Evlatlarınıza Bırakacağınız Miras: İslâm’ın İncelik ve Güzelliklerini Yaşayarak Öğretmek

Giriş: Evlâtlarınıza Ne Bırakacağınızı Hiç Düşündünüz mü?

İnsan, hayatı boyunca bir şeyler biriktirir. Kimi mal ve mülk, kimi makam ve şöhret, kimi de ilim, irfan ve güzel ameller… Fakat insanın geride bırakacağı en kıymetli mirasın ne olduğu üzerinde yeterince düşündüğümüz söylenemez.

Bir baba veya anne, evlâtlarının geleceğini düşünürken çoğu zaman onlara bırakacağı evi, arsayı, dükkânı, parayı ve diğer mal varlığını hesaplar. Elbette bunlar da evlâtların ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan nimetlerdir. Ancak insanın evlâdına bırakabileceği miras, maddî varlıklarla sınırlı değildir. Hatta malın yanında iman, ahlâk, ilim, edep, güzel örneklik ve hayırlı amel bırakmak çok daha kıymetlidir.

Çünkü mal, insanın elinden çıkabilir; mirasçılar arasında ihtilâfa sebep olabilir, zamanla tükenebilir. Fakat sağlam bir iman, güzel bir ahlâk, faydalı bir ilim ve hayırlı bir hayat düsturu, evlâtların ömrü boyunca onlara rehberlik edebilir. Dahası, bu güzel miras sonraki nesillere de intikal ederek bir aile geleneğine dönüşebilir.

Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), insanın ölümünden sonra amel defterinin kapanacağını; ancak sadaka-i câriye, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlât sayesinde sevabının devam edeceğini bildirmiştir.¹

Öyleyse asıl mesele, evlâtlarımıza ne kadar mal bırakacağımızdan önce, nasıl insanlar yetiştireceğimizdir. Onlara yalnızca geçimlerini sağlayacak imkânlar mı bırakacağız, yoksa hayatlarını Allah’ın rızasına uygun biçimde yaşayabilecekleri bir iman, ahlâk ve edep mirası mı?

Bu yazıda, evlâtlarımıza bırakacağımız maddî ve manevî mirası; mal biriktirme ve harcama ölçülerini, aile içindeki hak ve mesuliyetleri, mirasın şer‘î hükümlerini ve en önemlisi, İslâm’ın güzelliklerini yaşayarak öğretmenin ehemmiyetini ele alacağız.

I. Maddî ve Manevî Mirasınız Olmalı

İslâm, insanı maddî nimetlerden uzaklaştırmayı değil, bu nimetleri helâl yoldan kazanmayı, meşru ihtiyaçlar için kullanmayı ve Allah’ın rızasına uygun biçimde değerlendirmeyi öğretir. Bu sebeple maddî miras ile manevî miras birbirinin karşıtı değildir. Asıl olan, maddî imkânları manevî değerlerle birlikte değerlendirebilmektir.

Hz. Yakub’un Evlâtlarına Bıraktığı En Büyük Miras

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Yakub’un (aleyhisselâm) vefatından önce evlâtlarına yönelttiği soru, anne ve babaların üzerinde uzun uzun düşünmesi gereken bir örnektir. O, evlâtlarına kendisinden sonra kime kulluk edeceklerini sormuş; onlar da Allah’a ve ataları İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhına kulluk edeceklerini, O’na teslim olmuş kimseler olarak yaşayacaklarını ifade etmişlerdir:

“Yoksa siz, Yakub’a ölüm geldiği zaman orada mı bulunuyordunuz? O, oğullarına: ‘Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?’ demişti. Onlar da: ‘Senin ilâhına, ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek Allah’a kulluk edeceğiz. Biz O’na teslim olmuş kimseleriz.’ demişlerdi.”²

Dikkat edilirse Hz. Yakub, evlâtlarına bırakacağı malı veya mülkü değil, kendisinden sonra hangi inanç üzere yaşayacaklarını sormuştur. Onun asıl endişesi, evlâtlarının dünya nimetlerinden mahrum kalması değil, tevhid inancından uzaklaşmalarıdır.

Bu, anne ve babalar için son derece mühim bir ölçüdür. Çocuğumuzun meslek sahibi olmasını, iyi bir evde oturmasını, rahat bir hayat sürmesini istememiz tabiidir. Ancak onun imanını, ibadetini, ahlâkını ve istikametini ihmal ederek yalnızca dünya hayatındaki başarısına odaklanmamız, miras anlayışımızdaki öncelik sırasını tersine çevirmek olur.

İman, İbadet, Ahlâk, İlim ve Edep

Evlâda bırakılacak en kıymetli miras, Allah’a iman ve kulluk şuurudur. Bu miras, yalnızca birtakım dinî bilgileri öğretmekten ibaret değildir. Allah’ı tanıyan, O’na karşı mesuliyetini bilen, helâl ve haram ölçülerine riayet eden, namazını kılan, kul hakkından sakınan ve güzel ahlâkı hayatına hâkim kılan bir nesil yetiştirmek gerekir.

İlim, bu mirasın temel unsurlarındandır. Ancak ilim, yalnızca bilgi biriktirmek değildir. Öğrenilen bilgiyi doğru anlamak, hikmetle değerlendirmek ve hayata tatbik etmek de gerekir. Edep ise ilmin ziynetidir. Edeple birleşmeyen bilgi, insanı tek başına olgunlaştırmaya yetmez.

Resûlullah Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) nispet edilen bir rivayette şöyle buyrulmuştur: “Hiçbir baba, evlâdına güzel ahlâktan daha üstün bir bağışta bulunmamıştır.”³ Tirmizî bu rivayeti garîb olarak nitelemiş, mürsel olduğuna da işaret etmiştir. Bu sebeple rivayeti sahih bir hadis gibi sunmamak gerekir. Bununla birlikte ifade ettiği mana, evlâda bırakılabilecek en kıymetli mirasın güzel terbiye ve ahlâk olduğunu anlatan İslâmî eğitim anlayışıyla örtüşmektedir.

Anne ve baba, evlâtlarının yalnızca okul başarısıyla değil; dürüstlüğü, emanete riayeti, büyüklere hürmeti, küçüklere merhameti, komşularına muamelesi ve insanlara karşı adaletiyle de ilgilenmelidir. Zira iyi yetişmiş bir evlât, yalnızca ailesinin değil, içinde yaşadığı cemiyetin de hayrına olur. Böyle bir evlât, anne ve babasının ardından hayırla anılmalarına vesile olduğu gibi, kendisinden sonra gelen nesillere de güzel bir örnek teşkil eder.

Sadaka-i Câriye ve Geride Bırakılan Hayırlı Eserler

İnsanın ölümünden sonra da hayır kazanmaya devam etmesinin yollarından biri, geride faydalı eserler bırakmasıdır. Bir caminin, okulun, çeşmenin, kütüphanenin veya insanlara fayda sağlayan başka bir hayır hizmetinin yapılmasına vesile olmak, sadaka-i câriye kapsamında değerlendirilen amellerdendir.

Fakat hayırlı eser bırakmak yalnızca bina yaptırmakla sınırlı değildir. Faydalı bir kitap yazmak, ilim talebesine destek olmak, bir yetimin eğitimine katkıda bulunmak, insanların istifade edeceği bir ilim halkasına öncülük etmek de kalıcı hayırlara vesile olabilir.

Burada asıl dikkat edilmesi gereken husus, yapılan hayrın Allah rızası için olması ve insanlara gerçekten fayda sağlamasıdır. Gösteriş, şöhret ve takdir beklentisiyle yapılan işler, niyetin kıymetini zedeleyebilir.

Evlâtlarımıza da bu anlayışı kazandırmalıyız: İnsan, yalnızca kendisi için yaşayan değil, başkalarının hayatına da hayır ve bereket taşıyan bir kul olmalıdır.

II. Mal Biriktirmek mi, İsabetli Harcamak mı?

Mal, Allah’ın insana verdiği bir nimettir. Bu nimetin kıymetini bilmek, onu korumak ve gerektiğinde gelecek için biriktirmek meşrudur. Ancak malı biriktirmek, hayatın gayesi hâline getirilmemelidir. İnsan, malın sahibi olduğunu zannederken zamanla malın esiri hâline gelebilir.

Biriktirme Hırsı ile İktisadı Birbirinden Ayırmak

İktisat, malı ölçülü kullanmak, israftan kaçınmak ve geleceği hesaba katarak hareket etmektir. Cimrilik ise kişinin meşru ihtiyaçlarını dahi karşılamaktan kaçınması, kendisine ve bakmakla yükümlü olduğu kimselere karşı görevlerini ihmal etmesidir. Bu ikisi birbirinden farklıdır. İktisat bir fazilettir; cimrilik ise kınanan bir huydur.

İnsan, ileride karşılaşabileceği ihtiyaçları düşünerek birikim yapabilir. Çocuklarının eğitimi, ailesinin geçimi, hastalık ve yaşlılık dönemleri için tedbir alabilir. Fakat bütün hayatını daha fazla mal edinme hırsına bağlaması, malı biriktirirken hayatın gerçek gayesini unutması doğru değildir.

Kur’ân-ı Kerîm, mal ve evlâtların dünya hayatının ziyneti olduğunu bildirirken kalıcı olanın salih ameller olduğunu da hatırlatır.⁴

Cimrilik, İsraf ve Ölçülü Harcama

İslâm’ın harcama anlayışı, ne cimriliğe ne de savurganlığa izin verir. Mümin, malını ne elinde tutup kimseye fayda sağlamayacak şekilde kilitler ne de ölçüsüzce tüketerek kendisini ve ailesini sıkıntıya sokar.

Kur’ân-ı Kerîm’de Rahmân’ın kulları, harcama yaptıkları zaman ne israf eden ne de cimrilik gösteren, bu ikisi arasında dengeli bir yol tutan kimseler olarak vasfedilir.⁵

Bu ölçü, aile hayatında da geçerlidir. Çocukların ihtiyaçlarını karşılamak, eşin haklarını gözetmek, sağlık ve eğitim masraflarını üstlenmek, akrabalara yardım etmek ve muhtaçlara destek olmak, malın yerli yerinde kullanılmasının örnekleridir. Buna karşılık, sırf gösteriş için yapılan harcamalar, ihtiyaç olmadığı hâlde sürekli daha fazlasını istemek ve aileyi borç altına sokacak ölçüsüz tüketim, iktisat anlayışıyla bağdaşmaz.

Malı Evlâda Bırakmak mı, Evlât İçin Hayra Dönüştürmek mi?

Anne ve baba, evlâtlarına mal bırakmayı düşünebilir. Ancak bu düşünce, hayattayken ellerindeki bütün imkânları kullanmaktan vazgeçmelerine veya kendi ihtiyaçlarını ihmal etmelerine yol açmamalıdır.

İnsan, malını yalnızca ölümünden sonra mirasçılarına kalacak bir emanet gibi görmemelidir. Sağlığında da bu malı ailesinin ihtiyaçları, evlâtlarının eğitimi, hayırlı hizmetler ve muhtaçların ihtiyaçları için değerlendirebilir.

Bazen bir evlâda bırakılan büyük bir servet, onun çalışma azmini zayıflatabilir; bazen de doğru zamanda yapılan bir eğitim harcaması, meslek kazandırma desteği veya hayırlı bir işe öncülük etme, ona bırakılan maldan çok daha kalıcı neticeler doğurabilir.

Burada maksat, evlâda mal bırakmayı küçümsemek değildir. Asıl maksat, malı hayatın tek gayesi hâline getirmemek ve evlâtlarımızın yalnızca mirasla geçinen değil, kendi emeğiyle kazanan, paylaşmayı bilen ve malını hayra dönüştürebilen insanlar olarak yetişmelerini sağlamaktır.

III. Harcama Sırası ve Önceliklerimiz

İnsan, sahip olduğu imkânları kullanırken önceliklerini doğru belirlemelidir. Her ihtiyacı aynı derecede değerlendirmek mümkün değildir. İslâm’ın öğrettiği ölçü, önce mesuliyet altında bulunan kimselerin haklarını gözetmek, ardından yakınlardan başlayarak diğer ihtiyaç sahiplerine ulaşmaktır.

