Kur’ân Ve Sünnet’in Mücmel Hazineleri: Batılılar Açıyor, Biz Neden Geç Kalıyoruz?

Âyet-i Kerîme ve Hadîs-i Şerîflerdeki Mücmel Tespit ve Hakikatleri Çağdaş İlimlerle Buluşturmak

Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye, insanlığa yalnızca inanç, ibadet ve ahlâk esaslarını bildiren kaynaklar değildir. Bunlar aynı zamanda insanı kâinat üzerinde düşünmeye, yaratılışın sırlarını araştırmaya, Allah’ın âyetlerini okumaya ve varlık âleminin hakikatlerini keşfetmeye sevk eden ilâhî rehberlerdir.

Kur’ân’ın, “Onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz”[1] buyurması, insanın hem dış dünyada hem kendi varlığında ilâhî hakikatlerin izlerini araştırmasına dikkat çekmektedir.

Ancak burada kavramları yerli yerine koymak gerekir. Mücmel, usûl-i fıkıhta, açıklama yapılmadıkça murad edilen mânanın tam olarak anlaşılamadığı lafızdır. Hanefî usûl âlimleri mücmeli, kapalılık bakımından hafî, müşkil ve müteşâbih kavramlarıyla birlikte ele almışlardır.[2] Dolayısıyla Kur’ân ve Sünnet’teki her kevnî ifade teknik anlamda “mücmel” değildir. Bununla beraber vahyin, kâinat ve insanla ilgili bazı hakikatleri tafsilâtına girmeden, çağlar boyunca üzerinde düşünülecek şekilde özlü biçimde ifade ettiği de açıktır.

İşte asıl mesele burada başlamaktadır:

Kur’ân ve Sünnet’teki bu mücmel ve icmâlî beyanları, çağımızın ilmî terakkisiyle kim buluşturacaktır?

İslâmî ilimler ve ilahiyat fakülteleri bu vazifeyi niçin yeterince üstlenememektedir? Kendi kaynaklarımızdaki hakikatleri araştırmak yerine, Batılı araştırmacıların keşiflerinden sonra “Bu zaten Kur’ân’da vardı” demekle yetinmemiz ilmî bir zaaf değil midir?

Daha da önemlisi, bir nas mevcut ilmî bilgilerle hemen açıklanamıyorsa onu inkâr etmek, mecazlaştırmak veya tarihi bir söyleme indirgemek yerine, “Henüz anlayamadığımız bir tarafı olabilir mi?” diye araştırmak daha ilmî bir tavır değil midir?

Mücmelin Sırrı: Kur’ân ve Hadîsin Kapalı Hakikatleri Çağdaş İlme Nasıl Hizmet Eder?

Kur’ân’ın temel maksadı bir fizik, kimya veya astronomi kitabı olmak değildir. Kur’ân insanı hidayete ulaştırmak için gönderilmiştir. Bununla beraber hidayet kitabının insanı kâinata bakmaya, yaratılışı düşünmeye ve Allah’ın kudretini gösteren âyetleri okumaya sevk etmesi, onun kevnî gerçekliklere temas etmesini de beraberinde getirir.

Bu sebeple Kur’ân’daki kevnî beyanları birer “modern bilim kitabı formülü” gibi okumak ne kadar yanlışsa, bunları çağdaş ilimle hiçbir ilişkisi olmayan sıradan ifadeler saymak da o kadar eksik bir yaklaşımdır.

Doğru yöntem şudur:

Nas önce kendi dili, siyakı, nüzul şartları, tefsir geleneği ve usûl kaideleri içinde anlaşılmalı; daha sonra çağdaş bilimlerin ortaya koyduğu kesin ve yerleşik bilgilerle mukayese edilmelidir.

İlmi teori değişebilir; fakat sağlam gözlem ve deneylerle ortaya konmuş vakıalar ayrıca değerlendirilmelidir. Bu sebeple bir âyetin veya hadisin mânasını, sırf bugünkü bir teoriye uydurmak için zorlamak ilmî değildir. Fakat mevcut ilmi bilgiyle açıklanamayan bir nassı da hemen “uydurma” veya “hurafe” saymak aynı derecede ilmî değildir.

