Kader-i İlâhî’nin Tecellilerini Doğru Okumak
20. Asrın başından itibaren tarihi ilim, feraset ve ibretle yeniden okumak
Tarihi yalnızca peş peşe dizilmiş hadiseler zinciri olarak görmek, onun derin mânasını ve ibret tarafını kaçırmaktır. Savaşlar, darbeler, yıkılışlar ve yükselişler tarihin görünen yüzüdür. Mümin için asıl okunması gereken ise bu hadiselerin arkasındaki hakikati; Kader-i İlâhî’nin tecellilerini ve sünnetullahın işleyişini kavrayabilmektir.
Kaderi doğru okumak, insan iradesini ve tarihî sebepleri yok saymak değildir. Bilakis sebepleri hakkıyla görmek, tercihleri ve hataları adaletle tartmak ve ortaya çıkan neticelerden ibret almaktır. Allah Teâlâ insana irade ve tercih imkânı vermiş; fakat hiçbir tercihi kendi ilim, hikmet ve hâkimiyetinden bağımsız bırakmamıştır.
Bu zaviyeden bakıldığında 1909’dan bugüne uzanan süreç, yalnızca bir Cihan Devletinin yıkılışı ve bir milletin yaşadığı mağlubiyetler silsilesi değildir. Aynı zamanda ağır bir imtihanın, uzun bir tecrübe birikiminin, acılar içinden süzülen bir mukavemetin ve yeniden toparlanışın hikâyesidir.
1909 kırılması ve Batı taklitçiliğinin imtihanı
Sultan II. Abdülhamid’in 1909’da tahttan indirilmesi, Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki en önemli siyasî kırılma noktalarından biri oldu.[1] İttihat ve Terakkî kadrolarının devlet yönetimindeki ağırlığının artmasıyla siyasî ve askerî bunalımlar derinleşti; Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı, zaten ağırlaşmış olan çözülüş sürecini hızlandırdı.[2]
Bu dönemde Batı’ya duyulan hayranlık ve taklit eğilimi de Osmanlı aydın ve siyasî hayatında giderek belirginleşti. Batı’nın ilim ve teknik alanındaki ilerlemelerinden istifade etmekle, onun siyasî, kültürel ve ahlâkî kalıplarını sorgusuz sualsiz benimsemek arasındaki fark yeterince korunamadı.
Cumhuriyet’in ilk döneminde ise bu yöneliş, devletin siyasî, hukukî ve kültürel düzenlemeleriyle daha kapsamlı bir mahiyet kazandı. Dinî hayatın toplum içindeki görünürlüğünü daraltan ve toplumun İslâmî hafızasıyla bağlarını zayıflatan uygulamalar, uzun yıllar boyunca ağır içtimaî ve siyasî sonuçlar doğurdu.[3]
Fakat kaderin tecellilerini yalnızca zahirî sonuçlardan ibaret görmemek gerekir.
Allah, bir dönem hayranlıkla taklit ettiğimiz Batı’yı yaşayarak tanımamıza ve onun hâkimiyeti altında ağır imtihanlardan geçmemize imkân verdi. Yaşadığımız her acı tecrübe, farkında olmadan bizi biraz daha güçlendirdi; zihnimize basiret, irademize mukavemet kazandırdı. Dün hayranlıkla baktığımız gücün gerçek yüzünü bugün daha iyi görüyoruz. Şimdi ise bir asrı aşan bu tecrübenin birikimiyle yeniden sahaya çıkıyor, kendi medeniyetimizin şuuruna ve tarihî mesuliyetimize yeniden dönüyoruz.
Baskı altında diri kalan irade
1920’li ve 1930’lu yıllardaki ağır baskılar, toplumun İslâmî hafızasını ve dinî hassasiyetini bütünüyle ortadan kaldıramadı. Bilakis bu hassasiyet, farklı kanallardan ve farklı şartlar altında varlığını sürdürerek sonraki nesillere intikal etti.[4]
1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle dinî hayat üzerindeki bazı kısıtlamaların hafiflemesi, toplumun dinî hayatında yeniden bir nefes alma imkânı doğurdu.[5] Ancak 1960 darbesi siyasî hayatı yeniden kesintiye uğrattı.
Ne var ki her siyasî müdahale, beklenenin aksine, İslâmî hassasiyet taşıyan çevrelerin yeni şartlara göre yeniden düşünmesine ve teşkilatlanma ihtiyacını daha fazla hissetmesine de vesile oldu. 1970’li yıllarda bu arayış, bağımsız siyasî teşkilatlanmaların ortaya çıkmasıyla daha belirgin bir hâl aldı.
