6 Ekim 1923: İstanbul’un Kurtuluşu mu, Zihniyet Esareti mi?
I. Giriş ve Mes’elenin Teşhisi
Bir beldenin işgalci askerî birliklerden temizlenmesi, hiç şüphesiz askerî ve fiilî bir muzafferiyettir. Lâkin bir milletin hakikî istiklâli, yalnız süngülerin kınlarına girmesi yahut ecnebi zırhlılarının limanlardan demir almasıyla ölçülemez. Hakikî hürriyet; bir cemiyetin kendi köklerine, medeniyet değerlerine, dinî ve millî hüviyetine ne derece sadık kalabildiğiyle doğrudan alâkalıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Âl-i İmrân 3/139).
Yılmaz Özdil’in 6 Ekim İstanbul’un kurtuluşu münasebetiyle serdettiği mütalâalar, bu bakımdan son derece ibretâmizdir [1]. Özdil’in “kurtuluş” nişanesi olarak takdim ettiği tablo; alafranga hayat tarzının benimsenmesi, Garp menşeli eğlence ve istihlâk kalıplarının yaygınlaşması, kılık-kıyafetteki taklitçi inkılâplar ve garplılaşma adımlarıdır. Bu vaziyet, fiilî işgalin nihayete ermesinin ardından, işgalcilerin temsil ettiği bâtıl zihniyetin gönüllü olarak devralınıp devralınmadığı mes’elesini gündeme getirmektedir. Zira işgalci gücün askerini gönderip onun hayat tarzını, ahlâkını ve dünya görüşünü “hürriyet” diye benimsemek bir kurtuluş değil; aksine zihnî ve ruhî bir teslimiyettir. 1453’te Fatih’in kılıcıyla açtığı medeniyet kapısının, asırlar sonra Batı taklidiyle kapatılmaya çalışılması, bu teslimiyetin en müşahhas tezahürüdür.
II. İşgal Siyasetinin Mahiyeti: Askerî Tahliye ve Fikrî Nüfuz
Cihan Harbi sonrasında müstemlekeci güçlerin takip ettiği siyaset, yalnız askerî müdahalelerle mahdut kalmamıştır. Bir coğrafyayı doğrudan idare etmenin getirdiği külfetler yerine, o beldenin içtimâî bünyesini kendi medeniyet dairesine râm edecek yerli zihniyet dönüşümlerini teşvik etmek, Batı emperyalizminin en mücerrep yoludur. İngiltere’nin Hindistan’da, Fransa’nın Kuzey Afrika’da uyguladığı kültürel asimilasyon politikaları bunun klasik örnekleridir: Asker çekilir, fakat mektep, gazete, tiyatro ve kılık-kıyafet yoluyla zihinler işgal altında tutulur.
İstanbul’un tahliyesi sürecinde ve sonrasında yaşananlar bu açıdan dikkatle incelenmelidir. 13 Kasım 1918’de İtilâf donanmasının Haliç’e demir atmasıyla başlayan işgal, 6 Ekim 1923’te Türk birliklerinin şehre girmesiyle fiilen sona ermiştir [2]. Lâkin işgalci askerî birlikler mücessem olarak çekilirken, geride bıraktıkları boşluk, kendi medeniyetine yabancılaşmış, Batı’yı yegâne medeniyet merkezi kabul eden bir anlayışla doldurulmuştur. Askerlerin şehirden ayrılması zahirî bir serbestlik sağlarken; Garp’ın duyuş, düşünüş ve yaşayış biçiminin taklit edilmesi, zihniyet boyutundaki bir esaretin kökleşmesine zemin hazırlamıştır. II. Abdülhamid döneminin “teknolojiyi al, ruhu koru” ilkesi terk edilmiş; yerine “her şeyi al, kendini unut” anlayışı geçirilmiştir.