Önce Kişinin Kendisi ve Ailesinin Meşru İhtiyaçları

İnsanın kendisine, eşine ve bakmakla yükümlü olduğu evlâtlarına karşı sorumlulukları vardır. Bu sorumlulukları yerine getirmeden başkalarına yardım etmeyi fazilet zannetmek doğru değildir.

Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kişinin harcamasına önce kendi nefsinden başlamasını, ardından bakmakla yükümlü olduğu kimseleri gözetmesini bildirmiştir.⁶

Bu hadis, aile fertlerinin haklarının ihmal edilmemesi gerektiğini gösterir. Kişi, ailesinin zaruri ihtiyaçlarını karşılamadan, onların geçimini tehlikeye atarak başkalarına yardım etmeyi bir üstünlük vesilesi hâline getirmemelidir.

Eşin, Çocukların ve Bakıma Muhtaç Yakınların Hakları

Aile reisi, eşinin ve evlâtlarının nafakasını temin etmekle mesuldür. Bu mesuliyet yalnızca yiyecek ve giyecekten ibaret değildir. Barınma, sağlık, eğitim ve ailenin örfe uygun meşru ihtiyaçları da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Anne ve babanın yaşlanan veya bakıma muhtaç hâle gelen yakınlarına karşı da sorumlulukları vardır. Aile fertlerinden birinin hastalığı, yaşlılığı veya başka bir sebeple desteğe ihtiyaç duyması hâlinde, gücü yetenlerin bu mesuliyeti paylaşmaları gerekir.

Yardım ederken adaleti gözetmek de önemlidir. Bir evlâdın veya yakının ihtiyacı diğerinden daha fazla olabilir. Bu sebeple eşit miktarda harcama yapmak her zaman adaletin gereği olmayabilir. Asıl olan, her birinin hakkını ve ihtiyacını gözeterek hakkaniyetli davranmaktır.

Eğitim, Sağlık, Meslek ve Evlâtların İstikbali

Evlâtların eğitimi, sağlığı ve meslek edinmesi için yapılan harcamalar, onların geleceğine yapılan kıymetli yatırımlardır. Bir çocuğun iyi yetişmesi, kabiliyetlerinin geliştirilmesi ve helâlinden geçimini sağlayabileceği bir meslek edinmesi için imkânları ölçüsünde desteklenmesi, anne ve babanın önemli görevlerindendir.

Bu destek, çocukların her arzusunu yerine getirmek anlamına gelmez. Onlara ihtiyaç ile hevesi, zaruret ile lüksü, kanaat ile tembelliği birbirinden ayırmayı da öğretmek gerekir. Evlâdın istikbalini düşünmek, ona yalnızca para vermek değildir. Onu çalışmaya, üretmeye, sorumluluk almaya ve kendi ayakları üzerinde durmaya hazırlamaktır.

Akrabalar, Muhtaçlar, Yetimler ve Hayır Hizmetleri

İslâm, yardımlaşma ve dayanışmayı yalnızca yakın aile çevresiyle sınırlamaz. Akrabalar, komşular, yetimler, yoksullar, yolcular ve diğer ihtiyaç sahipleri de müminin ilgi ve yardım alanı içindedir.

Kur’ân-ı Kerîm, Allah’a kulluk edilmesini ve O’na hiçbir şeyin ortak koşulmamasını emrettikten sonra anne ve babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yakın komşuya iyilik edilmesini de emreder.⁷

Bu ayet, kulluk ile insanlara iyilik etmenin birbirinden ayrılmaz olduğunu gösterir.

Evlâtlarımızın yardımsever yetişmesini istiyorsak onları yalnızca kendi ailelerinin imkânlarıyla meşgul etmemeli; çevrelerinde yardıma muhtaç kimselerin de bulunduğunu görmelerini sağlamalıyız. Bir yetimin eğitimine katkıda bulunmak, yoksul bir ailenin ihtiyacını gidermek, hastaya destek olmak ve hayırlı hizmetlere iştirak etmek, çocuklara merhamet ve mesuliyet şuurunu kazandırır.

IV. Mirası Sağlığında Taksim Etmek mi, Doğal Seyrinde Bırakmak mı?

Ailelerde en çok ihtilâfa yol açabilen mes’elelerden biri, anne ve babanın mallarını sağlığında evlâtlarına dağıtması veya vefatlarından sonra mirasın nasıl taksim edileceğidir. Bu konuda duygularla değil, şer‘î hükümlerle hareket edilmelidir.

Mirasın Ölümle Birlikte Hak Sahiplerine İntikali

Miras, kişinin vefatıyla birlikte şer‘î miras hükümlerine göre hak sahiplerine intikal eder. Kur’ân-ı Kerîm, mirasçıların paylarını açıkça bildirmiş; erkek ve kadınların mirastan hak sahibi olduklarını beyan etmiştir.⁸

Bu sebeple anne ve babanın vefatından sonra geride kalan malın taksimi, kişisel arzu ve tercihlere göre değil, Allah’ın belirlediği miras hükümlerine göre yapılmalıdır.

Miras taksiminden önce, terekeye ilişkin defin ve teçhiz masrafları ile borçlar yerine getirilir; ardından şer‘î şartlarına uygun vasiyet uygulanır ve kalan mal hak sahiplerine taksim edilir. Vasiyet ve borçlara ilişkin hükümler, miras ayetlerinde açıkça zikredilmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, mirasçıların haklarının vefatla birlikte doğmasıdır. Anne ve baba, sağlığında kendi mülkleri üzerinde tasarruf edebilir; fakat vefatlarından sonra mirasçıların haklarını ortadan kaldıracak bir düzenleme yapamaz.

Sağlığında Mal Devretmek ile Miras Hükümleri Aynı Değildir

Bir kimsenin sağlığında evlâtlarına mal bağışlaması, miras taksimiyle aynı hükümde değildir. Sağlığında yapılan bağış, şartları gerçekleştiğinde hibe hükümlerine tâbidir. Miras ise vefatla birlikte doğan ve şer‘î paylara göre taksim edilmesi gereken bir haktır.

Bu iki mes’elenin birbirine karıştırılması, aile içinde haksızlıklara ve ihtilâflara yol açabilir.

Hanefî mezhebine göre hibenin tamamlanmasında kabz, yani bağışlanan malın teslim alınması önemlidir. Yalnızca bağışta bulunacağını söylemek, her durumda hibenin tamamlandığı anlamına gelmez. Hibenin geri alınması mes’elesi ise hibe edenle edilen arasındaki yakınlık, hibenin tamamlanıp tamamlanmadığı ve geri almaya engel diğer şartlar dikkate alınarak değerlendirilir. Bu sebeple anne ve babanın evlâtlarına yaptığı hibeler hakkında mutlak ifadeler kullanmak yerine, her hâdiseyi kendi şartları içinde ele almak gerekir.⁹

Sağlığında mal devretmek isteyen kimse, bu tasarrufun gerçekten bir bağış mı, yoksa ölümünden sonra uygulanmasını istediği bir vasiyet mi olduğunu iyi değerlendirmelidir. Ölüm hastalığında yapılan bazı tasarrufların vasiyet hükümlerine tâbi olabileceği de unutulmamalıdır.

Bu sebeple önemli mal devirlerinde, şer‘î hükümleri bilen ehil bir uzmana danışmak ve hukukî işlemleri usulüne uygun yapmak gerekir.

Kız ve Erkek Evlâtların Miras Hakları

Kur’ân-ı Kerîm, kız ve erkek evlâtların miras haklarını açıkça belirlemiştir. Bazı miras durumlarında erkeğe iki kadın payı verilmesinin sebebi, erkeğin aile nafakasını ve belirli malî sorumlulukları üstlenmesiyle ilgilidir. Bununla birlikte miras hükümlerinde her durumda erkek iki, kadın bir pay alır şeklinde genelleme yapmak doğru değildir. Miras payları, mirasçıların kimler olduğuna ve terekenin durumuna göre değişir.

Anne ve babanın, kız veya erkek evlâtlarından birini sırf cinsiyeti sebebiyle miras hakkından mahrum bırakması caiz değildir. Allah’ın belirlediği paylar, kişilerin hoşnutluğuna veya aile içindeki güç dengelerine göre değiştirilemez.

Bu hususta anne ve babanın görevi, evlâtlarına miras hükümlerini doğru anlatmak ve hak sahiplerinin haklarına riayet edilmesini sağlamaktır.

Bir Evlâdı Kayırmanın Doğuracağı Neticeler

Anne ve baba, sağlığında evlâtlarına bağışta bulunurken adaleti gözetmelidir. Bir evlâdı diğerlerinden sebepsiz yere üstün tutmak, kardeşler arasında kırgınlık ve düşmanlığa yol açabilir.

Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), çocukları arasında bağışta adaletli davranılmasını istemiş; Nu‘mân b. Beşîr hadisesinde bu hususta açık bir ölçü ortaya koymuştur.¹⁰

Bununla birlikte adalet, her durumda herkese aynı miktarı vermek demek değildir. Bir evlâdın ağır hastalığı, engelliliği, özel bakım ihtiyacı veya başka bir zarureti bulunabilir. Böyle durumlarda ihtiyaca dayalı farklı destekler söz konusu olabilir. Ancak bu tasarruflar, keyfî kayırmaya dönüşmemeli; hakkaniyet ve şer‘î ölçüler çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Vasiyetin Şer‘î Sınırları ve Mirasçıların Hakları

İslâm’da vasiyetin de belirli sınırları vardır. Kişi, geride bırakacağı malın tamamını dilediği kimseye vasiyet edemez. Mirasçı olmayan kimselere yapılacak vasiyet, genel olarak terekenin üçte biriyle sınırlıdır. Üçte birden fazlasının uygulanması, mirasçıların vefattan sonraki rızasına bağlıdır.

Ayrıca mirasçı lehine vasiyet mes’elesinde, diğer mirasçıların vefattan sonra verecekleri izin ve rıza önem taşır. “Varise vasiyet yoktur.” hadisi, bu hükmün temel delillerindendir.¹¹

Bu hükümler, mirasçıların haklarını korumak ve vefat eden kişinin malı üzerinde keyfî tasarruflarla haksızlık yapılmasını önlemek içindir.

Dolayısıyla anne ve babalar, evlâtlarından birini veya mirasçı olmayan bir kimseyi gözetmek istiyorlarsa, bunu şer‘î sınırları ve diğer hak sahiplerinin hukukunu dikkate alarak yapmalıdır.

Yaşlılık, Hastalık ve Gelecekteki İhtiyaçları Hesaba Katmak

Anne ve baba, mallarını sağlığında devrederken kendi geleceklerini de düşünmelidir. İleri yaşlarda ortaya çıkabilecek sağlık giderleri, bakım ihtiyacı ve diğer zaruri masraflar hesaba katılmadan bütün mal varlığını devretmek, kişiyi başkalarına muhtaç hâle getirebilir.

Evlâtların iyi niyetli olması, gelecekte hiçbir ihtilâf yaşanmayacağı anlamına gelmez. Hayat şartları değişebilir, evlâtların kendi aileleri ve geçim mes’eleleri ortaya çıkabilir. Bu sebeple anne ve babanın kendi geçimini ve bakımını güvence altına almadan aceleyle mal devretmesi doğru değildir.

Mesele, evlâda güvenmemek değil; hem kendi hukukunu hem de evlâtların hukukunu koruyacak şekilde tedbirli davranmaktır.

V. Aile Emaneti ve Mesuliyetinin Gerekleri

Aile hayatı, yalnızca maddî ihtiyaçların karşılandığı bir beraberlik değildir. Aile, Allah’ın insana emanet ettiği fertlerin haklarının gözetildiği, sevgi ve merhametin yaşatıldığı, iman ve ahlâkın nesilden nesle aktarıldığı mühim bir müessesedir. Bu sebeple aileyi yönetmek, yalnızca söz sahibi olmak değil; emanetin mesuliyetini taşımaktır.

Eşin ve Evlâtların Haklarını Gözetmek

Ailede huzurun temel şartlarından biri, hak ve mesuliyetlerin bilinmesidir. Eşlerin birbirlerine karşı hakları bulunduğu gibi, evlâtların da anne ve babaları üzerinde hakları vardır.

