Alparslan Kuytul Meselesi: Cemaat, Siyaset, Selefî Düşünce ve Mısır Tecrübesi Üzerinden Bir Değerlendirme
GİRİŞ: Meseleyi Şahıstan Zihniyete Taşımak
Türkiye’de son yıllarda Alparslan Kuytul ve çevresinde yaşanan hadiseler, yalnızca bir şahsın veya bir cemaatin siyasî tavrı üzerinden okunamayacak kadar mühimdir. Bu mesele; cemaatlerin siyasetle münasebetini, dinî kimliğin siyasî muhalefetle nasıl birleşebildiğini, bir hareketin kendi fikrî çerçevesi içinde nasıl kapanabildiğini ve samimi bir dinî gayretin farkında olmadan başka siyasî hesaplara yarayan neticeler doğurup doğuramayacağını düşünmeyi gerektirir.
Maksadımız ne Kuytul’u veya beraber yürüdüğü kardeşlerini tahkir etmek, ne de hakkında ileri sürülen her ithamı peşinen kabul etmektir. Adaletin ölçüsü açıktır: Bir insanın siyasî tavrını yanlış bulmak başka, kesinleşmemiş ağır isnatları gerçekmiş gibi tekrarlamak başkadır. Kur’ân’ın emri nettir: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide, 5/8)
Hukukî makamlarca kesinleşmemiş iddiaları burada tartışmayacağız.[1] Asıl soru “Kuytul doğru mu, yanlış mı?” olmaktan ziyade şudur: Bir insanı veya hareketi yıllarca aynı siyasî kanaatte ısrar ettiren fikrî zemin nedir? Bu soru bizi şahıstan zihniyete, zihniyetten düşünce usulüne ve İslâm dünyasının yakın tarihindeki benzer tecrübelere götürür.
I. Fikir Sarhoşluğu: Muhakemenin Kaybı
Daha önce üzerinde durduğumuz “fikir sarhoşluğu” meselesi burada yeniden karşımıza çıkmaktadır.[2] Fikir sarhoşluğu; belli bir şahsa, zümreye veya metoda bağlılığın zamanla insanın kendi muhakemesini zayıflatmasıdır. İnsan hadiseleri oldukları gibi değil, kendi fikrinin içinden okumaya başlar. Kendi düşüncesini doğrulayan delilleri büyütür, sarsabilecek olanları küçültür. Böylece fikir ile hakikat, şahıs ile dava, siyasî tercih ile dinî hüküm birbirine karışır.
Müslümanın en büyük emniyeti şahıslara değil, usule bağlılıktır. “Benim hocam söyledi”, “Bizim cemaat böyle düşünüyor”, “Bize karşı çıkanlar hakikati anlamıyor” gibi ifadeler ilmî delilin yerini aldığında fikir taassuba dönüşür. İmam Muhammed b. Sîrîn’in ikazı hâlâ geçerlidir: “Şüphesiz bu ilim dindir. Öyleyse dininizi kimden aldığınıza dikkat ediniz.”[3]
II. “Selefî” Nitelemesi ve Mısır Tecrübesi
Alparslan Kuytul kendisini Selefî kabul etmemekte, Hanefî olduğunu belirtmektedir.[4] Bu sebeple “Kuytul Selefîdir” şeklinde kesin hüküm vermek isabetli değildir. Ancak bir insanın kendini nasıl tanımladığı kadar, fikirlerinin hangi düşünce gelenekleriyle kesiştiğini araştırmak da ilmî bir zorunluluktur. Selefî düşünce yekpare değildir; siyasetten uzak duranlar da vardır, siyasete girenler de.