III. “Kurtuluş” Adıyla Sunulan Tezlerin Tahlili
Söz konusu değerlendirmelerde kurtuluşun meyvesi ve terakkî nişanesi olarak sıralanan hususlar tetkik edildiğinde, bu anlayışın derin bir medeniyet ve hüviyet buhranına dayandığı görülür. Şehrin kadim isminin ve idarî yapısının geçirdiği tahavvülden ziyade; dans salonlarının açılması, Batılı tarzda eğlencelerin ve gazinoların yaygınlaşması, kılık-kıyafet değişiklikleri ve Garp menşeli tüketim alışkanlıklarının hayatın merkezine yerleşmesi, özgürlüğün ana kıstası olarak takdim edilmektedir.
Râgıb el-İsfahânî, Müfredât’ında “özgürlük/hürriyet” kavramını tahlil ederken, insanın yalnızca nefsinin ve başkalarının tahakkümünden kurtulup hakikî kulluğa ermesi halini hürriyet olarak tarif eder [3]. İçtimâî açıdan bakıldığında, mağlup olan tarafın galip gelen düşmanına benzemeye çalışması, eziklik psikolojisinin ve fikrî bağımlılığın en müşahhas tezahürüdür. 25 Kasım 1925 tarihli Şapka İktisası Hakkında Kanun, 1 Kasım 1928 tarihli Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun ve 1930’lardaki “muasır medeniyet” söylemi, bu taklitçi zihniyetin kurumlaşmış hâlleridir [4]. Kendisini işgal eden gücün kılığını, yaşayışını ve değer sistemini taklit etmeyi “hürriyet ve medeniyet” olarak kabullenmek; müstakil bir hüviyet inşâ etmek yerine, düşmanının aynasında kendi varlığını tanımlama illüzyonudur. Oysa II. Abdülhamid, aynı Batı teknolojisini (telgraf, demiryolu, modern ordu) alırken, İslâm birliği ve Osmanlı hüviyetini muhafaza etmeyi esas almıştı. Hicaz Demiryolu sadece bir ulaşım hattı değil, manevî bir bağın demirle pekiştirilmesiydi [5]. Bu fark, “kendi kalarak modernleşmek” ile “kendini silerek modernleşmek” arasındaki uçurumu gösterir.
IV. Bütüncül İstiklâl ve Medeniyet Davamız
İstiklâl kavramı, parçalanamaz bir bütündür. Siyasî ve askerî istiklâl; fikrî, ahlâkî, iktisadî ve ruhî bağımsızlıkla taçlandırılmadığı müddetçe kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Bir milletin hudutlarının emniyette olması, o milletin zihninin ve ruhunun hür olduğu mânasına gelmez. Resûlullah (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o onlardandır.” (Ebu Dâvûd, Libâs, 4).
Doğu ile Batı arasında köklü bir medeniyet birikimine sahip olan bir cemiyetin, kendi tarihî ve manevî mirasını bir kenara bırakıp Batı merkezli değer yargılarını şartsız kabul etmesi, hürriyet değil; Batı’ya garsonluk yapmayı özgürlük zanneden bir akıl tutulmasıdır. 29 Mayıs 1453’te Fatih Sultan Mehmed, Ayasofya’yı camiye çevirirken sadece bir bina değiştirmemiş; bir medeniyetin merkezini İstanbul’a taşımıştı [6]. Aynı şehirde asırlar sonra “muasır medeniyet seviyesi” adı altında dans salonları ve gazinoların “ilerleme” sayılması, bu fetih ruhunun tersine çevrilmesidir. Kendi kökleriyle bağını koparan bünyeler, başkalarının vesâyeti altında yaşamaya mahkûm olurlar.
V. Tarihi Süreklilik ve Fetih Ruhuyla Çelişki
İstanbul, tarihi boyunca taşıdığı sembolik ve manevî ehemmiyet itibarıyla alelâde bir şehir değildir. 29 Mayıs 1453’te Fatih’in ordusu surları aştığında, sadece bir imparatorluk başkenti el değiştirmemiş; İslâm adaleti, medrese nizamı, vakıf sistemi ve estetik anlayışıyla yeni bir medeniyet tasavvuru kurulmuştur. Fatih’in fethi, şehri bir İslâm beldesi hâline getirme iradesiyle tamamlanmıştır [7].
