفة، لكنها قابلة للخطأ. والعقل وسيلة أساسية لتحصيل المعرفة وتقويمها، لكنه قابل للخطأ أيضًا. أما الوحي فهو مصدر المعرفة الإلهية اليقينية، لأنه من عند الله تعالى، وهو الذي يبين الحقائق.
ولهذا فإن العقل ليس منافسًا للوحي.
بل إن العقل من أعظم النعم التي تعين على فهم الوحي والتفكر في الحقائق التي يدل عليها.
ودعوة القرآن الإنسان مرارًا إلى التعقل والتفكر والتدبر والنظر دليل واضح على ذلك.
لكن عظمة العقل لا تكمن في أن يظن نفسه معيارًا مطلقًا، وإنما في أن يعرف حدوده.
العقل نعمة من الله تعالى.
والوحي رحمة من الله تعالى إلى البشرية.
والعقل يستطيع أن يقرأ الأدلة الموجودة في الكون.
والوحي يبين للعقل معيار الحقيقة.
ولهذا فإن تصور المسلم للعلم لا يحتقر العقل، ولا يؤلّه العقل.
إنه يستخدم الحواس.
ويستخدم العقل.
ويستعين بالتجربة.
ويبحث.
لكنه يفعل كل ذلك في هداية الوحي وضمن ميزان الحقيقة.
III. النبي الأمي والعلم الذي بناه الوحي
من المهم جدًا في هذا المقام أن نفهم المكانة العلمية للنبي ﷺ فهمًا صحيحًا.
فلم يكن رسول الله ﷺ عالمًا تلقى تعليمًا بشريًا وسلك طرق التحصيل والتعليم المعروفة عند الناس. وكان أميًا كما وصفه القرآن الكريم.
ولكن أميته لا تعني انخفاض مستواه العلمي، وإنما تدل على أن الوحي الذي جاء به لم يكن ثمرة تحصيل بشري أو تعليم تلقاه من الناس.
يقول الله تعالى:
﴿هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ﴾ [الجمعة، 62/2]
وهنا حقيقة بالغة الدلالة:
فالنبي ﷺ لم يكن متعلمًا من الناس، بل كان رسولًا يعلّم الناس الحقائق التي علّمه الله إياها.
ومصدر علمه لم يكن تحصيلًا بشريًا، وإنما كان الوحي.
ويقول الله تعالى أيضًا:
﴿وَأَنْزَلَ اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ﴾ [النساء، 4/113]
ولهذا فإن النبي ﷺ ليس مجرد رسول يبلّغ الآيات القولية.
بل هو معلم استثنائي تربى على الوحي، وعلّم البشرية الكتاب والحكمة اللذين علّمهما الله إياه، وقرأ الآيات الكونية بأصح وجه، وأرشد الناس إلى قراءتها.
وليس اجتماع أرفع مستوى علمي وأخلاقي يمكن أن يصل إليه الإنسان في شخص النبي ﷺ أمرًا عارضًا.
فهو مخاطب بالوحي.
ومعلم للوحي.
وأعظم معلم للبشرية.
IV. أم المؤمنين عائشة: التلميذة المتميزة في مدرسة النبوة
إن المستوى العلمي الذي بلغه الذين تربوا على يد النبي ﷺ جدير بالانتباه من هذه الناحية أيضًا.
ومن أبرز الأمثلة على ذلك أم المؤمنين عائشة رضي الله عنها.
فقد تزوجت رسول الله ﷺ وهي في سن مبكرة، ونشأت في بيت النبوة على تربية الوحي والسنة، وبلغت مكانة رفيعة بين الصحابة بفضل ذكائها القوي وحفظها وفهمها وقدرتها العلمية.
ولم تكن عائشة رضي الله عنها مجرد راوية للمعلومات المتعلقة بحياة رسول الله ﷺ.
