Batılı Mühtedi Kadınların Şahitliği ve Modern Feminizmin Açmazları
Modern Seküler Tasavvurun Kadın Anlayışı Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme
Giriş
Son iki asırdır Batı dünyasının siyasî, iktisadî ve fikrî üstünlüğü, onun ürettiği kavramların ve hayat tasavvurunun da cihanşümül hakikatler olarak kabul edilmesine zemin hazırlamıştır. Bu süreçte modernleşme, sekülerleşme ve feminizm; insanlığın ilerlemesinin, kadınların özgürleşmesinin ve toplumların gelişmesinin vazgeçilmez unsurları olarak sunulmuştur.
Özellikle kadın meselesi, modern düşüncenin en çok üzerinde durduğu alanlardan biri olmuştur. Kadının geleneksel rollerden, ailevî ve fıtrî bağlardan tecrit edilmesi; ferdî tercihlerin ve mutlak serbestiyetin kutsanması modern feminist söylemin temel hedefleri arasında yer almıştır.
Ne var ki, aradan geçen uzun zamana rağmen modern dünyanın kadınlara vaat ettiği huzur, güven ve tatmin duygusunun ne ölçüde gerçekleştiği ciddi bir araştırma konusudur. Nitekim son yıllarda Batı toplumlarında dikkat çeken en sarsıcı olgu, çok sayıda eğitimli ve bilinçli kadının fevc fevc İslâm’a yönelmesidir. Bu kadınlar, modern hayatın sunduğu maddî imkânlardan mahrum oldukları için değil; bilakis o hayatı bizzat tecrübe ettikleri, Batı’nın vaat ettiği sahte hürriyetlerin sınırlarına dayandıkları hâlde aradıkları manayı bulamadıkları için hakikate yönelmişlerdir.[1]
Bu sebeple Batılı mühtedi kadınların tecrübeleri, yalnızca münferit din değiştirme vakaları olarak değil; modern dünyanın kadın, aile ve hürriyet anlayışına dair tarihî bir şahitlik olarak değerlendirilmelidir.
I. Batı’da Kadınların İslâm’a Yönelişi: Dikkat Çekici Bir İçtimaî Vakıa
Batı ülkelerinde İslâm’ı seçenlerin sayısına dair yürütülen araştırmalar ve istatistiki veriler, modern ezberleri bozacak nitelikte muazzam bir içtimaî hakikati ortaya koymaktadır. Yapılan son sosyolojik çalışmalar, Batı dünyasında ihtida edenler arasında kadınların ezici bir çoğunluk teşkil ettiğini göstermektedir.
Nitekim Birleşik Krallık’ta (İngiltere) yürütülen araştırmalarda, İslâm’ı seçerek şereflenen mühtedilerin %75’inin (yaklaşık dörtte üçünün) kadınlardan oluştuğu tespit edilmiştir.[2] Bu çarpıcı oran, sadece kıta Avrupası ile sınırlı değildir; okyanusun ötesinde de benzer bir uyanış dalgası gözlenmektedir. Resmî ve sivil kayıtların verilerine göre, son dönemde yıllık bazda Amerika Birleşik Devletleri’nde 80 bin, İngiltere’de ise 20 bin civarında insan hakikati idrak ederek Müslüman olduğunu ilan etmiştir.
Cambridge Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilen saha çalışmalarında da bu istatistikleri teyit eden sonuçlara ulaşılmış; toplumun elit, entelektüel ve farklı sosyal çevrelerinden gelen çok sayıda kadının İslâm’ı şuurlu bir tercih neticesinde kabul ettiği görülmüştür.[3]
Burada asıl dikkat çekilmesi gereken husus şudur: Bahse konu olan kadınların önemli bir kısmı, ekonomik yoksunluk içinde yaşayan veya temel haklardan mahrum bırakılmış kimseler değildir. Aksine onlar; modern Batı kültürünün kadını adeta nesnelleştirerek sunduğu mutlak cinsi serbestiyeti, sınırsız tüketim imkânlarını, kariyer basamaklarını ve pozitif ayrımcılığın sağladığı en üst düzey devlet mamurluklarını bizzat tecrübe etmiş; maddî güce, konfora ve lükse fazlasıyla sahip kişilerdir.