1980 darbesi siyasî alanı yeniden daralttı. Fakat sonraki yıllarda İslâmî hareketlerin siyasî tecrübe, teşkilatlanma ve toplumla ilişki bakımından daha geniş bir birikim kazanacağı yeni bir dönem başladı.[6]
1990’lı yıllarda siyasî ve içtimaî alanda yükselen İslâmî hareketlilik ise 28 Şubat süreciyle yeniden ağır bir baskıyla karşılaştı. Bu müdahale de siyasî ve içtimaî tecrübenin başka bir safhasını doğurdu. Böylece baskılar, her defasında aynı neticeyi vermedi; kimi zaman karşı koyma iradesini zayıflatmak yerine, onu yeni şartlara hazırladı.
Burada kaderin ince bir tecellisi görülmektedir:
Baskı, her zaman iradeyi yok etmez; bazen onu olgunlaştırır.
Görünüş ile hakikat arasındaki imtihan
1980 sonrasında, özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllarda dinî, siyasî ve içtimaî alanda çok farklı yapılanmalar ortaya çıktı. Bunların tamamını aynı kategoride değerlendirmek ne ilmî ne de adil olur.
Ancak dinî söylem ve görünüm üzerinden geniş bir içtimaî meşruiyet kazanan bazı yapıların devletin çeşitli kademelerinde örgütlenmesi, zamanla yalnızca bir cemaat veya sosyal hareket meselesi olmaktan çıktı. Devlet bünyesinde kapalı bir sadakat ve örgütlenme düzeninin oluşması, devletin ehliyet, liyakat ve adalet esasları bakımından ciddi bir zaaf meydana getirdi.
FETÖ yapılanmasının 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsü, bu yapının devlet içinde ulaştığı örgütlenme seviyesini ve oluşturduğu tehdidin boyutlarını bütün açıklığıyla ortaya koydu.[7]
Belki de kaderin bu safhadaki en dikkat çekici tecellilerinden biri şudur: 15 Temmuz gibi ağır bir musibetin meydana gelmesi, daha önce siyaseten ve idaren neredeyse hayal dahi edilemeyecek ölçüde devletin temel müesseselerinin yeniden ele alınmasının, güvenlik ve istihbarat yapısının gözden geçirilmesinin ve devlet içine yerleşmiş örgütlü yapıların tasfiyesinin önünü açtı.
Bu süreç, aynı zamanda dinî görünüm taşıyan yapılanmaların dış bağlantıları, siyasî güç ilişkileri ve devlet içindeki nüfuz alanları bakımından daha dikkatli sorgulanması gerektiğini de ortaya koydu. Türkiye’nin kendi devlet yapısını ve güvenlik düzenini yeniden değerlendirmesi, böylece yalnızca bir örgütle mücadele meselesi olmaktan çıkarak daha geniş bir devlet tecrübesine dönüştü.
Kaderin tecellisini burada da doğru okumak gerekir:
Bazen bir musibet sadece yıkmaz; bünyedeki gizli hastalığı görünür hâle getirir. Hastalığın görünür hâle gelmesi ise tedavinin, temizliğin ve yeniden yapılanmanın başlangıcı olabilir.
Bölgedeki sarsıntılar ve Türkiye’nin değişen rolü
21. Asrın ikinci on yılında İslâm dünyasında meydana gelen büyük sarsıntılar, Türkiye’nin tarihî ve jeopolitik konumunu yeniden düşünmesini zorunlu kıldı. Mısır’daki 2013 darbesi, Suriye’de başlayan iç savaş ve dış müdahaleler, Irak’taki istikrarsızlık, Libya’daki iç savaş ve Yemen ile Lübnan’daki krizler, bölgedeki güç boşluğunu ve güvenlik ihtiyacını daha görünür hâle getirdi.[8]
Suriye savaşı milyonlarca insanı yerinden etti. Türkiye yıllar boyunca milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yaptı.[9] Bu süreç Türkiye’ye yalnızca ekonomik ve içtimaî bir yük getirmedi; aynı zamanda komşu coğrafyalardaki istikrarsızlığın Türkiye’nin güvenliği ve geleceğiyle doğrudan bağlantılı olduğunu da gösterdi.
Böylece Türkiye, uzun yıllar boyunca bölgedeki gelişmeleri büyük ölçüde dışarıdan izleyen bir ülkeden, kendi güvenliğini korumanın ötesinde bölgedeki gelişmelere doğrudan müdahil olan ve gerektiğinde inisiyatif üstlenen bir aktöre dönüşmeye başladı.
Savunma gücünden bölgedeki inisiyatife
Bu dönüşümün en dikkat çekici unsurlarından biri savunma sanayiinde yaşanan gelişmedir. Türkiye, özellikle insansız hava araçları başta olmak üzere çeşitli savunma teknolojilerinde kendi kapasitesini geliştirdi ve dışa bağımlılığını azaltma yolunda önemli mesafeler aldı.[10]
Azerbaycan’ın Karabağ’ın işgalden kurtarılması sürecinde Türkiye’nin verdiği destek,[11] Libya’daki askerî ve siyasî rolü, Somali ve Suriye’deki faaliyetleri ve Filistin meselesindeki diplomatik ve insani girişimleri, Türkiye’nin bölgedeki ağırlığının arttığını gösteren başlıca gelişmeler arasında yer aldı.