بل كانت عالمة بالقرآن والسنة، تفهم المعاني الواردة في الأحاديث، وتسأل وتناقش المسائل، وتستنبط الأحكام، ويُرجع إليها في الفتوى.
ومراجعة الصحابة الكرام وعلماء التابعين لها دليل ملموس على مستواها العلمي.
والمسألة التي ينبغي التأمل فيها هنا هي:
إن النبي ﷺ، بوصفه رسولًا يوحى إليه، لم يوجه الناس إلى العبادة وحدها، بل وجّههم أيضًا إلى العلم والفهم والحكمة وإدراك الحقيقة.
ونرى في شخصية أم المؤمنين عائشة رضي الله عنها بوضوح النتيجة العلمية التي أوجدتها هذه التربية النبوية.
فالتربية على الوحي لا تُضعف عقل الإنسان.
بل إنها، إذا استُعمل العقل استعمالًا صحيحًا، تعمّقه، وتقوي الفهم، وتدفع الإنسان إلى البحث عن الحقيقة.
V. الرؤية شيء، والإدراك شيء آخر
من العبارات اللافتة في آية سورة يوسف قوله تعالى:
﴿يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ﴾ [يوسف، 12/105]
فالإنسان يواجه الآيات.
لكن مواجهة الشيء لا تعني الانتفاع به.
قد يرى الإنسان السماء، ولكنه لا يتفكر فيها.
وقد يرى البحر، ولكنه لا يبحث في الحياة التي فيه.
وقد يرى الجبال، ولكنه لا يتساءل عن تكوينها.
وقد يرى النباتات، ولكنه لا يتساءل كيف يخرج من باطن الأرض آلاف الأنواع المختلفة من الحياة.
وهنا يبدأ اللامبالاة.
فالقرآن لا ينتقد عدم رؤية العين، وإنما المشكلة الأساسية أن ما تراه العين لا يتحول في ذهن الإنسان وقلبه إلى تفكير.
ولهذا فإن إدراك الآيات ليس عمل العين وحدها، بل هو أيضًا عمل العقل والقلب.
VI. دعوة القرآن الكريم: النظر والتعقل والتفكر
إن العبارات القرآنية التي تدعو الإنسان إلى التفكير لافتة للغاية:
﴿أَفَلَا تَعْقِلُونَ﴾
﴿أَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ﴾
﴿أَفَلَا يَنْظُرُونَ﴾
﴿أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ﴾
فهذه كلها عبارات تنقل الإنسان من مجرد المشاهدة السلبية إلى البحث الفاعل.
وبدء أول وحي نزل بقوله تعالى:
﴿اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ﴾ [العلق، 96/1]
أمر ذو دلالة بالغة.
وليس من الصواب أن نحصر الأمر بـ«اقرأ» في قراءة النص المكتوب وحده.
فالمسلم يقرأ الوحي.
وفي الوقت نفسه يحاول أن يقرأ الآيات التي خلقها الله تعالى.
فقراءة آيات القرآن توصل الإنسان إلى معرفة الوحي.
وقراءة الآيات الكونية تدفعه إلى البحث في النظام والحكمة والقوانين الموجودة في عالم المخلوقات.
وهما ليسا متنافسين.
بل هما مجالان متكاملان للإنسان الذي يبحث عن الحقيقة:
قراءة الوحي وقراءة الكون.
والمهم هنا أن يقرأ الإنسان الكون لا باعتباره مجالًا مستقلًا عن الله تعالى، بل باعتباره عالمًا مليئًا بدلائل قدرته وحكمته.
VII. من التفكر إلى العلم، ومن العلم إلى الاكتشاف
التفكر هو تشغيل الإنسان ذهنه فيما يراه.
لكن التفكر ليس مجرد الشعور بالإعجاب.
فقد ينظر المسلم إلى السماء ليلًا ويقول:
«ما أعظم الله!»
وهذا بداية جميلة.