Dolayısıyla bu yöneliş, maddî sebeplerle izah edilebilecek sıradan bir hadise olmaktan uzaktır. Batılı sosyologların ve düşünürlerin hayretle sorduğu “Her türlü dünyevî imkâna sahip bu kadınlar neden kitleler halinde İslam’ı seçiyor?” sorusunun cevabı, modernitenin kadına ve ruha fırlattığı derin faturada gizlidir.
II. Mühtedi Kadınların Şahitliği: Mana Arayışı
Batılı mühtedi kadınların anlatılarında ortak biçimde öne çıkan ilk unsur, hayatın nihai gayesine dair samimi bir mana arayışıdır. Modern seküler dünya, kadını sözde bir “tanrıça” konumuna yükselterek ona her türlü maddî hazzı meşru kılmış; bedenin sınırlarını alabildiğine genişletirken ruhu mutlak bir karanlığa ve açlığa mahkûm etmiştir.
Avusturyalı psikiyatrist Viktor Frankl’ın da işaret ettiği üzere insan yalnızca haz, refah ve konfor arayan bir varlık değil, her şeyden önce anlam arayan bir varlıktır.[4] Batı kültürünün sunduğu serbestiyet, kadını fıtrî sınırlarından kopararak derin bir varlık krizine itmiştir. İhtida eden kadınların bizzat ifade ettikleri üzere, İslam’a yönelişlerinin ilk ve en güçlü amili, Batı ideolojisinin asla sunamadığı, kalbe ve ruha hitap eden o muazzam “mana” iklimidir.[5]
III. Aile ve Aidiyet Arayışı
Mühtedi kadınların şahitliklerinde öne çıkan ikinci hayati unsur, aile ve uluhiyet eksenli aidiyet ihtiyacıdır.
Modern Batı toplumlarında ferdiyetçilik eğilimi derinleştikçe, kadın sözde “baba, koca, abi veya oğul otoritesinden” kurtarılma vaadiyle mutlak bir yalnızlığın ve kimsesizliğin kucağına itilmiştir. Avrupa İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) verileri, birçok Avrupa ülkesinde evlilik oranlarının dramatik şekilde düşerken boşanma oranlarının yükseldiğini göstermektedir.[6]
Bağlarından koparılmış, sokakların ve mekanik bir dünyanın insafına terk edilmiş kadının bugünkü en büyük trajedisi, sahte özgürlük maskesi altındaki derin kimsesizliktir. Pek çok Batılı araştırmacı, yalnızlığı çağımızın en ölümcül içtimaî meselesi olarak ilan ederken,[7] İslam’ı seçen kadınlar kendilerini koruyan, kollayan ve mukaddes kılan bir sığınak bulduklarını belirtmektedirler.