Bunları yalnızca askerî güç veya siyasî nüfuz arayışı olarak okumak eksik kalır. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, uzun süre başkalarının çizdiği güvenlik ve siyaset çerçeveleri içinde hareket etmek zorunda kalan Türkiye’nin kendi kararlarını verebilen, kendi savunma kapasitesini oluşturabilen ve gerektiğinde bölgedeki meselelerde inisiyatif alabilen bir devlet olma iradesini yeniden güçlendirdiği görülmektedir.
İşte bir asırlık imtihanın belki de en önemli neticelerinden biri budur.
Kaderi doğru okumak
Kaderden söz etmek, geleceğe dair kesin hükümler vermek değildir. Hiç kimse Allah’ın kaderinin ayrıntılarını bilemez. Müminin vazifesi, hadiselerin arkasındaki ilâhî hikmeti kesin biçimde bildiğini iddia etmek değil; yaşananlardan ibret almak, sebepleri doğru değerlendirmek ve Sünnetullahı kavramaya çalışmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:
“Şüphesiz Allah, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.”[12]
Bu âyet, tarihî değişimin insan iradesinden bağımsız olmadığını açıkça ortaya koyar. Toplumların yükselişi de düşüşü de sebepsiz değildir. İlimsiz güç, ahlâksız siyaset, adaletsiz yönetim, tembellik, ihtilaf ve bağımlılık bir toplumu zayıflatırken; ilim, adalet, istişare, üretim, teşkilatlanma, fedakârlık ve güçlü irade yeniden ayağa kalkmanın sebeplerini oluşturur.
Bu sebeple “kader böyleymiş” diyerek hadiseleri seyretmek ne kadar yanlışsa, tarihin bütün neticelerini yalnızca insan iradesine bağlamak da o kadar yanlıştır.
Kader, insanı atalete değil; gayrete çağırır.
Devran dönüyor mu?
Osmanlı’nın yıkılışından sonra dünya, uzun bir dönem tek merkezli güç anlayışının ve Batı merkezli uluslararası düzenin tesiri altında kaldı. Batı, ilim ve teknoloji alanında insanlık için büyük imkânlar üretirken, siyasî ve askerî gücünü sömürgecilik, işgal ve tahakküm için de kullandı.
Bugün ise dünya dengeleri yeniden değişmektedir. Yeni güç merkezleri ortaya çıkmakta, Batı’nın mutlak belirleyiciliği sorgulanmakta ve farklı medeniyet havzaları kendi siyasî, ekonomik ve askerî kapasitelerini geliştirmektedir.
Filistin meselesi de bu değişimin en çarpıcı imtihanlarından biridir. Uluslararası Adalet Divanı, 19 Temmuz 2024 tarihli danışma görüşünde İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki politikalarının ve uygulamalarının uluslararası hukukun temel ilkeleriyle bağdaşmadığına ve İsrail’in bu topraklardaki devam eden varlığının hukuka aykırı olduğuna hükmetti.[13]
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 13 Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Savunma Mutabakatı da İslâm dünyasında yeni bir savunma ve dayanışma mimarisinin oluşma arayışı bakımından dikkat çekici bir gelişmedir. Mutabakat; siyasî ve askerî koordinasyon, ortak tatbikatlar ve savunma sanayii alanında iş birliği gibi başlıkları kapsamaktadır.[14] Bunun nereye kadar gelişeceğini bugünden kesin biçimde söylemek mümkün değildir. Fakat İslâm dünyasının kendi güvenliğini, savunmasını ve geleceğini kendi imkânlarıyla düşünmeye başlaması başlı başına önemli bir gelişmedir.
SONUÇ: Kader adalet eder
1909’dan bugüne uzanan tarih, yalnızca mağlubiyetlerin, kayıpların ve acıların tarihi değildir. Aynı zamanda ibret almanın, tecrübe kazanmanın, mukavemet geliştirmenin, yeniden toparlanmanın ve güç biriktirmenin tarihidir.
Bir zamanlar hayranlıkla baktığımız Batı’nın gücünü taklit ederek onun gerçek yüzünü ve sonuçlarını yaşayarak tanıdık. Ağır bedeller ödedik; fakat bu bedeller bizi aynı zamanda daha temkinli, daha tecrübeli ve daha mukavim hâle getirdi.