2011 sonrası Mısır bu konuda ibretlik bir laboratuvardır. İskenderiye merkezli Selefî Davet’in siyasî uzantısı en-Nûr Partisi, 2011-2012 seçimlerinde mecliste ikinci büyük güç oldu.[5] Başlangıçta Müslüman Kardeşler’le aynı zeminde bulunan parti, zamanla Muhammed Mursî’den uzaklaştı. İç ayrışma sonucunda Emad Abdülgafûr ve arkadaşları el-Vatan Partisi’ni kurdu. 3 Temmuz 2013’te Mursî’nin askerî müdahaleyle uzaklaştırılması sürecinde en-Nûr müdahaleyi desteklerken, el-Vatan meşruiyet ittifakında yer aldı.[6]
Aynı dinî havzadan çıkan iki yapı, aynı hadiseyi tamamen farklı okudu. Bu, “Selefîler Mursî’ye karşıydı” gibi genellemeleri geçersiz kılar. Asıl soru şudur: Aynı dinî zeminden çıkan insanlar neden birbirinden zıt tercihler yaptı?
III. Mısır’ın Asıl Dersi ve Dış Tesir Meselesi
Bir siyasî rakibin hataları, ona karşı yapılan yanlışları doğru hâle getirmez. Mursî’nin veya İhvan’ın kusurları olabilir; fakat bunlar askerî müdahaleyi kendiliğinden meşru kılmaz. En-Nûr’un tercihi sonraki süreçte parti içinde kırılmalara ve siyasî kayıplara yol açtı.[7] Kısa vadeli kazanç, uzun vadeli fikrî kayba dönüşebilir.
Burada kritik bir ayrım vardır: Bir kişiyi emperyal istihbaratların kullanması için o kişinin hain olması, para alması veya emir alması şart değildir. Karakter zaafları, kırgınlıklar, ihtiraslar, öncülük vasfı, hitabet gücü ve geniş kitlelere ulaşabilme kabiliyeti yeterlidir. Niyet ile netice aynı şey değildir. Bir insan samimi, bir cemaat Allah rızası için hizmet ettiğine inanmış olabilir; buna rağmen ortaya çıkan bazı neticeler başka güçlerin hesabına yarayabilir. Bu, ajanlık delili değildir; fakat siyasî feraset bakımından ciddi bir muhasebe konusudur.
“Ben kötü niyetli değilim, öyleyse kimse beni kullanamaz” düşüncesi yeterli değildir. Öncülük vasfı taşıyan insanların etrafında zamanla destek halkaları oluşur. Bu halkalar çoğu zaman samimi insanlardan meydana gelir. Ancak liderin çevresinin kimlerden oluştuğu, hangi bilgileri öne çıkardığı ve hangi tenkitleri ulaştırdığı, bütün bir cemaatin istikametini etkileyebilir. Bu sebeple istişare bir nezaket değil, emniyet mekanizmasıdır. Lider kendisine yalnızca “haklısınız” diyenlerden değil, “burada yanılıyorsunuz” diyebilenlerden de istifade etmelidir. Yankı odası, insanın kendi sesini hakikatin sesi zannetmesine yol açar.
Mısır’daki en-Nûr örneğinde Körfez ülkelerinin, özellikle Suudi Arabistan’ın etkisine dair araştırmalar bulunmaktadır.[8] Ancak buradan “Selefî hareketler emperyalizmin projesidir” sonucunu çıkarmak yanlıştır; el-Vatan’ın Mursî’yi desteklemesi bunun açık delilidir.[9]
IV. Cemaat ile Siyaset Arasındaki Sınır ve Eleştirinin Ahlâkı
Bir cemaat siyasetle ilgilenebilir. Adalet, zulüm, ahlâk, aile, eğitim ve dış politika hakkında söz söylemek Müslümanın hakkıdır. Fakat cemaat bütün varlığını siyasî mücadeleye tahsis ettiğinde asli vazifesini zayıflatır. Gençlerin iman ve ahlâkı, ailelerin korunması, Kur’ân ve Sünnet eğitimi, Gazze ve ümmetin parçalanmışlığı geri plana itilirken gündemin tek bir siyasî şahıs veya parti etrafında dönmesi ciddi bir sapmadır. İktidarlar değişir, partiler değişir; cemaatlerin yetiştirdiği nesiller kalır.