Nitekim modernitenin anneyi ve anneliği, ev içi emeği değersizleştirerek kadını yalnızca iş gücü pazarında tüketilmesi gereken bir figür olarak görmesine karşılık İslam; « الْجَنَّةُ تَحْتَ أَقْدَامِ الأُمَّهَاتِ »
“Cennet annelerin ayakları altındadır.”[12] nebevî beyanıyla, kadına ailenin ve toplumun merkezinde ulaşılabilecek en mukaddes haysiyet makamını bahşetmiştir. Mühtedi kadınlar, Batı dünyasının tamamen imha ettiği bu “aile” müessesesini ve sekülerleşmenin yok ettiği hakiki “kardeşlik/uhuvvet” bağını İslam’ın bünyesinde bulduklarını açıkça şahitlik etmektedirler.[8]
IV. Haysiyet ve Şahsiyet Arayışı
Modern kültür, kadının görünürlüğünü artırmış; ancak görünürlüğün daima haysiyet ve değer anlamına gelmediği yönünde ciddi tenkitler ortaya çıkmıştır. Batı’da kadın, pazarın ve kapitalist çarkların en vahşi tüketim metası haline getirilmiştir. Reklam, moda ve eğlence sektörlerinde kadın bedeni her zerresine kadar teşhir edilmekte ve ekonomik bir enstrüman olarak hoyratça kullanılmaktadır. Bu durum yalnızca muhafazakâr düşünürlerin değil, vicdan sahibi bazı feminist müelliflerin de itiraf ettiği acı bir gerçektir.[9]
Mühtedi kadınların şahitlikleri, modern dünyanın bu büyük aldatmacasını ifşa etmektedir. Onlar, İslam’da insanın değerinin bedenî çekiciliğiyle veya vitrin değeriyle değil; ahlâkı, şahsiyeti, iffeti ve kulluk şuuru ile ölçüldüğünü görerek bu dine koşmuşlardır.[10] Bu bağlamda, İslam’ın emrettiği hicab (örtünme), bu kadınlar için bir esaret değil; aksine şahsiyetlerinin bedenlerinin önüne geçmesini sağlayan en asil hürriyet ilanı olmuştur.
V. Modern Feminizmin Açmazları ve Yerli Taklitçiler
Bu tespitler, tarih boyunca kadının fıtri ve hukuki haklarına yönelik samimi gayretlerin bütünüyle değersiz olduğu anlamına gelmez. Ancak bugün gelinen noktada modern feminizm ve seküler felsefe, kadını aileden, fıtrattan ve içtimaî mesuliyetten kopararak kendi cinsiyetine ve yaratılışına yabancılaştırmıştır.
Bugün Batı dünyasında yaşanan;
Aile kurumunun tamamen un ufak olması,
Doğurganlık oranlarının çökmesi ve neslin tükenme noktasına gelmesi,
Yalnızlığın ve kimsesizliğin kurumsallaşması,
Ruh sağlığı ve bunalım krizlerinin intiharlara dönüşmesi, gibi vahim vakıalar, modern zihniyet kalıplarının iflas ettiğinin en sarih delilleridir.[11]
İbretlik Bir İtiraf:
Batı dünyasındaki ihtida hareketlerini yakından takip eden bazı insaf sahibi ilim adamları ve din sosyologları, medeniyetler arasındaki bu ahlaki geçirgenliği hayretle müşahede ederek şu sarsıcı tespitte bulunmaktadırlar:
“Bizim toplumumuzun en akıllı, en ahlaklı ve en erdemli kesimi Müslüman oluyor. Müslüman coğrafyanın ise ne yazık ki en şehvet ve para düşkünü, en bencil tipleri bizim hayat tarzımıza özenerek kültürümüzün içine giriyor.”
Batı dünyasının en entelektüel ve ahlaki tabakası, tecrübe ettikleri seküler dehlizlerden kaçıp İslam’ın nuruna sığınırken; İslam dünyasının içinden çıkan, modern akımların tılsımına kapılmış, dinî vecibelerle feminist söylemleri sentezlemeye çalışan gayretkeş ve kompleksi çevrelerin (modern dindar figürlerin) bu muazzam içtimaî uyanışı görememeleri tam bir basiret tutulmasıdır. Batılı kadının feryat ederek kaçtığı seküler zindanları, bizim coğrafyamızda “özgürlük” diye pazarlamaya kalkanların, bu mühtedi kadınların şahitliğinden alacağı çok büyük dersler vardır.
VI. İslâm’ın Kadın Tasavvuru
İslâm’ın kadın anlayışı, kadını ne yalnızca maddî bir meta ve sınırsız ferdiyetçiliğin merkezine yerleştirerek yalnızlaştırır ne de onun insanî şahsiyetini gölgeler. İslâm, kadını fıtratıyla, zarafetiyle ve saygınlığıyla kainatın en müstesna varlığı olarak konumlandırır.
