Bataklık Sinek Üretirken Sinek Avlamak Çözüm mü?
Kur’ân’ı Kerim ve Sünnet-i Şerif Işığında İnsan, Ahlâk, Hukuk ve İdare Mes’elesi
Giriş: Sinekleri Avlamak mı, Bataklığı Kurutmak mı?
Bir memlekette hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, dolandırıcılık, uyuşturucu, fuhuş, çeteleşme ve benzeri kötülükler artıyorsa, suç işleyenlerin bulunması, yakalanması ve adalet önüne çıkarılması elbette gerekir. Hiç kimse bundan vazgeçilmesini savunamaz.
Fakat daha derin bir sual vardır:
Sinekleri yakalamak, sineklerin üremesine yol açan bataklığı kurutmaya yeter mi?
Bir yerde sürekli sinek üremesine rağmen yalnızca sinekleri öldürmekle meşgul oluyorsak, asıl kaynağa dokunmayan bir mücadele yürütüyoruz demektir. Sinekleri yakalamak gereklidir; fakat bataklığı kurutmak daha köklü bir tedbirdir.
İçtimâî hayatta da böyledir. Suç işleyenleri yakalamak adaletin gereğidir. Ancak insanları suça sevk eden ahlâkî çöküş, aile zaafı, eğitim noksanlığı, adaletsizlik, kötü örneklik, denetimsizlik ve Allah korkusundan uzaklaşma gibi sebepler üzerinde durmadan yalnızca suçlularla mücadele etmek, mes’elenin tamamını çözmez.
Bugün bazı kimseler, ülkede görülen yolsuzluk, haksızlık ve liyakatsizliğin temel sebebini doğrudan hükûmet sistemine bağlamakta; Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin değiştirilip parlamenter sisteme dönülmesi hâlinde pek çok mes’elenin kendiliğinden çözüleceğini düşünmektedir. Bu görüş siyasî bir tercih olarak savunulabilir. Fakat daha temel bir sual sormak gerekir:
Sistem değişince insan da değişecek midir?
Çünkü her iki sistem de insan eliyle işletilir. İyi insan, kötü bir sistemi dahi adalet istikametinde işletmeye gayret eder. Kötü niyetli insan ise en güzel kanunları bile kendi menfaati için eğip bükmenin yollarını arar. Öyleyse asıl mes’ele yalnızca hangi sistemin uygulanacağı değil; o sistemi kimlerin, hangi ahlâk ve hangi adalet anlayışıyla işleteceğidir.
I. Suçluyu Yakalamak Adaletin Gereğidir
Suçlunun yakalanması ve cezalandırılması, bataklığı kurutmakla çelişmez. Aksine, adaletin tecellisi için suçlunun suçuna göre cezalandırılması şarttır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah cc şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten saptırmasın. Adaletli olun; bu, takvâya daha yakındır.” (Mâide, 5/8)
Âyet, adaleti sevdiğimiz insanlara karşı olduğu kadar sevmediğimiz insanlara karşı da emretmektedir. İslâm’ın adalet ölçüsü “bizden olan” ve “bizden olmayan” ayrımına göre değişmez. Bir kimse suç işlemişse, kim olduğuna bakılmadan suçunun gereği yapılmalıdır.
Fakat ikinci bir hakikat vardır: Suçluyu cezalandırmak, yeni suçluların ortaya çıkmasına yol açan sebepleri ortadan kaldırma vazifesini düşürmez. Adalet mahkemede başlar; fakat yalnız mahkeme salonunda bitmez.
II. “Bizim Adamımız” Ölçüsü Adalet Değildir
İçtimâî hayatımızdaki en tehlikeli hastalıklardan biri, adaleti şahıslara göre değiştirmektir. Bir kimse bizim düşüncemizden, cemaatimizden, partimizden veya çevremizden ise onun hatasını küçültmek; başka bir kimse aynı hatayı yaptığında onu ağır biçimde suçlamak, adalet değildir.
Kur’ân’ın ölçüsü açıktır: “Adaletli olun.” Bu emir, sevdiğimiz kimse için başka, sevmediğimiz kimse için başka değildir. Bir kötülüğü yapan kim olursa olsun kötülüktür. Bir haksızlığa uğrayan kim olursa olsun mazlumdur. Bir suç işleyen kim olursa olsun suçludur.
İslâmî bir değerlendirmede önce şahıs değil, fiil ve delil konuşulmalıdır. Bir kimseyi sevmediğimiz için suçlu ilân etmek ne kadar yanlışsa, sevdiğimiz için suçunu görmezden gelmek de o kadar yanlıştır.
III. Her Aksaklığın Sebebini Sisteme Bağlamak Doğru mudur?
Bugün ülkede görülen her aksaklığın sebebini doğrudan hükûmet sistemine bağlayan yaklaşımlar vardır. Buna karşılık bazıları da mevcut sistemin hiçbir tesiri olmadığını ileri sürmektedir. Kanaatimizce her iki yaklaşım da mes’eleyi gereğinden fazla basitleştirmektedir.
Bir idare biçiminin, yetki dağılımının, denetim yollarının ve hukuk düzeninin insan davranışları üzerinde tesiri olabilir. Fakat bunların hiçbiri insanın ahlâkını tek başına meydana getirmez.