Anne ve baba, evlâtlarından hürmet beklerken onlara merhametle yaklaşmalı; söz ve davranışlarıyla güven vermelidir. Çocukların maddî ihtiyaçlarını karşılamak kadar, onların sevgiye, ilgiye, doğru rehberliğe ve güzel örnekliğe duydukları ihtiyacı da gözetmelidir.

Ailede sevgi ve saygı, korku ve baskıyla değil; adalet, merhamet, güven ve karşılıklı sorumlulukla gelişir.

Aile İçinde İstişare, Muhabbet ve Güven

Ailede her mes’elenin tek taraflı kararlarla yürütülmesi, zamanla kırgınlıklara ve uzaklaşmaya sebep olabilir. Eşlerin birbirlerini dinlemesi, önemli kararlarda istişare etmesi ve evlâtların yaşlarına uygun biçimde aile kararlarına katılması, aile bağlarını kuvvetlendirir.

İstişare, aile fertlerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aksine, kararların daha isabetli alınmasına ve herkesin kendisini değerli hissetmesine yardımcı olur.

Evlâtlar, kendilerini dinleyen ve fikirlerine değer veren anne ve babalarına daha kolay açılır. Böylece aile içinde güven ortamı oluşur; yanlış davranışların ve sıkıntıların gizlenmesi yerine konuşulup çözülmesi mümkün hâle gelir.

Anne ve Babanın Müşterek Mesuliyeti

Evlât yetiştirmek yalnızca babanın veya yalnızca annenin görevi değildir. Bu, her iki ebeveynin müşterek mesuliyetidir.

Baba, ailesinin nafakasını temin etme ve onları koruyup gözetme sorumluluğunu taşırken anne de evin huzurunun, çocukların terbiyesinin ve aile içindeki muhabbetin teşekkülünde mühim bir yere sahiptir. Bununla birlikte bu görevler, birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış değildir. Her iki ebeveyn de imkânları ve şartları nispetinde evlâtlarının yetişmesine katkıda bulunmalıdır.

Çocuklar, anne ve babalarının birbirlerine karşı davranışlarından çok şey öğrenir. Eşine hürmet eden, onun emeğini takdir eden, ihtilâfları hakaret ve kırgınlıkla değil, anlayış ve istişareyle çözen anne ve baba, evlâtlarına aile hayatının en güzel dersini vermiş olur.

VI. Yaşayarak Yaşatmanın ve Teşvik Etmenin Önemi

Evlâtlarımıza İslâm’ın güzelliklerini öğretmenin en tesirli yolu, onları yalnızca sözle yönlendirmek değil, söylediklerimizi kendi hayatımızda da göstermektir. Çünkü çocuklar, anne ve babalarının nasihatlerinden önce davranışlarını takip eder; gördüklerini örnek alır ve zamanla aile içinde yaşananları kendi hayatlarına taşırlar.

Söylemekten Ziyade Yapmak ve Yaşamak

Çocuklara namazın ehemmiyetini anlatırken namazlarımızı aksatmamamız, doğruluğu öğütlerken kendimiz doğru davranmamız, helâl kazancı anlatırken kazancımıza haram karıştırmamamız gerekir. Aksi hâlde sözlerimizle davranışlarımız arasındaki çelişki, nasihatlerimizin tesirini zayıflatır.

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir gazap sebebidir.”¹²

Bu ayet, söz ile davranış arasındaki tutarlılığın önemini açıkça ortaya koymaktadır. Anne ve baba, evlâtlarından bekledikleri güzel davranışları önce kendileri göstermelidir.

Önce Kendiniz Yapın, Sonra Evlâtlarınıza Öğüt Verin

Çocuklarımıza sadaka vermeyi, muhtaçlara yardım etmeyi, yetimleri gözetmeyi, Allah yolunda infakta bulunmayı ve hayır hizmetlerine katkı sağlamayı öğütlüyorsak, öncelikle bu davranışları kendi hayatımızda da yaşamalıyız.

Kendisi hayır yapmayan, fakat evlâtlarından sürekli yardım etmelerini isteyen bir anne veya babanın nasihati ne kadar tesirli olabilir?

Evlâtlarımızın ileride bizim adımıza sadaka vermelerini, hayır hizmetlerini sürdürmelerini ve vefatımızdan sonra bize dua etmelerini arzu edebiliriz. Bu, güzel ve meşru bir temennidir. Nitekim hayırlı evlâdın duası, insanın vefatından sonra da faydalanabileceği ameller arasındadır.¹

Ancak bu temenni, bizim kendi hayırlarımızı ertelememize sebep olmamalıdır. “Ben öldükten sonra evlâtlarım yapar” düşüncesiyle bugünkü imkânlarımızı değerlendirmemek doğru değildir.

Bir yetime yardım etmek, bir muhtacın ihtiyacını gidermek, bir talebenin eğitimine katkıda bulunmak, bir hayır hizmetine destek olmak için evlâtlarımızın büyümesini beklememeliyiz. İmkânımız varsa bugün yapmalı; bunu yaparken evlâtlarımızı da yanımıza almalı, hayrın nasıl yapıldığını onlara göstermeliyiz. Böylece çocuklarımız, yardımlaşmayı yalnızca bir nasihat olarak değil, aile içinde yaşanan bir hayat düsturu olarak öğrenirler.

Paylaşmayı, Kanaati ve İktisadı Öğretmek

Çocuklara paylaşmayı öğretmek, onlara yalnızca para vermek veya bir ihtiyaç sahibine yardım ettirmek değildir. Sahip oldukları nimetlerin kıymetini bilmelerini, başkalarının ihtiyaçlarını fark etmelerini ve imkânlarını ölçülü kullanmalarını sağlamaktır.

Bir çocuk, ailesinde israfın önlendiğini, nimetin kıymetinin bilindiğini, ihtiyaç sahiplerinin gözetildiğini ve paylaşmanın tabii bir davranış olarak yaşandığını görürse bu anlayışı zamanla benimser.

Bunun yanında çocuklara kanaati öğretmek de gerekir. Kanaat, çalışmayı ve daha iyisini elde etmek için gayret göstermeyi terk etmek değildir. Kanaat, insanın elindekini küçümsememesi, nimetlere şükretmesi ve daha fazlasını elde etmek uğruna haram yollara sapmamasıdır.

Anne ve baba, çocuklarına hem çalışmayı hem de şükretmeyi; hem kazanmayı hem de paylaşmayı öğretmelidir.

Hayır İşlerine Ailece Katılmak

Hayır hizmetlerine ailece katılmak, evlâtların merhamet ve yardımlaşma duygularını geliştiren güzel bir usuldür. Bir aile, imkânları ölçüsünde bir yetimin eğitimine destek olabilir, ihtiyaç sahibi bir aileye yardım edebilir, hastaları ziyaret edebilir veya faydalı bir hayır hizmetine katkıda bulunabilir.

Çocukların bu hizmetlere yaşlarına ve imkânlarına uygun biçimde iştirak etmesi önemlidir. Küçük bir yardım bile onların gönlünde büyük bir iyilik duygusu meydana getirebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, yardımı gösterişe dönüştürmemek ve ihtiyaç sahiplerinin haysiyetini incitmemektir. Yardım edilen kimsenin fotoğrafını veya özel durumunu izinsiz paylaşmak, yapılan iyiliğin nezaketine ve mahremiyetine zarar verebilir. Hayır, öncelikle Allah rızası için yapılır; insanların takdirini kazanmak veya başkalarına üstünlük taslamak için değil.

İyiliği Zorlamadan, Sevdirerek ve Teşvik Ederek Kazandırmak

Evlâtların güzel davranışlar kazanması, yalnızca emir ve yasaklarla sağlanamaz. Onlara iyiliğin hikmetini anlatmak, güzel örnekler göstermek, yaptıkları doğru davranışları takdir etmek ve yaşlarına uygun sorumluluklar vermek gerekir.

Çocuğun yaptığı küçük bir iyiliği küçümsememek, onu daha güzel davranışlara teşvik eder. Buna karşılık sürekli azarlamak, başkalarıyla kıyaslamak veya yapamadığı şeyler sebebiyle rencide etmek, iyiliğe karşı isteksizlik meydana getirebilir.

Elbette anne ve baba, dinî ve ahlâkî sorumlulukları öğretirken kararlı olmalıdır. Fakat kararlılık, sertlik ve kırıcı davranış anlamına gelmez. Merhametli bir rehberlik, güzel örneklik ve yerinde teşvik, çocukların gönlünde daha kalıcı izler bırakır.

Torunlara ve Sonraki Nesillere İntikal Edecek Bir Aile Kültürü Oluşturmak

Bir ailenin en kıymetli miraslarından biri de nesilden nesle aktarılan güzel alışkanlıklarıdır.

Namazını önemseyen, helâl kazanca dikkat eden, büyüklerine hürmet gösteren, küçüklere merhamet eden, akrabalarını gözeten, muhtaçlara yardım eden ve ilme değer veren bir aile, yalnızca kendi fertlerini değil, sonraki nesilleri de etkiler.

Bu güzel alışkanlıklar, torunların hayatına da intikal edebilir. Bir evde yıllarca devam eden Kur’ân okuma, ailece dua etme, sadaka verme, misafir ağırlama, akrabaları ziyaret etme ve hayır hizmetlerine katılma gibi davranışlar, zamanla ailenin müşterek hayat düsturu hâline gelir. Böylece anne ve babanın başlattığı iyilik, kendi ömürleriyle sınırlı kalmaz; evlâtları ve torunları vasıtasıyla devam eder.

VII. İslâm’ın Güzelliklerini Yeni Nesillere Kim, Nerede ve Nasıl Öğretecek?

Aile, çocuğun ilk mektebi ve anne baba da ilk muallimleridir. Ancak günümüz şartlarında çocukların yetişmesi yalnızca aile içinde verilen eğitimle sınırlı değildir. Çocuklar ve gençler, ailelerinin dışında da pek çok kişi ve çevrenin tesiri altında kalmaktadır. Okullar, öğretmenler, arkadaş grupları, camiler, televizyon, internet, sosyal medya ve çeşitli yayınlar, onların düşünce ve davranışlarının şekillenmesinde önemli bir yere sahiptir.

Bu sebeple şu soruyu sormak zorundayız: Anne babalar, çocuklarına İslâm’ın güzelliklerini öğretmeye çalışırken onların aile dışındaki hayatlarında karşılaştıkları tesirler kimlerin elindedir? Bu çocuklara ve ümmetin diğer evlâtlarına İslâm’ın iman, ahlâk, merhamet, adalet, edep ve kardeşlik esaslarını kim öğretecek; bu değerler nerelerde ve hangi usullerle kazandırılacaktır?

Aileden Mektebe, Mektepten Hayata Uzanan Eğitim

Çocuğun yetişmesinde ailenin yeri vazgeçilmezdir; fakat aile tek başına bütün eğitim mesuliyetini üstlenemez. Okulda karşılaştığı öğretmen, arkadaşlarının davranışları, okuduğu kitaplar, seyrettiği yayınlar ve dijital mecralarda maruz kaldığı telkinler, çocuğun zihninde ve şahsiyetinde izler bırakmaktadır.

Bu bakımdan ailede öğretilen değerlerle okulda ve diğer çevrelerde karşılaşılan telkinlerin birbirini desteklemesi gerekir. Evinde doğruluk ve emanetten söz edilen bir çocuğun, başka çevrelerde yalanın ve hilenin maharet gibi gösterildiği örneklerle karşılaşması, eğitimde ciddi bir çelişki meydana getirir. Ailede merhamet öğretilirken çevresinde merhametsizliğin güç ve başarı alameti gibi sunulması da benzer bir tesir doğurur.

Öyleyse mesele, çocuğa yalnızca doğruyu anlatmak değil, onun doğruyu tanıyabileceği, benimseyebileceği ve yaşayabileceği bir eğitim çevresi meydana getirmektir.

Bu Mesuliyet Kimlerin Omuzlarındadır?

Bu mesuliyet öncelikle anne ve babalara aittir; fakat onlarla sınırlı değildir. Öğretmenler, din görevlileri, ilim ve fikir adamları, eğitimciler, yazarlar, yayıncılar, vakıflar, dernekler ve çocukların yetişmesinde tesiri bulunan bütün kişi ve kuruluşlar, kendi imkân ve vazifeleri ölçüsünde bu mesuliyetin içindedir.