Asıl ihtiyaç, vahiy ilimleri ile kâinat ilimlerini aynı araştırma masasında buluşturabilecek yeni bir ilim anlayışıdır.

Bunun çarpıcı bir örneği denizlerle ilgili âyetlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ ۝ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ

“İki denizi salıverdi; birbirine kavuşuyorlar. Aralarında bir berzah vardır; birbirlerinin sınırını aşmazlar.”[3]

Furkân sûresinde ise iki farklı su kütlesi şöyle tanımlanır:

هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَحْجُورًا

“Biri tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri tuzlu ve acıdır. Allah ikisinin arasına bir berzah ve aşılmaz bir engel koymuştur.”[4]

Klasik müfessirler bu âyetleri farklı şekillerde açıklamışlardır. Bazıları tatlı su ile tuzlu su arasındaki kara parçasına, bazıları ise iki su kütlesinin özelliklerini korumasına imkân veren ilâhî nizama dikkat çekmiştir. Nitekim İbn Âşûr, su kütlelerinin yoğunluk ve bileşim farklılıklarının bir “berzah” meydana getirebildiğine işaret eder.[5]

Modern akışkanlar hareketi bilimi (hidrodinamik) ve deniz bilimi (oşinografi) ise farklı sıcaklık, tuzluluk ve yoğunluğa sahip su kütlelerinin karşılaşma bölgelerinde belirgin geçiş zonları ve su cepheleri oluşabildiğini göstermiştir.
Bu sebeple âyetlerdeki “berzah” kavramıyla modern deniz biliminin ortaya koyduğu fizikî gerçeklik arasında dikkate değer bir irtibat kurulabilir. Fakat bunu “iki deniz birbirine hiç karışmaz” şeklinde mutlaklaştırmak doğru değildir; su kütleleri zamanla karışabilir, ancak fizikî özelliklerindeki farklılıklar geçiş bölgelerinde belirgin sınırlar oluşturabilir.[6]

Buradaki asıl ibret, bir fotoğraf veya popüler bir anlatıdan çok daha derindir:

Kur’ân’ın kısa ve veciz bir ifadeyle dikkat çektiği bir kevnî olgunun ayrıntılarını asırlar sonra gelişen bilimler açıklayabilmektedir.

İşte “mücmelin sırrı” denilebilecek hususlardan biri budur.

“Denizin Altında Ateş, Ateşin Altında Deniz”: Bir Hadis ve İlmî İhtiyat

Bu konuda sıkça zikredilen bir başka rivayet Ebû Dâvûd’un Sünen’inde yer almaktadır:

فَإِنَّ تَحْتَ الْبَحْرِ نَارًا، وَتَحْتَ النَّارِ بَحْرًا

“Şüphesiz denizin altında ateş, ateşin altında da deniz vardır.”[7]

Bu rivayetin dikkat çekici tarafı kadar, hadis usûlü bakımından taşıdığı durum da önemlidir. Rivayet Ebû Dâvûd’da yer almakla birlikte senedi hakkında hadis âlimleri arasında zayıflık ve ıztırab değerlendirmeleri bulunmaktadır. Bazı muhaddisler hadisi zayıf kabul etmiş, bazıları ise farklı değerlendirmelerde bulunmuştur.[8]

Dolayısıyla ilmî bir makalede bu rivayeti “kesin sahih bir mucize haberi” diye takdim etmek doğru değildir.

Fakat rivayetin lafzı, modern jeoloji ve okyanus bilimleri açısından dikkat çekici bir araştırma konusu oluşturabilir. Günümüzde okyanus tabanlarında sıcak su ve mineral yüklü akışkanlardan oluşan (hidrotermal) bacalar, denizaltı volkanik faaliyetleri ve yüksek sıcaklıklı jeolojik süreçlerin bulunduğu bilinmektedir. Binlerce metre suyun altında dahi yerkabuğunun jeolojik faaliyetleri devam etmektedir.

Buradan hareketle yapılabilecek ilmî çıkarım şudur:

Zayıf bir hadisin modern ilimle benzeşen bir yönünün bulunması, hadisin sıhhatini tek başına ispat etmez; fakat rivayetin anlam alanını araştırmaya değer kılabilir.

İşte ilmî ciddiyet burada ortaya çıkar.