Dün başkalarının kurduğu düzen içinde kendi iradesi daraltılmış bir Türkiye vardı. Bugün ise kendi savunma sanayiini geliştiren, kendi kararlarını daha bağımsız biçimde verebilen ve bölgesindeki gelişmelere daha fazla müdahil olan bir Türkiye bulunmaktadır.
Bu değişimi doğrudan “Kader-i İlâhî’nin kesin olarak şu noktaya götürdüğü” şeklinde yorumlamak doğru değildir. Fakat bir asırlık hadiseler zincirinden kaderin tecellilerini, Sünnetullahın ve insan iradesinin sonuçlarını okumak mümkündür.
Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin veciz ifadesiyle:
“Kader adalet eder.”[15]
Allah herkese mühlet verir; fakat hiçbir şeyi başıboş bırakmaz. Zulüm, haksızlık, kibir ve taşkınlık kendi neticelerini taşır. Hak ve adalet ise sabır, gayret ve fedakârlıkla yeniden hayat bulabilir.
Bu sebeple bugün bize düşen, geçmişin acıları karşısında ümitsizliğe kapılmak veya geleceğin değişmesini pasif biçimde beklemek değildir. Bize düşen; bir asırlık tecrübenin kazandırdığı ilim, feraset, ibret ve mukavemeti geleceğin inşasında kullanmaktır.
Çünkü kaderi doğru okumak, sadece “Ne oldu?” sorusuna cevap aramak değildir. Asıl mesele, “Bu hadiseler bize ne öğretti ve şimdi üzerimize düşen nedir?” sorusunu sorabilmektir.
Tarih bize nereden geldiğimizi gösterir; feraset ise nereye yürümemiz gerektiğini anlamamıza yardım eder.
Ve mümin için asıl mesele, devranın dönmesini beklemek değil; Kader-i İlâhî’nin tecellilerini doğru okuyarak ilim, basiret, adalet, gayret ve mesuliyetle kendi vazifesini hakkıyla yerine getirmektir.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
20.08.2026 – OF
Dipnotlar
[1] Feroz Ahmad, The Young Turks: The Committee of Union and Progress in Turkish Politics, 1908–1914, Oxford University Press, 1969.
[2] Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern History, I.B. Tauris, 2004.
[3] Şerif Mardin, Religion and Social Change in Modern Turkey: The Case of Bediuzzaman Said Nursi, State University of New York Press, 1989.
[4] A.g.e., özellikle Cumhuriyet’in ilk döneminde dinî düşüncenin toplum içerisindeki devamlılığına ilişkin bölümler.
[5] Kemal H. Karpat, The Politicization of Islam: Reconstructing Identity, State, Faith, and Community in the Late Ottoman State, Oxford University Press, 2001.
[6] Binnaz Toprak, Islam and Political Development in Turkey, E.J. Brill, 1981.
[7] Türkiye Büyük Millet Meclisi, 15 Temmuz Darbe Girişimi ile İlgili Meclis Araştırma Komisyonu Raporu, 2017.
[8] Birleşmiş Milletler ve International Crisis Group’un Suriye, Irak, Libya ve bölgedeki diğer krizlere ilişkin raporları.
[9] UNHCR, Syria Regional Refugee Response, Türkiye’ye ilişkin güncel veriler.
[10] T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı, Türk savunma sanayiinin gelişimine ilişkin resmî rapor ve yayınlar.
[11] International Crisis Group, The Nagorno-Karabakh Conflict; Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Karabağ savaşına ilişkin resmî kayıtları.
[12] Kur’ân-ı Kerîm, Ra‘d Sûresi, 13/11.
[13] International Court of Justice, Legal Consequences arising from the Policies and Practices of Israel in the Occupied Palestinian Territory, including East Jerusalem, Advisory Opinion, 19 July 2024. Divan, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki devam eden varlığını hukuka aykırı olarak değerlendirmiştir.
[14] Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 13 Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Savunma Mutabakatı; siyasî ve askerî koordinasyon, ortak tatbikatlar ve savunma sanayii iş birliğini öngörmektedir.
[15] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, “Onuncu Söz” ve kader-adalet bahisleri.
ترجمة من التركية إلى العربية:👇
قراءة تجليات القدر الإلهي قراءة صحيحة
إعادة قراءة التاريخ منذ مطلع القرن العشرين بالعلم والبصيرة والعبرة
إن النظر إلى التاريخ على أنه مجرد سلسلة متتابعة من الحوادث يفوّت على الناظر معانيه العميقة ودروسه وعِبَره. فالحروب والانقلابات والانهيارات والنهضات هي الوجه الظاهر من التاريخ. أما ما ينبغي للمؤمن أن يقرأه حقّاً، فهو الحقيقة الكامنة وراء هذه الأحداث: تجلّيات القدر الإلهي وسُنّة الله في خلقه.