Lâkin kurtuluş nâmıyla sunulan taklitçi model, İstanbul’un bu tarihî ve fikrî derinliğiyle açıkça çelişmektedir. II. Abdülhamid’in saltanatında bile, Batı’dan teknoloji alınırken “Osmanlı-İslâm kimliği” muhafaza edilmeye çalışılmış; Hicaz Demiryolu, Dârülfünûn reformları ve pan-İslâm siyaseti bu dengenin ürünü olmuştur. 1923 sonrası kültür politikaları ise bu dengeyi bilinçli olarak bozmuş; kendi değerler sisteminden beslenen özgün bir terakkî hamlesi yerine, Garp’ın niteliksiz bir kopyasına dönüşmeyi hedeflemiştir. Bir yanda yüzyılların birikimi olan özgün medeniyet tasavvuru, diğer yanda ise Batı’nın seküler ve tüketim odaklı hayat tarzını yegâne ölçü kabul eden şekilci bir yaklaşımdır. Bu, fetih ruhunun inkârıdır.
VI. Netice ve Hüküm
6 Ekim 1923’te İstanbul’un işgalden kurtarılması, askerî bir vak’a olarak tarihteki yerini almıştır. Fakat bu tarihî hâdisenin ardından geliştirilen söylem ve yürütülen kültür politikaları, “esaret” ve “hürriyet” kavramlarının yeniden muhasebe edilmesini mecburî kılmaktadır.
Hakikî kurtuluş; yalnız yabancı askerlerin varlığına son vermek değil, aynı zamanda o askerlerin temsil ettiği zihniyet ve kültür işgaline karşı kendi millî ve manevî hüviyetini muhafaza edebilmektir. 1453’ün ruhu, surları aşmakla yetinmemiş; şehri kendi medeniyetinin merkezi kılmıştır. II. Abdülhamid’in zihniyeti, Batı’nın silahını alırken kendi ruhunu teslim etmemiştir. Kendi tarihine, inancına ve kültürüne yabancılaşarak düşmanına benzemeyi “hürriyet” telakkî eden anlayış ise, şeklî bir serbestlik yaşasa da özde derin bir zihinî esareti sürdürmektedir.
Bugün toplumumuzda karşı karşıya bulunduğumuz ahlâkî sıkıntıların önemli bir kısmı da, bizi kendi köklerimizden koparan, inancımızı hayatımızdan uzaklaştıran ve yabancı ölçüleri üstün değerler hâline getiren bu yozlaşmanın meydana getirdiği zihinî esaretin tezahürleridir. Bu sebeple mesele yalnızca geçmişte yaşanmış bir işgalin hatırlanmasından ibaret değildir; asıl mesele, işgal sona erdikten sonra zihnimizde, ahlâkımızda ve hayatımızda devam eden esaret biçimlerini teşhis edebilmektir.
Çözüm, kendi köklerimize dönmek, medeniyetimizin ruhunu yeniden ihya etmek ve taklitçilikten sıyrılmış bir şuûrla kendi medeniyet yürüyüşümüzü sürdürmektir. Bunun yolu, Fatih’in fetih ruhunu ve II. Abdülhamid’in Batı’nın ilminden ve teknolojisinden istifade ederken kendi inanç ve kimliğini muhafaza eden dengesini yeniden kuşanmaktan geçmektedir. Çünkü kendi inancına, tarihine, ahlâkına ve medeniyetine yabancılaşan bir cemiyet, ne kadar maddî imkâna ve şeklî hürriyete sahip olursa olsun, hakikî mânada hür ve müstakil sayılamaz. Zira hakikî hürriyet, yalnızca işgalcinin çekilmesiyle değil; insanın kendi özüne dönmesi, kendi değerlerine sahip çıkması ve kendi medeniyetini kendi iradesiyle yeniden inşa etmesiyle mümkündür. Aksi hâlde işgal sona erse bile esaretin şekli değişir, kendisi devam eder.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
06 Ekim 2026 – OF
Dipnotlar
[1] Yılmaz Özdil, “Cemil Tugay | Mustafa Sandal | İoanna Kuçuradi”, YouTube Video Analizi, 06 Ekim 2026.