Ne hadisi peşinen reddetmek ne de ilmi bir benzerliği hadisin sıhhatine kesin delil saymak…

İkisi arasında usûle dayalı, ölçülü ve araştırmacı bir yol takip etmek gerekir.

Kaptan Kusto Meselesi: Asıl İbret Nerede?

İki denizin birbirine karışmamasıyla ilgili olarak Fransız deniz araştırmacısı Jacques-Yves Cousteau’nun, halk arasında “Kaptan Kusto” adıyla bilinen meşhur araştırmacının, bu hadise karşısında Kur’ân’a hayran kaldığı ve daha sonra Müslüman olduğu şeklinde anlatımlar uzun yıllardır anlatılır.

Fakat bu ihtida hikâyesini doğrulayacak sağlam ve birincil nitelikte bir belge ortaya konulmuş değildir. Bu sebeple ilmî bir yazıda Kusto’nun Müslüman olduğunu kesin bir bilgi gibi sunmak doğru olmaz.[9]

Ancak bundan dolayı asıl mesele de kaybolmamalıdır.

Kusto’nun şahsî inancından bağımsız olarak, modern deniz biliminin su kütleleri arasındaki sıcaklık, tuzluluk ve yoğunluk farklılıklarını ortaya koyması, Kur’ân’ın “berzah” kavramı etrafında yeniden düşünmeye imkân vermektedir.

Buradaki ibret, “Kusto Müslüman oldu” iddiası değil; modern bilimin ortaya çıkardığı gerçeklerin, daha önce vahyin özlü biçimde dikkat çektiği bazı kevnî olguların anlaşılmasına hizmet edebilmesidir.

Şartlanmamış Batılı İlim Adamlarından Alınacak İbret

Tarih boyunca Batı dünyasında Kur’ân’ı ve İslâmî kaynakları önyargısız biçimde incelemeye çalışan araştırmacılar bulunmuştur. Maurice Bucaille bunların en meşhur örneklerinden biridir.

Fakat burada da ölçüyü kaybetmemek gerekir. Bir bilim adamının Kur’ân’daki bir ifadeyle modern bilim arasında benzerlik görmesi, o bilim adamının bütün yorumlarının veya Kur’ân’ın her âyetine ilişkin çıkarımlarının doğru olduğu anlamına gelmez.

Bizim almamız gereken ibret daha başkadır:

Bir insan Kur’ân’a inanmadan kâinatı araştırıyor; ulaştığı bazı gerçekler Kur’ân’ın dikkat çektiği hakikatlerle örtüşüyorsa, Müslüman ilim adamı bundan niçin daha önce haberdar olmasın?

Hatta daha ileri bir soru sorulmalıdır:

Kur’ân’ın işaret ettiği araştırma alanlarını niçin biz kendimiz araştırmıyoruz?

İşte asıl mahcubiyet burada başlamaktadır.

Batılı araştırmacı kâinatı araştırıyor, keşfediyor, ölçüyor, deney yapıyor; sonra ortaya çıkan gerçekler Kur’ân’daki bazı beyanların daha iyi anlaşılmasına imkân sağlıyor.

Biz ise bazen keşfin ardından yetişip:

Bakınız, bu zaten Kur’ân’da vardı!

demekle yetiniyoruz.

Oysa Müslüman ilim adamının görevi yalnızca başkasının keşfini Kur’ân’la ilişkilendirmek değil; Kur’ân’ın açtığı tefekkür ufkundan hareketle yeni sorular sormak ve yeni araştırmalar başlatmaktır.

Abdülmecid Zindânî Gibi Âlimler Neden Bizde Yetişmiyor?

Merhum Abdülmecid ez-Zindânî, Kur’ân ve Sünnet’teki ilmî işaretlerin araştırılması konusunda müstakil bir çalışma alanı oluşturma gayretiyle tanınan isimlerden biridir. 1980’li yıllarda “Kur’ân ve Sünnet’te İlmi İşaretler” üzerine uluslararası çalışmaların teşkilatlanmasına öncülük etmiş, farklı bilim dallarından araştırmacıları bu mesele etrafında buluşturmaya çalışmıştır.[10] 2024 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.[11]

Zindânî’nin metodunda tenkit edilecek yönler bulunabilir; nitekim bazı Batılı bilim adamları kendilerinden yapılan bazı alıntıların bağlamından koparıldığını ileri sürmüşlerdir. Bu tenkitler görmezden gelinmemelidir.[12]

Fakat bir metodun bazı uygulamalarındaki hatalar, sorduğu temel sorunun yanlış olduğu anlamına gelmez.