Bir memurun rüşvet alıp almaması yalnızca kanunun varlığıyla açıklanamaz. Bir yöneticinin emanete riayet edip etmemesi yalnızca makamın adıyla açıklanamaz. Bir iş adamının haksız kazanç peşine düşmesi yalnızca ekonomik düzenle, bir hâkimin adaletle hükmetmesi yalnızca mahkeme binasının şekliyle açıklanamaz. Burada insanın vicdanı, imanı, ahlâkı ve Allah’a karşı mes’uliyet şuuru devreye girer.
Kanun insanı sınırlayabilir; fakat insanın iç dünyasını tek başına ıslah edemez.
IV. Sistem Değişir, İnsan Değişmezse Ne Değişir?
Türkiye’nin yakın geçmişi, farklı hükûmet biçimlerinin uygulandığı dönemlerde de ağır ekonomik ve bankacılık krizlerinin yaşandığını göstermektedir. BDDK’nın resmî kayıtlarına göre 1994 krizi sonrasında 1994-1999 arasında sekiz bankanın yönetim ve denetimi TMSF’ye devredilmiş veya faaliyet izni kaldırılmış; 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizleri sonrasında ise bu sayı 17’ye ulaşmıştır.[1][2][3]
Bu tarihî gerçek, geçmişteki bütün kötülüklerin tek bir sebebe indirgenebileceği anlamına gelmez. Fakat şu hakikati açıkça gösterir:
Bir hükûmet sisteminin adı, tek başına ahlâk ve adalet üretmez.
Parlamenter sistem dönemlerinde de yolsuzluklar, ekonomik krizler ve siyasî çekişmeler yaşanmıştır. Bugünkü sistemi eleştirenlerin bu sistemi değiştirmeyi istemeleri kendi siyasî tercihleridir. Fakat bu tercihin yanında şu sualin de sorulması gerekir:
Sistem değişikliğinden sonra insanın ahlâkı nasıl değişecektir?
Çünkü aynı insan, aynı zaaflarla ve aynı menfaat duygusuyla başka bir sistemin içinde de görev yapacaktır.
V. Ahlâksız Hukuk Neden Yeterli Olmaz?
Hukuk mutlaka gereklidir. Fakat hukuk ile ahlâk aynı şey değildir. Hukuk, insanın dış davranışlarını düzenler. Ahlâk ise insanın kimsenin görmediği yerde de doğru davranmasını sağlar.
Bir insan yalnızca kamera olduğu için hırsızlık yapmıyorsa, kamera bulunmayan yerde ne yapacaktır? Bir memur yalnızca yakalanmaktan korktuğu için rüşvet almıyorsa, yakalanmayacağından emin olduğu zaman ne yapacaktır? Bir yönetici yalnızca denetimden korktuğu için emanete riayet ediyorsa, denetim zayıfladığında ne olacaktır?
İşte burada takvâ devreye girer. Allah korkusu ve âhiret inancı, insanın başında yalnız polis, müfettiş veya hâkim bulunmadığı zamanlarda da onu hesaba çeker.
Kur’ân’ı Kerim’de Allah cc şöyle buyurur:
“Allah, yarattığını bilmez mi? O, Latîf’tir, Habîr’dir.” (Mülk, 67/14)
İnsanı yaratan Allah, insanın zaaflarını da en iyi bilendir. Öyleyse insanı yalnızca dışarıdan kontrol etmeye çalışan bir düzen eksik kalır. Dış denetim gerekir; fakat iç denetim de gerekir.
VI. İnsan Fıtratını En İyi Kim Bilir?
İslâm, insanı melek olarak görmez. İnsanda iyiliğe de kötülüğe de yönelme kabiliyeti bulunduğunu kabul eder. Bu sebeple İslâm’ın getirdiği düzen yalnızca kanunlardan meydana gelmez. İman vardır, ibadet vardır, ahlâk vardır, aile vardır, eğitim vardır, nasihat vardır, emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker vardır, adalet vardır, hukuk vardır, ceza vardır. Bütün bunlar birbirini tamamlayan unsurlardır.
Kur’ân’ı Kerim’de Allah cc şöyle buyurur:
“Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. Dosdoğru din budur.” (Rûm, 30/30)
İnsan yalnızca kanunlarla yönetilecek bir varlık değildir. İnsan; kalbi, vicdanı, nefsi, arzuları ve imanıyla bir bütündür. Bu sebeple insanı ıslah etmeden yalnızca düzeni değiştirmek, mes’elenin yarısını görmektir.
VII. Batı’yı Taklit Etmek ile İlim ve Teknolojiden Faydalanmak Aynı Şey Değildir
İslâm, insanlığın ortaya koyduğu faydalı ilim ve tekniklerden istifade etmeye karşı değildir. Müslümanlar tarih boyunca başka milletlerin bilgi ve tecrübelerinden faydalanmış, onları geliştirerek kendi medeniyet birikimlerine katmışlardır. Dolayısıyla ilim ve teknolojiden faydalanmak başka, başka milletlerin ahlâk anlayışını ve hayat tarzını ölçüsüz biçimde taklit etmek başkadır.
Bir milletin ilminden faydalanmakla onun her yaşayış tarzını benimsemek aynı şey değildir. Mesele ölçü meselesidir. Müslüman, faydalı olanı alır; fakat ölçüsünü Kur’ân ve Sünnet’ten koparmaz. Çünkü medeniyet yalnız bina, yol, fabrika ve teknoloji değildir. Medeniyet aynı zamanda insan yetiştirme mes’elesidir.