[2] İstanbul’un işgali 13 Kasım 1918’de İtilâf donanmasının demirlemesiyle başlamış, 6 Ekim 1923’te Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu’nun şehre girmesiyle sona ermiştir. Bkz. Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım 1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. XVIII, S. 53, 2002.
[3] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, “h-r-r” maddesi.
[4] Şapka İktisası Hakkında Kanun, Kanun No: 671, Kabul Tarihi: 25 Kasım 1925, Resmî Gazete: 28 Kasım 1925, Sayı: 230; Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun, Kanun No: 1353, Kabul Tarihi: 1 Kasım 1928, Resmî Gazete: 3 Kasım 1928.
[5] Hicaz Demiryolu, II. Abdülhamid’in iradesiyle 1900’de inşasına başlanmış, 1908’de Medine’ye ulaşmıştır. Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Hicaz Demiryolu” maddesi.
[6] İstanbul’un fethi 29 Mayıs 1453’te gerçekleşmiş; Fatih Sultan Mehmed Ayasofya’yı camiye çevirerek şehri İslâm medeniyetinin merkezi kılmıştır. Genel tarihî kaynaklar ve klasik Osmanlı kronikleri.
[7] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. I-II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1988.
ترجمة من التركية إلى العربية: 👇
6 تشرين الأول/أكتوبر 1923: أتحرير لمدينة إسطنبول أم عبودية فكرية؟
I. المدخل وتشخيص المسألة
إن تطهير حتارٍ من حبائل القوات العسكرية الغاصبة يُعدّ ولا ريب نصرًا عسكريًا وواقعيًا. بيد أن الاستقلال الحقيقي للأمة لا يُقاس بمجرد إغماد السيوف في أغمادها، ولا برجوع المدرعات الأجنبية وإلقاء أنجرتها بعيدًا عن الشواطئ. إن الحرية الحقيقية إنما ترتبط ارتباطًا مباشرًا بمدى تمسك المجتمع بجذوره الأصيلة، وقيمه الحضارية، وهوية أمته الدينية والوطنية. وفي هذا المعنى يقول الحق جل وعلا في محكم كتابه: “إِنَّ اللَّهَ لا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنفُسِهِمْ” (الرعد 13/11)، ويقول سبحانه: “وَلا تَهِنُوا وَلا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ” (آل عمران 3/139).
وإن الآراء التي أبداها يلماز أوزديل بمناسبة ذكرى تحرير إسطنبول في 6 تشرين الأول/أكتوبر لهي جديرة بالاعتبار والتدبر [1]. فالصورة التي يقدمها أوزديل باعتبارها “علامة للتحرير” تمثلت في: تبني نمط الحياة العصرية الغربية (الأفرنجية)، وانتشار مظاهر الترف والأنماط الترفيهية الاستهلاكية ذات المنشأ الغربي، والتغييرات التقليدية في اللباس، والخطوات المتلاحقة نحو التغريب. إن هذا الوضع ليطرح مسألة جوهرية: هل تم الفراغ من الاحتلال العسكري لِيُستبدل به التزام طوعي بالفكر الباطل الذي كان يمثله المحتل؟ إذ إن إجلاء جند المحتل ثم اعتناق نمط حياته وأخلاقه ورؤيته للكون باسم “الحرية“، ليس تحريرًا بحال، بل هو تسليم فكري وروحي. وإن محاولة إغلاق باب الحضارة الذي فتحه الفاتح بسيفه عام 1453، عن طريق التقليد الأعمى للغرب بعد قرون، لهو أجلى مظاهر هذا الاستسلام.
II. حقيقة سياسة الاحتلال: الجلاء العسكري والنفوذ الفكري
لم تقتصر السياسة التي اتبعتها القوى الاستعمارية عقب الحرب العالمية الأولى على التدخلات العسكرية فحسب؛ بل كان النهج الأكثر تجربة لدى الإمبريالية الغربية هو الاستغناء عن الأعباء الباهظة للإدارة المباشرة، وتشجيع تحولات فكرية لدى أبناء البلد تُخضع البنية الاجتماعية لمنظومتها الحضارية. وتعد سياسات الاستتباع الثقافي التي مارستها بريطانيا في الهند وفرنسا في شمال أفريقيا أمثلة كلاسيكية على ذلك: حيث ينسحب الجندي، لكن تظل العقول مأسورة عبر المدرسة، والجريدة، والمسرح، والزي.
