Bir Asırlık Parçalanmışlıktan Güç Birliğine: Osmanlı Sonrası Bölgenin Yeniden İnşası
Osmanlı Hâkimiyetinin Sona Ermesinden Günümüze Emperyal Müdahaleler, Bölge Ülkelerine Biçilen Roller ve Güç Birliği Arayışları
Mukaddime
Tarih, yalnız geçmişte yaşanmış hadiselerin kronolojik dizilişinden ibaret değildir. O, milletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini, devletlerin kuruluş ve dağılma kanunlarını, medeniyetlerin inşa ve inkıraz süreçlerini anlamaya imkân veren büyük bir tecrübe hazinesidir.
Birinci Dünya Savaşı da bu bakımdan yalnız milyonlarca insanın hayatına mal olan askerî bir mücadele değil; dünya siyasî haritasını kökten değiştiren tarihî bir dönüm noktasıdır. Bu savaşın sonunda yalnız Osmanlı Devleti tasfiye edilmemiş; asırlar boyunca aynı siyasî ve medenî havza içinde yaşayan geniş İslâm coğrafyası da yeni sınırlar, yeni idareler ve yeni güç dengeleri doğrultusunda yeniden şekillendirilmiştir.¹
Bugün “Ortadoğu” adıyla anılan coğrafya, yüzyıllar boyunca Şam’dan Bağdat’a, Kudüs’ten Musul’a, Halep’ten Sana’ya kadar uzanan müşterek bir tarih, hukuk ve medeniyet dairesinin parçalarını teşkil ediyordu. Farklı kavimler, mezhepler ve mahallî idareler bulunmakla birlikte, bu geniş coğrafya müşterek bir siyasî otorite ve ortak bir medeniyet tasavvuru etrafında varlığını sürdürmekteydi.
XIX. asrın sonlarından itibaren hız kazanan sömürgecilik rekabeti, sanayi devriminin doğurduğu enerji ihtiyacı, deniz yollarının kontrolü ve büyük güç mücadelesi, Osmanlı Devleti’ni yalnız askerî bakımdan değil, jeopolitik bakımdan da hedef hâline getirmiştir. Daha savaş devam ederken hazırlanan gizli paylaşım planları ve savaş sonrasında yürürlüğe konulan manda sistemi, bölgenin siyasî haritasını köklü biçimde değiştirmiştir.²
Ortaya çıkan yeni düzende yalnız sınırlar yeniden çizilmemiş; Filistin’den Irak’a, Ürdün’den Suriye’ye, Lübnan’dan Körfez’e kadar birçok siyasî yapıya belirli jeopolitik fonksiyonlar da yüklenmiştir. Enerji yollarının emniyeti, deniz geçitlerinin kontrolü, nüfuz alanlarının dengelenmesi ve büyük güçlerin güvenlik stratejileri, bu yeni siyasî mimarinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Bununla birlikte, söz konusu devletlerin sonraki tarihî gelişimleri yalnız kuruluş şartlarıyla açıklanamaz; iç siyasî dinamikler, toplumsal dönüşümler, mahallî rekabet ve uluslararası sistemde meydana gelen değişimler de belirleyici olmuştur.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve Fransa’nın dünya çapındaki ağırlığı azalırken, Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu’da daha belirleyici bir rol üstlenmiştir. Soğuk Savaş yılları, Arap-İsrail savaşları, İran İslâm Devrimi, Körfez savaşları, 11 Eylül sonrasında yaşanan gelişmeler ve Arap ayaklanmaları, bu jeopolitik düzeni sürekli olarak yeniden şekillendirmiştir.
Bugün ise dikkat çekici yeni bir tablo ortaya çıkmaktadır. Uzun yıllar boyunca daha çok rekabet ve çatışma ekseninde değerlendirilen birçok ülke, enerji, ticaret, ulaştırma, savunma, teknoloji ve yatırım alanlarında karşılıklı menfaate dayalı yeni iş birliği arayışlarına yönelmektedir. Türkiye’nin Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve diğer komşu ülkelerle son yıllarda geliştirmeye çalıştığı çok boyutlu münasebetler de bu yeni dönemin dikkat çekici örnekleri arasında yer almaktadır.
Bu çalışma, ne bütün gelişmeleri tek başına dış müdahalelerle açıklama iddiasındadır ne de bölge toplumlarının tarihî sorumluluklarını göz ardı etmektedir. Bilakis, tarihî hadiseleri mümkün olduğu ölçüde birincil kaynaklar, diplomatik belgeler ve güvenilir akademik araştırmalar ışığında ele almayı; bunlardan hareketle ortaya çıkan jeopolitik tabloyu ilmî bir dikkatle değerlendirmeyi hedeflemektedir.
Bu araştırmanın temel sorusu şudur:
Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa’nın öncülüğünde şekillenen, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin belirleyici rol üstlendiği Ortadoğu düzeni XXI. asırda yeni bir dönüşüm sürecine mi girmektedir? Eğer öyleyse, bu dönüşüm bölge devletleri arasında daha güçlü bir iş birliği zemini doğurabilecek midir?
Bu soruya cevap ararken Filistin, Ürdün, Irak, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan, Yemen, Umman, Körfez ülkeleri, İran ve Türkiye’nin tarihî serüvenleri; kuruluş şartları, jeopolitik konumları ve günümüzde üstlendikleri roller birlikte değerlendirilecektir.
Maksat, geçmişin ihtilaflarını yeniden üretmek değil; tarihi doğru okuyarak geleceğin daha adil, daha istikrarlı ve daha müreffeh bir mahallî düzenine katkı sağlayabilecek imkânları ilmî bir zeminde tartışmaktır.
I. Bölüm: Osmanlı’nın Tasfiyesi ve Ortadoğu’nun Paylaşılması
“Hasta Adam”dan Emperyal Haritaya
XIX. asrın sonlarından itibaren Avrupa’nın büyük devletleri, Osmanlı Devleti’nin zayıflamasını yalnızca siyasî bir hadise olarak görmemiş; aynı zamanda bunu, Asya ve Afrika’daki sömürge yollarını emniyet altına almak için tarihî bir fırsat olarak değerlendirmişlerdir.³
Bu sebeple Osmanlı Devleti daha savaş sona ermeden paylaşılmaya başlanmıştır. 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ile Fransa arasında imzalanan ve Rusya’nın da onay verdiği Sykes-Picot Anlaşması, Ortadoğu’nun geleceğini belirleyen ilk büyük paylaşım belgesi olmuştur.⁴
Bu gizli anlaşmaya göre:
- Fransa; Suriye kıyıları, Lübnan ve Güney Anadolu’nun bir kısmında nüfuz sahibi olacak,
- İngiltere ise Irak’ın güneyi, Hayfa ve Akka limanları ile Basra Körfezi’ne uzanan stratejik hattı kontrol edecekti.