VIII. Tâhâ 124: Allah’ın Zikrinden Uzaklaşmanın Neticesi
Kur’ân’ın en dikkat çekici ikazlarından biri Tâhâ sûresinin 124. âyetindedir:
“Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.” (Tâhâ, 20/124)
Buradaki “zikrimden yüz çevirme” yalnızca dil ile Allah’ı anmamak değildir. Allah’ın emirlerini hayatın dışına itmek, haram kıldığını küçümsemek, adaleti ikinci plana atmak ve dünya menfaatini bütün ölçülerin önüne geçirmek de Allah’ın zikrinden yüz çevirmektir.
Bu sebeple suçla mücadele yalnızca polis, savcı ve hâkimlerin vazifesi değildir. Aile de, okul da, cami de, âlimler de, devlet de ve her fert de kendi gücü nisbetinde mes’uldür.
IX. Bataklık Nasıl Oluşur?
Bir bataklık bir gecede meydana gelmez. İçtimâî bataklık da böyledir.
Yalan normalleşirse,
rüşvet küçümsenirse,
haksız kazanç “uyanıklık” diye görülürse,
emanete riayet eden kimse “saf” kabul edilirse,
haram kazançla elde edilen zenginlik imrenilecek bir hayat tarzı hâline gelirse,
çocuklar yalnız para kazanmayı başarı ölçüsü olarak görürse,
aile zayıflarsa,
okul yalnız diploma veren bir müessese hâline gelirse,
din hayatın kenarına itilirse,
adalet şahıslara göre değişirse,
güçlü olanın haklı olduğuna inanılırsa…
İşte o zaman bataklık oluşmaya başlar. Sonra o bataklık sinek üretir. Devlet bir sineği yakalar. Bir başkası çıkar. Onu da yakalar. Bir başkası daha çıkar. Çünkü kaynak yerinde durmaktadır.
Bu sebeple yalnız suçlularla mücadele etmek yetmez; suç üretmeye elverişli ortamı da kurutmak gerekir.
X. Sinekleri Yakalamak Yetmez
Devletin vazifesini küçümsemek gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Aksine, devletin en temel vazifelerinden biri kötülük kapılarını kapatmaktır.
Kur’ân’ı Kerim’de Allah cc şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl, 16/90)
Devlet adaleti korumalı, hukuku herkese eşit uygulamalı, suçluyu cezasız bırakmamalı, masumu korumalı, kamu malını gözetmeli, rüşvet ve yolsuzluk yollarını kapatmalı, yetki sahiplerini denetlemeli, emaneti ehline vermeli, aileyi ve nesli koruyan tedbirleri desteklemeli, eğitimde ahlâkı ihmal etmemelidir.
Fakat devlet bunları yaparken insanın iç dünyasını tamamen ihmal ederse, mücadele yalnız dışarıda kalır. Sinekleri yakalamak gerekir; fakat bataklığı da kurutmak gerekir.
XI. Temiz Eller Yetmez, Temiz Kalpler de Gerekir
Bir devlet dairesinde çalışan herkesin elinin temiz olması elbette önemlidir. Fakat yalnızca elin temiz olması yetmez. Kalbin de temiz olması gerekir. Çünkü insanın elini kontrol eden kanun olabilir; fakat kalbini Allah korkusu kontrol eder.
Takvâ yalnız ferdî bir ibadet hâli değildir. Takvâ, insanın hayatının tamamına tesir eden bir ölçüdür: ticarette, idarede, mahkemede, aile hayatında, siyasette ve iş hayatında. Bir insanın Allah’ın huzurunda hesap vereceğine inanması, onu kanun boşluklarından faydalanarak haksızlık yapmaktan alıkoyabilir. İşte hukuk ile ahlâkın birleştiği nokta burasıdır.
XII. Fert Düzelmeden İçtimâî Hayat Düzelir mi?
İçtimâî hayat fertlerden meydana gelir. Aileler, devlet kadroları, mahkemeler, meclisler, partiler ve bürokrasi de öyle. Dolayısıyla “sistemi değiştirelim, her şey düzelsin” demek, insan unsurunu yeterince hesaba katmayan bir yaklaşım olabilir.
Elbette kötü işleyen bir müessesenin düzeltilmesi, kötü kanunun değiştirilmesi, yanlış yetki dağılımının düzeltilmesi ve denetimin güçlendirilmesi gerekir. Fakat bunların yanında insan da yetiştirilmelidir. Çünkü kötü niyetli insan iyi bir kanunun etrafından dolaşmanın yolunu arayabilir; iyi niyetli insan ise eksik bir düzeni bile daha adil hâle getirmek için gayret eder.
Gerçek ıslah, hem insanı hem müesseseyi ele almalıdır.
XIII. Çözüm Sadece Sistem Değişikliği midir?
Bir hükûmet sisteminin değiştirilmesi hukukî ve siyasî bir tercihtir. Bu tercihin ülkeye ne gibi fayda veya mahzurlar getireceği ayrıca tartışılabilir. Fakat bu tartışmayı bütün kötülüklerin tek sebebi olarak “sistem” kelimesine indirgemek doğru değildir.
Tarih bize şunu göstermektedir: Aynı millet, farklı hükûmet biçimleri altında hem güzel hem kötü dönemler yaşayabilir. Sistem önemlidir; fakat sistemden önce insan vardır. Sistem insanı sınırlar, kanun insanı denetler, müessese insanın hareket alanını belirler. Fakat insanın niyeti, vicdanı ve Allah’a karşı sorumluluk şuuru bunların hiçbirinden bağımsız değildir.