Eleştirinin de ahlâkı vardır. Cumhurbaşkanı, hükümet veya devlet politikaları sert biçimde eleştirilebilir. Fakat bir insanın bütün yaptıklarını kötü, bütün söylediklerini yanlış görmek adalet değildir. Müslümanın imtihanlarından biri, karşısındakinin doğrusunu kabul edebilmektir. Yanlış yaptıysa söyleyelim; doğru yaptığı işi sırf siyasî husumetle inkâr etmeyelim. Kur’ân’ın ölçüsü açıktır: “Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletten saptırmasın.” (Mâide, 5/8)
V. Kendi Doğrularını Mutlaklaştırmak ve Alkışın Tehlikesi
İslâmî hareketler büyük ideallerle yola çıkar. Fakat hareket büyüdükçe kendisi amaç hâline gelebilir. “Bizim hocamız, bizim metodumuz, bizim siyasî tavrımız” derken İslâm ile hareket arasındaki mesafe kapanır. Hiçbir insan masum, hiçbir cemaat hatadan münezzeh, hiçbir siyasî analiz vahiy değildir. Müslümanın vazifesi şahısları değil, hakikati merkeze almaktır.
Alparslan Kuytul’un 2019’da cezaevinden yaptığı bir görüşmede Muhammed Mursî hakkında rahmet dilemesi ve onun dik duruşunu övmesi, onu doğrudan en-Nûr çizgisiyle özdeşleştirmeyi engeller.[10] Mısır tecrübesinin değeri, aynı dinî havzadan çıkanların bile farklı tercihler yapabileceğini göstermesindedir.
Bazı konuşmaların, geçmişte İslâmî yapılara mesafeli veya düşmanca duran çevrelerde büyük bir iştahla dolaşıma sokulması da düşündürücüdür. Bundan “kullanılıyor” hükmü çıkarmak doğru değildir. Fakat siyasî iletişim gerçeği açıktır: Bir insanın sözü, niyetinden bağımsız olarak başka çevreler tarafından kullanılabilir. Müslüman yalnızca “Ben ne söyledim?” diye değil; “Bu söz nasıl kullanılacak, kim istifade edecek, birliğe mi parçalanmaya mı hizmet edecek?” diye de sormalıdır. İşte siyasî feraset budur.
“Düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı Müslümana yakışmaz. Ölçü menfaat değil, adalettir. Bugün bizi alkışlayan çevre yarın inancımızı hedef alabilir. Müslümanın feraseti, kim tarafından alkışlandığına değil, hangi ilkeye hizmet ettiğine bakmalıdır.
VI. Bütün Cemaatlere Çağrı
Bu değerlendirme yalnızca bir şahıs veya cemaate yönelik değildir. Türkiye’deki bütün İslâmî yapılara yönelik bir muhasebe çağrısıdır. Cemaatler siyasetin dışında kalmak zorunda değildir; fakat hiçbir cemaat kendisini bir siyasî partinin yerine koymamalıdır. Asli vazife insan yetiştirmek, iman öğretmek, ahlâk kazandırmak, Kur’ân’ı sevdirmek, Sünneti yaşatmak, aileyi korumak ve mazlumun yanında olmaktır. Siyasî tercih yapılacaksa bile bu tercih cemaatin bütün varlığını kuşatan bir taassuba dönüşmemelidir. Cemaatin en büyük sermayesi siyasî güç değil, yetiştirdiği insandır.
SONUÇ: Mesele Bir Şahıstan Daha Büyüktür
Alparslan Kuytul meselesi üzerinden yapılması gereken, bir şahsı mahkûm etmek veya bir cemaati toptan suçlamak değildir. Asıl mesele, Müslümanların fikir ile hakikati, şahıs ile davayı, siyaset ile dini birbirine karıştırmadan hareket edip edemeyecekleridir.
Bir insan samimi olabilir ve yine de yanılabilir. Bir hoca ilim sahibi olabilir ve siyasî bir konuda isabet etmeyebilir. Bir cemaat yıllarca güzel hizmetler yapabilir ve yine de yanlış bir çizgiye savrulabilir. Mısır tecrübesi de bunu göstermektedir. Hiçbir dinî kimlik, sahibini otomatik olarak siyasî isabet makamına yükseltmez.