- Filistin ise milletlerarası bir statü altında bırakılacaktı.
Bu plan hazırlanırken ne Osmanlı Devleti’nin ne de bölgede yaşayan Arap, Kürt, Türk, Türkmen, Çerkes ve diğer Müslüman toplulukların görüşüne müracaat edilmiştir. Ortadoğu’nun kaderi, binlerce kilometre ötede Avrupa’nın siyasî merkezlerinde belirlenmiştir.
Balfour Deklarasyonu ve Filistin
Savaş devam ederken İngiliz Hükûmeti, 2 Kasım 1917 tarihinde Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un imzasıyla tarihe geçen meşhur Balfour Deklarasyonunu yayımladı.⁵ Bu belgede İngiltere, Filistin’de Yahudi halkı için bir “Millî Yurt” kurulmasını desteklediğini ilân ediyor; bunun gerçekleşmesi için siyasî desteğini taahhüt ediyordu. Bu taahhüt verildiği sırada Filistin nüfusunun ezici çoğunluğunu Araplar teşkil ediyordu. Dolayısıyla aynı toprak üzerinde ileride yaşanacak siyasî çatışmaların ilk temelleri de bu belgeyle atılmış oluyordu.
San Remo ve Manda Düzeni
Savaşın ardından 1920 yılında toplanan San Remo Konferansı, Sykes-Picot taslağını milletlerarası hukuk görünümü altında yürürlüğe koydu.⁶ Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen manda sistemi, görünüşte “gelişmekte olan toplumları bağımsızlığa hazırlamak” amacı taşıyordu. Fakat uygulamada manda yönetimleri, İngiltere ve Fransa’nın bölge üzerindeki hâkimiyetini hukukî bir çerçeveye oturtan yeni bir idare şekline dönüştü. Böylece: - Filistin ve Irak İngiltere’ye,
- Suriye ve Lübnan Fransa’ya bırakıldı.
- Doğu Ürdün ise kısa süre sonra İngiliz Mandası içerisinde ayrı bir idarî yapıya dönüştürüldü.⁷
Yeni Harita Tesadüfen Çizilmedi
Bugün Ortadoğu haritasına bakıldığında birçok sınırın tabiî coğrafî veya tarihî çizgilere değil, siyasî tercihlere göre belirlendiği görülmektedir. Aynı aşiretler farklı devletlerin sınırları içinde bırakılmış; aynı şehir havzaları birbirinden ayrılmış; ticaret yolları yeni sınırlara göre yeniden şekillendirilmiştir. Bu durum yalnız idarî bir değişiklik değil; uzun vadeli bir siyasî mühendislik projesi olarak da değerlendirilmektedir.
Devletler Değil, Fonksiyonlar Tasarlandı
Ortadoğu’nun paylaşılmasını yalnızca yeni devletlerin kurulması şeklinde okumak eksik kalacaktır. Asıl dikkat çekici husus, kurulan her siyasî yapıya belirli bir jeopolitik vazife yüklenmiş olmasıdır: - Filistin, Siyonist projenin merkezi,
- Doğu Ürdün, tampon emirlik,
- Irak, petrol ve Hindistan yolu,
- Lübnan, Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki nüfuz kapısı,
- Suriye, Fransız denge siyaseti,
- Körfez şeyhlikleri ve Umman, deniz yolları ve enerji güvenliği,
- Arap Yarımadası ise Kızıldeniz ve Basra Körfezi’nin kontrolü bakımından stratejik bir kuşak olarak tasarlanmıştır.
Dolayısıyla ortaya çıkan harita, yalnız sınırları gösteren bir coğrafya haritası değil; aynı zamanda büyük devletlerin güvenlik ve nüfuz anlayışını yansıtan bir jeopolitik plan niteliği taşımaktadır.
Yeni Bir Asrın Eşiğinde
Aradan geçen yüz yıl içinde İngiltere ve Fransa’nın yerini büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri aldı. Ancak sınırlar büyük ölçüde aynı kaldı. Değişen, haritadan ziyade haritayı yöneten güçler oldu. Bugün ise Gazze’den Kızıldeniz’e, Suriye’den Irak’a, İran’dan Körfez’e kadar uzanan geniş sahada yaşanan gelişmeler, yaklaşık bir asır önce kurulan bu düzenin ciddi bir imtihanla karşı karşıya bulunduğunu göstermektedir.
Bu noktada şu soru önem kazanmaktadır:
Acaba İngiltere ve Fransa’nın inşa ettiği, Amerika’nın uzun yıllar muhafaza ettiği Ortadoğu düzeni çözülmeye mi başlamıştır?
Bu soruya cevap verebilmek için önce bu düzen içinde kurulan devletlerin her birine hangi vazifenin yüklendiğini tek tek incelemek gerekmektedir.
II. Bölüm Filistin ve İsrail
Balfour’dan Gazze’ye: Emperyal Bir Projenin Merkez Üssü
Ortadoğu’da kurulan devletler arasında hiçbiri Filistin kadar uluslararası siyasetin merkezine yerleşmemiştir. Çünkü Filistin meselesi, yalnız iki halk arasındaki bir toprak ihtilâfı değildir. Kudüs’ün dinî konumu, Doğu Akdeniz’in jeopolitiği, Süveyş Kanalı’na yakınlığı ve Asya-Afrika-Avrupa kavşağında bulunması sebebiyle Filistin, bir asırdır büyük devletlerin siyasetinde merkezî bir yer işgal etmektedir.⁸
Balfour Deklarasyonu’nun Ardındaki Hesap
2 Kasım 1917 tarihinde yayımlanan Balfour Deklarasyonu, görünüşte Yahudilere bir “Millî Yurt” vaadinden ibaret görünmektedir. Ancak bu belge, aynı zamanda İngiltere’nin savaş sonrasında Ortadoğu’da kurmayı tasarladığı yeni siyasî düzenin temel taşlarından biri olmuştur.⁹ İngiltere’nin bu siyaseti benimsemesinde birden fazla sebep vardı:
- Süveyş Kanalı’nın emniyetini güçlendirmek,
- Doğu Akdeniz’de kendisine bağlı bir müttefik oluşturmak,
- Avrupa’daki Yahudi çevrelerinin desteğini kazanmak,
- Fransa ve diğer rakip devletlerin bölgedeki nüfuzunu dengelemek.