وإن القراءة الصحيحة للقدر لا تعني إلغاء إرادة الإنسان ولا تجاهل الأسباب التاريخية، بل تعني رؤية الأسباب على حقيقتها، ووزن الاختيارات والأخطاء بالعدل، والاعتبار بالنتائج المترتبة عليها. فقد وهب الله تعالى الإنسان إرادة وقدرة على الاختيار، ولم يجعل شيئاً من اختياراته خارج علمه وحكمته وسلطانه.
ومن هذه الزاوية، فإن المسيرة الممتدة من سنة 1909 إلى يومنا هذا ليست مجرد قصة سقوط إمبراطورية وسلسلة من الهزائم التي لحقت بأمة، وإنما هي أيضاً قصة ابتلاء طويل وشاق، وتراكم هائل من التجارب، ومقاومة صهرتها الآلام، ثم مسيرة إعادة التماسك والنهوض.
انكسار 1909 وابتلاء التقليد للغرب
كان عزل السلطان عبد الحميد الثاني عن العرش سنة 1909 واحداً من أهم المنعطفات السياسية في المرحلة الأخيرة من الدولة العثمانية.[1] ومع ازدياد نفوذ قيادات الاتحاد والترقي في إدارة الدولة، تعمقت الأزمات السياسية والعسكرية، ثم جاءت حروب البلقان والحرب العالمية الأولى لتسرّع مسيرة التفكك التي كانت قد اشتدت.[2]
وفي تلك المرحلة أخذ الإعجاب بالغرب والنزوع إلى تقليده يزداد حضوراً في الحياة الفكرية والسياسية العثمانية. ولم يكن التمييز واضحاً بما يكفي بين الاستفادة من تقدم الغرب في ميادين العلم والتقنية، وبين تقليده تقليداً أعمى في أنماطه السياسية والثقافية والأخلاقية.
وفي المرحلة الأولى من عهد الجمهورية، اكتسب هذا التوجه طابعاً أوسع من خلال التنظيمات السياسية والقانونية والثقافية التي قامت بها الدولة. وأدت بعض الإجراءات التي ضيقت حضور الحياة الدينية في المجتمع وأضعفت صلة المجتمع بذاكرته الإسلامية إلى نتائج اجتماعية وسياسية عميقة استمرت آثارها سنوات طويلة.[3]
غير أن تجليات القدر لا ينبغي أن تُقرأ من خلال نتائجها الظاهرة وحدها.
لقد أتاح الله لنا أن نتعرف إلى الغرب الذي كنا نقلده بإعجاب من خلال تجربة واقعية، وأن نجتاز تحت تأثيره وهيمنته امتحانات شديدة. وكل تجربة مؤلمة عشناها أسهمت، من حيث لا نشعر، في زيادة قوتنا؛ فأكسبت عقولنا بصيرة، وإرادتنا مقاومة. ونحن اليوم نرى الوجه الحقيقي للقوة التي كنا ننظر إليها بالأمس بإعجاب بصورة أوضح. وها نحن، بعد أكثر من قرن من تراكم هذه التجارب، نعود إلى الساحة من جديد، ونستعيد وعي حضارتنا وإحساسنا بمسؤوليتنا التاريخية.
إرادة بقيت حيّة تحت الضغط
لم تستطع الضغوط الشديدة التي شهدتها تركيا في عشرينيات وثلاثينيات القرن العشرين أن تقضي على الذاكرة الإسلامية للمجتمع ولا على حساسيته الدينية. بل استمرت هذه الحساسية في قنوات مختلفة وظروف متباينة، وانتقلت إلى الأجيال اللاحقة.[4]
ومع وصول الحزب الديمقراطي إلى الحكم سنة 1950 وتخفيف بعض القيود المفروضة على الحياة الدينية، وجد المجتمع فرصة جديدة لالتقاط أنفاسه في حياته الدينية.[5] غير أن انقلاب سنة 1960 أعاد الحياة السياسية إلى مرحلة جديدة من الانقطاع والاضطراب.
ومع ذلك، فإن كل تدخل سياسي لم يؤد بالضرورة إلى النتيجة التي أرادها أصحابه؛ فقد دفع في المقابل الأوساط ذات الحساسية الإسلامية إلى إعادة التفكير في أوضاعها وفق الظروف الجديدة، وإلى الشعور المتزايد بالحاجة إلى التنظيم والعمل المؤسسي. وفي سبعينيات القرن العشرين ظهر هذا التوجه بصورة أوضح من خلال نشوء تنظيمات سياسية مستقلة.