Özellikle okulların, camilerin ve ailelerin birbirinden kopuk hareket etmemesi gerekir. Öğretmen yalnızca bilgi aktaran, din görevlisi yalnızca ibadetleri öğreten, anne baba da yalnızca geçim ve günlük ihtiyaçlarla ilgilenen kişiler olarak görülmemelidir. Her biri, kendi vazife ve yetki sınırları içinde, çocuğun imanını, ahlâkını, bilgisini ve şahsiyetini geliştirmesine katkıda bulunmalıdır.

Burada önemli olan, herkesin her işi üstlenmesi değil; vazifelerin belirlenmesi, gayretlerin birbirini tamamlaması ve çocukların çelişkili telkinler arasında bırakılmamasıdır.

İslâm’ın Güzellikleri Nasıl Özümsetilecektir?

İslâm’ın güzellikleri yalnızca ders kitaplarına birkaç dinî bilgi koymakla veya çocuklara birtakım emir ve yasakları ezberletmekle kazandırılamaz. Bilgi elbette gereklidir; fakat bilginin davranışa, davranışın ahlâka, ahlâkın da hayat tarzına dönüşmesi gerekir.

Bunun yolu, doğru bilgiyle güzel örnekliği birleştirmekten geçer. Çocuk adaleti yalnızca dinlemekle değil, kendisine ve başkalarına adil davranıldığını görmekle; merhameti yalnızca okumakla değil, merhametli davranışlara şahit olmakla; kardeşliği yalnızca bir kavram olarak öğrenmekle değil, kardeşlik hukukunun yaşandığı bir çevrede bulunmakla özümseyip hazmeder.

Bu sebeple eğitimde söz ile davranış, bilgi ile amel, öğüt ile örneklik birbirinden ayrılmamalıdır. Çocukların sorularına yaşlarına ve anlayış seviyelerine uygun cevaplar verilmeli; dinî hükümler hikmetleriyle açıklanmalı; onların düşünmelerine, araştırmalarına ve öğrendiklerini hayatlarında uygulamalarına imkân hazırlanmalıdır.

Ümmetin Bütün Çocukları İçin Ortak Bir Mesuliyet

Bir Müslümanın vazifesi yalnızca kendi evlâtlarını yetiştirmekten ibaret değildir. Yetimler, ihtiyaç sahibi ailelerin çocukları, yeterli eğitim imkânı bulamayan gençler ve çeşitli sebeplerle aile desteğinden mahrum kalan evlâtlar da ümmetin ortak mesuliyeti içindedir.

Kendi çocuklarımızın iyi eğitim alması için gösterdiğimiz gayretin benzerini, imkânlarımız ölçüsünde diğer çocukların yetişmesi için de göstermeliyiz. Bir çocuğun ilimden, güzel ahlâktan ve sağlıklı bir eğitim çevresinden mahrum kalması, yalnızca o çocuğun ailesini ilgilendiren bir mesele değildir. Çünkü yetişen her nesil, yarının ailelerini ve ümmetin geleceğini meydana getirecektir.

Bu sebeple eğitim vakıflarına, ilim halkalarına, öğrenci burslarına, yetimlerin himayesine, nitelikli yayınlara ve çocukların faydalı faaliyetlerle yetişmesine katkı sağlayan çalışmalara sahip çıkılmalıdır. Ancak bu gayretler, yalnızca maddî yardımda bulunmakla sınırlı kalmamalı; çocuklara rehberlik edecek ehil ve güvenilir insanların yetiştirilmesini de içine almalıdır.

Müstakil Bir Araştırma ve Eğitim Meselesi

Burada temas ettiğimiz konu, birkaç paragrafla bütün yönleriyle açıklanabilecek kadar dar değildir. Mevcut eğitim düzeni, aile dışındaki tesir çevreleri, öğretmenlerin ve din görevlilerinin mesuliyetleri, dijital mecraların çocuklar üzerindeki tesiri, İslâmî eğitimin usul ve imkânları, aile ile mektep arasındaki irtibat ve ümmetin ortak eğitim vazifesi, ayrı ayrı incelenmesi gereken mühim başlıklardır.

Bu sebeple “Mevcut Eğitim ve Tesir Çevresi İçinde İslâm’ın Güzellikleri Yeni Nesillere Nasıl Kazandırılacaktır?” meselesinin müstakil bir makale ve hatta kapsamlı bir araştırma konusu olarak ele alınması gerektiğini düşünüyoruz.

Zira evlâtlarımıza bırakacağımız en kıymetli mirasın iman, ahlâk, ilim, edep ve güzel örneklik olduğunu söylemek yeterli değildir. Bu mirasın hangi insanlar eliyle, hangi mekteplerde, hangi usullerle ve nasıl bir eğitim anlayışıyla yeni nesillere aktarılacağını da düşünmek ve bunun için müşterek bir gayret ortaya koymak zorundayız.

VIII. Sonuç: En Büyük Miras, Sâlih Evlat ve Güzel Örnekliktir

İnsan bu dünyadan ayrılırken malını, mülkünü, makamını ve servetini beraberinde götüremez. Bunların tamamı geride kalır ve başkalarının tasarrufuna geçer. Fakat sâlih amelleri, faydalı ilmi, yetişmesine katkıda bulunduğu hayırlı nesiller ve geride bıraktığı güzel hizmetler, Allah’ın izniyle vefatından sonra da kendisine ecir kazandırmaya devam edebilir.

Bu sebeple evlâtlarımıza bırakacağımız mirası yalnızca sahip olduğumuz mal ve mülkün miktarıyla ölçmemeliyiz. Onların gönüllerine iman, ibadet, güzel ahlâk, ilim, edep, helâl kazanç, kanaat, merhamet, paylaşma ve mesuliyet şuurunu yerleştirmek; maddî mirastan çok daha kıymetli ve kalıcıdır.

Elbette maddî imkân bırakmak da önemlidir. Ancak bu imkânlar şer‘î ölçülere uygun kullanılmalı; mirasçıların hakları gözetilmeli, hayatta yapılan hibelerde adaletten ayrılmamalı ve kişinin kendi gelecekteki ihtiyaçları da ihmal edilmemelidir. Çünkü mal bir nimet ve emanettir. Onu güzel değerlendirmek de evlâtları hayata hazırlamanın bir parçasıdır.

Bununla birlikte, evlât terbiyesinin evin duvarları arasında tamamlanmadığını ve İslâm’ın güzelliklerini öğretme mesuliyetinin yalnızca anne babaya ait olmadığını unutmamalıyız. Çocuk; ailesinden, mektebinden, muallimlerinden, arkadaşlarından, camiden, basın ve yayın organlarından, dijital mecralardan ve içinde bulunduğu diğer çevrelerden etkilenmektedir. Dolayısıyla yeni nesillere iman ve İslâm ahlâkını kazandırmak; aile, mektep, muallimler, din görevlileri, âlimler, eğitimciler ve bu sahada vazife üstlenen müesseselerin gayretlerinin birbirini tamamlamasını gerektiren müşterek bir mesuliyettir.

Bu mesuliyet yalnızca kendi evlâtlarımızla da sınırlı değildir. Ümmetin bütün evlâtları, özellikle yetimler, muhtaç ailelerin çocukları ve yeterli eğitim ve terbiye imkânı bulamayan gençler, imkân sahibi olanların ortak mesuliyet alanındadır. Kendi çocuklarımızın istikbali için gösterdiğimiz ihtimamı, gücümüz ölçüsünde diğer çocukların yetişmesi için de göstermeliyiz.

Çünkü iman ve ahlâk mirası, yalnızca nasihat ve sözlerle yeni nesillere aktarılamaz. Bunun için doğru bilgiye, güzel örnekliğe ve öğrenilenlerin yaşanmasına yardımcı olacak sağlam bir eğitim çevresine ihtiyaç vardır. Öyleyse evlâtlarımıza yalnızca namazı, sadakayı, merhameti ve doğruluğu anlatmakla yetinmemeli; biz de namazımızı kılmalı, sadakamızı vermeli, merhametli davranmalı ve doğruluktan ayrılmamalıyız. Aynı zamanda ailemizden başlayarak mektepte, camide ve diğer eğitim çevrelerinde bu değerlerin yaşanmasına katkıda bulunmalıyız.

Unutmayalım ki evlâtlarımız bizden yalnızca söylediklerimizi değil, yaşama biçimimizi, temsil ettiğimiz değerleri, onlar için hazırladığımız eğitim çevresini ve başkalarının hayatında bıraktığımız izleri de devralırlar. Bu sebeple onlara namazı anlatırken namazımızı kılmalı, sadakayı tavsiye ederken sadakamızı vermeli, merhameti öğretirken merhamet göstermeli, doğruluğu isterken kendimiz doğru olmalıyız. Ayrıca ilim, eğitim ve hayır ehliyle iş birliği yaparak dinini bilen, değerlerini yaşayan ve mesuliyetini taşıyan bir neslin yetişmesine gayret etmeliyiz.

Gerçek başarı, evlâtlarımıza yalnızca çok mal ve mülk bırakmak değildir. Asıl başarı; bıraktığımız maddî imkânları hayır yollarına sarf edebilen, helâlinden kazanan, ölçülü harcayan, paylaşmanın kıymetini bilen ve kendisinden sonraki nesillerin yetişmesine de katkıda bulunan sâlih evlâtlar yetiştirmektir. Bunun tamamlayıcı şartı ise ümmetin bütün evlâtlarına İslâm’ın güzelliklerini öğretecek, onlara iman, ilim ve amel bakımından örnek olacak insanların yetişmesine ve bu gayreti destekleyecek eğitim çevrelerinin kurulmasına katkıda bulunmaktır.

Böylece hayırlı miras, anne babanın vefatıyla sona eren bir emanet olmaktan çıkar; babadan evlâda, evlâttan toruna, bir nesilden diğerine uzanan kesintisiz bir hayır halkasına dönüşür.

Rabbimizden bizlere, evlâtlarımıza ve ümmetimizin bütün nesillerine iman, istikamet, güzel ahlâk ve sâlih amel nasip etmesini; geride sâlih nesiller, faydalı ilim ve devam eden hayırlı eserler bırakan kullarından eylemesini niyaz ederiz. Âmin.

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
03.11.2026 – OF

Dipnotlar
¹ Müslim, Vasiyyet, 14.
² el-Bakara, 2/133.
³ Tirmizî, Birr ve Sıla, 33, hadis no: 1952. Tirmizî rivayeti garîb olarak nitelemiş, mürsel olduğuna da işaret etmiştir.
⁴ el-Kehf, 18/46.
⁵ el-Furkân, 25/67.
⁶ Müslim, Zekât, 97.
⁷ en-Nisâ, 4/36.
⁸ en-Nisâ, 4/7, 11-12, 176.
⁹ Kâsânî, Bedâi‘u’s-Sanâi‘, Kitâbü’l-Hibe; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Kitâbü’l-Hibe.
¹⁰ Buhârî, Hibe, 12; Müslim, Hibât, 13.
¹¹ Ebû Dâvûd, Vesâyâ, 6; Tirmizî, Vesâyâ, 5.
¹² es-Saff, 61/2-3.

ترجمة من التركية إلى العربية:👇

الميراث الذي تتركونه لأبنائكم: تعليم محاسن الإسلام ولطائفه بالقدوة والعمل

المقدمة: هل فكرتم يوماً فيما ستتركونه لأبنائكم؟

يجمع الإنسان في حياته أشياء كثيرة؛ فمن الناس من يجمع المال والعقارات، ومنهم من يسعى إلى المنصب والشهرة، ومنهم من يحرص على تحصيل العلم والمعرفة والأعمال الصالحة. لكن قلَّ من يتأمل بما يكفي في حقيقة أعظم ميراث يمكن للإنسان أن يتركه وراءه.

فالأب أو الأم، حين يفكران في مستقبل أبنائهما، ينشغلان في الغالب بحساب ما سيتركان لهم من منزل أو أرض أو متجر أو نقود أو سائر الممتلكات. ولا شك أن هذه أيضاً نعم ينتفع بها الأبناء في قضاء حوائجهم. غير أن الميراث الذي يستطيع الإنسان أن يتركه لأبنائه لا يقتصر على الموجودات المادية؛ بل إن ترك الإيمان والأخلاق والعلم والأدب والقدوة الحسنة والعمل الصالح، إلى جانب المال، أعظم قيمة وأبقى أثراً.