Dolayısıyla Balfour Deklarasyonu yalnız insani veya ideolojik bir belge değil; aynı zamanda stratejik bir devlet politikasıydı.
İngiliz Mandası Dönemi
Milletler Cemiyeti’nin Filistin Mandası’nı İngiltere’ye vermesiyle birlikte yeni bir dönem başladı.¹⁰ İngiliz idaresi altında Yahudi göçü hızlandı, yeni yerleşim merkezleri kuruldu, tarım kolonileri genişledi ve siyasî-askerî teşkilâtlar güç kazandı. Buna karşılık Filistinli Araplar, demografik ve siyasî bakımdan giderek daha büyük bir baskı altında kaldılar. 1920’li ve 1930’lu yıllarda meydana gelen isyanlar, İngiliz kuvvetleri tarafından sert şekilde bastırıldı. 1936-1939 Büyük Arap Ayaklanması ise Filistin tarihinin dönüm noktalarından biri oldu.¹¹
1948: Yeni Bir Devletin Doğuşu
14 Mayıs 1948 tarihinde İsrail Devleti’nin kuruluşu ilân edildi. Ertesi gün başlayan savaş sonunda yüz binlerce Filistinli yaşadığı topraklardan ayrılmak zorunda kaldı. Filistin tarih yazımında bu hadise en-Nekbe (Büyük Felâket) adıyla anılmaktadır.¹² İsrail ise aynı hadiseyi bağımsızlık savaşı olarak değerlendirmektedir. Bu iki farklı tarih anlatısı, günümüze kadar devam eden siyasî ihtilâfın da temelini oluşturmaktadır.
İsrail’e Biçilen Stratejik Rol
İsrail’in kuruluşu yalnız yeni bir devletin ortaya çıkması anlamına gelmiyordu. Batılı strateji belgelerinde ve birçok tarihî incelemede İsrail; Doğu Akdeniz’de Batı’nın en güçlü müttefiki, Sovyet nüfuzuna karşı ileri karakol, yüksek teknoloji ve askerî üstünlük merkezi ve Batı’nın güvenlik mimarisinin ayrılmaz parçası olarak değerlendirilmeye başlanmıştır.¹³ Öte yandan bazı araştırmacılar, İsrail’in bölgedeki güç dengesini Batı lehine muhafaza eden temel unsur hâline geldiğini savunurken; bazıları ise bu yaklaşımın aşırı genelleştirici olduğunu, İsrail’in de zaman zaman kendi millî önceliklerine göre hareket ettiğini belirtmektedir.
Gazze Savaşı ve Değişen Dengeler
2023 yılında başlayan ve uzun süre devam eden Gazze Savaşı, yalnız Filistin meselesini değil, bütün Ortadoğu dengelerini yeniden hareketlendirdi. Kızıldeniz’deki gelişmeler, Lübnan sınırındaki çatışmalar, Suriye’deki askerî hareketlilik, Irak’taki silahlı grupların faaliyetleri ve İran ile İsrail arasındaki doğrudan gerilim, Filistin meselesinin yalnız mahallî bir ihtilâf olmaktan çıktığını; bütün Ortadoğu’yu etkileyen merkezî bir mesele olduğunu bir defa daha ortaya koymuştur.
Filistin meselesini yalnız İsrail-Filistin çatışması şeklinde okumak eksik olur. Çünkü aynı dönemde Doğu Ürdün’de Haşimî Emirliği kurulmuş, Irak’ta Haşimî Krallığı teşkil edilmiş, Lübnan Fransa tarafından ayrı bir siyasî yapıya dönüştürülmüş, Suriye parçalanmış ve Arap Yarımadası yeniden şekillendirilmiştir. Başka bir ifadeyle Filistin, tek başına tasarlanmış bir proje değil; Ortadoğu’nun bütünü için hazırlanan yeni siyasî mimarinin merkez taşlarından biridir.
Bu sebeple şimdi dikkatimizi Filistin’in doğusunda kurulan ve çoğu zaman İsrail’le birlikte anılan ikinci siyasî yapıya çevirmek gerekmektedir. Çünkü Ürdün’ün kuruluşunu anlamadan Filistin denklemindeki güç dağılımını tam olarak kavramak mümkün değildir.
III. Bölüm: Doğu Ürdün (Ürdün Haşimî Krallığı)
İngiliz Mandasının Tampon Emirliği: Kuruluşu, Vazifesi ve Tarihî Dönüşümü
Filistin’in doğusunda yer alan Ürdün Haşimî Krallığı, XX. asrın en dikkat çekici siyasî oluşumlarından biridir. Bugünkü birçok Ortadoğu devleti gibi Ürdün de uzun asırlar boyunca müstakil bir devlet olarak yaşamamış; Osmanlı Devleti’nin Şam Vilâyeti ile Hicaz Vilâyeti arasında kalan idarî sahaların bir parçasını teşkil etmiştir.¹⁴
Kahire Konferansı ve Yeni Emirlik
1921 yılında Winston Churchill’in başkanlığında toplanan Kahire Konferansı, Ortadoğu’nun geleceğini belirleyen en önemli toplantılardan biri olmuştur.¹⁵ Bu konferansta İngiltere, Filistin Mandası’nın doğusunda kalan toprakları ayrı bir idarî birim hâline getirmeye karar verdi. Yönetim ise Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu Emir Abdullah’a bırakıldı. Böylece Transürdün Emirliği doğmuş oldu. Bu karar, yalnız idarî bir düzenleme değil; İngiltere’nin bölge güvenlik siyasetinin önemli bir parçasıydı.
Neden Abdullah?