XIV. İslâm İnsan ile Hukuku Birlikte Islah Eder
İslâm’ın idare anlayışında hukuk ile ahlâk birbirinden kopuk değildir.
Kur’ân’ı Kerim’de Allah cc şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 4/58)
Burada iki temel esas yan yana zikredilmektedir: emanet ve adalet. Emaneti ehline vermek liyakat ve güven mes’elesidir. Adaletle hükmetmek ise hak sahibine hakkını vermek mes’elesidir. Bunlardan biri eksik olursa idarede bozulma meydana gelir. Ahlâk zayıflarsa, kanunların etrafından dolaşma yolları çoğalır.
İslâm’ın teklif ettiği ıslah yalnızca kanun koymak değildir. İnsan yetiştirmek, emaneti ehline vermek ve adaleti ayakta tutmak da ıslahın ayrılmaz parçalarıdır.
XV. Asıl Mes’ele: Nasıl Bir İnsan Yetiştiriyoruz?
Belki de bütün mes’elenin düğümlendiği yer burasıdır.
Çocuklarımıza ne öğretiyoruz?
Onlara yalnızca “başarılı ol” mu diyoruz, yoksa “helâl kazan” da diyor muyuz?
“Yüksel” mi diyoruz, yoksa “yükselirken kimsenin hakkına girme” de diyor muyuz?
“Çok para kazan” mı diyoruz, yoksa “kazancının hesabını Allah’a vereceğini unutma” da diyor muyuz?
“Güçlü ol” mu diyoruz, yoksa “gücünü adalet için kullan” da diyor muyuz?
Eğer bir nesle yalnızca dünyayı kazanmayı öğretir, âhireti unutturursak, sonra o nesilden adalet beklemek kolay değildir. İnsan yalnız diploma, meslek veya yüksek makam sahibi olmakla yetişmez. İnsan iman, ilim, ahlâk, edep, mes’uliyet ve adalet şuuru ile yetişir.
Bu sebeple ailede başlayan terbiye, okulda devam etmeli; cami, çevre ve devlet düzeni tarafından desteklenmelidir.
SONUÇ: Bataklık Kurumadan Sineklerin Sonu Gelmez
Bugün karşı karşıya bulunduğumuz kötülükler karşısında suçluların yakalanmasını istemek doğrudur. Hırsız yakalanmalıdır. Rüşvet alan cezalandırılmalıdır. Dolandırıcı hesabını vermelidir. Kamu malına el uzatan kim olursa olsun adalet karşısına çıkarılmalıdır. Bunlarda tereddüt yoktur.
Fakat yalnız bunları yapmak yetmez. Suçluyu yakalamak, yeni suçluların ortaya çıkmasına yol açan sebepleri ortadan kaldırmıyorsa, mücadele devamlı bir kovalamacaya dönüşür.
Ahlâk zayıflamışsa ahlâkı güçlendirmek,
aile zayıflamışsa aileyi güçlendirmek,
eğitim eksikse eğitimi düzeltmek,
adalet zedelenmişse adaleti yeniden ayağa kaldırmak,
denetim yetersizse denetimi güçlendirmek,
kanun yetersizse kanunu değiştirmek,
kötü işleyen müessese varsa onu düzeltmek gerekir.
Fakat bütün bunların yanında insanı da düzeltmek gerekir. Çünkü en güzel kanunları kötü insanlar uygularsa kanunlar etkisizleşebilir. En iyi müesseseler ehliyetsiz ellere bırakılırsa maksadından uzaklaşabilir.
Mes’elenin çözümü ne yalnızca ferttedir ne yalnızca sistemdedir. Fert ile sistem, ahlâk ile hukuk, takvâ ile denetim, eğitim ile ceza birbirinin rakibi değil; birbirini tamamlayan unsurlardır.
İslâm’ın ortaya koyduğu ölçü de budur:
İnsanı ıslah et. Ahlâkı güçlendir. Aileyi koru. Eğitimi düzelt. Emaneti ehline ver. Adaleti ayakta tut. Hukuku herkese eşit uygula. Suçluyu cezalandır. Mazlumu koru. Kötülüğe giden yolları kapat. Ve bütün bunları Allah’ın huzurunda hesap vereceğine inanarak yap.
Çünkü asıl mes’ele yalnızca hangi sistemin adı değildir.
Asıl mes’ele, o sistemi hangi insanın, hangi ahlâkla ve hangi adalet anlayışıyla işleteceğidir.
Bir başka ifadeyle:
Sinekleri yakalamak gerekir; fakat bataklığı da kurutmak gerekir.
Bataklık sinek üretirken yalnız sinek avlamakla yetinmek, hastalığın kaynağını gözden kaçırmaktır.
Öyleyse soruyu bir defa daha soralım:
Bataklık Sinek Üretirken Sinek Avlamak Çözüm mü?
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
30.09.2026 – OF
Dipnotlar
[1] Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Kurum Hakkında – Tarihçe. 1994-1999 döneminde sekiz bankanın TMSF’ye devredildiği veya faaliyet izninin kaldırıldığı; 2001 krizi sonrasında bu sayının 17’ye ulaştığı belirtilmektedir.
[2] Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), BDDK Yıllık Rapor 2001. 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizlerinin bankacılık sektörüne tesirleri ve sonrasındaki yeniden yapılandırma süreci ele alınmaktadır.
[3] Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Krizden İstikrara Türkiye Tecrübesi. 2000-2001 krizlerinin oluşumu ve yönetim sürecine dair BDDK değerlendirmesi.