ويجب فحص ما شهدته إسطنبول أثناء مرحلة الإجلاء وما تلاها ببالغ العناية. ففي 13 تشرين الثاني/نوفمبر 1918 بدأ الاحتلال بإنزال أسطول الحلفاء مرساه في القرن الذهبي، وانتهى فعليًا في 6 تشرين الأول/أكتوبر 1923 بدخول القوات التركية إلى المدينة [2]. غير أنه مع انسحاب القوات العسكرية بجسدها، فإن الفراغ الذي خلفته قد مُلِئ بتركيبة مستغربَة مغتربة عن حضارتها، ترَى في الغرب المركز الحضاري الوحيد. فبينما حقق خروج الجند تحررًا ظاهريًا، أدى تقليد طريقة التفكير والمشاعر والعيش الغربية إلى ترسيخ عبودية فكرية عميقة. وبذلك تُركت قاعدة السلطان عبد الحميد الثاني الذهبية “خذ التقنية واحفظ الروح“، وحل محلها نهج “خذ كل شيء وانسَ نفسك”.
III. تحليلات الأطروحات المرفوعة باسم “التحرير”
عند تدقيق ما يُعد ثمرة للتحرير ونشاطًا للرقي في تلك التقييمات، يُرى جليًا أنها تستند إلى أزمة حضارية وهوية عميقة. فبدلاً من النظر إلى التحول الذي طرأ على اسم المدينة التليد وهيكلها الإداري، يُقدّم فتح صالات الرقص، وانتشار الملاهي والمقاهي على الطراز الغربي، وتعديلات الزي، وعادات الاستهلاك الغربية، باعتبارها المعيار الأساسي للحرية.
وقد حلل الراغب الأصفهاني في كتابه المفردات مفهوم “الحرية”، فبيّن أن الحرية الحقيقية للإنسان إنما هي خروجه من عبودية شهواته وتحكم غيره، ليرتقي إلى ممارسة العبودية الخالصة لله تعالى [3]. ومن الناحية الاجتماعية، فإن محاولة المغلوب التشبه بغالبه الجائر هي أجلى صور عقدة النقص والتبعية الفكرية. وإن القوانين الصادرة مثل: قانون فرض القبعة بتاريخ 25 تشرين الثاني/نوفمبر 1925، وقانون تبني الحروف اللاتينية وتطبيقها بتاريخ 1 تشرين الثاني/نوفمبر 1928، ومقولة “الحضارة المعاصرة” في ثلاثينيات القرن الماضي، ليست إلا مظاهر مؤسسية لهذا الفكر المقلِّد [4]. إن قبول التزيي بزي المحتل والعيش بأسلوبه واتباع منظومته القيمية باسم “الحرية والمدنية“، ليس بناءً لهوية مستقلة، بل هو وهم تحديد الذات في مرآة العدو. بينما كان السلطان عبد الحميد الثاني يأخذ تقنية الغرب (كالبرق والحديد والجيش الحديث)، مع الحرص على حفظ الجامعة الإسلامية والهوية العثمانية. ولم تكن سكة حديد الحجاز مجرد خط مواصلات، بل كانت توثيقًا لرباط روحي بالحديد [5]. وهذا الفرق يوضح الفجوة العميقة بين “التحديث مع البقاء على الذات” وبين “التحديث مع محو الذات“.
IV. قضيتنا في الاستقلال الشامل والحضارة
إن مفهوم الاستقلال كلٌّ لا يتجزأ. فالاستقلال السياسي والعسكري ما لم يُتوَّج باستقلال فكري وأخلاقي واقتصادي وروحي، سيبقى مجرد حبر على ورق. وليس أمن حدود الأمة دليلاً بمفرده على حرية عقلها وروحه. يقول الرسول الكريم ﷺ في حديثه الشريف: “مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ” (أبو داود، اللباس، 4).