Bundan kurtulmanın yolu açıktır: Şahıslardan önce usule, öfkeden önce adalete, taassuptan önce istişareye, siyasî hesaptan önce ümmetin maslahatına dönmek.
Kuytul Hoca’ya ve beraber yürüdüğü kardeşlere çağrımız da bu çerçevededir: Kendinize yöneltilen her tenkidi düşmanlık olarak görmeyin. Samimi nasihatleri yeniden değerlendirin. Kendi düşünce çemberinizin dışına çıkıp tenkitlerde hakikat payı olup olmadığına bakın. Siyasî öfkeyi cemaatin asli vazifesinin önüne geçirmeyin. Sizi alkışlayanların kim olduğuna değil, sözlerinizin hangi neticelere yol açtığına dikkat edin. Unutmayın: İyi niyetli olmak, dışarıdan etkilenmeyeceği; samimi olmak, yönlendirilemeyeceği anlamına gelmez.
Bugün Gazze kan ağlarken, İslâm dünyası parçalanırken, gençler ağır imtihanlardan geçerken ve aile tehdit altındayken enerjimizi birbirimizle siyasî hesaplaşmaya tüketmek büyük bir kayıptır. İhtiyacımız yeni bir kavga değil, yeni bir muhasebedir.
Rabbimizden niyazımız şudur:
رَبَّنَا أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ.
“Rabbimiz! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı bize nasip et; bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan sakınmayı bize nasip et.”
Rabbim bizleri fikirlerimizin değil, hakikatin takipçileri eylesin. Öfkemizin aklımızı, taassubumuzun adaletimizi, şahıslara bağlılığımızın hakikate olan sadakatimizi örtmesine izin vermesin. Müslümanları birbirlerinin düşmanı hâline getiren fitnelerden muhafaza eylesin. Âmin.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
27.08.2026 – OF
Dipnotlar / Kaynaklar
[1] Alparslan Kuytul hakkında geçmiş yıllarda yürütülen soruşturma ve davalar için Anadolu Ajansı’nın ilgili haberleri ve dava kayıtları; ayrıca Kuytul’un kendi savunma ve değerlendirmeleri.
[2] Ahmet Ziya İbrahimoğlu, “Fikir Sarhoşluğu Saptırır mı? – Hayra Teşvik Gerekçesiyle Uydurma Rivayetle Amel Edilebilir mi?”, Aynama Yansıyanlar, 28 Haziran 2026.
[3] Müslim b. el-Haccâc, el-Câmiu’s-Sahîh, Mukaddime. Ayrıca bkz. İbnü’s-Salâh, Ulûmü’l-Hadîs.
[4] Alparslan Kuytul, “Selefilik Nedir? Furkan Vakfı’nın Selefilik Hakkındaki Görüşü Nedir?” Kuytul, kendisini Selefî olarak tanımlamadığını ve Hanefî olduğunu belirtmektedir.
[5] Georges Fahmi, “The Future of Political Salafism in Egypt and Tunisia”, Carnegie Endowment for International Peace, 16 Kasım 2015.
[6] Aynı kaynak. En-Nûr ile el-Vatan arasındaki ayrışma ve iki yapının 2013 yılında Mursî ve askerî müdahale konusunda farklı yollar izlemesi hakkında bkz.
[7] Kristen McTighe, “The Salafi Nour Party in Egypt”, Al Jazeera Centre for Studies, 26 Mart 2014. En-Nûr’un askerî müdahaleyi desteklemesinin ardından yaşadığı siyasî tavizler, iç kırılmalar ve taban kaybı hakkında bkz.
[8] Aynı kaynak. En-Nûr’un tutumunda Körfez’deki destekçilerin, özellikle Suudi Arabistan’ın etkisi ve muhtemel baskısının rol oynadığı ileri sürülmektedir. Bu husus kesinleşmiş bir “dış istihbarat kontrolü” hükmü değil, siyasî ve akademik literatürde tartışılan bir dış tesir meselesidir.
[9] Georges Fahmi, a.g.e. El-Vatan Partisi’nin Mursî’yi destekleyen siyasî çizgide yer aldığına dair değerlendirmeler için bkz.