لكن إذا تبع ذلك أسئلة مثل:
كيف تتحرك هذه الأجرام السماوية؟
وما مقدار النظام والانتظام بينها؟
وكيف يتعاقب الليل والنهار؟
وكيف تتكون الفصول؟
وكيف يمكن للإنسان أن ينتفع بهذه الحقائق؟
فإن التفكر يكون قد بدأ يتحول إلى بحث.
وهكذا تتكون السلسلة الآتية:
التفكر ← السؤال ← البحث ← المعرفة ← الاكتشاف ← الإنتاج ← الخدمة.
فإذا انقطعت الحلقة الأولى، لم تتكون الحلقات التي بعدها.
فإذا لم يسأل الإنسان، لم يبحث.
وإذا لم يبحث، لم يكتشف.
وإذا لم يكتشف، لم ينتج إنتاجًا جديدًا.
ولهذا فإن مستقبل الأمة أو الحضارة لا يرتبط بثروتها وحدها، بل يرتبط أيضًا بمستوى الأسئلة التي تطرحها.
VIII. قراءة الكون جسر بين الإيمان والعلم
قد يظن بعض الناس أن هناك انفصالًا بين الدين والعلم، والوحي والكون، والعبادة والبحث.
لكن الآيات التي توجه الإنسان في القرآن إلى السماء والأرض والليل والنهار والمطر والنبات والحيوان وخلق الإنسان نفسه، تدل على وجود صلة عميقة بين هذه المجالات.
فالقرآن الكريم لم ينزل ليقدم التفاصيل الكاملة لقوانين الطبيعة كما يقدمها كتاب في العلوم التجريبية.
لكنه يدعو الإنسان إلى التفكر في الكون، والاعتبار به، ومعرفة قدرة الله تعالى.
وهذه الدعوة تدفع المسلم إلى البحث.
وكلما تقدم العلم، أمكن للإنسان أن يفهم بصورة أفضل مدى عظمة الكون وتعقيده.
لكن هذه العظمة لا يلزم أن تبعد الإنسان عن الله تعالى.
بل يمكنها، في إطار الإيمان الصحيح والتصور الصحيح للعلم، أن تزيد دهشته وشعوره بالعبودية.
ومن أجمل الأمثلة على ذلك قول أصحاب العقول في سورة آل عمران:
﴿رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ﴾ [آل عمران، 3/191]
فقد تفكروا في خلق السماوات والأرض، لكن هذا التفكر لم يفصلهم عن الخالق، بل قادهم إلى تسبيحه.
إذن فإن قراءة الكون، إذا كانت قراءة صحيحة، ليست مناقضة للإيمان، بل يمكن أن تكون مجالًا للتفكر الذي يعمق الإيمان.
IX. تاريخ علم المسلمين: أمثلة ملموسة على قراءة الآيات
عندما نتحدث اليوم عن التراث العلمي للمسلمين في الماضي، فإننا نتحدث أحيانًا لمجرد الافتخار.
لكن القيمة الحقيقية للإنجازات الماضية أنها تقدم لنا نموذجًا للمسؤولية والعمل.
فإن الحركة العلمية التي بدأت بأنشطة الترجمة في الحضارة الإسلامية لم تقتصر خلال وقت قصير على نقل المعارف الموجودة، بل أسهمت أيضًا في تهيئة البيئة لظهور دراسات جديدة في الرياضيات والفلك والطب والبصريات وغيرها من العلوم.