Emir Abdullah, Doğu Ürdün’ün yerli kabilelerinden değildi. Hicaz’dan gelmişti. İngilizler onu tercih ederken iki hedef gözetiyorlardı: Birincisi, Arap İsyanı sırasında birlikte hareket ettikleri Haşimî ailesine siyasî bir karşılık vermekti. İkincisi ise Filistin’in doğusunda kendilerine bağlı, yönetilebilir ve istikrarlı bir idare oluşturmaktı.¹⁶ Bu sebeple Abdullah’ın iktidarı, yerel kabile dengeleri kadar İngiliz desteğine de dayanıyordu.
Ürdün’e Biçilen Vazife
Kuruluşundan itibaren Ürdün’ün üstlendiği rol birkaç başlık altında toplanabilir:
- Filistin’in doğusunda bir güvenlik kuşağı oluşturmak,
- Irak ile Filistin arasında kara bağlantısını güvence altına almak,
- Fransız nüfuzuyla İngiliz nüfuzu arasında denge oluşturmak,
- Arap milliyetçiliği ile Siyonist proje arasında siyasî denge unsuru olmak.
Bu son madde tarihçiler arasında farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Bir kısım araştırmacılar, Ürdün’ün kuruluşunun aynı zamanda Filistin’deki gelişmeleri dengelemeye yönelik bir İngiliz siyaseti olduğunu savunurken; bazı araştırmacılar bunun daha çok güvenlik ve ulaştırma kaygılarından kaynaklandığını ileri sürmektedir.¹⁷
Arab Legion ve İngiliz Kumandası
Ürdün’ün askerî teşkilâtı da büyük ölçüde İngilizlerin denetiminde şekillendi. Arab Legion adı verilen ordu, uzun yıllar İngiliz subaylarının kumandasında kaldı. Özellikle General John Bagot Glubb (Glubb Paşa), yalnız askerî danışman değil, fiilen ordunun başkomutanı durumundaydı.¹⁸
Filistin Meselesiyle İlişkisi
1947 Birleşmiş Milletler Taksim Planı ve ardından gelen savaş sırasında Emir Abdullah’ın temel hedeflerinden biri Batı Şeria ve Doğu Kudüs üzerinde hâkimiyet kurmaktı. 1948 savaşından sonra bu hedef büyük ölçüde gerçekleşti. 1950 yılında Batı Şeria resmen Ürdün’e ilhak edildi. Bu gelişme bazı Arap devletleri tarafından fiilen kabul edilirken, bazı Filistinli siyasetçiler ve Arap çevreleri tarafından Filistin meselesini daha da karmaşık hâle getiren bir adım olarak değerlendirildi.¹⁹
Bir Fotoğrafın Hatırlattıkları
Son yıllarda dolaşıma giren ve Siyonist liderlerle bazı Doğu Ürdünlü ileri gelenleri bir arada gösteren tarihî fotoğraf, bu dönemde taraflar arasında çeşitli temasların bulunduğunu yeniden gündeme getirmiştir. Fotoğrafın hangi görüşmeye ait olduğu ve bütün ayrıntıları konusunda tarihçiler arasında farklı değerlendirmeler bulunsa da, İngiliz Mandası döneminde Siyonist temsilciler ile bazı Arap liderleri arasında çeşitli siyasî ve ekonomik temasların gerçekleştiği tarihî bir vakıadır. Bu sebeple tek bir fotoğrafa dayanarak kesin hükümler vermek yerine, onu dönemin genel siyasî atmosferi içinde değerlendirmek daha isabetli olacaktır.
Bugünkü Ürdün
Aradan geçen bir asır içinde Ürdün, kuruluş dönemindeki şartlardan farklı bir devlet hâline gelmiştir. Bugün ülke, milyonlarca Filistinli nüfusa ev sahipliği yapmakta; İsrail, Filistin, Irak, Suriye ve Suudi Arabistan arasında hassas bir denge siyaseti takip etmektedir. Dolayısıyla Ürdün’ün bugünkü dış politikasını yalnız kuruluş yıllarındaki İngiliz stratejisiyle açıklamak yeterli değildir. Devletler zaman içinde kendi kurumlarını, önceliklerini ve millî siyasetlerini de geliştirirler.
Bölüm Sonu Değerlendirmesi
Ürdün örneği, Ortadoğu’daki yeni devletlerin kuruluşunda dış güçlerin önemli rol oynadığını göstermektedir. Ancak bu devletlerin daha sonraki tarihini yalnız kuruluş şartlarıyla açıklamak da eksik kalır. Kuruluşta dış etki belirleyici olsa bile, zamanla iç dinamikler, mahallî gelişmeler ve uluslararası dengeler de onların siyasetini şekillendirmiştir.
IV. Bölüm: Irak Petrol, Basra Körfezi ve Hindistan Yolu: İngiliz Stratejisinin Kalbi
Irak, tarih boyunca Mezopotamya adıyla bilinen, insanlık medeniyetinin en eski merkezlerinden biridir. Osmanlı Devleti döneminde Bağdat, Basra ve Musul vilâyetlerinden oluşan bu coğrafya, XIX. asrın sonlarına kadar İstanbul’dan idare edilen önemli bir eyaletler topluluğu idi.²⁰
Ancak sanayi devrimiyle birlikte petrolün stratejik değer kazanması, Irak’ın jeopolitik önemini bambaşka bir seviyeye taşıdı. İngiltere bakımından Irak yalnızca verimli topraklara sahip bir ülke değildi; aynı zamanda Hindistan’a uzanan imparatorluk yolunun emniyetini sağlayan, Basra Körfezi’ni kontrol eden ve zengin petrol rezervlerini barındıran bir stratejik merkezdi.²¹
Musul Meselesi
Birinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde İngiliz kuvvetleri, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Musul’u işgal etti. Bu işgal, yalnız askerî bir hareket değil, petrol kaynaklarını kontrol altına almaya yönelik siyasî bir hamleydi. Daha sonra yapılan müzakerelerde Musul’un Türkiye sınırları dışında bırakılması, yeni Irak Devleti’nin ekonomik bakımdan yaşama kabiliyetini artırırken, İngiltere’nin de petrol üzerindeki nüfuzunu pekiştirdi.²²
Haşimî Krallığının Kuruluşu
1921 yılında İngiltere, Mekke Şerifi Hüseyin’in diğer oğlu Faysal’ı Irak Kralı ilân etti. Böylece Ürdün’de Abdullah, Irak’ta ise Faysal idaresinde iki Haşimî monarşisi kurulmuş oldu.²³
Irak’a Biçilen Vazife
İngiliz siyasetinde Irak’ın birkaç temel fonksiyonu bulunuyordu:
- Basra Körfezi’nin güvenliğini sağlamak,
- Musul ve Kerkük petrollerini dünya pazarına ulaştırmak,
- İran üzerinde denge unsuru oluşturmak,
- Hindistan’a uzanan kara ve deniz yollarını emniyet altında tutmak.