إن إقدام مجتمع يمتلك رصيدًا حضاريًا ضاربًا في القدم بين الشرق والغرب، على إلقاء تراثه التاريخي والروحي جانباً والقبول المشروط بالقيم الغربية، ليس حريةً؛ بل هو شطط فكري يرى في الخدمة للغرب حرية. فعندما حوّل الفاتح السلطان محمد عام 1453 كنيسة آيا صوفيا إلى جامع، لم يغير مجرد بناء، بل نقل مركز حضارة كاملة إلى إسطنبول [6]. وإن عدّ صالات الرقص والملاهي “تقدمًا” باسم “مستوى الحضارة المعاصرة” في المدينة ذاتها بعد قرون، لهو قلبٌ لروح الفتح هذه. وإن الأجسام التي تقطع صلتها بجذورها، تُحكم عليها بالعيش تحت وصاية غيرها.
V. الاستمرارية التاريخية والتناقض مع روح الفتح
ليست إسطنبول بمدينة كسائر المدن بالنظر إلى المكانة الرمزية والروحية التي حملتها عبر التاريخ. فعندما اقتحمت جند الفاتح الأسوار في 29 أيار/مايو 1453، لم تتغير عاصمة إمبراطورية فحسب؛ بل أُقيمت رؤية حضارية جديدة بالعدل الإسلامي، ونظام المدارس، ونظام الأوقاف، والجماليات المعمارية. وقد اكتمل فتح الفاتح بإرادة جعل المدينة دارًا للإسلام [7].
غير أن النموذج المقلِّد المقدم باسم التحرير يناقض هذا العمق التاريخي والفكر لإسطنبول مناقضة صريحة. فحتى في عهد السلطان عبد الحميد الثاني، كان الاقتباس التقني من الغرب يصحبه جهدٌ لحفظ “الهوية العثمانية الإسلامية“؛ فكانت سكة حديد الحجاز، وإصلاحات دار الفنون، وسياسة الجامعة الإسلامية نتاج هذا التوازن. أما السياسات الثقافية بعد عام 1923 فقد خربت هذا التوازن بعناية؛ وبدلاً من نهضة ذاتية تستمد قوتها من المنظومة القيمية الخاصة، اتجهت إلى المسارعة لنقل نسخة رديئة من الغرب. ففي كفة تقف رؤية حضارية هي خلاصة قرون من الزمان، وفي الكفة الأخرى يقف منهج شكلي يتخذ من نمط الحياة الغربي العلماني الاستهلاكي معيارًا وحيدًا. وهذا لعمري إنكارٌ لروح الفتح.
VI. الخاتمة والحكم
إنَّ تحرير إسطنبول من الاحتلال في 6 أكتوبر/تشرين الأول 1923 قد أخذ مكانه في التاريخ بوصفه واقعةً عسكريةً. غير أن الخطاب الذي تطوّر بعد هذه الحادثة التاريخية، والسياسات الثقافية التي اتُّبعت في أعقابها، يفرضان علينا إعادة النظر في مفهومي «الأسر» و«الحرية» ومراجعتهما من جديد.
فالتحرّر الحقيقي لا يعني مجرّد إنهاء وجود الجنود الأجانب، بل يعني كذلك القدرة على المحافظة على هويتنا الوطنية والروحية في مواجهة الاحتلال الفكري والثقافي الذي كانت تلك القوات تمثّله. إن روح فتح إسطنبول سنة 1453 لم تكتفِ باجتياز الأسوار، بل جعلت المدينة مركزاً لحضارتها. كما أن منهج السلطان عبد الحميد الثاني لم يكن قائماً على رفض الغرب بإطلاق، بل على الأخذ بسلاحه وتقنياته دون تسليم الروح له. أمّا النظر إلى التغرّب والابتعاد عن التاريخ والإيمان والثقافة، والتشبّه بالعدو، على أنه «حرية»، فإنه وإن منح الإنسان حريةً شكلية، يُبقيه في جوهره أسيراً لأسرٍ فكري عميق.
