Yanlışta Israr İnat, Doğruda Israr İstikrardır

Giriş: Hakikat ile Direnç Arasındaki Hat

İnsan yanılmaya ve hataya açık bir varlıktır; hata, yaratılış yolculuğunun tabiî bir neticesidir. Asıl imtihan yanılmakta değil, yanlışta ısrar etmektedir. Zira hatada kalmak bilginin eksikliğinden değil, iradenin zayıflığından doğar. Yanlış çoğu zaman aklın sürçmesiyle değil; benliğin hakikate yüz çevirmesiyle kök salar.

Tarih boyunca toplumları ayakta tutan esas unsur hatasızlık olmamış, yanlıştan dönebilme iradesi olmuştur. Devletler, cemiyetler ve fertler birçok defa yanlış kararlar almış; fakat bu yanlışlardan dönebilenler varlıklarını sürdürebilmiştir. Buna karşılık, hakikat kendilerine açıkça gösterildiği hâlde geri adım atmayanlar hem kendilerini hem de bağlı oldukları yapıları yıkıma sürüklemiştir.

Bu noktada iki kavram öne çıkar: inat ve istikrar. Her ikisi de ısrarla ilişkili görünse de mahiyet bakımından birbirine zıttır. İnat, yanlışa ısrarı; istikrar ise doğruya sadakati ifade eder. Birincisi benliği, ikincisi ise ölçüyü esas alır.

Bu çalışma, yanlışta ısrar ile doğruda sebat arasındaki farkı akıl, vicdan ve inanç çerçevesinde ele almayı amaçlamaktadır. Mesele yalnız ferdin ahlâkı bakımından değil; hukuk, idare ve toplum düzeni açısından da değerlendirilmiştir. Zira adaletin zayıfladığı yerde düzen çözülür, hakikatin değersizleştiği yerde ise güç putlaşır.

I. Kavramların Manası: İnat ve İstikrar

Israr, tek başına ne övülür ne de yerilir. Değeri, yöneldiği hedef belirler. Aynı tutum bir hâlde fazilet, başka bir hâlde yıkım sebebi olabilir.

İnat

İnat, kişinin yanlış olduğunu bildiği veya kendisine açık biçimde gösterildiği hâlde tutumunu terk etmemesidir. Bu hâl çoğu zaman doğruyu arama isteğinden değil, benliği koruma kaygısından doğar. İnatta amaç hakikate ulaşmak değil, yenilmemektir.

İnat eden kimse için delil ikna edici değildir. Çünkü mesele bilgi eksikliği değil, irade kapanmasıdır. Hakikatle yüzleşmek, onun gözünde bir kayıp olarak görülür. Bu hâl zamanla savunmayı saldırıya dönüştürür; zira yanlışta kalabilmek için yeni yanlışlar üretilir.

Kur’ân’da bu tutum, kalbin mühürlenmesiyle anlatılır. Hakikat defalarca gösterildiği hâlde reddedilen kalp, zamanla doğruyu ayırt etme kudretini kaybeder¹.

İstikrar

İstikrar, doğruyu tanıdıktan sonra onda sebat etmektir. Bu sebat kör bağlılık değil, bilinçli sadakattir. Kişi menfaat değişse, şartlar ağırlaşsa yahut yalnız kalsa dahi hak bildiği çizgiyi terk etmez.

İstikrar, hatasızlık iddiası değildir. Yanlış yaptığı anlaşıldığında geri dönmek, istikrarsızlık değil; ahlâk olgunluğudur. Zira istikrar sözde değil, yönelişte aranır.

Bu sebeple İslam ilim geleneğinde rücu, fazilet kabul edilmiştir².

İki Tutum Arasındaki Esas Ayrım
• İnat yanlışı savunur.
• İstikrar doğruyu muhafaza eder.

İnat “ben vazgeçmem” der; istikrar “hak değişmez” diyebilir. Aynı davranış dışarıdan benzer görünse de içteki niyet belirleyicidir.