Kur’ân-ı Kerîm’de kadın ve erkek, Allah katında kulluk, haysiyet ve mesuliyet bakımından eşit muhataplar ve birbirlerinin tamamlayıcıları olarak tanımlanmıştır:
“Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileridir.” (Tevbe, 71)
Aynı şekilde aile, modernitenin iddia ettiği gibi bir esaret zinciri değil; insanın bu dünyada bulabileceği en mukaddes sığınak, huzur ve sükûnun merkezidir:
“Size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ile merhamet koyması O’nun ayetlerindendir.” (Rûm, 21)
Sonuç
Batılı mühtedi kadınların şahitliği, çağımızın dikkatle incelenmesi gereken en hayati içtimaî hadiselerinden biridir. Sadece İngiltere’de İslam’ı seçenlerin %75‘inin kadın olması ve her yıl on binlerce Batılı insanın kelime-i şehadetle felaha ermesi, İslam’ın küresel ölçekteki fıtri cazibesinin en müşahhas nişanesidir.
Bu kadınlar; modern dünyanın vadettiği sahte tanrıçalığı, sınırsız hazzı ve maddî refahı ellerinin tersiyle iterek İslam’ın asil ikliminde; “Mana, Aile ve Uhuvvet” hakikatine teslim olmuşlardır. Bu vakıa, modern feminist söylemin bütün varsayımlarının bütünüyle iflas ettiğini gösteren tarihi bir tefekkür zemini sunmaktadır.
Bilhassa Batı kaynaklı fikir akımlarını ve köksüz ideolojileri mutlak doğrular gibi benimseyen, modernitenin rüzgarına kapılmış dindar görünümlü çevrelerin, Batılı mühtedi kadınların bu yalın ve asil tecrübelerini ilmî dürüstlükle ve insafla incelemeleri gerekir. Zira bazen bir medeniyetin en güçlü tenkidi ve çözülüşünün ilanı, onun dışından değil; tam kalbinde yetişmiş, o hayatı bizzat yaşamış insanların şahitliği ile gerçekleşir.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
19.06.2026 – OF
Kaynakça
[1] Cambridge Centre of Islamic Studies, Narratives of Conversion to Islam in Britain, Cambridge University.
[2] Faith Matters, Faith and Conversion Studies, London (UK Conversion Metrics & Demographic Reports).
[3] Kate Zebiri, British Muslim Converts: Choosing Alternative Lives, Oneworld Publications.
[4] Viktor E. Frankl, Man’s Search for Meaning, Beacon Press.
[5] Cambridge Centre of Islamic Studies, Mühtedi kadınlar üzerine saha araştırmaları arşivi.
[6] Eurostat, Marriage and Divorce Statistics.
[7] World Health Organization (WHO), Social Isolation and Loneliness Reports.
[8] Anne Sofie Roald, New Muslims in the European Context.
[9] Naomi Wolf, The Beauty Myth.
[10] Karin van Nieuwkerk (ed.), Women Embracing Islam.
[11] Organisation for Economic Co-operation and Development (OECD), Family Database ve Social Indicators Reports.
[12] Nesâî, Cihâd, 6, (6, 11); İbn Mâce, Cihâd, 12 (Hadis No: 2781).
ترجمة من التركية إلى العربية:👇
شهادة النساء المُهتديات في الغرب ومآزق النسوية الحديثة
دراسة سوسيولوجية في نقد التصور العلماني الحديث للمرأة
المقدمة
لقد مَهَّدَ التفوّق السياسي والاقتصادي والفكري للمنظومة الغربية خلال القرنين المنصرمين المقولاتِ والتصورات الحياتية التي ينتجها، لتُقبَل كحقائق كونيّة وعالمية لا تقبل الجدل. وفي غمار هذه الصيرورة التاريخية، قُدِّمت الحداثة، والعلمانية، والنسوية كعناصر حتمية لا غنى عنها لتقدم البشرية، وتحرر المرأة، وانعتاق المجتمعات من ربقة التقليد.