ترجمة من التركية إلى العربية:👇
هل اصطيادُ الذبابِ حلٌّ ما دامَ المستنقعُ يُنتِجُهُ؟
الإنسان والأخلاق والقانون والإدارة في ضوء القرآن والسنة
المقدمة: اصطيادُ الذباب أم تجفيفُ المستنقع؟
إذا كثُرت في بلدٍ السرقةُ والفسادُ والرشوةُ والاحتيالُ والمخدّراتُ والفحشاءُ وتشكيلُ العصابات وما شابهها من الشرور، فإنّ القبضَ على الجناة ومحاسبتَهم أمام العدالة أمرٌ لا بدّ منه، ولا يسوغ لأحدٍ أن يدعو إلى التخلي عن ذلك.
غير أنّ هناك سؤالاً أعمق:
هل يكفي اصطيادُ الذباب لتجفيف المستنقع الذي يُنتِجُهُ؟
إذا ظلّ المستنقع يُولِّد الذبابَ باستمرار، واقتصرنا على قتل الذباب دون المساس بمصدره، فإنّنا نخوض معركةً لا تبلغ أصل الداء. اصطيادُ الذباب واجب، لكنّ تجفيفَ المستنقع أعمقُ أثراً وأرسخُ تدبيراً.
وكذلك شأن الحياة الاجتماعية. فالقبض على المجرمين مقتضى العدالة، لكنّ الاقتصارَ على ملاحقة المجرمين دون معالجة الأسباب التي تدفع الناسَ إلى الجريمة، من انهيارٍ أخلاقيّ، وضعفٍ في الأسرة، ونقصٍ في التربية، وظلمٍ، وسوء قدوةٍ، وغياب رقابةٍ، وبُعدٍ عن خشية الله، لا يحلّ المسألة حلّاً كاملاً.
يرى بعض الناس اليوم أنّ أصل ما يظهر من فسادٍ وظلمٍ وغياب كفاءةٍ يعود مباشرةً إلى نظام الحكم القائم، ويظنّون أنّ العودةَ إلى النظام البرلماني كفيلةٌ بحلّ كثيرٍ من المشكلات من تلقاء نفسها. وهذا الرأي جائزٌ من حيث كونه خياراً سياسياً. لكنّ السؤالَ الأعمقَ يبقى:
هل يتغيّر الإنسان إذا تغيّر النظام؟
فكلا النظامين يُدار بيد الإنسان. والإنسان الصالح يسعى إلى تشغيل النظام السيّئ في اتجاه العدالة، والإنسان سيّئ النيّة يبحث عن سبلٍ ليُحرّف أجملَ القوانين لخدمة مصلحته. إذن فالمسألة ليست أيَّ نظامٍ يُطبَّق فحسب، بل مَن يُشغّله، وبأيّ أخلاقٍ، وبأيّ مفهومٍ للعدالة.
أولاً: القبض على المجرم مقتضى العدالة
القبض على المجرم ومعاقبتُه لا يتعارض مع تجفيف المستنقع، بل إنّ إقامةَ العدالة تقتضي معاقبةَ الجاني بما يستحقّه.
يقول الله تعالى:
﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَىٰ﴾ (المائدة: 8)
فالآية تأمر بالعدل تجاه من نحبّ كما تأمر به تجاه من نبغض. وميزان الإسلام في العدل لا يتغيّر بحسب «منّا» و«ليس منّا». ومن اقترف جريمةً وجب أن يُؤخذ بجريرته دون نظرٍ إلى شخصه.
لكنّ هناك حقيقةً ثانية: معاقبةُ المجرم لا تُسقط واجبَ إزالة الأسباب التي تُنتج مجرمين جدداً. فالعدالة تبدأ في المحكمة، لكنّها لا تنتهي عند بابها.
ثانياً: معيار «صاحبُنا» ليس عدلاً
من أخطر الأمراض في حياتنا الاجتماعية أن نُغيّر العدل بحسب الأشخاص. فإذا كان المرء من فكرنا أو جماعتنا أو حزبنا أو محيطنا صغّرنا خطأه، وإذا ارتكب غيره الخطأَ نفسه بالغنا في اتهامه. وهذا ليس عدلاً.
ميزان القرآن واضح: ﴿اعْدِلُوا﴾. وهذا الأمر لا يختلف بين من نحبّ ومن نبغض. فالفعل القبيح قبيحٌ من أيٍّ كان، والمظلوم مظلومٌ كائناً من كان، والمجرم مجرمٌ أياً كان.
في النظر الإسلامي يُقدَّم الفعل والدليل على الشخص. فكما أنّ اتهامَ إنسانٍ لأنّنا نبغضه خطأٌ، كذلك التغاضي عن جرمه لأنّنا نحبّه خطأٌ مثله.
ثالثاً: هل يصحّ ردُّ كلّ خللٍ إلى النظام؟
يرى بعض الناس اليوم أنّ كلّ خللٍ في البلاد يعود مباشرةً إلى نظام الحكم، ويقابلهم آخرون ينفون أيَّ تأثيرٍ للنظام. ونرى أنّ كلا الطرفين يُبسّط المسألة أكثرَ مما ينبغي.
فقد يكون لشكل الإدارة وتوزيع الصلاحيات وسبل الرقابة والنظام القانوني تأثيرٌ على سلوك الإنسان، لكنّ شيئاً من ذلك لا يخلق أخلاقَ الإنسان وحده.