وقد أسهمت الأنشطة العلمية المحيطة ببيت الحكمة، إلى جانب نقل المؤلفات من لغات مختلفة إلى العربية، في إيجاد بيئة تطورت فيها البحوث العلمية الجديدة.[2]
ومن الأمثلة الملموسة على ذلك أعمال الخوارزمي في مجال الجبر. فلم تقتصر الدراسات الرياضية في العالم الإسلامي على الفضول النظري، بل ارتبطت أيضًا بالفلك والقياس واحتياجات متعددة.[3]
وفي مجال علم الفلك، تدل أنشطة المراصد والرصد في بغداد على أن العلماء المسلمين لم يكونوا يكتفون بمشاهدة السماء، بل كانوا يحاولون قياسها وحسابها وفهمها.[4]
ثم إن المرصد الذي أنشأه أولوغ بك في سمرقند، والرصد الطويل الذي أجري فيه، يدل على استمرار هذا التراث العلمي.[5]
وهذا كله يبين لنا أمرًا واضحًا:
فلا يمكن إنشاء علم الفلك بمجرد النظر إلى السماء؛ بل لا بد من قراءتها بعناية.
ولا ينشأ علم الجيولوجيا بمجرد النظر إلى الجبال.
ولا ينشأ علم الطب بمجرد النظر إلى الإنسان.
ولا تنشأ الرياضيات بمجرد رؤية الأعداد.
بل لا بد من العمل بصبر على النظام الموجود في الكون.
X. العلم انتقال من المشاهدة إلى البحث
هنا يظهر الفرق بين الإنسان الذي يبني حضارة والإنسان الذي يكتفي بالاستهلاك.
فالإنسان المستهلك يسأل:
«ماذا قُدم لي؟»
أما الإنسان الباحث فيسأل:
«ماذا يمكنني أن أتعلم؟»
والإنسان المنتج يسأل:
«ماذا يمكنني أن أقدم؟»
أما الإنسان الذي يريد خدمة الآخرين فيفكر:
«كيف أستطيع أن أنفع البشرية بهذا العلم؟»
وتصور الإسلام للعلم لا يهمل هذه الحلقة الأخيرة.
فالعلم ليس مجرد معلومات تتراكم في الذهن.
بل هو السعي إلى الوصول إلى الحقيقة والعمل بمقتضاها.
ولهذا لا يمكن عند العالم المسلم فصل العلم عن الأخلاق، ولا المعرفة عن المسؤولية، ولا الاكتشاف عن المنفعة.
XI. الاكتفاء باستخدام ما أنتجه الآخرون
علينا هنا أن نتأمل في حقيقة مؤلمة من حقائق عصرنا.
فحين تظهر تقنية طُورت في بلاد أخرى، نجد أننا نتحدث بعد ذلك عن فوائدها وأضرارها، وعن حكمها الشرعي، وعن كيفية استخدامها.
ولا شك أن من الواجب مناقشة هذه الأمور.
فالمسلم لا يستطيع أن يستخدم كل وسيلة تعرض أمامه من غير سؤال وتمحيص.
بل يجب عليه أن يزنها من حيث النفع والضرر، والحلال والحرام، وكرامة الإنسان، والأخلاق والحقيقة.
لكن الاكتفاء بمناقشة حكم الوسيلة التي أنتجها غيرنا قد يجعلنا نغفل عن مسألة أعمق:
لماذا لا ننتجها بأنفسنا؟
فامتلاك العلم ليس هو نفسه إنتاج العلم.
واستخدام التكنولوجيا ليس هو نفسه تطوير التكنولوجيا.
وقراءة كتاب كتبه غيرنا ليست هي نفسها تأليف كتاب جديد.
والانتفاع باكتشاف غيرنا ليس هو نفسه أن نكون روادًا في اكتشاف جديد.
وحاجة المسلمين اليوم ليست إلى رفض ما أنتجه الآخرون، بل إلى أن يحسنوا استخدام النافع منه بحكمة، وأن يسعوا في الوقت نفسه إلى التقدم في مجال الإنتاج.
XII. حول حقيقة «الغرب يصنع والشرق يتحدث»
لا ينبغي أن يؤخذ القول: «الغرب يصنع والشرق يتحدث» حكمًا مطلقًا على الشرق والغرب كلهما. لكنه يمكن أن يكون مناسبة مهمة لمراجعة واقع العالم الإسلامي المعاصر في مجال إنتاج العلم والتكنولوجيا.