II. Kur’ân’da Hakikate Direniş

Kur’ân, insanın yanılabileceğini kabul eder; fakat yanlışa bağlanmayı ağır bir sapma sayar. Bu sebeple ilahî hitap hatayı değil, hatada direnme hâlini kınar.

“Onlar gerçeği bile bile inkâr ettiler.”³

Bu ayet, meselenin bilgi değil, niyet meselesi olduğunu açık biçimde ortaya koyar.

Firavun’un Tavrı

Firavun gerçeği görmüş, fakat iktidar korkusu sebebiyle teslim olmamıştır:

“Kendi içlerinde kesin olarak inandıkları hâlde, kibir ve zulüm sebebiyle onu reddettiler.”

Yanlışta ısrarın kaynağı çoğu zaman cehalet değil, güç tutkusudur.

İblis’in Duruşu

İblis inkâr etmemiş; fakat üstünlük iddiasını emrin önüne koymuştur:

“Ben ondan hayırlıyım.”

Bir anlık direniş, ebedî kopuşa dönüşmüştür.

III. Hukukta Hata ve Israr

İslam hukukunda hata ile kasıt birbirinden kesin biçimde ayrılır. Zira adalet, niyet ile fiil arasındaki bağı gözetmeden kurulamaz.

Hata mazur görülür; ancak yanlış bilindiği hâlde sürdürülüyorsa artık mesele hata değil, tercihtir. Bu sebeple ısrar, mesuliyeti ağırlaştırır.

Fıkıh geleneğinde hâkimin yanlış hüküm verdiğini fark ettiğinde kararından dönmesi bir zaaf değil, adalet gereğidir⁶.

IV. Tarihî Tecrübe: Yanlışta Direnenlerin Akıbeti

Tarih, hatasız idareleri değil; yanlıştan dönebilenleri yüceltir. Devletleri yıkan çoğu zaman dış düşmanlar değil, yanlışta direnen yöneticilerdir.

Yanlış kutsallaştırıldığında tenkit susturulur. Tenkitin sustuğu yerde ise çöküş başlar.

İbn Haldun, devletlerin yıkılış sebebini çoğu zaman adaletten uzaklaşma ve hakikate kulak tıkama hâliyle açıklar.

V. Günümüz İmtihanı

Bugün bilgi artmış; fakat hakikate yönelme zayıflamıştır. İnsanlar yanılmaktan çok, yanıldığını kabul etmekten korkar hâle gelmiştir.

Birçok tartışma bilgi eksikliğinden değil; taraf bağlılığından ve benlik savunmasından doğmaktadır.

Doğruyu kabul etmek bedel ister. Bu bedeli ödemek istemeyenler, yanlışta kalmayı tercih eder.

Sonuç

Her ısrar fazilet değildir.
Her geri dönüş de zaaf sayılmaz.

Yanlışta ısrar:
• kibir doğurur,
• vicdanı köreltir,
• düzeni bozar.

Doğruda sebat ise:
• ahlâk inşa eder,
• güven doğurur,
• hayatı ayakta tutar.

İnsanı yücelten şey hatasızlık değil, hakikate sadakattir.

Bu sebeple şöyle denilmiştir:

Yanlışta ısrar inattır;
doğruda ısrar ise istikrardır.

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
22.01.2026 – Üsküdar

Dipnotlar:
1. Kur’ân-ı Kerîm, Bakara 2/7.
2. İmam Gazâlî (ö. 1111), İhyâʾü Ulûmi’d-Dîn, Beyrut, Dârü’l-Maʿrife.
3. Kur’ân-ı Kerîm, Bakara 2/146.
4. Kur’ân-ı Kerîm, Neml 27/14.
5. Kur’ân-ı Kerîm, A‘raf 7/12.
6. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye (1876), md. 16–17.
7. İbn Haldun (ö. 1406), Mukaddime, Kahire, Dârü’l-Fikr.