Bu sebeple Irak, İngiliz İmparatorluğu’nun Ortadoğu siyasetinde vazgeçilmez bir halka hâline geldi.
Petrolün Değiştirdiği Siyaset
1927 yılında Kerkük yakınlarında büyük petrol rezervlerinin bulunması, Irak’ın stratejik değerini daha da artırdı. Petrol artık yalnız ekonomik bir kaynak değil, askerî ve siyasî gücün temel unsurlarından biri hâline gelmişti.
1958 Darbesi ve Sonrası
14 Temmuz 1958’de General Abdülkerim Kasım’ın gerçekleştirdiği askerî darbe ile Haşimî Krallığı sona erdi. Kral II. Faysal öldürüldü. Böylece İngiltere’nin yaklaşık kırk yıl boyunca desteklediği siyasî yapı çöktü.²⁴ Ancak bu değişiklik, Irak’ın dış müdahalelerden kurtulduğu anlamına gelmedi. Bu defa Soğuk Savaş’ın iki kutbu Irak üzerinde nüfuz mücadelesine girişti.
1979 yılında Saddam Hüseyin’in iktidara gelişiyle Irak yeni bir döneme girdi. 1980-1988 İran-Irak Savaşı, ardından Kuveyt’in işgali, Birinci Körfez Savaşı, ambargo yılları ve nihayet 2003 Amerikan işgali, ülkenin siyasî ve toplumsal yapısını derinden sarstı.²⁵
Amerika’nın Devraldığı Miras
1945 sonrasında İngiltere’nin Ortadoğu’daki ağırlığı azalırken, onun yerini büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri aldı. 2003 yılında Irak’ın işgali bunun en belirgin örneklerinden biridir. Amerikan yönetimi, Saddam Hüseyin rejimini kısa sürede devirmeyi başardı; ancak sonrasında kurulacak yeni düzeni istikrarlı şekilde inşa etmekte ciddi güçlüklerle karşılaştı. Bu sebeple birçok siyaset bilimci, Irak’ı “kazanılan savaş, kaybedilen barış” örneklerinden biri olarak değerlendirmektedir.²⁶
Irak Bugün
Bugünkü Irak, artık yalnız petrol ülkesi değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin Basra Körfezi’ne açılan kapısı, İran’ın batıya uzanan nüfuz sahası, Körfez ülkeleriyle Levant arasında bir köprü, Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” girişiminin önemli güzergâhlarından biri ve Kalkınma Yolu Projesi’nin merkez ülkesi hâline gelmiştir.
Son yıllarda Türkiye ile Irak arasında yalnız güvenlik alanında değil, ticaret, ulaştırma, enerji ve altyapı sahalarında da dikkat çekici bir yakınlaşma yaşanmaktadır. Özellikle Kalkınma Yolu Projesi, Basra Körfezi’ni Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen büyük bir iktisadî girişim olarak öne çıkmaktadır. Bu gelişme, makalemizin temel sorusunu yeniden gündeme getirmektedir: Bir asır önce dış güçlerin stratejik ihtiyaçlarına göre şekillendirilen Irak, bugün komşu ülkelerle karşılıklı menfaate dayalı yeni bir iş birliği anlayışının merkezlerinden biri olmaya mı başlamaktadır?
Bölüm Sonu Değerlendirmesi
Irak örneği, Ortadoğu’nun yalnız siyasî değil, aynı zamanda enerji ve ulaştırma ekseninde şekillenen bir jeopolitik mücadele alanı olduğunu göstermektedir. Dün İngiliz İmparatorluğu’nun öncelikleri öne çıkarken, Soğuk Savaş döneminde Amerika ile Sovyetler Birliği’nin rekabeti belirleyici olmuş; günümüzde ise bölge devletlerinin kendi aralarındaki iktisadî ve güvenlik iş birlikleri ile Çin gibi yeni büyük aktörlerin girişimleri bu denklemi yeniden şekillendirmektedir.
V. Bölüm: Suriye ve Lübnan
Fransız Mandası, Mezhep Dengeleri ve Levant’ın Yeniden Şekillendirilmesi
Osmanlı Devleti döneminde bugünkü Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin’in önemli bir kısmı idarî bakımdan Bilâdüşşam (Şam Ülkesi) adı verilen tarihî coğrafyanın parçalarıydı.²⁷ Şam, Halep, Beyrut ve Kudüs; farklı idarî statülere sahip olmakla birlikte aynı siyasî bütünün içinde yer alıyor, iktisadî ve içtimaî hayat birbirini tamamlıyordu.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bu tarihî bütünlük sona erdi. Fransa, Milletler Cemiyeti’nin verdiği manda yetkisiyle Suriye ve Lübnan’ı idaresi altına aldı.²⁸
Fransa’nın Manda Siyaseti
Fransız yönetimi, yalnız yeni sınırlar çizmekle yetinmedi. İdarî yapıyı da yeniden düzenledi. 1920-1925 yılları arasında Büyük Lübnan Devleti, Şam Devleti, Halep Devleti, Alevî (Lazkiye) Devleti ve Cebel-i Dürz Devleti gibi ayrı idarî birimler oluşturuldu.²⁹ Bu uygulamalar zaman içinde değişikliğe uğramış olsa da, tarihçiler bunların Fransız manda idaresinin bölgeyi daha kolay yönetmeye yönelik siyasetiyle bağlantılı olduğunu belirtmektedir.
Büyük Lübnan’ın Kuruluşu
1920 yılında Fransa, Beyrut merkezli “Büyük Lübnan”ı ilân etti. Yeni devletin sınırları çizilirken yalnız tarihî Lübnan Dağı değil; Trablus, Sayda, Sur ve Bekaa Vadisi gibi geniş sahalar da bu yapıya dâhil edildi.³⁰ Bunun neticesinde ülke, farklı dinî ve mezhebî toplulukların birlikte yaşadığı yeni bir siyasî yapı hâline geldi. Bağımsızlıktan sonra geliştirilen “Millî Misak” sistemiyle Cumhurbaşkanlığı Marunî Hristiyanlara, Başbakanlık Sünnî Müslümanlara, Meclis Başkanlığı ise Şiî Müslümanlara tahsis edildi.