فعندما تظهر تقنية جديدة، من المهم أن نسأل:
«ما حكمها؟»
لكن ينبغي قبل ذلك أن نسأل أيضًا:
«لماذا لم نطورها نحن؟»
وهذان السؤالان ليس أحدهما بديلًا عن الآخر.
فالأول محاسبة أخلاقية وشرعية، والثاني محاسبة علمية وإنتاجية.
وكلاهما ضروري.
فليس صحيحًا أن ننتج ونترك الأخلاق.
كما لا يكفي أن نصدر الأحكام ونترك الإنتاج.
وينبغي أن يكون هدف المسلمين:
العمق في العلم، والاستقامة في الأخلاق، والكفاءة في التكنولوجيا، والاجتهاد في الإنتاج.
XIII. الذكاء الاصطناعي يطرح علينا سؤالًا جديدًا
تدور اليوم مناقشات مهمة حول الذكاء الاصطناعي.
فمن الناس من يرى أن الاستفادة منه قد تضر بالعلم، ومنهم من يرى أنه يوفر تسهيلات كبيرة.
ولكل واحد من هذه النقاشات جوانب تحتاج إلى بحث مستقل.
لكن إذا نظرنا من الأفق الأوسع الذي تفتحه أمامنا آية سورة يوسف 105، يبرز سؤال آخر:
هل سنكتفي باستخدام الذكاء الاصطناعي، أم سنكون أيضًا من الذين يطورونه ويوجهونه؟
وهذا السؤال ينقل المسألة إلى مستوى آخر.
فالذكاء الاصطناعي وسيلة.
والذي يجعله خيرًا أو شرًا هو، إلى حد كبير، نية الإنسان وعلمه وغايته وطريقة استخدامه.
لكن هناك مستوى أعمق من ذلك، وهو مسألة كيفية إنتاج الوسائل، والقيم التي توجه تطويرها.
وهنا تقع أمام العالم الإسلامي مسؤولية كبيرة:
ألا يكتفي باستخدام التكنولوجيا التي يطورها الآخرون، بل أن يعمل، انطلاقًا من تصوره للعلم والأخلاق، على تطوير وسائل جديدة تنفع البشرية.
وهذا ليس تقليدًا للآخرين، بل إسهام في التراث العلمي المشترك للإنسانية.
XIV. إنتاج العلم ليس مجرد مسألة تقنية
لا تكفي المعرفة التقنية وحدها لتطوير تكنولوجيا جديدة.
بل لا بد من تصور للإنسان.
ولا بد من الأخلاق.
ولا بد من الشعور بالمسؤولية.
ولا بد من الحكمة.
فحين تقع قوة عظيمة في يد الإنسان، فإن السؤال الأساسي ليس:
«هل نستطيع أن نفعل ذلك؟»
بل أيضًا:
«هل ينبغي لنا أن نفعل ذلك؟»
وهنا يقترب العلم من الحكمة.
فإمكان فعل الشيء لا يعني أن فعله صحيح.
وكون الشيء نافعًا لا يعني أنه يمكن استعماله في كل حال وبكل صورة.
ولهذا فإن هدف المسلم ليس مجرد إنتاج التكنولوجيا.
بل ينبغي أن يكون إنتاج تكنولوجيا نافعة وعادلة، تحفظ كرامة الإنسان، ولا تتعارض مع المقاييس التي وضعها الله تعالى.
وهذا التصور أقرب إلى مفهوم الإسلام للعلم والحضارة.
XV. لا يكفي أن نفتخر بماضينا
يمكننا أن نفتخر بما قدمه العالم الإسلامي في الماضي من أعمال في الفلك والرياضيات والطب والبصريات والجغرافيا وغيرها من العلوم.
لكن الافتخار بالماضي لا يقوم مقام بناء المستقبل.