فالمال قد يخرج من يد الإنسان، وقد يكون سبباً في النزاع بين الورثة، وقد ينفد مع مرور الزمن. أما الإيمان الراسخ، والخلق الحسن، والعلم النافع، والمنهج القويم في الحياة، فيمكن أن تظل هادية للأبناء طوال أعمارهم. بل إن هذا الميراث الطيب قد ينتقل إلى الأجيال اللاحقة، فيتحول إلى تقليد حسن تتوارثه الأسرة جيلاً بعد جيل.

وقد أخبرنا رسول الله صلى الله عليه وسلم أن عمل الإنسان ينقطع بموته، إلا من صدقة جارية، أو علم يُنتفع به، أو ولد صالح يدعو له.¹

فالمسألة الأساسية إذن ليست مقدار المال الذي سنتركه لأبنائنا، بل نوعية الإنسان الذي سننشئهم عليه. أَنترك لهم مجرد الوسائل التي تضمن لهم سبل العيش، أم نترك لهم ميراثاً من الإيمان والأخلاق والأدب، يستطيعون به أن يعيشوا حياتهم وفق ما يرضي الله تعالى؟

سنتناول في هذه المقالة الميراث المادي والمعنوي الذي سنتركه لأبنائنا، وضوابط جمع المال وإنفاقه، والحقوق والمسؤوليات داخل الأسرة، والأحكام الشرعية المتعلقة بالميراث، والأهم من ذلك كله، أهمية تعليم الأبناء محاسن الإسلام من خلال العمل بها والاقتداء العملي بها.

I. لا بد أن يكون لكم ميراث مادي ومعنوي

لا يعلّم الإسلام الإنسان الابتعاد عن النعم المادية، وإنما يعلّمه اكتسابها من الطرق الحلال، واستخدامها في الحاجات المشروعة، وتسخيرها بما يوافق مرضاة الله تعالى. ومن هنا، فالميراث المادي والميراث المعنوي ليسا متعارضين؛ وإنما الأصل أن نحسن توظيف الإمكانات المادية مع المحافظة على القيم المعنوية.

أعظم ميراث تركه يعقوب عليه السلام لأبنائه

إن السؤال الذي وجّهه نبي الله يعقوب عليه السلام إلى أبنائه قبيل وفاته، كما ورد في القرآن الكريم، مثال ينبغي للآباء والأمهات أن يقفوا عنده طويلاً ويتأملوه. فقد سأل أبناءه: من يعبدون من بعده؟ فأجابوه بأنهم سيعبدون الله الواحد، إلهه وإله آبائه إبراهيم وإسماعيل وإسحاق، وأنهم سيكونون له مسلمين:

﴿أَمْ كُنْتُمْ شُهَدَاءَ إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدِي قَالُوا نَعْبُدُ إِلَٰهَكَ وَإِلَٰهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ إِلَٰهًا وَاحِدًا وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ﴾.²

ولنتأمل هنا أن يعقوب عليه السلام لم يسأل أبناءه عن المال أو الممتلكات التي سيتركها لهم، وإنما سألهم عن العقيدة التي سيعيشون عليها من بعده. فلم يكن همه الأكبر أن يُحرم أبناؤه من نعم الدنيا، بل كان يخشى عليهم أن يبتعدوا عن عقيدة التوحيد.

وهذا معيار بالغ الأهمية ينبغي للآباء والأمهات أن يستحضروه. فمن الطبيعي أن نرغب في أن يحصل أبناؤنا على مهن جيدة، وأن يسكنوا بيوتاً مريحة، وأن يعيشوا حياة كريمة. لكن إذا أهملنا إيمانهم وعباداتهم وأخلاقهم واستقامتهم، وانشغلنا وحدها بنجاحهم في الحياة الدنيا، فإننا نكون قد قلبنا ترتيب الأولويات في مفهومنا للميراث.

الإيمان والعبادة والأخلاق والعلم والأدب

إن أثمن ميراث يمكن أن يتركه الإنسان لولده هو الإيمان بالله والشعور بواجب العبودية له. وهذا الميراث لا يقتصر على تلقين الأبناء بعض المعلومات الدينية؛ بل ينبغي أن نربي جيلاً يعرف الله، ويدرك مسؤوليته تجاهه، ويلتزم بالحلال والحرام، ويقيم الصلاة، ويتجنب حقوق العباد، ويجعل الأخلاق الفاضلة منهجاً لحياته.

والعلم من أهم أركان هذا الميراث، غير أن العلم لا يعني مجرد جمع المعلومات؛ بل لا بد من فهم ما نتعلمه فهماً صحيحاً، وتقديره بحكمة، وتطبيقه في الحياة. أما الأدب فهو زينة العلم، والمعرفة التي لا تقترن بالأدب لا تكفي وحدها لبلوغ الإنسان مرتبة النضج والكمال.

وقد ورد في رواية تُنسب إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم أنه قال: «مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدَهُ أَفْضَلَ مِنْ أَدَبٍ حَسَنٍ».³ وقد وصف الترمذي هذه الرواية بأنها غريبة، وأشار أيضاً إلى كونها مرسلة. ولذلك لا ينبغي تقديمها على أنها حديث صحيح. ومع ذلك، فإن المعنى الذي تدل عليه ينسجم مع مفهوم التربية الإسلامية الذي يجعل حسن التربية والأخلاق من أثمن ما يمكن أن يتركه الوالدان لأبنائهما.

وينبغي للأب والأم ألا يقتصرا في اهتمامهما بأبنائهما على نجاحهم الدراسي، بل أن يعتنيا أيضاً بصدقهم، وأدائهم للأمانات، واحترامهم للكبار، ورحمتهم بالصغار، وحسن معاملتهم للجيران، وعدلهم في التعامل مع الناس. فالولد الصالح لا يكون نفعه لأسرته وحدها، بل يعود خيره أيضاً على المجتمع الذي يعيش فيه. وهو، إلى جانب كونه سبباً في أن يُذكر والداه بالخير، يقدم للأجيال التي تأتي بعده قدوة حسنة.

الصدقة الجارية والآثار الخيرية التي يتركها الإنسان

من سبل استمرار الإنسان في تحصيل الأجر بعد وفاته أن يترك وراءه آثاراً نافعة. فالمساهمة في بناء مسجد أو مدرسة أو سبيل ماء أو مكتبة أو أي مشروع خيري آخر ينتفع به الناس، من الأعمال التي تدخل في باب الصدقة الجارية.

غير أن ترك الآثار الخيرية لا يقتصر على تشييد المباني؛ فتأليف كتاب نافع، ودعم طالب علم، والمساهمة في تعليم يتيم، ورعاية حلقة علمية ينتفع بها الناس، كلها أعمال يمكن أن تكون سبباً في استمرار الخير.

والمهم هنا أن يكون العمل خالصاً لوجه الله تعالى، وأن يحقق نفعاً حقيقياً للناس. أما الأعمال التي يُقصد بها الرياء أو الشهرة أو انتظار الثناء، فقد تفسد قيمة النية وتضعف أجر العمل.

وينبغي أن نغرس هذا المفهوم في نفوس أبنائنا أيضاً: فالإنسان ليس عبداً يعيش لنفسه وحدها، بل ينبغي أن يكون سبباً في إيصال الخير والبركة إلى حياة الآخرين.

II. هل الأفضل جمع المال أم إنفاقه في مواضعه؟

المال نعمة أنعم الله بها على الإنسان. ومن شكر هذه النعمة أن يعرف قدرها، ويحافظ عليها، ويدخر منها للمستقبل عند الحاجة. غير أن جمع المال لا ينبغي أن يتحول إلى الغاية التي تدور حولها الحياة كلها؛ فقد يظن الإنسان أنه مالك المال، ثم يجد نفسه مع مرور الزمن أسيراً له.

التمييز بين شهوة جمع المال والاقتصاد في الإنفاق

الاقتصاد هو استعمال المال باعتدال، واجتناب الإسراف، والتصرف مع مراعاة احتياجات المستقبل. أما البخل فهو امتناع الإنسان حتى عن تلبية حاجاته المشروعة، وإهماله واجباته تجاه نفسه وتجاه من تلزمه نفقتهم. وهذان أمران مختلفان؛ فالاقتصاد فضيلة، والبخل خصلة مذمومة.

يجوز للإنسان أن يدخر المال استعداداً لما قد يواجهه من حاجات في المستقبل، وأن يتخذ التدابير اللازمة لتعليم أبنائه، ونفقة أسرته، وفترات المرض والشيخوخة. لكن ليس من الصواب أن يربط حياته كلها بشهوة اكتساب المزيد من المال، وأن ينسى الغاية الحقيقية من الحياة وهو منشغل بتكديس الثروة.

ويبين القرآن الكريم أن المال والأولاد زينة الحياة الدنيا، ثم يذكرنا بأن الأعمال الصالحة الباقية هي خير وأبقى.⁴

البخل والإسراف والإنفاق المعتدل

إن منهج الإسلام في الإنفاق لا يجيز البخل ولا التبذير. فالمؤمن لا يحبس ماله بحيث لا ينتفع به أحد، ولا ينفقه بلا ضابط حتى يوقع نفسه وأسرته في الضيق.

وقد وصف القرآن الكريم عباد الرحمن بأنهم إذا أنفقوا لم يسرفوا ولم يقتروا، بل سلكوا طريقاً وسطاً بين ذلك.⁵

وهذا المعيار ينطبق على الحياة الأسرية أيضاً؛ فمن أمثلة إنفاق المال في موضعه تلبية احتياجات الأبناء، ومراعاة حقوق الزوجة، وتحمل نفقات الصحة والتعليم، ومساعدة الأقارب، ودعم المحتاجين. أما الإنفاق لمجرد المباهاة، والمطالبة المستمرة بالمزيد من غير حاجة، والاستهلاك المفرط الذي يوقع الأسرة في الديون، فلا ينسجم مع مفهوم الاقتصاد والاعتدال.

هل نترك المال للأبناء أم نحوله إلى أعمال خيرية من أجلهم؟

يجوز للأب والأم أن يفكرا في ترك المال لأبنائهما، لكن ينبغي ألا يؤدي هذا التفكير إلى الامتناع عن الانتفاع بما يملكانه في حياتهما، أو إلى إهمال احتياجاتهما الخاصة.

ولا ينبغي للإنسان أن ينظر إلى ماله على أنه أمانة لن تنتقل إلا إلى الورثة بعد وفاته؛ بل يمكنه أن يوظفه في حياته أيضاً لتلبية احتياجات أسرته، وتعليم أبنائه، وخدمة الأعمال الخيرية، وقضاء حاجات المحتاجين.

فقد تؤدي ثروة كبيرة تُترك لأحد الأبناء أحياناً إلى إضعاف رغبته في العمل، بينما قد يثمر الإنفاق على تعليمه في الوقت المناسب، أو مساعدته على اكتساب مهنة، أو توجيهه إلى المساهمة في عمل نافع، نتائج أبقى وأعظم من المال الذي يُترك له.

وليس المقصود هنا التقليل من أهمية ترك المال للأبناء؛ وإنما المقصود ألا نجعل المال الغاية الوحيدة من الحياة، وأن نربي أبناءنا ليكونوا أناساً لا يعتمدون على الميراث وحده في معاشهم، بل يكسبون بأيديهم، ويعرفون قيمة المشاركة، ويحسنون تحويل المال إلى أبواب الخير.

III. ترتيب الإنفاق وأولوياتنا

ينبغي للإنسان أن يحدد أولوياته تحديداً صحيحاً عند استعمال ما يملكه من إمكانات؛ إذ لا يمكن التعامل مع جميع الاحتياجات على أنها متساوية في الدرجة. والمقياس الذي يعلّمنا إياه الإسلام هو أن نراعي أولاً حقوق من تقع مسؤوليتهم على عاتقنا، ثم نصل إلى سائر المحتاجين، بدءاً بالأقربين.

البدء بالنفس وبالحاجات المشروعة للأسرة

للإنسان مسؤوليات تجاه نفسه وزوجته وأبنائه الذين تلزمه نفقتهم. وليس من الصواب أن يتوهم أن مساعدة الآخرين فضيلة، إذا كان ذلك على حساب إهمال هذه المسؤوليات.