[10] Alparslan Kuytul’un 21 Haziran 2019 tarihli cezaevi telefon görüşmesinde Muhammed Mursî hakkında yaptığı değerlendirmeler.
ترجمة من التركية إلى العربية:👇
مسألة ألب أرسلان قويطول: تقييم من خلال الجماعة والسياسة والفكر السلفي وتجربة مصر
المقدمة: نقل المسألة من الشخص إلى العقلية
إنّ الأحداث التي جرت في تركيا خلال السنوات الأخيرة حول ألب أرسلان قويطول ومحيطه، أهمّ من أن تُقرأ فقط من خلال الموقف السياسي لشخص أو جماعة. فهذه المسألة تستدعي التفكير في علاقة الجماعات بالسياسة، وكيف يمكن أن تندمج الهوية الدينية مع المعارضة السياسية، وكيف يمكن لحركة أن تنغلق داخل إطارها الفكري، والأهم من ذلك: هل يمكن لغيرة دينية صادقة أن تُنتج – دون وعي – نتائج تخدم حسابات سياسية أخرى.
ليس مقصدنا هنا تحقير قويطول أو الإخوة الذين يسيرون معه، ولا قبول كل تهمة وُجّهت إليه مسبقاً. فمقياس العدل واضح: أن تجد موقف إنسان سياسي خاطئاً شيء، وأن تُكرّر اتهامات ثقيلة لم تثبت قضائياً كأنّها حقيقة شيء آخر. وأمر القرآن صريح: «وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا ۚ اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَىٰ» (المائدة، ٨).
لن نناقش هنا الادعاءات التي لم تثبتها الجهات القضائية.[١] والسؤال الحقيقي ليس «هل كويطول محق أم مخطئ؟» بقدر ما هو: ما الأرضية الفكرية التي تجعل إنساناً أو حركة يصرّان لسنوات على الموقف السياسي نفسه؟ وهذا السؤال ينقلنا من الشخص إلى العقلية، ومن العقلية إلى منهج التفكير، ثم إلى تجارب مشابهة في التاريخ القريب للعالم الإسلامي.
أولاً: سُكْرُ الفكرة: فقدان المحاكمة
تعود إلينا هنا مسألة «سُكْر الفكرة» التي تناولناها سابقاً.[٢] وسُكْر الفكرة هو أن يضعف ارتباط الإنسان بشخص أو فئة أو منهج معين محاكمته الخاصة مع الزمن. فيبدأ الإنسان بقراءة الأحداث من داخل فكرته لا كما هي. يُكبّر الأدلة التي تؤيد فكره ويُصغّر ما يهزّه. فيختلط الفكر بالحقيقة، والشخص بالدعوى، والاختيار السياسي بالحكم الديني.
أعظم أمان للمسلم ليس الارتباط بالأشخاص بل بالمنهج. وعندما تحلّ عبارات مثل «قال شيخي»، و«جماعتنا ترى كذا»، و«من يعارضنا لا يفهم الحقيقة» محلّ الدليل العلمي، يتحول الفكر إلى تعصّب. ولا يزال تحذير الإمام محمد بن سيرين سارياً: «إنّ هذا العلم دين، فانظروا عمّن تأخذون دينكم».[٣]
ثانياً: وصف «سلفي» وتجربة مصر
ألب أرسلان كويطول لا يعدّ نفسه سلفياً، ويصرّح بأنه حنفي.[٤] لذلك فإنّ الحكم القطعي بأنّ «قويطول سلفي» غير مصيب. غير أنّ البحث في تقاطع أفكار الإنسان مع التقاليد الفكرية – بقدر ما يهمّ كيف يعرّف نفسه – جزء من البحث العلمي. والفكر السلفي ليس كتلة واحدة؛ فيه من يبتعد عن السياسة وفيه من يدخلها.