ولطالما كانت “قضية المرأة” من أبرز الميادين الفكرية التي ركّزت عليها الأطروحة الحداثية؛ حيث أضحى عزل المرأة عن أدوارها الفطرية وسياقها الأسري، وتقديس الخيارات الفردية المنفلتة من كل قيد، وإعادة صياغة الوجود الإنساني بعيداً عن مركزية الأسرة، من المستهدفات الغائية للخطاب النسوي الحديث.
بيد أنه بعد انقضاء عقود طويلة على هذه الوعود البراقة، باتت حقيقة ما حققه العالم الحديث للمرأة من طمأنينة وأمن واكتفاء نفسي وعاطفي موضعَ تساؤل وبحثٍ راديكالي. إن أسطع ظاهرة سوسيولوجية تشهدها المجتمعات الغربية في الآونة الأخيرة هي تدفق كوكبة من النساء المتعلمات والواعيات، أفواجاً تلو أفواج، نحو حياض الإسلام. ولم يكن هذا التحول ناشئاً عن عوزٍ مادي أو حرمانٍ من مباهج الحضارة الحديثة، بل على النقيض تماماً؛ لقد أقبلن على الإسلام بعد أن خضن غمار تلك الحياة الحداثية بأنفسهن، وبلغن الحدود القصوى للحريات الزائفة التي بشر بها الغرب، فلم يجدن فيها إلا سراباً يحسبه الظمآن ماءً، مما دفعهن للهجرة صوب منبع الحقيقة الوحيد.[1]
ومن هنا، فإن تجارب النساء الغربيات المهتديات لا يمكن اختزالها في مجرد تحولات دينية فردية عابرة، بل هي شهادة تاريخية وقضائية صارخة تكشف زيف التصورات الحداثية حول المرأة والأسرة والحرية.
أولاً: إقبالُ النساء في الغرب على الإسلام: ظاهرة اجتماعية كبرى تستدعي التأمل
تكشف الإحصاءات والبيانات الاستقرائية الصادرة عن مراكز الأبحاث الغربية عن حقيقة اجتماعية مذهلة تقوض كافة الوجوه الفكرية السائدة؛ إذ تبين هذه الدراسات أن النساء يشكلن الأغلبية الساحقة والكتلة الحرجة بين الداخلين في دين الله.
ففي المملكة المتحدة (بريطانيا)، أثبتت الدراسات الاستقصائية أن 75% (أي ما يعادل ثلاثة أرباع) من إجمالي المهتدين إلى الإسلام هن من النساء.[2] وهذا المعدل المرتفع لا يقتصر على الجزر البريطانية فحسب، بل يمتد ليعبر المحيط؛ حيث تشير السجلات الرسمية والأهلية إلى أن معدلات الاعتناق السنوية قد بلغت قرابة 80 ألفاً في الولايات المتحدة الأمريكية، ونحو 20 ألفاً في بريطانيا، ممن أعلنوا بوعي كامل وتجرد انضواءهم تحت راية الإسلام وسماحته.
وقد خلصت الدراسات الميدانية المعمقة التي أجرتها جامعة كامبريدج إلى نتائج مطابقة، مؤكدة أن نساءً ينتمين إلى النخب الفكرية والطبقات الاجتماعية المرموقة قد اعتنقن الإسلام بناءً على قناعات عقلية وشعورية راسخة.[3]
والوجه الجدير بالتدبر هنا: أن هؤلاء النسوة لسن من الفئات المهمشة اقتصادياً أو المحرومة من الحقوق المدنية الأساسية. بل هن، في حقيقة الأمر، ممن عشن في ذروة ما تسميه الثقافة الغربية “تحرراً“؛ حيث توفرت لهن أقصى درجات الإباحية الجنسية، وفرص الاستهلاك اللامحدود، والترقي المهني، فضلاً عن التمتع بامتيازات “التمييز الإيجابي” في أرقى الوظائف الحكومية، وامتلاك الثروات والسيارات الفارهة.