وقد أرشدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم إلى أن يبدأ الإنسان بالإنفاق على نفسه، ثم يراعي من تلزمه نفقتهم.⁶

ويدل هذا الحديث على ضرورة عدم إهمال حقوق أفراد الأسرة؛ فلا ينبغي للإنسان أن يجعل مساعدة الآخرين سبباً للتفاخر، إذا كان لم يؤدِّ الحاجات الضرورية لأسرته، أو كان يعرض معيشتهم للخطر.

حقوق الزوجة والأبناء والأقارب المحتاجين إلى الرعاية

رب الأسرة مسؤول عن تأمين نفقة زوجته وأبنائه. ولا تقتصر هذه المسؤولية على الطعام والكساء، بل تشمل السكن والصحة والتعليم وسائر الحاجات المشروعة التي يقرها العرف.

كما أن على الوالدين مسؤوليات تجاه أقاربهما الذين يتقدمون في السن أو يصبحون محتاجين إلى الرعاية. فإذا احتاج أحد أفراد الأسرة إلى الدعم بسبب المرض أو الشيخوخة أو غيرهما، وجب على القادرين أن يتقاسموا هذه المسؤولية.

ومن المهم أيضاً مراعاة العدل عند تقديم المساعدة؛ فقد تكون حاجة أحد الأبناء أو الأقارب أكبر من حاجة غيره. ولذلك لا يكون الإنفاق بالمقدار نفسه على الجميع عادلاً في كل الأحوال. وإنما العدل الحقيقي هو مراعاة حق كل فرد وحاجته، والتعامل مع الجميع بالإنصاف.

التعليم والصحة والمهنة ومستقبل الأبناء

إن الإنفاق على تعليم الأبناء وصحتهم واكتسابهم المهن من أثمن ما يُبذل من أجل مستقبلهم. ومن أهم واجبات الوالدين أن يقدما لهم الدعم، في حدود إمكاناتهما، حتى ينشؤوا نشأة طيبة، وتنمو مواهبهم، ويكتسبوا مهنة يستطيعون بها تأمين معيشتهم من كسب حلال.

ولا يعني هذا الدعم تلبية كل رغبات الأبناء؛ بل لا بد من تعليمهم التمييز بين الحاجة والرغبة، والضرورة والترف، والقناعة والكسل. فالتفكير في مستقبل الولد لا يعني مجرد إعطائه المال، وإنما إعداده للعمل والإنتاج وتحمل المسؤولية والاعتماد على نفسه.

الأقارب والمحتاجون والأيتام وأعمال البر

لا يحصر الإسلام التعاون والتكافل في دائرة الأسرة القريبة وحدها؛ فالأقارب والجيران والأيتام والفقراء والمسافرون وسائر المحتاجين، كلهم داخلون في دائرة اهتمام المؤمن ومساعدته.

وقد أمر القرآن الكريم بعبادة الله وعدم الإشراك به شيئاً، ثم أمر بالإحسان إلى الوالدين والأقارب واليتامى والمساكين والجار ذي القربى والجار الجنب.⁷

وتبين هذه الآية أن عبادة الله والإحسان إلى الناس أمران لا ينفصل أحدهما عن الآخر.

وإذا أردنا أن نربي أبناءنا على حب مساعدة الآخرين، فلا ينبغي أن نشغلهم بإمكانات أسرهم وحدها، بل علينا أن نساعدهم على إدراك وجود أناس محتاجين إلى العون من حولهم. فالمساهمة في تعليم يتيم، وتلبية حاجة أسرة فقيرة، ومساندة مريض، والمشاركة في الأعمال الخيرية، كلها أمور تغرس في نفوس الأبناء الرحمة والشعور بالمسؤولية.

IV. هل نقسم الميراث في حياتنا أم نتركه يجري وفق أحكامه الطبيعية؟

من المسائل التي قد تكون سبباً لكثير من الخلافات داخل الأسر مسألة توزيع الوالدين أموالهما على الأبناء في حياتهما، أو كيفية تقسيم الميراث بعد وفاتهما. وينبغي التعامل مع هذه المسألة وفق الأحكام الشرعية، لا وفق العواطف والأهواء.

انتقال الميراث إلى مستحقيه عند الوفاة

ينتقل الميراث إلى مستحقيه وفق أحكام المواريث الشرعية بوفاة صاحبه. وقد بيّن القرآن الكريم أنصبة الورثة صراحة، وأكد أن للرجال والنساء نصيباً مما ترك الوالدان والأقربون.⁸

ولهذا، فإن تقسيم المال الذي يتركه الأب أو الأم بعد وفاتهما لا يكون وفق الرغبات والاختيارات الشخصية، وإنما وفق أحكام الميراث التي شرعها الله تعالى.

وقبل تقسيم التركة، تُؤدّى نفقات التجهيز والدفن المتعلقة بها، وتُسدّد الديون، ثم تُنفّذ الوصية المستوفية لشروطها الشرعية، وبعد ذلك يُقسّم المال المتبقي على مستحقيه. وقد وردت الأحكام المتعلقة بالوصية والدين صراحة في آيات المواريث.

وينبغي الانتباه هنا إلى أن حقوق الورثة تثبت بالوفاة. ويجوز للأب والأم التصرف في ملكهما في حياتهما، لكن لا يجوز لهما بعد وفاتهما وضع ترتيب يؤدي إلى إلغاء حقوق الورثة أو حرمانهم منها.

اختلاف نقل المال في الحياة عن أحكام الميراث

إن هبة الإنسان بعض ماله لأبنائه في حياته ليست في حكم تقسيم الميراث. فالهبة التي تتم في حياة صاحب المال تخضع لأحكام الهبة عند تحقق شروطها، أما الميراث فهو حق يثبت بالوفاة، ويجب تقسيمه وفق الأنصبة الشرعية.

والخلط بين هاتين المسألتين قد يؤدي إلى الظلم والخلاف داخل الأسرة.

ووفقاً للمذهب الحنفي، فإن القبض، أي تسلّم المال الموهوب، له أهمية في تمام الهبة. فمجرد القول إن الشخص سيهب مالاً لا يعني بالضرورة أن الهبة قد تمت في جميع الأحوال. أما مسألة الرجوع في الهبة، فتُبحث بالنظر إلى صلة القرابة بين الواهب والموهوب له، وما إذا كانت الهبة قد تمت أم لا، وسائر الشروط التي تمنع الرجوع فيها. ولذلك ينبغي، بدلاً من إطلاق أحكام عامة بشأن الهبات التي يقدمها الوالدان لأبنائهما، دراسة كل واقعة في ضوء ظروفها الخاصة.⁹

وعلى من يريد نقل ماله إلى غيره في حياته أن يتحقق مما إذا كان هذا التصرف هبة حقيقية، أم وصية يريد تنفيذها بعد وفاته. كما ينبغي ألا يُغفل أن بعض التصرفات التي تقع في مرض الموت قد تخضع لأحكام الوصية.

ولهذا، ينبغي عند نقل الأموال المهمة استشارة مختص مؤهل يعرف الأحكام الشرعية، وإجراء المعاملات القانونية وفق أصولها الصحيحة.

حقوق الأبناء والبنات في الميراث

لقد بيّن القرآن الكريم حقوق الأبناء والبنات في الميراث بياناً صريحاً. وفي بعض حالات الميراث يكون نصيب الذكر مثل حظ الأنثيين، ويرتبط ذلك بما يتحمله الرجل من نفقة الأسرة ومسؤوليات مالية معينة. ومع ذلك، ليس من الصحيح تعميم القول بأن الرجل يأخذ دائماً ضعف نصيب المرأة في جميع حالات الميراث؛ إذ تختلف الأنصبة باختلاف الورثة الموجودين وحال التركة.

ولا يجوز للأب أو الأم حرمان أحد الأبناء أو البنات من حقه في الميراث لمجرد اختلاف الجنس. فالأنصبة التي حددها الله لا يجوز تغييرها وفق رغبات الأشخاص أو موازين القوة داخل الأسرة.

ومهمة الوالدين في هذا الشأن أن يبيّنا لأبنائهما أحكام الميراث بياناً صحيحاً، وأن يحرصا على أداء الحقوق إلى أصحابها.

ما يترتب على تفضيل أحد الأبناء على غيره

ينبغي للأب والأم أن يراعيا العدل عند تقديم الهبات لأبنائهما في حياتهما. فتفضيل أحد الأبناء على إخوته من غير سبب معتبر قد يؤدي إلى الجفاء والعداوة بينهم.

وقد أمر رسول الله صلى الله عليه وسلم بالعدل بين الأبناء في العطايا، وبيّن في قصة النعمان بن بشير معياراً واضحاً في هذا الشأن.¹⁰

ومع ذلك، لا يعني العدل أن يُعطى الجميع المقدار نفسه في كل الأحوال؛ فقد يكون أحد الأبناء مصاباً بمرض شديد، أو لديه إعاقة، أو يحتاج إلى رعاية خاصة، أو يمر بضرورة أخرى. وفي مثل هذه الحالات قد يكون من المناسب تقديم دعم مختلف بناءً على الحاجة. لكن ينبغي ألا تتحول هذه التصرفات إلى محاباة اعتباطية، بل لا بد من تقديرها في إطار الإنصاف والضوابط الشرعية.

الحدود الشرعية للوصية وحقوق الورثة

للوصية في الإسلام حدود معينة؛ فلا يجوز للإنسان أن يوصي بكامل ماله لمن يشاء. والأصل أن الوصية لغير الوارث تكون في حدود ثلث التركة. أما تنفيذ ما زاد على الثلث فيتوقف على موافقة الورثة بعد الوفاة.

كما أن الوصية للوارث تتعلق بإذن الورثة الآخرين ورضاهم بعد الوفاة. ويُعد حديث «لَا وَصِيَّةَ لِوَارِثٍ» من الأدلة الأساسية لهذا الحكم.¹¹

وقد شُرعت هذه الأحكام لحماية حقوق الورثة، ومنع وقوع الظلم بسبب التصرفات الاعتباطية في مال المتوفى.

وعليه، فإذا أراد الأب أو الأم تخصيص أحد الأبناء أو شخص غير وارث بشيء من المال، فعليهما مراعاة الحدود الشرعية وحقوق سائر أصحاب الحقوق.

مراعاة الشيخوخة والمرض والاحتياجات المستقبلية

ينبغي للأب والأم أن يفكرا في مستقبلهما عند نقل أموالهما في حياتهما. فقد تظهر في مراحل العمر المتقدمة نفقات صحية، أو حاجة إلى الرعاية، أو مصروفات ضرورية أخرى. ولذلك فإن نقل جميع الممتلكات دون احتساب هذه الاحتياجات قد يجعل الإنسان محتاجاً إلى الآخرين.

كما أن حسن نية الأبناء لا يعني بالضرورة عدم وقوع خلافات في المستقبل؛ فقد تتغير ظروف الحياة، وقد تظهر للأبناء أسرهم الخاصة ومتطلبات معيشتهم. ولهذا، ليس من الصواب أن يتعجل الوالدان في نقل أموالهما قبل ضمان نفقاتهما ورعايتهما في المستقبل.

فالمقصود ليس انعدام الثقة بالأبناء، وإنما اتخاذ التدابير التي تحفظ حقوق الوالدين وحقوق الأبناء معاً.

V. مقتضيات الأمانة والمسؤولية الأسرية

الحياة الأسرية ليست مجرد اجتماع تُلبّى فيه الاحتياجات المادية؛ فالأسرة أمانة أودع الله أفرادها عند بعضهم، وهي موضع تُصان فيه الحقوق، وتُحيا فيه المحبة والرحمة، وينتقل فيه الإيمان والأخلاق من جيل إلى جيل. ولذلك فإن إدارة الأسرة لا تعني مجرد امتلاك حق إصدار الأوامر، بل تعني تحمل مسؤولية هذه الأمانة.

مراعاة حقوق الزوجة والأبناء

من أهم شروط الاستقرار الأسري معرفة الحقوق والمسؤوليات. فكما أن للزوجين حقوقاً متبادلة، فإن للأبناء أيضاً حقوقاً على والديهم.