فهل يمتنع الموظف عن الرشوة لمجرد وجود القانون؟ وهل يحفظ المسؤول الأمانة لمجرد اسم المنصب؟ وهل يمتنع التاجر عن الكسب الحرام لمجرد النظام الاقتصادي؟ وهل يحكم القاضي بالعدل لمجرد شكل مبنى المحكمة؟
هنا يدخل ضمير الإنسان وإيمانه وأخلاقه وشعورُه بالمسؤولية أمام الله.
القانون قد يقيّد الإنسان، لكنّه لا يُصلح وحدَه باطنَه.
رابعاً: إذا تغيّر النظام ولم يتغيّر الإنسان فماذا يتغيّر؟
تشير سجلات هيئة الرقابة والتنظيم المصرفي (BDDK) إلى أنّه في أعقاب أزمة 1994، بين عامي 1994 و 1999، نُقلت إدارة ثمانية بنوك إلى صندوق ضمان الودائع أو أُلغيَ ترخيصُها، وأنّ أزمات نوفمبر 2000 وفبراير 2001 رفعت هذا العدد إلى سبعة عشر بنكاً. وهذا الواقع التاريخي لا يعني أنّ كلّ الشرور الماضية تُردّ إلى سببٍ واحد، لكنّه يُظهر حقيقةً واضحة:
اسمُ نظام الحكم وحده لا يُنتج أخلاقاً ولا عدلاً.
فقد شهدت فترات النظام البرلماني أيضاً فساداً وأزمات اقتصادية ونزاعات سياسية. ومن حقّ من ينتقد النظام الحالي أن يطالب بتغييره اختياراً سياسياً، لكنّ السؤالَ يبقى: كيف ستتغيّر أخلاق الإنسان بعد تغيير النظام؟ فالإنسان نفسه بضعفه ومصالحه سيظلّ يعمل داخل النظام الجديد.
خامساً: لماذا لا يكفي القانون بلا أخلاق؟
القانون ضروريٌّ بلا شك. لكنّ القانون والأخلاق ليسا شيئاً واحداً. القانون ينظّم السلوك الظاهر، والأخلاق تجعل الإنسان يستقيم حتى حين لا يراه أحد.
فإذا امتنع الإنسان عن السرقة لأنّ الكاميرا موجودة، فماذا يفعل حيث لا كاميرا؟ وإذا امتنع الموظف عن الرشوة خوفاً من الوقوع، فماذا يفعل إذا أمن المراقبة؟ وإذا حفظ المسؤول الأمانة خوفاً من الرقابة، فماذا يكون إذا ضعفت الرقابة؟
هنا تدخل التقوى. فخشية الله والإيمان بالآخرة يحاسبان الإنسان حتى حين لا يكون فوق رأسه شرطيٌّ أو مفتشٌ أو قاضٍ.
يقول الله تعالى:
﴿أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ﴾ (الملك: 14)
فالله الذي خلق الإنسان أعلم بضعفه. ولذلك فإنّ نظاماً يقتصر على الرقابة الخارجية يبقى ناقصاً. الرقابة الخارجية لازمة، والرقابة الداخلية لازمة أيضاً.
سادساً: من أعلم بفطرة الإنسان؟
الإسلام لا يرى الإنسانَ مَلَكاً، فهو يقرّ بأنّ في الإنسان استعداداً للخير والشرّ معاً. ولذلك فإنّ النظام الذي جاء به الإسلام لا يقتصر على القوانين. فيه الإيمان والعبادة والأخلاق والأسرة والتربية والنصيحة والأمر بالمعروف والنهي عن المنكر والعدل والقانون والعقوبة. وهذه كلّها عناصر متكاملة.
يقول الله تعالى:
﴿فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ﴾ (الروم: 30)
فالإنسان ليس كائناً يُدار بالقوانين وحدها. هو قلبٌ وضميرٌ ونفسٌ ورغباتٌ وإيمان. ولذلك فإنّ تغييرَ النظام دون إصلاح الإنسان رؤيةٌ لنصف المسألة فقط.
سابعاً: الاستعانة بالعلم والتقنية غير تقليد الغرب بلا ضابط
الإسلام لا يمانع من الانتفاع بما أنتجته البشرية من علوم وتقنيات نافعة. وقد استفاد المسلمون عبر التاريخ من معارف الأمم وخبراتها، وطوّروها وأضافوها إلى تراثهم الحضاري. فالانتفاع بالعلم والتقنية شيء، وتقليد أخلاق الأمم وأنماط حياتها بلا ضابط شيءٌ آخر.
الانتفاع بعلم أمّةٍ غير تبنّي كلّ نمط حياتها. والمسألة مسألة ميزان. فالمسلم يأخذ النافع، لكنّه لا ينفصل في ميزانه عن القرآن والسنة. فالحضارة ليست مبانيَ وطرقاتٍ ومصانعَ وتقنيةً فحسب، بل هي أيضاً مسألةُ تربية الإنسان.
ثامناً: طه 124 – عاقبة الإعراض عن ذكر الله
من أبلغ تحذيرات القرآن قولُه تعالى:
﴿وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَىٰ﴾ (طه: 124)
والإعراض عن ذكر الله ليس مجرّدَ ترك الذكر باللسان. فمن إبعاد أوامر الله عن الحياة، والاستخفاف بما حرّمه، وتقديم مصلحة الدنيا على كلّ مقياس، إعراضٌ عن ذكره.