بناءً على ذلك، يغدو هذا الإقبال الجماهيري مستعصياً على التفسير بالأسباب المادية والذرائع النفعية. وإن السؤال الذي يطرحه المفكرون الغربيون اليوم بذهول: “لماذا تهاجر النساء بكثافة صوب الإسلام رغم كل ما قدمه الغرب لهن؟” لا تكمن إجابته إلا في عمق الفاتورة الروحية والوجودية الباهظة التي فرضتها الحداثة على كاهل المرأة.
ثانياً: شهادة المهتديات: المهاجرة في طلب “المعنى”
إن القاسم المشترك الأكبر في شهادات النساء الغربيات المهتديات هو الرحلة الصادقة في طلب “معنى الوجود“. لقد نجح العالم العِلماني في تلبية المتطلبات المادية والجسدية للإنسان، بيد أنه أخفق إخفاقاً ذريعاً في الإجابة عن الأسئلة الكبرى الحيرى: لماذا نعيش؟ وما الغاية النهائية من وجودنا؟ وماذا وراء الموت؟
لقد عمدت الأيديولوجية الغربية إلى رفع المرأة إلى مصافّ “آلهةٍ مزعومة” تحت شعارات القوة والتمكين، فأطلقت العنان للشهوات والغرائز، لكنها بالمقابل حَكمت على الروح بالخواء والظلمة والموت البطيء. وكما أشار الطبيب النفسي النمساوي فيكتور فرانكل، فإن الإنسان ليس كائناً يبحث عن المتعة والرفاهية الفجة فحسب، بل هو كائن مدفوع غريزياً بالبحث عن المعنى.[4] وهذا ما اعترفت به المهتديات في بحوث جامعة كامبريدج، حيث أكدن أن دافعهن الأوحد للإسلام كان ملء هذا الفراغ الروحي السحيق والعثور على “المعنى” الحقيقي للحياة.[5]
ثالثاً: البحث عن الأسرة والانتماء
إنَّ العنصر الحياتي الثاني الذي يبرز بوضوح في شهادات النساء المهتديات هو الحاجة الملحّة إلى الأسرة والانتماء القائم على أساس الألوهية.
فكلما تعمقت نزعة الفردانية في المجتمعات الغربية الحديثة، دُفعت المرأة إلى أحضان عزلة مطلقة وضياع تام، بدعوى تخليصها مما يُسمى “سلطة الأب، أو الزوج، أو الأخ، أو الابن“. وتُظهر بيانات المكتب الإحصائي الأوروبي (يوروستات) تراجعاً دراماتيكياً في معدلات الزواج في العديد من البلدان الأوروبية، مقابل ارتفاعٍ حادّ في معدلات الطلاق.[6]
إنَّ المأساة الكبرى التي تعيشها المرأة اليوم، بعد أن قُطعت أواصرها وتُرِكت لرحمة الشوارع وعالمٍ ميكانيكي جاف، هي تلك العزلة العميق المستترة خلف قناع الحرية الزائفة. وفي الوقت الذي يعلن فيه العديد من الباحثين الغربيين أنَّ “الوحدة” هي الداء الاجتماعي الأكثر فتكاً في عصرنا،[7] تؤكد النساء اللواتي اخترن الإسلام أنهن وجدن ملاذاً يصونهن، ويحميهن، ويمنحهن القدسية والمكانة.