ومن الجميل أن نتحدث عن مرصد أولوغ بك.
ومن الجميل أن نتذكر البيروني.
ومن الجميل أن نتعرف إلى ابن الهيثم.
ومن الجميل أن نعرف أعمال الخوارزمي في مجال الجبر.
ومن الجميل أن نتذكر بيت الحكمة.
لكن السؤال الأساسي هو:
أين مرصدنا اليوم؟
أين خوارزميّنا الجديد اليوم؟
وعلى أي مسألة يعمل ابن الهيثم الجديد اليوم؟
وما الحاجة التي ننتج لها اليوم حلًا جديدًا ينفع البشرية؟
فهذه الأسئلة تحول إعجابنا بالماضي إلى شعور بالمسؤولية.
فالماضي ليس ذكرى نعرضها في متحف.
بل نتعلم من الماضي، ونستمد منه القوة، ونبني المستقبل.
XVI. من إدراك الآيات إلى بناء الحضارة
قد تبدأ الحضارة بسؤال صغير.
ينظر طفل إلى السماء ويقول:
«لماذا لا تسقط النجوم؟»
ويرى طفل آخر المطر فيقول:
«كيف يصعد الماء إلى السماء؟»
وينظر طفل آخر إلى طائر يحلق فيقول:
«كيف يبقى الطائر في الهواء؟»
وهكذا فإن عددًا كبيرًا من الاكتشافات العظيمة هو نتيجة أبحاث طويلة بدأت بمثل هذه الأسئلة.
فلا ينبغي الاستهانة بالسؤال.
لأن السؤال يفتح باب العقل.
وقد كان لطرح الأسئلة والبحث وطلب الدليل أهمية كبيرة في التراث العلمي الإسلامي.
ولهذا ينبغي ألا نريد لأطفالنا وشبابنا أن يكونوا مجرد أشخاص يحفظون المعلومات الجاهزة.
بل ينبغي أن نعلمهم، إلى جانب السؤال:
«من قال هذا؟»
أسئلة أخرى مثل:
«ما دليله؟»
«كيف عرفنا ذلك؟»
«هل يمكن أن يكون الأمر على وجه آخر؟»
«كيف نستطيع تطويره؟»
فالعلم يحتاج إلى دليل قطعي.
لكن البحث عن الدليل شيء، وإخضاع الحقائق اليقينية التي أخبر بها الوحي للتجربة البشرية شيء آخر مختلف.
فالحواس والعقل وسائل للبحث.
والوحي هو المعيار الأعلى للحقيقة.
وهذا التوازن هو الذي يحفظ سلامة التصور العلمي.
XVII. الحاجة إلى نهضة علمية جديدة
إن المسألة التي يواجهها المسلمون اليوم ليست مجرد الوصول إلى التكنولوجيا.
بل المسألة الأساسية هي استعادة إرادة إنتاج العلم.
فلا ينبغي أن تكون الجامعات مجرد أماكن تمنح الشهادات.
ولا ينبغي أن تصبح المدارس والمعاهد الشرعية مجرد أماكن لتكرار الكتب التي أُلفت في الماضي.
ولا ينبغي أن تكتفي مراكز البحث بإعداد التقارير.
بل ينبغي أن يُربى الشباب لا على أنهم أشخاص يبحثون عن عمل فحسب، وإنما على أنهم طلاب علم قادرون على تقديم أفكار جديدة وآثار علمية جديدة.
إن مستقبل الأمة يرتبط، لا بمقدار المعلومات التي يحفظها شبابها فحسب، بل أيضًا بنوعية المسائل التي يحاولون حلها.
ومن هنا يمكن أن تكون إعادة قراءة آية سورة يوسف 105 تنبيهًا لنا:
لا نمر بالآيات ونتركها وراءنا.
ولا نقبل كل ما نراه من غير تمحيص.
لكن لا نمر أيضًا بكل ما نراه من غير تفكير.