ثم جاء انقلاب 1980 ليضيّق المجال السياسي من جديد، غير أن السنوات التالية فتحت مرحلة اكتسبت فيها الحركات الإسلامية رصيداً أوسع من الخبرة السياسية والتنظيمية وفي علاقتها بالمجتمع.[6]
وفي تسعينيات القرن العشرين، ومع تصاعد الحضور الإسلامي في المجالين السياسي والاجتماعي، جاءت مرحلة 28 شباط/فبراير لتفرض ضغوطاً جديدة. غير أن هذه المرحلة نفسها أصبحت جزءاً من تجربة سياسية واجتماعية جديدة، وأثبتت أن الضغوط لا تؤدي دائماً إلى إضعاف إرادة المقاومة، بل قد تهيئها أحياناً لمرحلة جديدة.
وهنا تظهر إحدى دقائن تجلي القدر:
فالضغط لا يقضي دائماً على الإرادة؛ بل قد يسهم أحياناً في إنضاجها.
الابتلاء بين المظهر والحقيقة
بعد عام 1980، ولا سيما خلال التسعينيات والألفية الجديدة، ظهرت في المجال الديني والسياسي والاجتماعي تنظيمات وتجمعات متعددة ومختلفة. وليس من العلم ولا من العدل وضعها جميعاً في خانة واحدة.
غير أن بعض التنظيمات التي اكتسبت شرعية اجتماعية واسعة من خلال الخطاب والمظهر الديني، ثم توسعت داخل بعض مؤسسات الدولة، تحولت مع مرور الزمن من مجرد قضية جماعة دينية أو حركة اجتماعية إلى مسألة تمس بنية الدولة نفسها. وأدى قيام شبكة مغلقة من الولاء والتنظيم داخل أجهزة الدولة إلى إحداث خلل خطير في مبادئ الكفاءة والاستحقاق والعدالة.
وقد كشفت محاولة الانقلاب التي شهدتها تركيا في 15 تموز/يوليو 2016 بوضوح حجم التنظيم الذي بلغته جماعة فتح الله غولن داخل أجهزة الدولة، وحجم التهديد الذي شكلته.[7]
ولعل من أبرز تجليات القدر في هذه المرحلة أن وقوع هذه المحنة الثقيلة أتاح، على نحو لم يكن من المتصور سياسياً وإدارياً من قبل، إعادة النظر في بنية المؤسسات الأساسية للدولة، ومراجعة منظومة الأمن والاستخبارات، والعمل على تصفية التنظيمات التي تمكنت من التغلغل داخل أجهزة الدولة.
كما أظهرت هذه التجربة ضرورة إخضاع التنظيمات ذات المظهر الديني لمزيد من التدقيق في ما يتعلق بصلاتها الخارجية وعلاقات القوة السياسية ومجالات نفوذها داخل الدولة.
وهنا ينبغي أن نقرأ تجلي القدر قراءة صحيحة:
فالمصيبة قد لا تكون هادمة فحسب؛ بل قد تكشف المرض الخفي في الجسد، ويكون ظهور المرض بداية للعلاج والتنقية وإعادة البناء.
اضطرابات المنطقة وتغير دور تركيا
لقد فرضت الاضطرابات الكبرى التي شهدها العالم الإسلامي خلال العقد الثاني من القرن الحادي والعشرين على تركيا إعادة النظر في موقعها التاريخي والجغرافي السياسي. فقد أظهرت أحداث الانقلاب في مصر سنة 2013، والحرب التي اندلعت في سورية والتدخلات الخارجية فيها، وعدم الاستقرار في العراق، والحرب الأهلية في ليبيا، والأزمات في اليمن ولبنان، حجم الفراغ في القوة والحاجة إلى الأمن والاستقرار بصورة أكثر وضوحاً.[8]
وقد أدت الحرب السورية إلى نزوح ملايين البشر. واستضافت تركيا على مدى سنوات ملايين السوريين.[9] ولم تكن هذه العملية عبئاً اقتصادياً واجتماعياً فحسب، بل كشفت أيضاً أن اضطراب الأوضاع في الجوار يرتبط بصورة مباشرة بأمن تركيا ومستقبلها.
وهكذا بدأت تركيا تتحول من دولة تراقب تطورات المنطقة من الخارج إلى دولة لا تكتفي بحماية أمنها، بل تنخرط بصورة مباشرة في تطورات محيطها وتتحمل، عند الحاجة، مسؤولية المبادرة والتحرك.
من قوة الدفاع إلى المبادرة في المنطقة
كان من أبرز مظاهر هذا التحول التطور الكبير الذي شهده قطاع الصناعات الدفاعية. فقد طورت تركيا قدراتها الذاتية في عدد من التقنيات الدفاعية، وفي مقدمتها الطائرات المسيّرة، وقطعت أشواطاً مهمة في تقليل اعتمادها على الخارج.[10]
كما كان الدعم التركي لأذربيجان في مسار تحرير قره باغ من الاحتلال، والدور العسكري والسياسي في ليبيا، والأنشطة في الصومال وسورية، والمبادرات الدبلوماسية والإنسانية في القضية الفلسطينية، من أبرز التطورات التي أظهرت اتساع وزن تركيا في المنطقة.[11]
ولا يكفي أن تُقرأ هذه التطورات باعتبارها مجرد بحث عن القوة العسكرية أو النفوذ السياسي. فمن منظور أوسع، يمكن النظر إليها باعتبارها تعبيراً عن عودة إرادة الدولة التركية إلى امتلاك قرارها، وبناء قدرتها الدفاعية، والمبادرة في القضايا الإقليمية، بعد مرحلة طويلة اضطرت فيها إلى التحرك ضمن أطر أمنية وسياسية رسمها الآخرون.