ولذلك فإنّ مكافحة الجريمة ليست مهمة الشرطي والمدّعي العام والقاضي وحدهم. الأسرة مسؤولة، والمدرسة مسؤولة، والمسجد مسؤول، والعلماء مسؤولون، والدولة مسؤولة، وكلّ فردٍ مسؤولٌ بقدر طاقته.
تاسعاً: كيف يتكوّن المستنقع؟
لا يتكوّن المستنقع في ليلةٍ واحدة. وكذلك المستنقع الاجتماعي.
إذا أصبح الكذب أمراً عادياً،
واستُخفّ بالرشوة،
وعُدّ الكسب الحرام «ذكاءً»،
وعُدّ حافظ الأمانة «ساذجاً»،
وصارت الثروة المكتسبة بالحرام نموذجاً يُحسد عليه،
وصار الأطفال يرون النجاح في جمع المال وحده،
وضعفت الأسرة،
وصارت المدرسة مجرّدَ مصدرٍ للشهادات،
وأُقصي الدين عن مركز الحياة،
وتغيّر العدل بحسب الأشخاص،
واعتُقد أنّ القويّ هو المحقّ…
عندئذٍ يبدأ المستنقع في التكوّن، ثمّ يُنتج الذباب. تمسك الدولة بذبابة، فتظهر أخرى، فتمسك بها، ثمّ تظهر ثالثة؛ لأنّ المصدر باقٍ في مكانه.
ولذلك لا يكفي ملاحقة المجرمين، بل لا بدّ من تجفيف البيئة التي تُنتج الجريمة.
عاشراً: اصطياد الذباب لا يكفي
لا يُفهم من هذا التقليل من شأن الدولة، بل إنّ من أهمّ واجباتها الأساسية سدَّ أبواب الشرّ.
يقول الله تعالى:
﴿إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَىٰ وَيَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ﴾ (النحل: 90)
فعلى الدولة أن تحمي العدل، وأن تُطبّق القانون على الجميع سواء، وأن لا تترك مجرماً بلا عقاب، وأن تحمي البريء، وأن ترعى المال العام، وأن تسدّ طرق الرشوة والفساد، وأن تراقب أصحاب السلطة، وأن تسند الأمانة إلى أهلها، وأن تدعم ما يحمي الأسرة والنسل، وأن لا تُهمل الأخلاق في التعليم.
لكنّها إن فعلت ذلك وأهملت باطن الإنسان، بقيت المعركة في الظاهر وحده. اصطيادُ الذباب لازم، وتجفيفُ المستنقع لازم أيضاً.
حادي عشر: الأيدي النظيفة لا تكفي، بل لا بدّ من قلوبٍ نظيفة
نظافة أيدي العاملين في دوائر الدولة أمرٌ مهمّ. لكنّ نظافة اليد وحدها لا تكفي. لا بدّ من نظافة القلب. فالقانون قد يضبط اليد، لكنّ خشيةَ الله هي التي تضبط القلب.
والتقوى ليست حالةً عباديةً فرديةً فحسب، بل مقياسٌ يمتدّ إلى كلّ جوانب الحياة: في التجارة، وفي الإدارة، وفي القضاء، وفي الأسرة، وفي السياسة، وفي العمل. واعتقادُ الإنسان أنّه سيحاسب بين يدي الله قد يمنعه من استغلال ثغرات القانون لظلم الناس. وهنا يلتقي القانون بالأخلاق.
ثاني عشر: هل تصلح الحياة الاجتماعية قبل صلاح الفرد؟
الحياة الاجتماعية تتكوّن من الأفراد. والأسر والكوادر الحكومية والمحاكم والمجالس والأحزاب والبيروقراطية كذلك. ولذلك فإنّ القولَ «لنغيّر النظام فيستقيم كلّ شيء» قد يكون إغفالاً لعنصر الإنسان.
لا شكّ أنّ إصلاح المؤسسة المعطوبة، وتغيير القانون السيّئ، وتصحيح توزيع الصلاحيات، وتقوية الرقابة أمورٌ لازمة. لكنّ إلى جانبها يجب تربية الإنسان. فالإنسان سيّئ النيّة قد يبحث عن طريق للالتفاف حول القانون الجيد، والإنسان الصالح يسعى لجعل النظام الناقص أقربَ إلى العدل.
فالإصلاح الحقيقي يتناول الإنسان والمؤسسة معاً.
ثالث عشر: هل الحلّ في تغيير النظام فحسب؟
تغيير نظام الحكم خيارٌ سياسي وقانوني. وما قد يجلبه من نفعٍ أو ضررٍ قابلٌ للنقاش. لكنّ اختزالَ كلّ الشرور في كلمة «النظام» غير صحيح.
فالتاريخ يُظهر أنّ الأمة الواحدة قد تعيش تحت أنظمة حكم مختلفة، فتراتٍ حسنةً وأخرى سيّئة. النظام مهمّ، لكنّ الإنسان قبل النظام. النظام يقيّد الإنسان، والقانون يراقبه، والمؤسسة تحدّد مجال حركته. لكنّ نيّة الإنسان وضميره وشعورَه بالمسؤولية أمام الله مستقلةٌ عن ذلك كلّه.
رابع عشر: الإسلام يُصلح الإنسان والقانون معاً
في مفهوم الإسلام للإدارة لا ينفصل القانون عن الأخلاق.