Asıl soru hâlâ önümüzdedir:

Kur’ân ve Sünnet ile modern bilimler arasında sistematik bir araştırma köprüsü niçin kurulamıyor?

Neden Türkiye’de güçlü Arapça, tefsir, hadis ve usûl bilgisine sahip; aynı zamanda fizik, biyoloji, tıp, jeoloji, astronomi veya oşinografi bilen ilim adamlarımız çok az?

Neden bir ilahiyatçı bir jeologla, bir hadisçi bir biyologla, bir müfessir bir fizikçiyle aynı araştırma masasının etrafında çalışmıyor?

Meseleyi sadece “akademisyenlerimiz inkârcı” diyerek açıklamak da yeterli değildir. Çünkü problemin içinde eğitim sistemi, uzmanlaşmanın aşırı parçalanması, disiplinlerarası araştırma eksikliği, akademik teşviklerin niteliği ve ilmî cesaret problemi de bulunmaktadır.

Bununla birlikte, vahyin hakikatleri karşısında peşin bir inkâr tavrına sürüklenmek de kabul edilebilir değildir.

Bir ilahiyatçının bilmediği bir fizik gerçeği sebebiyle âyeti reddetmesi ne kadar yanlışsa, bir fizikçinin bilmediği tefsir usûlü sebebiyle âyet hakkında hüküm vermesi de aynı derecede yanlıştır.

Çözüm, iki tarafın birbirine üstünlük taslaması değil, birlikte çalışmasıdır.

İlahiyat Fakülteleri Bu Boşluğu Nasıl Doldurabilir?

Bugün İslâmî ilimler alanında ihtiyaç duyulan şey, sadece yeni dersler koymak değil, yeni bir araştırma zihniyeti oluşturmaktır.

İlahiyat fakültelerinde;

  • tefsir, hadis ve usûl-i fıkıh ile modern bilimlerin birlikte ele alındığı disiplinlerarası araştırma merkezleri kurulmalı;
  • ilahiyatçılar temel düzeyde bilim tarihi ve bilim felsefesi öğrenmeli;
  • fen bilimleri, tıp, jeoloji, astronomi ve deniz bilimleri uzmanlarıyla ortak projeler hazırlanmalı;
  • İlmi mucize” iddiaları popüler sloganlarla değil, hakemli araştırma ve sağlam kaynaklarla ortaya konulmalı;
  • zayıf hadisler sahihmiş gibi sunulmamalı; fakat zayıf olduğu için araştırmaya konu edilmesi de peşinen reddedilmemeli;
  • herhangi bir ilmi teori âyete zorla giydirilmemeli;
  • aynı şekilde mevcut ilmi bilgiye uymuyor diye bir nas aceleyle inkâr edilmemeli;
  • klasik tefsir mirası ile çağdaş bilimler arasında gerçek bir müzakere zemini oluşturulmalıdır.

Bunun için belki de İlahiyat fakültelerinin en büyük ihtiyacı, “ben her şeyi bilirim” iddiasından vazgeçmiş, farklı ilim dallarının ehline müracaat etmeyi bilen âlim tipidir.

Kur’ân’ın emri açıktır:

فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

“Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.”[13]

Bu âyet yalnızca dinî meselelerde değil, bilgi ahlâkının temelinde de bize önemli bir ölçü vermektedir.

SONUÇ: Başkalarının Keşfini Bekleyen Değil, Keşfe Öncülük Eden Bir İlim Anlayışı

Kur’ân ve Sünnet’in mücmel ve icmâlî beyanlarını çağdaş ilimlerle buluşturmak, Kur’ân’ı zorla modern ilme uydurmak değildir.

Aynı şekilde ilmi keşiflerden hareketle her âyete mucize etiketi yapıştırmak da değildir.

Asıl hedef, vahyin rehberliği ile aklın ve tecrübenin araştırma gücünü aynı hakikat arayışında buluşturmaktır.