فلنحوّل النظر إلى تفكر، والتفكر إلى علم، والعلم إلى خدمة.
الخاتمة: لا نمر بالآيات معرضين عنها
السماء فوقنا.
والأرض تحت أقدامنا.
والشمس تشرق كل يوم، والقمر يظهر ليلًا، والنجوم تحفظ مواقعها في السماء، والمطر يهب الحياة للأرض، وتنشق النواة فينبت الزرع، والإنسان يولد وينمو ويفكر ويعيش.
وفي وسط كل ذلك يواصل الإنسان حياته.
لكن القرآن الكريم لا يريد منا أن ننظر إلى هذا المشهد فحسب.
إنه يدعونا إلى أن نرى، وندرك، ونتفكر، ونعتبر.
وقد عرضت آية سورة يوسف 105 هذه الحقيقة بعبارة بالغة التأثير:
﴿وَكَأَيِّنْ مِنْ آيَةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ﴾ [يوسف، 12/105]
فأمام الإنسان موقفان مختلفان:
أن يرى ويمضي.
وأن يرى ويدرك.
لكن الإدراك ليس المرحلة الأخيرة.
فبعد الإدراك يأتي التفكر.
وبعد التفكر يأتي البحث.
وبعد البحث يأتي العلم.
وبعد العلم يأتي الاكتشاف.
وبعد الاكتشاف يأتي الإنتاج.
وبعد الإنتاج تأتي خدمة الإنسان.
وهكذا ينبغي أن تتحول قراءة آيات الكون إلى طريق يسلكه الإنسان.
لكن هذا الطريق لا بد أن يقوم على تصور صحيح للمعرفة.
فالإنسان يرى ويسمع ويلاحظ بحواسه.
ويفكر بعقله، ويستدل ويحاكم ويبحث.
لكنه لا يجعل حواسه ولا عقله معيارًا مطلقًا لا يخطئ.
فالحواس قابلة للخطأ.
والعقل قابل للخطأ أيضًا.
أما الوحي فهو مصدر المعرفة الإلهية الذي جاء من عند الله تعالى، ويبين الحقائق، ويضع للإنسان المعيار الأعلى.
وهذا هو الفرق في قراءة المؤمن للكون.
فهو ينظر إلى الكون ولا ينسى الله تعالى.
ويستعمل عقله ولا يستبعد الوحي.
ويمارس العلم ولا ينكر الخالق.
ويبحث في قوانين الكون، وهو يعلم أن وجود هذه القوانين إنما هو من خلق الله تعالى.
ومن هنا كان رسول الله ﷺ أعظم معلم للبشرية.
فلم يكن نتاج تحصيل بشري، وإنما كان رسولًا تربى على الوحي.
كان أميًا، ولكنه بلغ أرفع مراتب العلم.
لأن مصدر علمه لم يكن تحصيلًا تلقاه من الناس، وإنما كان وحي الله تعالى.
وقد بلغ من تربيته أمثال أم المؤمنين عائشة رضي الله عنها والصحابة الكرام، وهم أمثلة ملموسة على ذلك.
ولهذا فليس من الصواب البحث عن تعارض بين مفهوم الإسلام للعلم والوحي.
والمسألة الحقيقية هي أن نتمكن من قراءة العلم من غير أن نفصله عن الوحي، ومن غير أن نحتقر العقل، ومن غير أن نهمل الحواس، ومن غير أن نفكر في الكون بعيدًا عن الله تعالى.
وحاجة المسلمين اليوم ليست إلى رفض كل ما أنتجه الآخرون.
كما أنها ليست إلى استهلاك كل ما أنتجه الآخرون من غير سؤال.
بل حاجتنا هي:
أن نأخذ النافع، ونترك الضار، وأن لا نكتفي بذلك، بل ننتج العلم بأنفسنا، ونكتشف، ونقدم للبشرية آثارًا جديدة نافعة.