Suriye’de Yeni Arayışlar
Fransa’nın Suriye siyaseti, güçlü ve merkeziyetçi bir devlet kurmaktan ziyade, manda yönetimini sürdürebilecek istikrarlı bir düzen oluşturmayı hedefliyordu. II. Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığın kazanılmasıyla birlikte Suriye’de güçlü merkezî devlet arayışı yeniden ön plana çıktı. 1949’dan itibaren art arda askerî darbeler yaşandı. 1963’te Baas Partisi iktidara geldi. 1970 yılında Hafız Esed’in yönetime hâkim olmasıyla birlikte Suriye, uzun yıllar aynı yönetim anlayışıyla idare edildi.³¹
2011 Sonrası
2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı, yaklaşık bir asır önce çizilen siyasî haritayı yeniden tartışmaya açtı. Milyonlarca insan yerinden edildi. Ülkenin çeşitli bölgelerinde farklı silahlı gruplar ortaya çıktı. Bölgeye Türkiye, İran, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer uluslararası aktörler çeşitli şekillerde müdahil oldular. Bu süreç, yalnız Suriye’nin değil, bütün Ortadoğu’nun güvenlik dengesini etkiledi.³²
Türkiye’nin Yaklaşımındaki Dönüşüm
Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde Türkiye, uzun yıllar Bilâdüşşam coğrafyasını daha çok sınır güvenliği bakımından değerlendirmiştir. Son yıllarda ise farklı bir yaklaşım dikkat çekmektedir. Türkiye; Suriye’nin toprak bütünlüğünü, gönüllü ve güvenli geri dönüş şartlarını, sınır güvenliğini, terörle mücadeleyi, ticaret yollarının yeniden açılmasını ve ulaştırma-enerji hatlarının geliştirilmesini birlikte ele alan çok yönlü bir siyaset takip etmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşımın bütün hedeflerine ulaşıp ulaşmayacağı zamanla görülecektir. Ancak dikkat çeken husus, Türkiye’nin Suriye ve Irak’ı yalnız güvenlik meselesi olarak değil, aynı zamanda iktisadî ve siyasî iş birliği sahası olarak da değerlendirmeye başlamış olmasıdır.
Bölüm Sonu Değerlendirmesi
Suriye ve Lübnan örneği göstermektedir ki, Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan manda düzeni yalnız yeni devletler meydana getirmemiş; aynı zamanda Doğu Akdeniz’in siyasî dengesini de yeniden şekillendirmiştir. Aradan geçen bir asra rağmen bu coğrafya hâlâ büyük ve mahallî rekabetin odak noktalarından biridir. Ancak son yıllarda Türkiye ile bazı Arap ülkeleri arasında gelişen temaslar, ticaret projeleri ve diplomatik açılımlar, yüz yıl önce koparılan bağların en azından iktisadî ve siyasî iş birliği bakımından yeniden kurulabileceği ihtimalini de gündeme getirmektedir.
VI. Bölüm: Arap Yarımadası, Yemen, Umman ve Körfez Emirlikleri
Petrol, Deniz Yolları ve Emperyal Hâkimiyetin Güney Kanadı
Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesinde Arap Yarımadası belirleyici bir yer tutmaktadır. Çünkü bu coğrafya yalnız Haremeyn-i Şerifeyn’e ev sahipliği yapan mukaddes beldelerden ibaret değildir. Aynı zamanda Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan Bâbülmendeb Boğazı, Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı ve dünya enerji ticaretinin en mühim geçiş yollarını da bünyesinde barındırmaktadır.³³
Suudi Arabistan’ın Doğuşu
XX. asrın başlarında Arap Yarımadası birçok mahallî emirlik ve kabile konfederasyonundan oluşuyordu. Abdülaziz bin Suud, Necid merkezli hâkimiyetini genişleterek 1932 yılında Suudi Arabistan Krallığı’nı ilân etti.³⁴ İngiltere, Birinci Dünya Savaşı yıllarında hem Haşimî ailesiyle hem de İbn Suud ile farklı dönemlerde temas ve anlaşmalar yürütmüştür. Daha sonraki yıllarda ise Suudi Arabistan’ın en önemli dış ortağı giderek Amerika Birleşik Devletleri hâline geldi. 1938 yılında büyük petrol rezervlerinin keşfiyle birlikte ülkenin jeopolitik ağırlığı kat kat arttı.
Körfez Emirlikleri ve Umman
Bugünkü Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman, uzun yıllar boyunca İngiltere ile yapılan himaye ve deniz güvenliği anlaşmaları çerçevesinde varlıklarını sürdürmüşlerdir.³⁵ İngiltere’nin temel hedefi; Basra Körfezi’nin güvenliğini sağlamak, Hindistan deniz yolunu korumak ve Osmanlı ile diğer rakip güçlerin nüfuzunu sınırlamaktı.
Umman’ın durumu biraz daha farklıdır. İngiltere, XIX. asırdan itibaren Umman Sultanlığı ile özel anlaşmalar yapmış, özellikle Maskat limanını ve Umman sahillerini kontrol altında tutmuştur. 1970’te Sultan Kabus’un iktidara gelişiyle ülke modernleşme sürecine girmiş, ancak güvenlik ve petrol politikalarında Batılı güçlerle bağlarını sürdürmüştür. 1971 yılında İngiltere’nin “Süveyş’in doğusundan çekilme” kararı sonrasında Körfez’deki güvenlik mimarisinde Amerika Birleşik Devletleri daha belirleyici bir rol üstlenmiştir.
Yemen: Güney Kapısı
Yemen, tarih boyunca yalnızca kadim medeniyetlerin beşiği değil; aynı zamanda Kızıldeniz’in girişini kontrol eden stratejik bir ülke olmuştur. Özellikle Bâbülmendeb Boğazı, Akdeniz ile Hint Okyanusu arasındaki deniz ulaşımının en kritik noktalarından biridir.³⁶ Bu sebeple Yemen üzerindeki rekabet, XIX. asırda İngiltere’nin Aden’i kontrol altına almasıyla yeni bir safhaya girmiştir. Soğuk Savaş yıllarında Kuzey ve Güney Yemen’in farklı bloklara yönelmesi, bu ülkeyi uluslararası rekabetin önemli sahalarından biri hâline getirmiştir. Son yıllarda yaşanan iç savaş ve dış müdahaleler de Yemen’in jeostratejik önemini bir kez daha ortaya koymuştur.