وعلى الوالدين، حين ينتظران الاحترام من أبنائهما، أن يعاملاهم بالرحمة، وأن يمنحاهم الثقة بأقوالهما وأفعالهما. ولا يكفي أن يلبّيا احتياجات الأبناء المادية، بل ينبغي أن يراعيا حاجتهم إلى المحبة والاهتمام والتوجيه السليم والقدوة الحسنة.

فالمحبة والاحترام داخل الأسرة لا ينموان بالخوف والضغط، وإنما بالعدل والرحمة والثقة والمسؤولية المتبادلة.

التشاور والمودة والثقة داخل الأسرة

إن إدارة جميع شؤون الأسرة بقرارات أحادية الجانب قد تؤدي مع مرور الزمن إلى الجفاء والابتعاد. ومن شأن استماع الزوجين أحدهما إلى الآخر، وتشاورِهما في القرارات المهمة، وإشراك الأبناء في القرارات الأسرية بما يتناسب مع أعمارهم، أن يقوي الروابط الأسرية.

ولا يعني التشاور إسقاط مسؤولية أفراد الأسرة؛ بل يساعد على اتخاذ قرارات أكثر صواباً، ويجعل كل فرد يشعر بقيمته ومكانته.

كما أن الأبناء يكونون أكثر استعداداً للانفتاح على الوالدين اللذين يستمعان إليهم ويقدّران آراءهم. وهكذا تتكون داخل الأسرة بيئة من الثقة، ويصبح من الممكن مناقشة السلوكيات الخاطئة والمشكلات والعمل على حلها، بدلاً من إخفائها.

المسؤولية المشتركة للأب والأم

إن تربية الأبناء ليست مسؤولية الأب وحده، ولا الأم وحدها؛ بل هي مسؤولية مشتركة بين الوالدين.

فالأب يتحمل مسؤولية تأمين نفقة أسرته وحمايتها ورعايتها، وللأم أيضاً مكانة مهمة في تحقيق سكينة البيت، وتربية الأبناء، وترسيخ المودة داخل الأسرة. ومع ذلك، ليست هذه الواجبات منفصلة عن بعضها بحدود قاطعة؛ بل ينبغي لكل من الوالدين أن يسهم في تربية الأبناء بحسب إمكاناته وظروفه.

ويتعلّم الأبناء الكثير من طريقة تعامل الوالدين أحدهما مع الآخر. فالأب والأم اللذان يحترم كل منهما الآخر، ويقدّر جهده، ويحلّان خلافاتهما بالتفاهم والتشاور بدلاً من الإهانة والجفاء، يقدمان لأبنائهما أجمل درس في الحياة الأسرية.

VI. أهمية إحياء القيم بالقدوة والتشجيع على العمل بها

إن أنجع وسيلة لتعليم أبنائنا محاسن الإسلام ليست مجرد توجيههم بالكلام، بل أن نُظهر في حياتنا نحن أيضاً ما ندعوهم إليه؛ لأن الأبناء يراقبون سلوك والديهم قبل أن يتأثروا بمواعظهم، ويقتدون بما يرونه، ثم ينقلون ما يعيشونه داخل الأسرة إلى حياتهم مع مرور الزمن.

العمل والالتزام قبل الاكتفاء بالقول

حين نبيّن لأبنائنا أهمية الصلاة، ينبغي ألا نتهاون نحن في صلواتنا؛ وحين نحثهم على الصدق، علينا أن نكون صادقين في تصرفاتنا؛ وحين نحدثهم عن الكسب الحلال، ينبغي ألا نخلط مكاسبنا بالحرام. وإلا فإن التناقض بين أقوالنا وأفعالنا يضعف أثر نصائحنا.

قال الله تعالى في القرآن الكريم:

﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ ۝ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ﴾.¹²

وتُظهر هذه الآية بوضوح أهمية الانسجام بين القول والعمل. فعلى الأب والأم أن يقدما أولاً بأنفسهما السلوك الحسن الذي ينتظرانه من أبنائهما.

ابدؤوا بأنفسكم أولاً، ثم انصحوا أبناءكم

إذا كنا ننصح أبناءنا بالصدقة، ومساعدة المحتاجين، ورعاية الأيتام، والإنفاق في سبيل الله، والمساهمة في الأعمال الخيرية، فعلينا أولاً أن نمارس هذه الأعمال في حياتنا نحن أيضاً.

فما مدى تأثير نصيحة أب أو أم لا يقوم بنفسه بعمل الخير، لكنه يطالب أبناءه باستمرار بمساعدة الآخرين؟

وقد نتمنى أن يتصدق أبناؤنا عنا في المستقبل، وأن يواصلوا الأعمال الخيرية، وأن يدعوا لنا بعد وفاتنا. وهذه أمنية طيبة ومشروعة؛ فدعاء الولد الصالح من الأعمال التي ينتفع بها الإنسان بعد وفاته.¹

لكن ينبغي ألا تؤدي هذه الأمنية إلى تأجيل أعمالنا الخيرية نحن. فليس من الصواب أن نهمل استثمار إمكاناتنا المتاحة اليوم بحجة أن أبناءنا سيفعلون ذلك بعد موتنا.

فلا ينبغي أن ننتظر حتى يكبر أبناؤنا لنساعد يتيماً، أو نسد حاجة محتاج، أو نسهم في تعليم طالب، أو ندعم عملاً خيرياً. بل علينا أن نبادر إلى ذلك اليوم ما دامت لدينا القدرة، وأن نصطحب أبناءنا معنا ونحن نقوم بهذه الأعمال، ونريهم كيف يُصنع الخير. وبهذه الطريقة يتعلم الأبناء التعاون والتكافل، لا بوصفهما مجرد موعظة، بل باعتبارهما منهج حياة يُمارس داخل الأسرة.

تعليم المشاركة والقناعة والاقتصاد

إن تعليم الأبناء المشاركة لا يقتصر على إعطائهم المال أو تكليفهم بمساعدة محتاج؛ بل يعني أن نساعدهم على معرفة قيمة النعم التي يملكونها، والانتباه إلى حاجات الآخرين، واستعمال إمكاناتهم باعتدال.

فإذا رأى الطفل في أسرته تجنب الإسراف، وتقدير النعم، ورعاية المحتاجين، وممارسة المشاركة بوصفها سلوكاً طبيعياً، فإنه يتبنى هذا المفهوم مع مرور الزمن.

كما ينبغي تعليم الأبناء القناعة. فالقناعة لا تعني ترك العمل أو التخلي عن السعي إلى الأفضل؛ وإنما تعني ألا يزدري الإنسان ما لديه، وأن يشكر النعم، وألا يسلك الطرق المحرمة من أجل الحصول على المزيد.

وعلى الأب والأم أن يعلّما أبناءهما العمل والشكر معاً، والكسب والمشاركة معاً.

المشاركة الأسرية في الأعمال الخيرية

إن المشاركة العائلية في الأعمال الخيرية وسيلة طيبة لتنمية مشاعر الرحمة والتعاون لدى الأبناء. فيمكن للأسرة، بحسب إمكاناتها، أن تسهم في تعليم يتيم، أو تساعد أسرة محتاجة، أو تزور المرضى، أو تشارك في عمل خيري نافع.

ومن المهم أن يشارك الأبناء في هذه الأعمال بما يتناسب مع أعمارهم وإمكاناتهم؛ فقد تكون المساعدة الصغيرة سبباً في غرس شعور عظيم بالخير في قلوبهم.

وينبغي هنا الانتباه إلى عدم تحويل المساعدة إلى مظهر من مظاهر الرياء، أو جرح كرامة المحتاجين. كما أن نشر صورة الشخص الذي قُدمت إليه المساعدة، أو الكشف عن ظروفه الخاصة دون إذنه، قد يضر بأدب الإحسان وحرمة الخصوصية. فالخير يُفعل ابتغاء مرضاة الله أولاً، لا طلباً لاستحسان الناس أو استعلاءً عليهم.

اكتساب حب الخير دون إكراه، بل بالترغيب والتشجيع

إن اكتساب الأبناء السلوكيات الحسنة لا يتحقق بالأوامر والنواهي وحدها؛ بل ينبغي بيان حكمة الخير لهم، وتقديم الأمثلة الحسنة، وتقدير تصرفاتهم الصحيحة، وإسناد مسؤوليات تتناسب مع أعمارهم.

إن عدم الاستهانة بما يقوم به الطفل من أعمال خيرية صغيرة، وتشجيعه عليها، يدفعانه إلى مزيد من السلوك الحسن. أما توبيخه باستمرار، أو مقارنته بالآخرين، أو إحراجه بسبب ما لم يستطع القيام به، فقد يولّد لديه النفور من فعل الخير.

ولا شك أن على الوالدين أن يكونا حازمين في تعليم المسؤوليات الدينية والأخلاقية، لكن الحزم لا يعني القسوة أو التجريح. فالتوجيه الرحيم، والقدوة الحسنة، والتشجيع في موضعه، تترك في نفوس الأبناء آثاراً أعمق وأبقى.

بناء ثقافة أسرية تنتقل إلى الأحفاد والأجيال اللاحقة

من أثمن ما يمكن أن تتركه الأسرة وراءها العادات الحسنة التي تنتقل من جيل إلى جيل.

فالأسرة التي تحرص على الصلاة، وتلتزم بالكسب الحلال، وتحترم الكبار، وترحم الصغار، وترعى الأقارب، وتساعد المحتاجين، وتقدّر العلم، لا تؤثر في أفرادها وحدهم، بل يمتد أثرها إلى الأجيال اللاحقة أيضاً.

ويمكن أن تنتقل هذه العادات الحسنة إلى حياة الأحفاد كذلك. فالمداومة في البيت على قراءة القرآن، والدعاء جماعة، وإخراج الصدقات، وإكرام الضيوف، وزيارة الأقارب، والمشاركة في الأعمال الخيرية، كلها سلوكيات قد تتحول مع مرور الزمن إلى منهج مشترك للحياة الأسرية. وهكذا لا يقتصر أثر الخير الذي يبدأه الأب والأم على مدة حياتهما، بل يستمر من خلال الأبناء والأحفاد.

VII. من سيعلّم الأجيال الجديدة محاسن الإسلام، وأين، وكيف؟

الأسرة هي المدرسة الأولى للطفل، والأب والأم هما أول معلّمين له. غير أن تربية الأبناء في ظروف عصرنا الحاضر لا تقتصر على ما يتلقونه داخل الأسرة؛ فهم يتأثرون أيضاً بأشخاص وبيئات كثيرة خارجها. فالمدارس والمعلمون والأصدقاء والمساجد ووسائل الإعلام والإنترنت ومنصات التواصل الاجتماعي ومختلف المنشورات، كلها تؤدي دوراً في تشكيل أفكارهم وسلوكهم وشخصياتهم.

ومن هنا، لا بد أن نطرح هذا السؤال: في الوقت الذي يسعى فيه الآباء والأمهات إلى تعليم أبنائهم محاسن الإسلام، من يتولى توجيههم في حياتهم خارج الأسرة؟ ومن سيعلّم أبناءنا وسائر أبناء الأمة مبادئ الإيمان والأخلاق والرحمة والعدل والأدب والأخوة الإسلامية؟ وأين ستُغرس هذه القيم في نفوسهم، وبأي مناهج وأساليب؟

التربية التي تبدأ من الأسرة وتمتد إلى المدرسة والحياة

لا يمكن الاستغناء عن دور الأسرة في تربية الأبناء، غير أن الأسرة وحدها لا تستطيع تحمل جميع مسؤوليات التربية والتعليم. فالمعلم الذي يلتقي به الطفل في المدرسة، وسلوك أصدقائه، والكتب التي يقرؤها، والبرامج التي يشاهدها، وما يتعرض له من رسائل وتوجيهات عبر المنصات الرقمية، كلها تترك آثاراً في عقله وشخصيته.

ومن هنا، ينبغي أن تتكامل القيم التي يتعلمها الطفل في بيته مع ما يلقاه من توجيهات في المدرسة وسائر البيئات التي يعيش فيها. فإذا تعلّم الطفل الصدق والأمانة في بيته، ثم وجد في بيئات أخرى من يصوّر الكذب والخداع على أنهما من مظاهر المهارة والنجاح، نشأ لديه تناقض تربوي خطير. وكذلك إذا تعلّم الرحمة في أسرته، ثم رأى من حوله من يصوّر القسوة وانعدام الرحمة على أنهما من علامات القوة والتفوق.