ولعل هذه من أهم نتائج الابتلاء الذي امتد قرناً كاملاً.
القراءة الصحيحة للقدر
إن الحديث عن القدر لا يعني إصدار أحكام قطعية على المستقبل. فلا أحد يعلم تفاصيل قدر الله. وإنما واجب المؤمن ألا يدعي أنه يعلم الحكمة الإلهية الكامنة وراء كل حادثة على وجه القطع، بل أن يعتبر بما وقع، وأن يقدّر الأسباب حق قدرها، وأن يسعى إلى فهم سنن الله في خلقه.
قال الله تعالى:
﴿إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ﴾.[12]
وهذه الآية تبين بوضوح أن التغيير التاريخي لا ينفصل عن إرادة الإنسان. فصعود المجتمعات وسقوطها لا يجريان من غير أسباب. فالقوة بلا علم، والسياسة بلا أخلاق، والحكم بلا عدل، والكسل، والاختلاف، والتبعية، أسباب لإضعاف المجتمع؛ بينما العلم والعدل والشورى والإنتاج والتنظيم والتضحية وقوة الإرادة أسباب للنهوض من جديد.
ولهذا فإن الوقوف متفرجاً على الأحداث بحجة أن «هذا هو القدر» خطأ، كما أن رد جميع نتائج التاريخ إلى الإرادة البشرية وحدها خطأ مماثل.
فالقدر لا يدعو الإنسان إلى القعود، بل إلى العمل والاجتهاد.
هل بدأ ميزان القوة في الدوران؟
بعد سقوط الدولة العثمانية، عاش العالم فترة طويلة تحت تأثير نظام دولي أحادي المركز، وهيمنة غربية على كثير من مجالات السياسة الدولية. وقد أنتج الغرب إمكانات عظيمة للبشرية في ميادين العلم والتقنية، لكنه استخدم قوته السياسية والعسكرية أيضاً في الاستعمار والاحتلال والهيمنة.
أما اليوم، فإن موازين القوة في العالم آخذة في التغير من جديد. فقد ظهرت مراكز قوة جديدة، وأصبحت الهيمنة الغربية المطلقة موضع تساؤل، وبدأت حضارات ومناطق مختلفة بتطوير قدراتها السياسية والاقتصادية والعسكرية.
وتُعد القضية الفلسطينية من أبرز ميادين هذا التحول. فقد خلصت محكمة العدل الدولية في رأيها الاستشاري الصادر في 19 تموز/يوليو 2024 إلى أن سياسات إسرائيل وممارساتها في الأراضي الفلسطينية المحتلة تتعارض مع مبادئ أساسية في القانون الدولي، وأن استمرار وجودها في الأراضي الفلسطينية المحتلة غير قانوني.[13]
كما أن اتفاقية مكة للدفاع المشترك التي وقعتها تركيا وباكستان والمملكة العربية السعودية في 13 آب/أغسطس 2026 تمثل تطوراً لافتاً في مسار البحث عن بنية جديدة للدفاع والتعاون في العالم الإسلامي. وتشمل الاتفاقية التنسيق السياسي والعسكري، وإجراء مناورات مشتركة، والتعاون في مجال الصناعات الدفاعية.[14] ولا يمكن الجزم اليوم إلى أين ستصل هذه المبادرة. غير أن مجرد بدء العالم الإسلامي في التفكير بأمنه ودفاعه ومستقبله اعتماداً على قدراته وإمكاناته الخاصة يمثل تطوراً مهماً في حد ذاته.
الخاتمة: القدر يعدل
إن التاريخ الممتد من 1909 إلى يومنا هذا ليس تاريخ الهزائم والخسائر والآلام وحدها، بل هو أيضاً تاريخ الاعتبار، واكتساب الخبرة، وتنمية القدرة على المقاومة، وإعادة التماسك، وتراكم القوة.
لقد عرفنا الغرب الذي كنا ننظر إليه بإعجاب من خلال تجربة تقليده، وعرفنا وجهه الحقيقي ونتائج تلك التجربة بأثمان باهظة. ولكن هذه الأثمان نفسها جعلتنا أكثر حذراً وخبرة ومقاومة.