Petrol ve Güvenlik Denklemi
1945 sonrasında Ortadoğu’daki siyasî dengelerin merkezine petrol yerleşmiştir. Bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri ile Körfez ülkeleri arasında gelişen güvenlik iş birliği, uzun yıllar bölgenin temel dengelerinden biri olmuştur.³⁷
XXI. asırda ise Çin’in Körfez’deki yatırımları, Rusya’nın enerji diplomasisi, Hindistan’ın artan ticaret hacmi ve Türkiye’nin ekonomik ve savunma alanındaki açılımları, Körfez ülkelerinin dış politikalarını daha çok yönlü hâle getirmiştir.
Yeni Yakınlaşmalar
Son yıllarda Türkiye ile Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Umman arasındaki münasebetlerde belirgin bir canlanma görülmektedir. Savunma sanayii anlaşmaları, karşılıklı yatırımlar, enerji iş birliği, ulaştırma koridorları ve yüksek düzeyli diplomatik temaslar, bu yeni dönemin dikkat çeken başlıkları arasında yer almaktadır.
Bölüm Sonu Değerlendirmesi
İngiltere’nin XIX. ve XX. asırdaki önceliği, Hindistan yolu ile deniz ticaretini güvence altına almaktı. Daha sonra petrol, bu stratejinin ayrılmaz parçası hâline geldi. Soğuk Savaş sonrasında Amerika Birleşik Devletleri bu güvenlik mimarisinin başlıca dayanağı oldu. Bugün ise çok kutuplu uluslararası sistemin etkisiyle Körfez ülkeleri daha dengeli ve çok yönlü dış politika arayışlarına yönelmektedir. Türkiye’nin bu süreçte geliştirdiği ekonomik, diplomatik ve güvenlik temelli iş birlikleri de, makalemizin ana tezini güçlendiren yeni bir gelişme olarak dikkat çekmektedir.
VII. Bölüm: İran ve Türkiye
Bir Asırlık Jeopolitiğin İki Kadim Devleti ve Ortadoğu’nun Yeni İstikameti
Ortadoğu’da XX. asırda kurulan devletlerin önemli bir kısmı, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmış yeni siyasî yapılardır. İran ve Türkiye ise farklıdır. Her iki devlet de modern sınırlarına kavuşmadan önce asırlar boyunca büyük siyasî geleneklere sahip olmuş, kendi idarî kurumlarını geliştirmiş ve bölge siyasetini derinden etkilemiş iki köklü devlettir.³⁸
İran: Fizikî Bütünlük, Fiilî Hâkimiyet
İran, Osmanlı Devleti gibi parçalanmadı. Doğrudan manda idaresine alınmadı. Bunun başlıca sebepleri köklü devlet geleneği, geniş coğrafyası ve büyük güçler arasındaki denge siyasetiydi. Ancak fizikî bütünlük, idarî, askerî, iktisadî ve fikrî hâkimiyetin yabancılara geçmesini engellemedi.
XX. asrın başında İngiliz ve Rus nüfuzu ülkede fiilen hâkimdi. 1907 İngiliz-Rus Anlaşması, İran’ı nüfuz bölgelerine ayırmıştı. Petrol sahasında asıl hâkimiyet ise 1908’de keşfedilen petrol sonrasında Anglo-Persian Oil Company (sonradan Anglo-Iranian Oil Company) eliyle tesis edildi. Bu şirket, İran petrolünün büyük kısmını onlarca yıl kontrol altında tuttu. Petrol gelirlerinin dağılımı ve işletme hakları, İran’ın iktisadî bağımsızlığını sınırlayan temel unsur hâline geldi.
1951’de Başbakan Muhammed Musaddık’ın petrolü millîleştirme kararı, bu düzeni sarsmaya çalıştı. 1953’te İngiliz ve Amerikan istihbaratının ortak operasyonuyla (AJAX operasyonu) Musaddık devrildi, Şah yeniden mutlak güç hâline getirildi.³⁹ Bu darbe, yalnız bir hükûmet değişikliği değil; İran’ın iktisadî ve siyasî bağımsızlığını sınırlayan yapısal bir müdahaleydi. 1979 öncesinde İsrail ile İran arasında petrol ticareti ve askerî iş birliği de mevcuttu; bu ilişkiler devrimle kesildi.
1979 İslâm Devrimi bu düzeni yıktı. Ancak bugün bile İran’ın iç yapısında “bir İran’dan içeru başka bir İran” gerçeği varlığını sürdürmektedir. Resmî ideoloji ile halkın önemli bir kısmının hayatı, devrim muhafızları ile sivil toplum, merkezî iktidar ile etnik ve mezhebî çevreler arasında derin ayrılıklar bulunmaktadır. Petrol gelirleri üzerindeki kontrol hâlâ iktidarın temel dayanağıdır. Fizikî olarak yekvücut görünen İran, idarî, askerî, iktisadî ve fikrî bakımdan bir asır boyunca dış müdahalelere açık bırakılmış bir yapı arzetmektedir.
Türkiye: İngiliz’den Amerikan’a Devredilen Yönlendirme
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı mirası üzerinde kuruldu. Ancak yeni Cumhuriyet’in idarî, askerî, malî ve fikrî yapısı, 1950’ye kadar büyük ölçüde İngiliz, sonrasında Amerikan etkisi altında şekillendi.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngilizler, İstanbul’da ve Anadolu’da doğrudan nüfuz kurmaya çalıştı. Kurtuluş Savaşı bu nüfuzu fiilen kırdı. Ancak 1920’ler ve 1930’larda İngiliz sermayesi, bankacılık ve ticaret sahasında önemli yer tutmaya devam etti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Truman Doktrini (1947) ve Marshall Planı ile Amerika Birleşik Devletleri sahneye çıktı. Türkiye, 1952’de NATO’ya girdi. Bundan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teşkilâtlanması, silah sistemleri, istihbarat yapısı ve malî politikalar büyük ölçüde Amerikan modeli ve yardımıyla şekillendi.