إن كثيراً من الأزمات الأخلاقية التي يواجهها مجتمعنا اليوم إنما هي من مظاهر هذا الأسر الفكري الذي أفرزته حالة من التفسّخ والانحلال، قطعت صلتنا بجذورنا، وأبعدت الإيمان عن حياتنا، وجعلت من المقاييس والقيم الوافدة معاييرَ عليا تُقدَّم على قيمنا الأصيلة. ومن ثمّ، فالمسألة ليست مجرّد استذكار احتلالٍ وقع في الماضي؛ وإنما القضية الأهم هي أن نستطيع تشخيص أشكال الأسر التي استمرت في أذهاننا وأخلاقنا وحياتنا بعد انتهاء الاحتلال.
إنَّ الحلَّ يكمن في العودة إلى جذورنا، وإحياء روح حضارتنا من جديد، ومواصلة مسيرتنا الحضارية بوعيٍ متحرّر من التقليد الأعمى. وسبيل ذلك أن نستعيد روح الفتح التي جسّدها الفاتح، والتوازن الذي جسّده السلطان عبد الحميد الثاني في الإفادة من علوم الغرب وتقنياته، مع المحافظة على عقيدتنا وهويتنا. فإنَّ المجتمع الذي يغترب عن عقيدته وتاريخه وأخلاقه وحضارته، لا يمكن أن يُعدَّ حرّاً مستقلاً بالمعنى الحقيقي، مهما امتلك من إمكانات مادية ومهما تمتّع بقدر من الحرية الشكلية. ذلك أن الحرية الحقيقية لا تتحقق بمجرد رحيل المحتل، وإنما تتحقق بعودة الإنسان إلى أصالته، وتمسّكه بقيمه، وقدرته على إعادة بناء حضارته بإرادته. وإلا فإن الاحتلال قد ينتهي، ولكن صورة الأسر تتغيّر ويبقى جوهره
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
06 تشرين الأول/أكتوبر 2026 – أوف (OF)
الهوامش والتعليقات
[1] Yılmaz Özdil, “Cemil Tugay | Mustafa Sandal | İoanna Kuçuradi”, YouTube Video Analizi, 06 Ekim 2026.
[2] بدأ احتلال إسطنبول في 13 تشرين الثاني/نوفمبر 1918 بإلقاء أسطول الحلفاء مراسيه، وانتهى في 6 تشرين الأول/أكتوبر 1923 بدخول الفيلق الثالث برئاسة شكري نايلي باشا إلى المدينة. انظر: Zekeriya Türkmen, “İstanbul’un İşgali ve İşgal Dönemindeki Uygulamalar (13 Kasım 1918-16 Mart 1920)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. XVIII, S. 53, 2002.
[3] الراغب الأصفهاني، المفردات في غريب القرآن، مادة “ح-ر-ر”.
[4] قانون فرض القبعة، قانون رقم: 671، تاريخ القبول: 25 تشرين الثاني/نوفمبر 1925، الجريدة الرسمية: 28 تشرين الثاني/نوفمبر 1925، العدد: 230؛ قانون قبول الحروف التركية وتطبيقها، قانون رقم: 1353، تاريخ القبول: 1 تشرين الثاني/نوفمبر 1928، الجريدة الرسمية: 3 تشرين الثاني/نوفمبر 1928.
[5] بدأ إنشاء سكة حديد الحجاز بإرادة السلطان عبد الحميد الثاني عام 1900، ووصلت إلى المدينة المنورة عام 1908. انظر: موسوعة الديانات التركية (TDV İslâm Ansiklopedisi)، مادة “Hicaz Demiryolu”.
[6] تم فتح إسطنبول في 29 أيار/مايو 1453؛ حيث حوّل السلطان محمد الفاتح آيا صوفيا إلى جامع وجعل المدينة مركزًا للحضارة الإسلامية. انظر المصادر التاريخية العامة والتاريخ العثماني الكلاسيكي.
[7] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. I-II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1988.