ومصر بعد ٢٠١١ مختبر بالغ العبرة في هذا الباب. فقد أصبح حزب النور – الامتداد السياسي للدعوة السلفية بالإسكندرية – ثاني أكبر قوة في البرلمان في انتخابات ٢٠١١-٢٠١٢.[٥] وكان الحزب في البداية على الأرضية نفسها مع الإخوان المسلمين، ثم ابتعد تدريجياً عن محمد مرسي. وأدّى الانقسام الداخلي إلى تأسيس حزب الوطن على يد عماد عبد الغفور ورفاقه. وفي ٣ يوليو ٢٠١٣، أثناء إبعاد مرسي بالتدخل العسكري، دعم حزب النور التدخل بينما وقف حزب الوطن في تحالف الشرعية.[٦]
خرجت بنيتان من الحوض الديني نفسه، وقرأتا الحدث نفسه قراءة مختلفة تماماً. وهذا يبطل التعميمات من نوع «السلفيون كانوا ضد مرسي». والسؤال الحقيقي: لماذا اختار أناس من أرضية دينية واحدة خيارات متناقضة تماماً؟
ثالثاً: الدرس الحقيقي من مصر ومسألة التأثير الخارجي
أخطاء الخصم السياسي لا تجعل الأخطاء التي تُرتكب ضده صواباً. قد تكون لمرسي أو الإخوان أخطاء، لكنّها لا تُشرّع التدخل العسكري تلقائياً. وقد أدّى اختيار حزب النور لاحقاً إلى انقسامات داخلية وخسائر سياسية.[٧] فالربح القصير الأمد قد يتحول إلى خسارة فكرية طويلة الأمد.
وهنا تمييز حاسم: لا يشترط لاستغلال الاستخبارات الإمبريالية شخصاً أن يكون خائناً أو أن يأخذ مالاً أو أمراً. فضعفه الشخصي، أو ضغائنه، أو طموحه، أو صفته القيادية، أو قوة خطابه، أو قدرته على التأثير في جماهير واسعة، كافية. والنية والنتيجة ليسا شيئاً واحداً. قد يكون الإنسان صادقاً والجماعة مؤمنة أنّها تخدم لوجه الله، ومع ذلك قد تخدم بعض النتائج حسابات قوى أخرى. وهذا ليس دليلاً على العمالة، لكنّه مسألة جدية في الفراسة السياسية.
وفكرة «أنا لست سيئ النية، إذن لا يستطيع أحد أن يستغلني» غير كافية. فحول أصحاب الصفة القيادية تتكون مع الزمن حلقات دعم. وغالباً ما تكون هذه الحلقات من أناس صادقين. لكن من يحيط بالقائد، وما الأفكار التي يحملونها، وما المعلومات التي يبرزونها، وما الانتقادات التي يوصلونها إليه، يؤثر في اتجاه الجماعة كلها. لذلك فالشورى ليست مجاملة بل آلية أمان. وعلى القائد أن يستفيد ممن يقولون له «أنتم على حق» وممن يقولون «هنا تخطئون». فغرفة الصدى تجعل الإنسان يظنّ صوته صوت الحق.
وتوجد أبحاث عن تأثير دول الخليج، وخاصة السعودية، في موقف حزب النور.[٨] لكنّ استخراج نتيجة «الحركات السلفية مشروع إمبريالي» من ذلك خطأ؛ فدعم حزب الوطن لمرسي دليل واضح على خلاف ذلك.[٩]
رابعاً: الحدّ بين الجماعة والسياسة وأخلاق النقد
يجوز للجماعة أن تهتم بالسياسة. فالكلام عن العدل والظلم والأخلاق والأسرة والتعليم والسياسة الخارجية حق للمسلم. لكن عندما تُكرّس الجماعة كل وجودها للنضال السياسي تضعف وظيفتها الأصلية. فإذا تراجعت تربية إيمان الشباب وأخلاقهم، وحماية الأسر، وتعليم القرآن والسنة، وقضايا غزة وتفتت الأمة، وأصبح كل الأجندة يدور حول شخص سياسي أو حزب واحد، فذلك انحراف خطير. فالسلطات تتغير والأحزاب تتغير، أما الأجيال التي تربيها الجماعات فتبقى.