Müslümanların bugün yapması gereken, Batı dünyasının keşiflerini küçümsemek de değildir; onları hayranlıkla takip edip sonradan Kur’ân’a tatbik etmek de değildir.

Asıl hedef şudur:

Kur’ân’ın açtığı tefekkür ufkuyla kâinatı yeniden okumak.

Denizin derinliklerine, insan embriyosuna, göklerin yapısına, canlıların yaratılışına, yeryüzünün oluşumuna ve insanın kendi nefsine bakarken yalnızca “Burada ne oluyor?” diye değil;

Bu hakikatin arkasındaki ilâhî nizam nedir?

diye de sormak.

İşte ilahiyat fakültelerinin önünde duran büyük vazife budur.

Eğer bunu gerçekleştirebilirsek, Kur’ân ve Sünnet’in mücmel hazinelerini başkalarının açmasını bekleyen bir ümmet olmaktan çıkar; kendi kaynaklarının işaret ettiği hakikatleri araştıran, keşfeden ve insanlığın ilmî terakkisine sunan bir ilim medeniyetinin yeniden inşasına katkıda bulunabiliriz.

Çünkü mesele yalnızca geçmişte Kur’ân’ın söylediğini bugün bilimin doğrulaması değildir.

Daha büyük mesele şudur:

Kur’ân’ın gösterdiği ufukta, yarının ilmini bugün araştırmaya başlayabilecek miyiz?

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
16.08.2026 – OF

Dipnotlar:
[1] Kur’ân-ı Kerîm, Fussılet 41/53.
[2] Ferhat Koca, “Mücmel”, TDV İslâm Ansiklopedisi, XXXI, 451-453; ayrıca Ebû’l-Usr el-Pezdevî, Kenzü’l-Vusûl ilâ Ma‘rifeti’l-Usûl, I; Şemsüleimme es-Serahsî, Usûl, I, 168-169. TDV’nin güncel maddesinde mücmel, açıklama yapılmadıkça kastedilen mânanın anlaşılamadığı lafız olarak tarif edilmekte ve Pezdevî ile Serahsî’nin ilgili tariflerine atıf yapılmaktadır. (TDV İslâm Ansiklopedisi⁠)
[3] Kur’ân-ı Kerîm, er-Rahmân 55/19-20.
[4] Kur’ân-ı Kerîm, el-Furkân 25/53. Ayrıca bk. en-Neml 27/61.
[5] Muhammed et-Tâhir İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, XXVII, ilgili âyetlerin tefsiri. Klasik tefsirlerde “berzah” kavramının farklı açıklamaları bulunduğu ve bunların bazı çağdaş fizikî yorumlarla ilişkilendirilebildiği görülmektedir. (Islam-QA⁠)
[6] Modern oşinografide farklı sıcaklık, tuzluluk ve yoğunluğa sahip su kütleleri arasında geçiş bölgeleri ve yoğunluk farklarından doğan sınırlar incelenmektedir. Bununla birlikte “iki deniz hiçbir şekilde birbirine karışmaz” şeklindeki popüler ifade bilimsel bakımdan mutlaklaştırılmamalıdır. Bu hususta bk. Md. Khalilur Rahman, “Physical Significance of the Barrier Between Two Seas and The Darkness in Deep Sea Mentioned in the Holy Quran”, QURANICA: International Journal of Quranic Research, X/1 (2018). (JICE⁠)
[7] Ebû Dâvûd, Sünen, “Cihâd”, 9, hadis no. 2489. Rivayetin lafzı: “فإن تحت البحر ناراً، وتحت النار بحراً”. (dorar.net⁠)
[8] Rivayet hakkında hadis âlimleri arasında farklı değerlendirmeler vardır. Bazı muhaddisler isnadını zayıf veya muztarib kabul etmiş, İbn Hacer ise farklı bir değerlendirmede bulunmuştur. Bu sebeple rivayetin sıhhati konusunda ihtiyatlı davranmak gerekir. (dorar.net⁠)
[9] Jacques-Yves Cousteau’nun Kur’ân’daki “iki deniz” âyetlerinden etkilenerek Müslüman olduğuna dair yaygın anlatının güvenilir birincil belgesi bulunmamaktadır. Bu sebeple söz konusu ihtida hikâyesi makalede kesin tarihî bilgi olarak kullanılmamıştır. (WikiIslam⁠)
[10] Abdülmecid ez-Zindânî’nin “Kur’ân ve Sünnet’te Bilimsel İşaretler” alanındaki çalışmaları ve bu alanda kurumsal faaliyetler başlatması hakkında bk. Abdülmecid ez-Zindânî hakkında biyografik kaynaklar. (الجزيرة نت⁠)
[11] Abdülmecid ez-Zindânî 22 Nisan 2024 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. (الجزيرة نت⁠)
[12] Zindânî öncülüğündeki bazı ilmî toplantılara katılan Batılı araştırmacılardan bazılarının, daha sonra kendilerine ait sözlerin bağlamından koparıldığını ileri sürdükleri bilinmektedir. Bu eleştiriler, ilmî mucize çalışmalarında kaynak ve alıntı disiplininin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. (Vikipedi⁠)
[13] Kur’ân-ı Kerîm, en-Nahl 16/43; el-Enbiyâ 21/7.
İlham alınan önceki çalışma:
Ahmet Ziya İbrahimoğlu, “Su ile Ateş Bir Arada Bulunabilir mi..?”, Aynamaya Yansıyanlar, 10.10.2020.