إذن، ليست المسألة مجرد إخبار الطفل بما هو صواب، بل تهيئة بيئة تربوية تساعده على معرفة الحق، واستيعابه، والاقتناع به، والعمل بمقتضاه.

على عاتق من تقع هذه المسؤولية؟

تقع هذه المسؤولية في المقام الأول على عاتق الآباء والأمهات، لكنها لا تقتصر عليهم؛ فالمعلمون، وأئمة المساجد، والعلماء، والمفكرون، والمربون، والكتّاب، والناشرون، والمؤسسات الخيرية والتعليمية، وجميع الأفراد والجهات التي لها تأثير في تنشئة الأبناء، يتحملون نصيباً من هذه المسؤولية بحسب إمكاناتهم وواجباتهم.

ومن الضروري بوجه خاص ألا تعمل الأسرة والمدرسة والمسجد في اتجاهات منفصلة، بل ينبغي أن تتكامل جهودها. فلا ينبغي النظر إلى المعلم على أنه مجرد ناقل للمعلومات، ولا إلى الداعية على أنه مجرد معلّم لبعض أحكام العبادات، ولا إلى الأب والأم على أن مهمتهما تقتصر على تأمين المعيشة وتلبية الحاجات اليومية. بل ينبغي لكل واحد منهم أن يسهم، في حدود واجبه وصلاحياته، في تنمية إيمان الطفل وأخلاقه ومعرفته وشخصيته.

والمقصود هنا ليس أن يتولى الجميع كل الأعمال، بل أن تتحدد المسؤوليات، وتتعاون الجهود، وألا يُترك الأبناء فريسة لتوجيهات متناقضة.

كيف نُكسب الأجيال محاسن الإسلام ونرسّخها في نفوسهم؟

لا يمكن غرس محاسن الإسلام في نفوس الأبناء بمجرد إدراج بعض المعلومات الدينية في الكتب المدرسية، أو تحفيظهم مجموعة من الأوامر والنواهي. فالمعرفة ضرورية بلا شك، ولكن لا بد أن تتحول المعرفة إلى سلوك، والسلوك إلى خلق، والخلق إلى منهج حياة.

وسبيل ذلك الجمع بين العلم الصحيح والقدوة الحسنة. فالطفل لا يتعلم العدل بمجرد سماع الحديث عنه، بل حين يرى العدل يُمارس معه ومع الآخرين. ولا يستوعب الرحمة بمجرد قراءته عنها، بل حين يشاهد مواقف الرحمة في حياته. ولا يتعلم الأخوة بمجرد معرفة معناها، بل حين يعيش في بيئة تُصان فيها حقوق الأخوة وتُمارس فيها مقتضياتها.

ولهذا، ينبغي ألا ينفصل القول عن العمل، ولا العلم عن التطبيق، ولا الموعظة عن القدوة. كما ينبغي أن تُقدَّم الإجابات عن أسئلة الأبناء بما يناسب أعمارهم ومستويات فهمهم، وأن تُشرح الأحكام الشرعية بحِكَمها ومقاصدها، وأن تُتاح لهم الفرصة للتفكير والبحث وتطبيق ما يتعلمونه في حياتهم.

مسؤولية مشتركة تجاه جميع أبناء الأمة

إن مسؤولية المسلم لا تقتصر على تربية أبنائه وحدهم؛ فالأيتام، وأبناء الأسر المحتاجة، والشباب الذين لا تتوافر لهم فرص كافية للتعليم، والأبناء الذين حُرموا من دعم أسرهم لأسباب مختلفة، كلهم داخلون في دائرة المسؤولية المشتركة للأمة.

وكما نبذل الجهد لتوفير التعليم الجيد لأبنائنا، ينبغي أن نبذل، في حدود إمكاناتنا، جهداً مماثلاً في تربية أبناء الآخرين وتعليمهم. فحرمان طفل من العلم والأخلاق والبيئة التربوية السليمة ليس أمراً يخص أسرته وحدها؛ لأن كل جيل ينشأ اليوم هو الذي سيبني أسر الغد ويسهم في صياغة مستقبل الأمة.

ومن هنا، ينبغي الاهتمام بالمؤسسات الوقفية والتعليمية، وحلقات العلم، والمنح الدراسية، ورعاية الأيتام، والمنشورات النافعة، والأنشطة التي تسهم في تنشئة الأبناء تنشئة صالحة. غير أن هذه الجهود لا ينبغي أن تقتصر على تقديم المساعدات المادية، بل لا بد أن تشمل أيضاً إعداد أشخاص مؤهلين وأمناء يتولون إرشاد الأبناء وتوجيههم.

قضية تستحق دراسة مستقلة ومشروعاً تربوياً متكاملاً

إن القضية التي أشرنا إليها هنا أوسع من أن تُبحث جميع جوانبها في بضع فقرات؛ فالنظام التعليمي القائم، والبيئات المؤثرة خارج الأسرة، ومسؤوليات المعلمين وأئمة المساجد، وتأثير المنصات الرقمية في الأبناء، ومناهج التربية الإسلامية ووسائلها، والعلاقة بين الأسرة والمدرسة، والمسؤولية التربوية المشتركة للأمة، كلها موضوعات تستحق دراسة مستقلة ومتعمقة.

ولهذا نرى أن قضية «كيف نُكسب الأجيال الجديدة محاسن الإسلام في ظل النظام التعليمي القائم والبيئات المؤثرة المحيطة بها؟» ينبغي أن تُطرح موضوعاً لمقالة مستقلة، بل لبحث شامل يتناول جوانبها المختلفة.

فليس كافياً أن نقول إن أعظم ميراث نتركه لأبنائنا هو الإيمان والأخلاق والعلم والأدب والقدوة الحسنة؛ بل لا بد أن نفكر أيضاً فيمن سينقل هذا الميراث إلى الأجيال الجديدة، وفي المدارس والبيئات التي سيُغرس فيها، وفي المناهج والأساليب التي ستُعتمد لتحقيق ذلك. كما ينبغي أن نتعاون جميعاً على إيجاد بيئة تربوية صالحة تحفظ هذه القيم، وتساعد أبناءنا وسائر أبناء الأمة على استيعابها والعمل بها.

VIII. الخاتمة: أعظم ميراث هو الإيمان والولد الصالح والقدوة الحسنة

حين يغادر الإنسان هذه الدنيا، لا يستطيع أن يأخذ معه ماله أو ممتلكاته أو منصبه؛ فهذه كلها تبقى من بعده، وتنتقل إلى تصرف الآخرين. أما أعماله الصالحة، وعلمه النافع، والذرية الصالحة التي أسهم في تربيتها، وآثار الخير التي تركها وراءه، فقد تكون بإذن الله سبباً في استمرار الأجر له بعد وفاته.

ولهذا، لا ينبغي أن نقيس الميراث الذي سنتركه لأبنائنا بمقدار ما نملك من أموال وممتلكات فحسب؛ فإن غرس الإيمان والعبادة والأخلاق والعلم والأدب والكسب الحلال والقناعة والرحمة والمشاركة والشعور بالمسؤولية في نفوسهم، أعظم قيمة وأبقى أثراً من الميراث المادي.

ولا شك أن ترك الإمكانات المادية أمر مهم أيضاً؛ غير أنه ينبغي توظيف هذه الإمكانات وفق الضوابط الشرعية، ومراعاة حقوق الورثة، والعدل في الهبات المقدمة في الحياة، وعدم إغفال احتياجاتنا المستقبلية. فالمال نعمة وأمانة، وحسن استعماله جزء من حسن تربية الأبناء وإعدادهم للحياة.

لكن علينا ألا ننسى أن تربية الأبناء لا تنحصر في جدران المنزل، وأن مسؤولية تعليمهم محاسن الإسلام لا تقع على عاتق الوالدين وحدهما. فالطفل يتأثر بأسرته ومدرسته ومعلميه وأصدقائه والمسجد ووسائل الإعلام والمنصات الرقمية وسائر البيئات التي يعيش فيها. ومن ثم، فإن غرس الإيمان والأخلاق والآداب الإسلامية في نفوس الأجيال مسؤولية تتكامل فيها جهود الأسرة والمدرسة والمعلمين والدعاة والعلماء والمربين والمؤسسات المعنية بالتعليم والتوجيه.

كما أن هذه المسؤولية لا تقتصر على أبنائنا وحدهم؛ فأبناء الأمة جميعاً أمانة في أعناق القادرين على الإسهام في تعليمهم وتربيتهم ورعايتهم. فكما نحرص على مستقبل أبنائنا، ينبغي أن نهتم بمستقبل سائر أبناء المسلمين، ولا سيما الأيتام والمحتاجين ومن حُرموا من فرص التربية والتعليم والرعاية الكافية.

إن الميراث الإيماني والأخلاقي لا ينتقل إلى الأجيال بمجرد الوصايا والكلمات، بل يحتاج إلى قدوة صالحة، وعلم صحيح، وبيئة تربوية تعين على العمل بما نتعلمه. ولذلك، لا يكفي أن نقول لأبنائنا: صلّوا، وتصدّقوا، وارحموا، واصدقوا؛ بل علينا أن نكون نحن أول من يلتزم بهذه القيم، وأن نهيئ لهم من حولهم بيئة تساعدهم على فهمها واستيعابها والعمل بها.

فلنتذكر دائماً أن أبناءنا لا يرثون منا ما نقوله لهم فحسب، بل يرثون أيضاً الطريقة التي نعيش بها، والقيم التي نجسدها، والبيئة التي نهيئها لهم، والآثار التي نتركها في حياتهم وحياة من حولهم. فعلينا أن نصلي ونحن نحدثهم عن الصلاة، وأن نتصدق ونحن نحثهم على الصدقة، وأن نظهر الرحمة ونحن نعلمهم إياها، وأن نكون صادقين ونحن نطلب منهم الصدق، وأن نتعاون مع أهل العلم والتربية والخير في إعداد جيل يعرف دينه ويعيش قيمه.

إن النجاح الحقيقي ليس في أن نترك لأبنائنا أموالاً كثيرة فحسب، بل في أن نربي أبناء صالحين يستطيعون تحويل ما نتركه لهم من إمكانات إلى أبواب للخير، ويكسبون من الحلال، وينفقون باعتدال، ويعرفون قيمة المشاركة، ويسهمون بدورهم في تربية جيل صالح من بعدهم. كما أن من تمام هذه المسؤولية أن نتعاون على إعداد بيئة تربوية صالحة، يجد فيها أبناء الأمة من يعلّمهم محاسن الإسلام، ويكون لهم قدوة في الإيمان والعلم والعمل.

وهكذا يصبح الميراث الصالح سلسلة متصلة لا تنتهي برحيل الأب أو الأم، بل تمتد آثارها من الآباء إلى الأبناء، ومن الأبناء إلى الأحفاد، ومن جيل إلى جيل، بإذن الله تعالى.

نسأل الله تعالى أن يرزقنا وإياكم وأبناءنا وسائر أبناء أمتنا الإيمان والاستقامة وحسن الأخلاق وصالح الأعمال، وأن يجعلنا من عباده الذين يتركون وراءهم ذرية صالحة وعلماً نافعاً وآثاراً طيبة متواصلة. آمين.

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
03.11.2026 – OF

الهوامش
¹ مسلم، الوصية، 14.
² البقرة، 2/133.
³ الترمذي، البر والصلة، 33، حديث رقم: 1952. وقد وصف الترمذي الرواية بأنها غريبة، وأشار أيضاً إلى كونها مرسلة.
⁴ الكهف، 18/46.
⁵ الفرقان، 25/67.
⁶ مسلم، الزكاة، 97.
⁷ النساء، 4/36.
⁸ النساء، 4/7، 11-12، 176.
⁹ الكاساني، بدائع الصنائع، كتاب الهبة؛ ابن عابدين، رد المحتار، كتاب الهبة.
¹⁰ البخاري، الهبة، 12؛ مسلم، الهبات، 13.
¹¹ أبو داود، الوصايا، 6؛ الترمذي، الوصايا، 5.
¹² الصف، 61/2-3.