وللنقد أخلاق أيضاً. يجوز نقد الرئيس والحكومة وسياسات الدولة نقداً حاداً. لكن أن ترى كل ما فعله إنسان سيئاً وكل ما قاله خاطئاً ليس عدلاً. ومن امتحانات المسلم أن يستطيع قبول صواب خصمه. إن أخطأ قلنا له، وإن أصاب في أمر فلا ننكره لمجرد الخصومة السياسية. ومقياس القرآن واضح: «وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا».
خامساً: تعظيم صواب الذات وخطر التصفيق
تنطلق الحركات الإسلامية بمُثُل عظيمة. لكن مع نمو الحركة قد تصبح هي نفسها غاية. فبينما يقال «شيخنا» و«منهجنا» و«موقفنا السياسي» تضيق المسافة بين الإسلام والحركة. ولا أحد معصوم، ولا جماعة منزهة عن الخطأ، ولا تحليل سياسي وحي. وواجب المسلم أن يجعل الحقيقة مركزاً لا الأشخاص.
وقد منع ثناء ألب أرسلان قويطول على محمد مرسي في اتصال هاتفي من السجن عام ٢٠١٩، ووصفه بالوقوف الصلب، من مطابقته مباشرة بخط حزب النور.[١٠] وقيمة تجربة مصر أنّها تُظهر أنّ من يخرجون من الحوض الديني نفسه قد يختارون خيارات مختلفة.
كما أنّ تداول بعض كلماته بحماس كبير في أوساط كانت بعيدة أو معادية للهياكل الإسلامية أمر يدعو إلى التفكير. وليس من الصواب استخراج حكم «يُستغل» من ذلك. لكنّ حقيقة التواصل السياسي واضحة: قد تُستخدم كلمة الإنسان -مستقلة عن نيته- من قبل أوساط أخرى. وعلى المسلم ألا يسأل فقط «ماذا قلت؟» بل أيضاً: «كيف ستُستخدم هذه الكلمة؟ ومن سيستفيد منها؟ وهل ستخدم وحدة المسلمين أم تفتتهم؟». وهذه هي الفراسة السياسية.
ومبدأ «عدو عدوي صديقي» لا يليق بالمسلم. فالمقياس ليس المصلحة بل العدل. والوسط الذي يصفق لنا اليوم قد يستهدف عقيدتنا غداً. وفراسة المسلم تنظر إلى أي مبدأ تخدمه لا إلى من يصفق له.
سادساً: دعوة إلى كل الجماعات
هذا التقييم ليس موجهاً إلى شخص أو جماعة فقط، بل دعوة إلى محاسبة كل الهياكل الإسلامية في تركيا. ليس واجباً على الجماعات أن تبقى خارج السياسة، لكن لا يجوز لأي جماعة أن تضع نفسها مكان حزب سياسي. فالوظيفة الأصلية تربية الإنسان، وتعليم الإيمان، واكتساب الأخلاق، وتحبيب القرآن، وإحياء السنة، وحماية الأسرة، والوقوف مع المظلوم. وإن كان لا بد من اختيار سياسي فلا ينبغي أن يتحول إلى تعصب يحيط بكل وجود الجماعة. وأكبر رأس مال للجماعة ليس القوة السياسية بل الإنسان الذي تربّيه.
الخاتمة: المسألة أكبر من شخص
ما ينبغي فعله من خلال مسألة ألب أرسلان كويطول ليس إدانة شخص أو اتهام جماعة جملة. فالمسألة الحقيقية هي: هل يستطيع المسلمون أن يتحركوا دون أن يخلطوا بين الفكر والحقيقة، والشخص والدعوى، والسياسة والدين؟
قد يكون الإنسان صادقاً ويخطئ مع ذلك. وقد يكون الشيخ عالماً ويخطئ في مسألة سياسية. وقد تقوم الجماعة بخدمات جميلة لسنوات ثم تنحرف إلى خط سياسي خاطئ. وتجربة مصر تُظهر ذلك. ولا ترفع أي هوية دينية صاحبها تلقائياً إلى مقام الإصابة السياسية.
وطريق الخلاص واضح: العودة إلى المنهج قبل الأشخاص، وإلى العدل قبل الغضب، وإلى الشورى قبل التعصب، وإلى مصلحة الأمة قبل الحساب السياسي.