ونظراً لأنَّ الحداثة تُهين مكانة الأمومة وتزدرِي الجهد المنزلي، لِتختزل المرأة في مجرد أداة للاستهلاك والإنتاج في سوق العمل؛ فإنَّ الإسلام، مصداقاً للبيان النبوي الشريف:
« الْجَنَّةُ تَحْتَ أَقْدَامِ الأُمَّهَاتِ » [12]
قد منح المرأة أسمى مقامات الكرامة والرفعة في قلب الأسرة والمجتمع. وتشهد هؤلاء النساء المهتديات بكل وضوح ويقين، أنهن وجدن في رحاب الإسلام ذلك الكيان الأسري الذي هدمته الحداثة الغربية بالكلية، ورابطة “الأخوة/القرابة” الحقيقية التي سحقتها علمنة الحياة.[8]
رابعاً: معركة الكرامة وبناء الشخصية
لقد رفعت الثقافة المعاصرة من معدلات “ظهور” المرأة السطحي، لكن هذا الظهور اقترن بانتهاك صارخ لكرامتها الإنسانية؛ إذ جرى تسليع جسد المرأة وعرضه كبضاعة تجارية في أسواق الرأسمالية، وقطاعات الإعلان، والموضة، والترفيه. وتلك حقيقة مُرّة لم تعد تقتصر على نقد المفكرين المحافظين، بل باتت محل إدانة من قِبل كاتبات نسويات منصفات.[9]
وتأتي شهادات المهتديات لتكشف بوضوح عن عمق هذه المأساة، حيث أجمعن على أن قيمة الإنسان في الإسلام لا تُقاس بمدى جاذبيته الجسدية أو قيمته التسويقية في سوق الشهوات، بل بوزنه الأخلاقي، واستقامته النفسية، ووعيه بعبوديته لله جل وعلا.[10] ومن هنا، فإن ارتداء هؤلاء النسوة للحجاب (الخمار) لم يكن يوماً قمعاً أو تراجعاً، بل كان إعلاناً سيادياً نبيلاً يفرض على العالم التعامل مع “عقلهن وشخصيتهن” لا مع “أجسادهن ومفاتنهن“.
خامساً: مآزق النسوية الحديثة والمقلدون المحليون
إن هذه القراءة النقدية لا تبخس المساعي التاريخية لإنصاف المرأة حقوقياً وقانونياً قيمتها، لكن الخطورة تكمن في انحراف التيارات النسوية الحديثة التي عزلّت قضية المرأة عن سياق الفطرة، ومؤسسة الأسرة، والمسؤولية التضامنية في المجتمع.
إن ما يشهده الغرب اليوم من:
تفكك بنيوي كامل لمؤسسة الأسرة،
انهيار حاد في معدلات الخصوبة يهدد بفناء النسل البشري،
تفشي الأمراض النفسية ومعدلات الانتحار جراء العزلة المزمنة،
لهي شواهد إعصار مدمر يعلن إفلاس النموذج المادي المعاصر.[11]
اعترافٌ عبرة:
إنَّ بعض علماء اجتماع الدين والمنصفين من المفكرين الغربيين الذين يتابعون حركات الاهتداء عن كثب، يرقبون هذا التداخل الأخلاقي بين الحضارتين بذهول، ويعترفون بهذه الحقيقة الصادمة قائلين:
“إنَّ الفئة الأكثر ذكاءً وأخلاقاً وفضيلة في مجتمعنا تعتنق الإسلام. وعلى النقيض من ذلك، فإنَّ الأنماط الأكثر أنانية وجرياً وراء المال والشهوات في العالم الإسلامي، تذوب في أسلوب حياتنا وثقافتنا تقليداً أعمى.”
وبينما تفر النخب الفكرية والأخلاقية في الغرب من دهاليز العلمانية المظلمة لتمسك بوعيٍ بأنوار الإسلام، يثير الدهشة والأسف ذلك المسلك الذي تنتهجه بعض الأوساط المتأثرة بالوافد الغربي في مجتمعاتنا (من النسويات المتدينات والمنبهرين بالحداثة)، حيث يسعون بكل كدّ لتلفيق قراءات هجينة تحاول مواءمة الثوابت الشرعية مع الأطروحات النسوية المنفلتة. إن عمى البصيرة هذا يمنعهم من رؤية أن السجون الفكرية والاجتماعية التي تفر منها المرأة الغربية اليوم وتصرخ مستغيثة لإنقاذها، هي ذاتها المقابر التي يحاول المقلدون المحليون تسويقها للمرأة المسلمة تحت لافتة “التحرر والتمكين”.