ترجمة من التركية إلى العربية: 👇

الإصرار على الخطأ عناد، والإصرار على الحق ثبات

المقدمة: الحدّ الفاصل بين الحقيقة والمقاومة

الإنسان كائن معرّض للزلل والخطأ؛ فالخطأ نتيجة طبيعية لمسيرة الخلق. غير أنّ الامتحان الحقيقي لا يكمن في الوقوع في الخطأ، بل في الإصرار عليه. إذ إن البقاء في الخطأ لا ينشأ من نقص المعرفة، بل من ضعف الإرادة. فالانحراف في الغالب لا يتجذّر بسبب عثرة العقل، وإنما بسبب إعراض النفس عن الحق.

على امتداد التاريخ، لم يكن العامل الذي حفظ المجتمعات قائماً هو العصمة من الخطأ، بل القدرة على الرجوع عنه. فقد اتخذت الدول والجماعات والأفراد قرارات خاطئة مراراً، غير أن من امتلك شجاعة العودة إلى الصواب استطاع الاستمرار والبقاء. أما الذين عُرضت عليهم الحقيقة جليّة ثم أبَوا التراجع، فقد قادوا أنفسهم والكيانات التي ينتمون إليها إلى الهلاك.

ومن هنا يبرز مفهومان أساسيان: العناد والثبات. فمع أن كليهما يرتبط بفعل الإصرار، إلا أنّ بينهما تضاداً في الجوهر. فالعناد هو الإصرار على الخطأ، أمّا الثبات فهو الوفاء للحق. الأول منبعُه الأنا، والثاني مرجعُه الميزان.

تهدف هذه الدراسة إلى بيان الفرق بين الإصرار على الباطل والثبات على الحق، في ضوء العقل والضمير والإيمان. فالمسألة لا تتصل بأخلاق الفرد فحسب، بل تمسّ كذلك ميدان الحكم والقضاء ونظام المجتمع. إذ حيث يضعف العدل ينهار النظام، وحيث تُهمَّش الحقيقة يتحول القوّة إلى معبود.

أولاً: دلالة المفهومين – العناد والثبات

الإصرار في ذاته لا يُمدح ولا يُذم، وإنما تتحدد قيمته بالغاية التي يتجه إليها. فقد يكون السلوك الواحد فضيلة في موضع، وسبب هلاك في موضع آخر.

العناد

العناد هو تمسّك الإنسان بموقف يعلم خطأه، أو قامت عليه الحجة بوضوح، ومع ذلك يرفض التخلي عنه. وغالباً لا يصدر هذا السلوك عن رغبة في طلب الحق، بل عن خوف من انكسار الأنا. فغاية المعاند ليست الوصول إلى الحقيقة، بل تجنّب الهزيمة.

فالدليل عند المعاند لا يقنع، لأن المشكلة ليست في نقص العلم، بل في انغلاق الإرادة. ومواجهة الحقيقة تُعدّ في نظره خسارة. ومع الزمن يتحول الدفاع إلى هجوم، إذ لا سبيل للبقاء في الخطأ إلا باختراع أخطاء جديدة.

وقد صوّر القرآن هذا الحال بتعبير ختم القلوب؛ فالقلب الذي تُعرض عليه الحقيقة مراراً ثم يرفضها، يفقد شيئاً فشيئاً قدرته على التمييز بين الحق والباطل¹.

الثبات

الثبات هو لزوم الحق بعد معرفته. وليس ثباتاً أعمى، بل وفاءً واعياً. فصاحبه لا يترك ما يراه حقاً ولو تغيّرت المصالح، أو اشتدّت الظروف، أو وجد نفسه وحيداً.

ولا يعني الثبات ادّعاء العصمة من الخطأ؛ فالرجوع عند تبيّن الزلل ليس تذبذباً، بل نضج أخلاقي. إذ إن الثبات لا يُقاس بالكلام، بل بالاتجاه.

ولهذا عُدَّ الرجوع إلى الحق في تراث العلوم الإسلامية فضيلة كبرى².

الفرق الجوهري بين الموقفين
• العناد يدافع عن الخطأ.
• الثبات يحفظ الحق.

يقول العناد: لن أتراجع.
ويقول الثبات: الحق لا يتبدل.