والذكاء الاصطناعي من أبرز الأمثلة المعاصرة على ذلك.
يمكننا أن نناقش مسألة استخدامه أو عدم استخدامه.
لكن ينبغي أن نسأل سؤالًا أعمق:
حين تظهر العلوم والتقنيات التي ستسهم في تشكيل مستقبل البشرية، هل سنكتفي بمناقشة أحكامها، أم سنسهم أيضًا في تطوير هذه العلوم والتقنيات؟
ليس من العيب أن يستخدم الإنسان الوسائل التي أنتجها الآخرون.
لكن انتظار الآخرين دائمًا حتى ينتجوا، وإهمال أن ننتج نحن، مسؤولية ينبغي أن نتأمل فيها بجدية.
إن القرآن يعلمنا ألا نمر بالكون معرضين عنه، بل أن نقرأه.
فعلينا اليوم أن نسأل أنفسنا:
ماذا نرى حقًا ونحن نمر بالآيات الكثيرة في السماء والأرض؟
ولعل المسألة الأساسية هي:
هل ننظر إلى الكون؟
نعم.
فهل نقرأه؟
هذا هو السؤال الحقيقي.
لأن الرؤية نعمة.
والإدراك يقظة.
والتفكر واجب.
والعلم أمانة.
والإنتاج مسؤولية.
ولعل كثيرًا من الآيات التي نمر بها معرضين عنها لا تزال أمامنا.
ولعل اكتشافًا جديدًا، أو علمًا جديدًا، أو أثرًا جديدًا، أو وسيلة جديدة لعلاج حاجة من حاجات البشرية، ينتظر منا أن ندركه.
فلننظر إلى السماء.
ولننظر إلى الأرض.
ولننظر إلى أنفسنا.
ولكن لا ننظر ونمضي فحسب.
بل لندرك.
ولنقرأ.
ولنتفكر.
ولنبحث.
ولنتعلم.
ولنكتشف.
ولنحوّل ما تعلمناه إلى خير للبشرية.
ففي السماء والأرض آيات كثيرة.
وليست القضية في كثرتها، وإنما في أن ندركها أو لا ندركها.
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
٥ أكتوبر ٢٠٢٦ م – OF
الهوامش
- خير الدين قرمان، مصطفى تشاغريجي، إبراهيم كافي دونمز، سعد الدين غوموش، «طريق القرآن: المعنى التركي والتفسير»، منشورات رئاسة الشؤون الدينية التركية، تفسير سورة يوسف، الآية 105. وقد بيّن المؤلفون أن كلمة «آية» هنا تستعمل بمعاني العلامة والدليل وما يبعث على الاعتبار، وأن على الإنسان أن يتفكر في الأدلة الدالة في نفسه وفي العالم الخارجي على وجود الله تعالى ووحدانيته وعلمه وقدرته وحكمته، وأن يكتشف السنن الإلهية الكامنة فيها.
- محمود كايا، «بيت الحكمة»، دائرة المعارف الإسلامية التركية. يُنظر في أنشطة الترجمة في العصر العباسي، وإسهامها في تطور الرياضيات والهندسة والفلك والطب وغيرها من العلوم.
- رشدي راشد، «الرياضيات»، دائرة المعارف الإسلامية التركية. يُنظر في تطور الدراسات الرياضية في العالم الإسلامي، وأعمال الخوارزمي في مجال الجبر.
- «بغداد»، دائرة المعارف الإسلامية التركية. يُنظر في تطور الدراسات الفلكية في بغداد، وأنشطة المرصد في عهد المأمون.
- يافوز أونات، «أولوغ بك» و«زِيج أولوغ بك»، دائرة المعارف الإسلامية التركية. يُنظر في المدرسة والمرصد اللذين أنشأهما أولوغ بك في سمرقند، ورصده وأعماله، والجداول الفلكية التي وضعها.