سادساً: التصور الإسلامي للمرأة
إن الإسلام لا يختزل المرأة في مجرد وظيفة بيولوجية آلية داخل المنزل، ولا يلقي بها في عراء الفردانية المطلقة لتواجه مصيرها وحيدة. بل إنه يحيطها بهالة من التكريم بوصفها شقيقة الرجل وعماد الحضارة وصانعة الأجيال.
لقد قرر القرآن الكريم المساواة التامة بين الرجل والمرأة في أصل الحيازة الإنسانية، والمسؤولية التعبدية، والجزاء الأخروي:
وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ﴾ (التوبة: 71)
وجعل من البيت والأسرة سكناً روحياً وحصناً أخلاقياً يلجأ إليه الإنسان ليجد فيه السكينة والوداد:
﴿وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً﴾ (الروم: 21)
الخاتمة
إن شهادة النساء المهتديات في الغرب تمثل إحدى أهم النوافذ السوسيولوجية لفهم أزمة الإنسان المعاصر. إن حقيقة كون 75% من الداخلين في الإسلام في بريطانيا هن من النساء، واعتناق عشرات الآلاف سنوياً للدين الحنيف في أمريكا وأوروبا، لهو الدليل الدامغ على الجاذبية الفطرية للإسلام والقصور البنيوي للأيديولوجيات المادية.
لقد ألقت هؤلاء النسوة بوعود “التأليه الزائف” والحرية الإباحية والمتاع الزائل وراء ظهورهن، واخترن طواعية الملاذ الآمن للإسلام الذي يضمن لهن صفاء “المعنى، وحرمة الأسرة، ونقاء الأخوة الروحية“.
وعليه، فإن على البيئات الثقافية والمنصات الفكرية في عالمنا الإسلامي، التي لا تزال تتلقى النظريات الغربية كمسلّمات مطلقة، أن تطالع هذه التجارب الحية بعين الإنصاف والنزاهة العلمية؛ ليدركوا أن أعظم نقد يوجه إلى حضارة ما، لا يأتي من خصومها الخارجيين، بل ينبثق من شهادة وعقول أبنائها وبناتها الذين نشأوا في أحضانها وتجرعوا مرارة زيفها.
المعد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
19.06.2026 – أوف
المراجع
[1] مركز كامبريدج للدراسات الإسلامية، روايات التحول إلى الإسلام في بريطانيا، جامعة كامبريدج.
[2] منظمة «Faith Matters»، دراسات الإيمان والتحول الديني، لندن (تقارير البيانات الديموغرافية للمهتدين).
[3] كيت زبيري، المسلمون البريطانيون الجدد: اختيار حيوات بديلة، منشورات أونوورلد.
[4] فيكتور إي. فرانكل، بحث الإنسان عن المعنى، مطبعة بيكون.
[5] مركز كامبريدج للدراسات الإسلامية، أرشيف البحوث الميدانية حول المهتديات.
[6] مكتب الإحصاء الأوروبي (يوروستات)، إحصاءات الزواج والطلاق.
[7] منظمة الصحة العالمية (WHO)، تقارير العزلة الاجتماعية والوحدة العالمية.
[8] آن صوفي روالد، المسلمون الجدد في السياق الأوروبي.
[9] نعومي وولف، أسطورة الجمال.
[10] كارين فان نيوكيرك (محررة)، نساء يحتضن الإسلام.
[11] منظمة التعاون الاقتصادي والتنمية (OECD)، قاعدة بيانات الأسرة وتقارير المؤشرات الاجتماعية.
[12] النسائي، السنن، كتاب الجهاد، باب بر الأم والجهاد عندها، (حديث رقم: 3104)؛ وابن ماجه، السنن، كتاب الجهاد، باب الرجل يغزو وله أبوان، (حديث رقم: 2781). (قول الرسول صلى الله عليه وسلم: «الْزَمْ رِجْلَهَا فَثَمَّ الْجَنَّةُ»).