ترجمة من التركية إلى العربية: 👇

خَزَائِنُ الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ الْمُجْمَلَةُ: يَكْشِفُهَا الْغَرْبُ، فَلِمَاذَا نَتَأَخَّرُ نَحْنُ؟

جَمْعُ التَّقْرِيرَاتِ وَالْحَقَائِقِ الْمُجْمَلَةِ فِي الْآيَاتِ الْكَرِيمَةِ وَالْأَحَادِيثِ الشَّرِيفَةِ مَعَ الْعُلُومِ الْمُعَاصِرَةِ

إنَّ القرآنَ الكريمَ والسنَّةَ النبويَّةَ المطهَّرةَ ليسا مصدرينِ يقتصر دورُهما على بيانِ أصولِ الإيمانِ والعباداتِ والأخلاقِ فحسب، بل هما كذلك هدايةٌ إلهيَّةٌ تدعو الإنسانَ إلى التفكُّر في الكون، والنظر في أسرار الخلق، وقراءة آيات الله في الآفاق والأنفس، والسعي إلى اكتشاف سنن الوجود وحقائقه.

قال الله تعالى:

سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ[1].

غير أنَّ من الضروري هنا أن نضع المصطلحات في مواضعها الصحيحة. فـ المُجْمَل في اصطلاح أصول الفقه هو اللفظ الذي لا يتبيّن المراد منه على وجه التمام إلا ببيانٍ يوضّحه. وقد تناول علماء الأصول الحنفية المجمل في سياق درجات الخفاء في الألفاظ، مع الخفي والمشكل والمتشابه.[2]

ومن ثمَّ فليس كلُّ تعبير كوني في القرآن والسنة يُسمَّى مجملًا بالمعنى الاصطلاحي الدقيق. غير أنَّ من الواضح أيضًا أن الوحي قد عبَّر عن بعض الحقائق المتصلة بالكون والإنسان بعبارات موجزة جامعة، تركت كثيرًا من تفاصيلها لتتجلّى للإنسان مع اتساع معارفه وتقدّم علومه.

وهنا تبدأ القضية الحقيقية:

مَن الذي سيصل هذه البيانات المجملة والإشارات الكونية في القرآن والسنة بترقّي العلوم المعاصرة؟

ولماذا لا تضطلع كليات العلوم الإسلامية والدراسات الإلهية بهذه المهمة بالقدر الكافي؟ ولماذا نكتفي أحيانًا، بعد أن يكتشف الباحثون الغربيون حقيقةً ما، بالقول: «لقد ورد هذا في القرآن من قبل»؟

أليس في ذلك قصورٌ علميّ ينبغي تجاوزه؟

بل إنَّ السؤال الأعمق هو: إذا واجهنا نصًّا لم نستطع أن نفهمه في ضوء معارفنا الراهنة، أفليس الأجدر بنا أن نقول: «لعلَّ للنص وجهًا من الحقيقة لم نكتشفه بعد»، بدل أن نسارع إلى إنكاره، أو حمله على المجاز قسرًا، أو اختزاله في إطار تاريخي ضيق؟

إنَّ هذا المقال يسعى إلى تناول هذه الأسئلة في ضوء أصول العلم والتفسير، وإلى بيان أن وصل الحقائق المجملة والإشارات الكونية في الوحي بالعلوم المعاصرة ليس ترفًا فكريًّا، بل هو مجال واسع من مجالات البحث والتأمل.