يقول الله تعالى:
﴿إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ﴾ (النساء: 58)
وهنا أصلان متلازمان: الأمانة والعدل. فإسناد الأمانة إلى أهلها مسألة كفاءةٍ وثقة، والحكم بالعدل مسألة إعطاء كلّ ذي حقّ حقّه. وإذا نقص أحدُهما فسدت الإدارة. وإذا ضعفت الأخلاق كثرت سبل الالتفاف حول القوانين.
فالإصلاح الذي يدعو إليه الإسلام ليس مجرّدَ وضع قوانين، بل هو تربية الإنسان، وإسناد الأمانة إلى أهلها، وإقامة العدل.
خامس عشر: المسألة الأصلية: أيَّ إنسانٍ نربّي؟
لعلّ العقدة كلّها هنا.
ماذا نعلّم أبناءنا؟
هل نقول لهم فقط «انجحوا»، أم نقول أيضاً «اكسبوا حلالاً»؟
هل نقول «ارتفعوا»، أم نقول أيضاً «لا تظلموا أحداً وأنتم ترتفعون»؟
هل نقول «اجمعوا مالاً كثيراً»، أم نقول أيضاً «لا تنسَوا أنّكم ستحاسبون على كسبكم بين يدي الله»؟
هل نقول «كونوا أقوياء»، أم نقول أيضاً «استخدموا قوّتكم للعدل»؟
إذا علّمنا جيلاً كسبَ الدنيا ونسّيناه الآخرة، فليس من السهل أن نطلب منه العدل بعد ذلك. فالإنسان لا يتربّى بالشهادة وحدها، ولا بالمهنة، ولا بالمنصب الرفيع. إنّما يتربّى بالإيمان والعلم والأخلاق والأدب والمسؤولية والشعور بالعدل.
ولذلك يجب أن تبدأ التربية في الأسرة، وتستمرّ في المدرسة، ويدعمها المسجد والبيئة ونظام الدولة.
الخاتمة: لا ينتهي الذباب ما دام المستنقع قائماً
الدعوة إلى القبض على المجرمين اليوم حقّ. يجب أن يُقبض على السارق، وأن يُعاقب المرتشي، وأن يُحاسب المحتال، وأن يُوقَف أمام العدالة كلّ من مدّ يده إلى المال العام كائناً من كان. لا تردّد في ذلك.
لكنّ الاقتصارَ على ذلك لا يكفي. فإذا لم تُزلَ الأسباب التي تُنتج مجرمين جدداً، تحوّلت المكافحة إلى مطاردةٍ لا تنتهي.
إذا ضعفت الأخلاق فلتُقوَّ،
وإذا ضعفت الأسرة فلتُقوَّ،
وإذا نقص التعليم فليُصلَح،
وإذا تزعزع العدل فليُعَدْ إقامته،
وإذا ضعفت الرقابة فلتُقوَّ،
وإذا نقص القانون فليُغيَّر،
وإذا فسدت المؤسسة فلتُصلَح.
وإلى جانب ذلك كلّه يجب إصلاح الإنسان. فأجمل القوانين إذا طبّقها أناسٌ سيّئون فقدت أثرها، وأفضل المؤسسات إذا وُضعت في أيدٍ غير أهلها حادت عن مقصدها.
فالحلّ ليس في الفرد وحده ولا في النظام وحده. الفرد والنظام، والأخلاق والقانون، والتقوى والرقابة، والتربية والعقوبة ليست خصوماً، بل عناصرُ يُكمّل بعضُها بعضاً.
وهذا هو ميزان الإسلام:
أصلح الإنسان. قوِّ الأخلاق. احمِ الأسرة. أصلح التعليم. أسند الأمانة إلى أهلها. أقم العدل. طبّق القانون على الجميع سواء. عاقب المجرم. احمِ المظلوم. سدّ طرق الشرّ. وافعل ذلك كلّه وأنت تؤمن أنّك ستحاسب بين يدي الله.
لأنّ المسألة الأصلية ليست اسمَ النظام فحسب.
المسألة الأصلية: أيُّ إنسانٍ يُشغّل هذا النظام، وبأيّ أخلاقٍ، وبأيّ مفهومٍ للعدالة؟
وبعبارة أخرى:
اصطيادُ الذباب لازم، وتجفيفُ المستنقع لازم أيضاً.
والاقتصار على اصطياد الذباب مع بقاء المستنقع منتجاً له غفلةٌ عن أصل الداء.
فلنعد إلى السؤال مرّةً أخرى:
هل اصطيادُ الذباب حلٌّ ما دامَ المستنقعُ يُنتِجُهُ؟
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
30.09.2026 – أوف
الهوامش
[1] هيئة الرقابة والتنظيم المصرفي (BDDK)، «عن المؤسسة – التاريخ». يُذكر أنّه بين عامي 1994 و1999 نُقلت ثمانية بنوك إلى صندوق ضمان الودائع أو أُلغي ترخيصها، وأنّ العدد بلغ سبعة عشر بنكاً بعد أزمة 2001.
[2] هيئة الرقابة والتنظيم المصرفي (BDDK)، «التقرير السنوي 2001». يتناول آثار أزمتي نوفمبر 2000 وفبراير 2001 على القطاع المصرفي وعملية إعادة الهيكلة بعدهما.
[3] هيئة الرقابة والتنظيم المصرفي (BDDK)، «من الأزمة إلى الاستقرار: التجربة التركية». يتضمّن تقييماً للهيئة بشأن نشأة أزمتي 2000 و2001 وإدارتهما.