وقد يتشابه السلوك في الظاهر، غير أنّ النية الباطنة هي الفارق الحاسم.

ثانياً: مقاومة الحقيقة في القرآن الكريم

يقرّ القرآن بأن الإنسان قد يخطئ، لكنه يعدّ التعلّق بالخطأ انحرافاً عظيماً. ولذلك لا يذمّ الخطأ ذاته، بل يذمّ الإصرار عليه.

﴿وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ﴾³

تُبيّن هذه الآية أن الإشكال ليس في المعرفة، بل في القصد.

موقف فرعون

لقد رأى فرعون الحقيقة، غير أنّ خوفه على سلطانه منعه من الخضوع لها:

﴿وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا﴾

فمصدر الإصرار على الباطل ليس الجهل دائماً، بل عشق السلطة.

موقف إبليس

لم يُنكر إبليس الأمر الإلهي، لكنه قدّم دعوى التفوق على الامتثال:

﴿أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ﴾⁵

فكانت لحظة عناد سبب قطيعة أبدية.

ثالثاً: الخطأ والإصرار في الفقه

يفرّق الفقه الإسلامي تفريقاً دقيقاً بين الخطأ والعمد؛ إذ لا يقوم العدل دون مراعاة الصلة بين النية والفعل.

فالخطأ معذور، أما الاستمرار فيه بعد العلم فانتقال من الزلل إلى الاختيار، ومن ثم تتضاعف المسؤولية.

ولهذا قرر الفقهاء أن رجوع القاضي عن حكم تبين له خطؤه ليس ضعفاً، بل هو عين العدل.

رابعاً: التجربة التاريخية – مآل المصرّين على الخطأ

لم يُخلّد التاريخ الدول التي لم تخطئ، بل التي امتلكت شجاعة الرجوع. فكثيراً ما كانت أسباب السقوط داخلية لا خارجية، إذ إن الإصرار على الباطل أهلك من الأمم أكثر مما أهلكهم الأعداء.

وعندما يُقدَّس الخطأ تُكمم الأفواه، وحين يُقمع النقد يبدأ الانهيار.

وقد بيّن ابن خلدون أن من أبرز أسباب سقوط الدول الابتعاد عن العدل والإعراض عن سماع الحق.

خامساً: امتحان العصر

في عصرنا هذا كثرت المعارف، غير أن الإقبال على الحقيقة ضعف. فالناس لا يخشون الوقوع في الخطأ بقدر ما يخشون الاعتراف به.

وكثير من الخصومات لا تنبع من نقص العلم، بل من التعصب والانتصار للذات.

فالقبول بالحق يحتاج ثمناً، ومن لا يريد دفع هذا الثمن يختار البقاء في الخطأ.

الخاتمة

ليس كل إصرار فضيلة،
ولا كل رجوع ضعفاً.

فالإصرار على الخطأ:
• يولّد الكِبر،
• يطفئ الضمير،
• ويقوّض النظام.

أما الثبات على الحق:
• فيبني الأخلاق،
• ويزرع الثقة،
• ويحفظ الحياة.

وليس ما يرفع شأن الإنسان عصمته من الخطأ، بل صدقه مع الحقيقة.

ولهذا قيل:

الإصرار على الخطأ عناد،
والإصرار على الحق ثبات.

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
22 / 01 / 2026 م – أُسْكُدار

الحواشي (الهوامش):
1. القرآن الكريم، سورة البقرة، الآية: 7.
2. الإمام أبو حامد محمد بن محمد الغزالي
(ت 505هـ / 1111م)،
إحياء علوم الدين، بيروت: دار المعرفة، دون تاريخ.
3. القرآن الكريم، سورة البقرة، الآية: 146.
4. القرآن الكريم، سورة النمل، الآية: 14.
5. القرآن الكريم، سورة الأعراف، الآية: 12.
6. مجلة الأحكام العدلية
الصادرة سنة 1293هـ / 1876م، المواد: 16–17.
7. عبد الرحمن بن محمد بن خلدون الحضرمي
(ت 808هـ / 1406م)،
المقدمة، القاهرة: دار الفكر.