ودعوتنا إلى الأستاذ كويطول والإخوة الذين يسيرون معه في هذا الإطار: لا تروا كل نقد يُوجّه إليكم عداوة. وأعيدوا تقييم النصائح الصادقة. واخرجوا من دائرة فكركم وانظروا هل في انتقادات الآخرين نصيب من الحق. ولا تقدّموا الغضب السياسي على الوظيفة الأصلية للجماعة. وانظروا إلى النتائج التي تؤدي إليها كلماتكم لا إلى من يصفق لكم. وتذكروا: أن تكون حسن النية لا يعني أنّك لن تتأثر من الخارج، وأن تكون صادقاً لا يعني أنّك لن تُوجَّه.
واليوم بينما تنزف غزة دماً، ويتفتت العالم الإسلامي، ويمتحن الشباب امتحانات ثقيلة في الإيمان والأخلاق، وتتعرّض الأسرة لتهديدات جدية، فإنّ استهلاك طاقتنا في تصفية الحسابات السياسية فيما بيننا خسارة كبيرة. وما نحتاجه ليس قتالاً جديداً بل محاسبة جديدة.
ونسأل ربنا:
رَبَّنَا أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ.
اللهم اجعلنا أتباعاً للحقيقة لا لأفكارنا. ولا تسمح لغضبنا أن يغطي عقلنا، ولا لتعصبنا أن يغطي عدلنا، ولا لارتباطنا بالأشخاص أن يغطي إخلاصنا للحقيقة. واحفظ المسلمين من الفتن التي تجعل بعضهم أعداء بعض. آمين.
أعدّه: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
٢٧ آب / أغسطس ٢٠٢٦ – أوف
الحواشي / المصادر
[١] عن التحقيقات والدعاوى التي جرت حول ألب أرسلان كويطول في السنوات الماضية، انظر أخبار وكالة الأناضول والسجلات القضائية ذات الصلة، وكذلك دفاعات كويطول وتقييماته.
[٢] أحمد ضياء إبراهيم أوغلو، «هل يضلّ سُكْر الفكرة؟ – هل يجوز العمل بالرواية الموضوعة بحجة الحث على الخير؟»، ما ينعكس في المرآة، ٢٨ حزيران / يونيو ٢٠٢٦.
[٣] مسلم بن الحجاج، الجامع الصحيح، المقدمة. وانظر أيضاً ابن الصلاح، علوم الحديث.
[٤] ألب أرسلان كويطول، «ما السلفية؟ وما رأي مؤسسة الفرقان في السلفية؟». ويصرّح كويطول بأنّه لا يعدّ نفسه سلفياً وأنّه حنفي.
[٥] جورج فهمي، «مستقبل السلفية السياسية في مصر وتونس»، مؤسسة كارنيغي للسلام الدولي، ١٦ تشرين الثاني / نوفمبر ٢٠١٥.
[٦] المصدر نفسه. عن الانقسام بين حزب النور وحزب الوطن واختيارهما طريقين مختلفين في شأن مرسي والتدخل العسكري عام ٢٠١٣.
[٧] كريستن ماكتيغي، «حزب النور السلفي في مصر»، مركز الجزيرة للدراسات، ٢٦ آذار / مارس ٢٠١٤. عن التنازلات السياسية والانقسامات الداخلية وفقدان القاعدة بعد دعم حزب النور للتدخل العسكري.
[٨] المصدر نفسه. يُشار إلى دور داعمي الخليج، وخاصة السعودية، وتأثيرهم المحتمل في موقف حزب النور. وهذا ليس حكماً مثبتاً بـ«سيطرة استخباراتية خارجية»، بل مسألة تأثير خارجي تُناقش في الأدبيات السياسية والأكاديمية.
[٩] جورج فهمي، المصدر السابق. عن تقييمات تشير إلى أنّ حزب الوطن وقف في الخط السياسي الداعم لمرسي.
[١٠] تقييمات ألب أرسلان كويطول عن محمد مرسي في الاتصال الهاتفي من السجن بتاريخ ٢١ حزيران / يونيو ٢٠١٩.