1950’lerden itibaren:
- Askerî eğitim ve teçhizat Amerikan sistemine bağlandı,
- Merkez Bankası ve malî politikalar IMF-Dünya Bankası çerçevesinde yönlendirildi,
- Üniversiteler ve fikrî hayat, Amerikan bursları ve kültürel programlarla etkilenmeye başladı.
Bugün Türkiye, bu mirası aşmaya çalışan bir dış politika izlemektedir. Kalkınma Yolu, savunma sanayii hamleleri, Körfez ülkeleriyle artan münasebetler ve Suriye-Irak’taki girişimler, eski yönlendirme kalıplarının dışına çıkma çabası olarak okunabilir. Ancak idarî, askerî ve malî yapılardaki köklü bağımlılıkların tamamen ortadan kalktığını söylemek henüz mümkün değildir.
Türkiye; Irak’ın istikrarını, Suriye’nin toprak bütünlüğünü, Lübnan’ın huzurunu, Körfez’in güvenliğini ve Filistin meselesinin adil çözümünü kendi millî güvenliği ve iktisadî geleceğiyle irtibatlı görmektedir. Bu, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde ağırlık kazanan daha içe dönük anlayıştan farklı bir dış politika perspektifidir.
VIII. Bölüm: Sonuç ve Genel Değerlendirme
Parçalanmış Coğrafyadan Güç Birliğine Doğru mu?
Bu araştırmada görüldüğü üzere, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Ortadoğu’nun siyasî haritası büyük ölçüde İngiltere ve Fransa’nın öncülüğünde yeniden şekillendirilmiş, daha sonra bu düzenin korunmasında Amerika Birleşik Devletleri belirleyici bir rol üstlenmiştir. Bununla birlikte, bu düzen yalnız dış müdahalelerle açıklanamaz; bölge devletlerinin kendi tercihleri, iç dinamikleri ve uluslararası sistemde meydana gelen değişimler de bugünkü tabloyu etkilemiştir.
Bugün dikkat çeken gelişme ise şudur: Ortadoğu’nun birçok ülkesi, uzun yıllar süren çatışma ve rekabetten sonra, iktisadî kalkınma, enerji güvenliği, ulaştırma koridorları ve karşılıklı yatırımlar etrafında yeni iş birliği arayışlarına yönelmektedir. Türkiye de bu süreçte Suriye, Irak, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve diğer komşularıyla geliştirdiği münasebetlerle bu yeni dönemin önemli aktörlerinden biri hâline gelmeye çalışmaktadır.
Bu durum, şu tarihî soruyu yeniden gündeme getirmektedir:
Bir asır önce dış güçlerin jeopolitik hesaplarıyla şekillenen Ortadoğu, ikinci asrında kendi iradesiyle yeni bir iş birliği düzeni kurabilecek midir?
Bu sorunun cevabını zaman verecektir. Ancak tarih bize şunu öğretmektedir:
Kalıcı barış ve istikrar, dış müdahalelerle değil; bölge milletlerinin karşılıklı güvene, adalete, ortak menfaate ve hukuk zeminine dayanan iş birliğiyle mümkündür.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
06.08.2026 – OF
Dipnotlar
¹ David Fromkin, A Peace to End All Peace, New York 1989.
² James Barr, A Line in the Sand, London 2011.
³ Eugene Rogan, The Arabs: A History, New York 2009.
⁴ Sykes–Picot Agreement (16 May 1916); James Barr, A Line in the Sand.
⁵ Balfour Declaration, 2 November 1917; Jonathan Schneer, The Balfour Declaration, 2010.
⁶ San Remo Conference Resolution (1920); League of Nations Mandate Documents.
⁷ League of Nations, Mandate for Palestine, 1922; Mary C. Wilson, King Abdullah, Britain and the Making of Jordan, 1987.
⁸ Martin Gilbert, Jerusalem: Rebirth of a City, 1985.
⁹ Jonathan Schneer, The Balfour Declaration.
¹⁰ League of Nations, Mandate for Palestine, 1922.
¹¹ Matthew Hughes, Britain’s Pacification of Palestine, 2019.
¹² Benny Morris, 1948; Rashid Khalidi, The Hundred Years’ War on Palestine, 2020.
¹³ Avi Shlaim, The Iron Wall, 2014; Michael Oren, Power, Faith and Fantasy, 2007.
¹⁴ Stanford J. Shaw & Ezel Kural Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Cilt II.
¹⁵ Cairo Conference, March 1921.
¹⁶ Mary C. Wilson, King Abdullah, Britain and the Making of Jordan.
¹⁷ Avi Shlaim, Collusion Across the Jordan, 1988.
¹⁸ John Bagot Glubb, A Soldier with the Arabs, 1957.
¹⁹ Avi Shlaim, Lion of Jordan, 2008.
²⁰ Charles Tripp, A History of Iraq, 2007.
²¹ Daniel Yergin, The Prize, 1991.
²² Lozan Barış Antlaşması (1923); Milletler Cemiyeti Musul Komisyonu Raporu (1925).
²³ Peter Sluglett, Britain in Iraq, 2007.
²⁴ Hanna Batatu, The Old Social Classes and the Revolutionary Movements of Iraq, 1978.
²⁵ Adeed Dawisha, Iraq: A Political History, 2009.
²⁶ Larry Diamond, Squandered Victory, 2005.
²⁷ Philip K. Hitti, History of Syria, 1951.
²⁸ League of Nations, Mandate for Syria and Lebanon, 1922.
²⁹ Philip S. Khoury, Syria and the French Mandate, 1987.
³⁰ Kamal Salibi, A House of Many Mansions, 1988.
³¹ Patrick Seale, Asad: The Struggle for the Middle East, 1989.
³² Raymond Hinnebusch, Syria: Revolution from Above.
³³ Daniel Yergin, The New Map, 2020.
³⁴ Madawi Al-Rasheed, A History of Saudi Arabia, 2010.
³⁵ J. B. Kelly, Britain and the Persian Gulf, 1968.
³⁶ Noel Brehony, Yemen Divided, 2011.
³⁷ F. Gregory Gause III, The International Relations of the Persian Gulf, 2010.
³⁸ Bernard Lewis, The Middle East, 1995; Ervand Abrahamian, A History of Modern Iran, 2008.
³⁹ Mark J. Gasiorowski & Malcolm Byrne (eds.), Mohammad Mosaddeq and the 1953 Coup in Iran, 2004.
ترجمة من التركية إلى العربية:👇