كان هناك بالأمس تركيا ضُيّقت إرادتها داخل نظام رسمه الآخرون. أما اليوم فهناك تركيا تطور صناعاتها الدفاعية، وتمتلك قدرة أكبر على اتخاذ قراراتها بصورة مستقلة، وتشارك بصورة أوسع في تطورات محيطها.
وليس من الصحيح أن نفسر هذا التحول على أنه نتيجة حتمية معلومة سلفاً للقدر الإلهي. لكن يمكننا، من خلال سلسلة الأحداث التي امتدت قرناً من الزمن، أن نقرأ تجليات القدر، وسنن الله، ونتائج إرادة الإنسان واختياراته.
وكما قال الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي في عبارته الموجزة:
«القدر يعدل.»[15]
إن الله يمهل الجميع، ولكنه لا يترك شيئاً سدى. فالظلم والعدوان والكبر والطغيان تحمل في ذاتها عواقبها، أما الحق والعدل فيمكن أن يستعيدا الحياة بالصبر والعمل والتضحية.
ومن ثم فإن واجبنا اليوم ليس أن نيأس أمام آلام الماضي، ولا أن ننتظر بصورة سلبية تغير المستقبل، وإنما أن نستثمر ما منحنا إياه قرن من التجارب من علم وبصيرة وعبرة ومقاومة في بناء المستقبل.
فالقراءة الصحيحة للقدر ليست مجرد البحث عن جواب لسؤال: «ماذا حدث؟» وإنما هي القدرة على طرح السؤال الأهم:
«ماذا علمتنا هذه الأحداث، وما الذي يجب علينا أن نقوم به الآن؟»
إن التاريخ يبين لنا من أين جئنا، أما البصيرة فتعيننا على فهم الوجهة التي ينبغي أن نسير إليها.
وليس الأمر بالنسبة إلى المؤمن أن ينتظر دوران الأيام، وإنما أن يقرأ تجليات القدر الإلهي قراءة صحيحة، وأن يؤدي واجبه بالعلم والبصيرة والعدل والعمل والشعور بالمسؤولية.
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
20/08/2026 – أوف
الهوامش
[1] فريد أحمد، الشباب الأتراك: لجنة الاتحاد والترقي في السياسة التركية 1908–1914، مطبعة جامعة أكسفورد، 1969.
[2] إريك يان زورتشر، تركيا: تاريخ حديث، I.B. Tauris، 2004.
[3] شريف ماردين، الدين والتغير الاجتماعي في تركيا: حالة بديع الزمان سعيد النورسي، مطبعة جامعة ولاية نيويورك، 1989.
[4] المرجع نفسه، ولا سيما الفصول المتعلقة باستمرار الفكر الديني في المجتمع خلال المرحلة الأولى من عهد الجمهورية.
[5] كمال ح. كربات، تسييس الإسلام: إعادة بناء الهوية والدولة والدين والجماعة في الدولة العثمانية المتأخرة، مطبعة جامعة أكسفورد، 2001.
[6] بنّاز طوبراق، الإسلام والتطور السياسي في تركيا، E.J. Brill، 1981.
[7] مجلس الأمة التركي الكبير، تقرير لجنة التحقيق البرلمانية بشأن محاولة الانقلاب في 15 تموز/يوليو، 2017.
[8] تقارير الأمم المتحدة ومجموعة الأزمات الدولية المتعلقة بسورية والعراق وليبيا والأزمات الأخرى في المنطقة.
[9] المفوضية السامية للأمم المتحدة لشؤون اللاجئين، الاستجابة الإقليمية للاجئين السوريين، والبيانات الحديثة المتعلقة بتركيا.
[10] رئاسة الصناعات الدفاعية في الجمهورية التركية، التقارير والمنشورات الرسمية المتعلقة بتطور الصناعات الدفاعية التركية.
[11] مجموعة الأزمات الدولية، نزاع ناغورنو قره باغ؛ والسجلات الرسمية لجمهورية أذربيجان المتعلقة بحرب قره باغ.
[12] القرآن الكريم، سورة الرعد، 13/11.
[13] محكمة العدل الدولية، الآثار القانونية الناشئة عن سياسات وممارسات إسرائيل في الأرض الفلسطينية المحتلة، بما فيها القدس الشرقية، الرأي الاستشاري، 19 تموز/يوليو 2024. وقد خلصت المحكمة إلى عدم قانونية استمرار وجود إسرائيل في الأرض الفلسطينية المحتلة.
[14] اتفاقية مكة للدفاع المشترك الموقعة بين تركيا وباكستان والمملكة العربية السعودية في 13 آب/أغسطس 2026، وتشمل التنسيق السياسي والعسكري والمناورات المشتركة والتعاون في الصناعات الدفاعية.
[15] بديع الزمان سعيد النورسي، الكلمات، «الكلمة العاشرة» ومباحث القدر والعدل الإلهي.