سِرُّ الْمُجْمَلِ: كَيْفَ تَخْدِمُ الْحَقَائِقُ الْمُجْمَلَةُ فِي الْقُرْآنِ وَالْحَدِيثِ الْعِلْمَ الْمُعَاصِرَ؟

إنَّ القرآن الكريم ليس كتابَ فيزياء أو كيمياء أو فلك بالمعنى الاصطلاحي؛ وإنما هو كتاب هداية. ومع ذلك فإنَّ دعوته الإنسان إلى النظر في الكون، والتفكر في الخلق، واكتشاف آيات الله في الآفاق والأنفس، تقتضي أن يتصل خطابه بالحقائق الكونية اتصالًا وثيقًا.

ومن هنا فإنَّ قراءة الآيات الكونية في القرآن على أنها معادلات علمية جاهزة من كتب الفيزياء الحديثة خطأٌ، كما أن اعتبارها مجرد عبارات لا صلة لها بالبحث العلمي خطأٌ آخر.

والمنهج الصحيح هو أن نفهم النص أولًا في ضوء لغته وسياقه، وأسباب نزوله، وتفسير العلماء له، وقواعد أصول الفقه، ثم نقارنه بما توصّل إليه العلم الحديث من حقائق ثابتة ومستقرة.

فالنظرية العلمية قد تتغير وتتطور، أما الوقائع التي ثبتت بالملاحظة والتجربة المتكررة فتحتاج إلى معالجة مختلفة. ولذلك ليس من المنهج العلمي أن نُلزم آيةً بتفسيرٍ لا تحتمله لمجرد توافقها مع نظرية علمية معاصرة قابلة للتغيير.

كما أنه ليس من المنهج العلمي كذلك أن نرفض نصًّا لمجرد أننا لم نستطع، في ضوء علوم عصرنا، أن ندرك وجهه أو نفهم دلالته.

والحاجة الحقيقية اليوم هي إلى منهج علمي جديد يجمع علوم الوحي بعلوم الكون، ويضعهما في إطار بحثي متكامل.

ومن الأمثلة اللافتة في هذا الباب الآيات التي تتحدث عن البحار.

قال الله تعالى:

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ ۝ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ[3].

وقال سبحانه في سورة الفرقان:

وَهُوَ الَّذِي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَحْجُورًا[4].

وقد فسَّر المفسرون هذه الآيات بوجوه متعددة؛ فمنهم من حمل البرزخ على الحاجز الأرضي بين المياه العذبة والمالحة، ومنهم من أشار إلى بقاء خصائص كل نوع من المياه رغم التقائه بالآخر.

وقد أشار ابن عاشور إلى ما يتعلق باختلاف خصائص المياه من حيث الكثافة ونحوها، وإلى إمكان فهم البرزخ في ضوء هذه الفروق.[5]

أما علم المحيطات الحديث، فقد بيّن أن الكتل المائية المختلفة في درجة حرارتها وملوحتها وكثافتها يمكن أن تتقابل وتتشكّل بينها مناطق انتقال وحدود مائية واضحة نسبيًّا. ولذلك يمكن إقامة صلة علمية جديرة بالتأمل بين مفهوم «البرزخ» في الآيات وبين بعض الظواهر الفيزيائية التي يكشفها علم المحيطات.

لكن لا يصح أن نحوّل هذا إلى دعوى مطلقة مفادها أن البحرين لا يمتزجان أبدًا؛ فإن المياه تتداخل وتختلط بمرور الزمن، وإنما قد تحافظ الكتل المائية في مناطق الالتقاء على فروق في خصائصها الفيزيائية، فتظهر بينها مناطق انتقال وحدود مميزة.[6]

والعبرة هنا أعمق من صورة عابرة أو رواية شعبية:

فإنَّ القرآن قد عبَّر بعبارة موجزة عن ظاهرة كونية، ثم جاءت العلوم بعد قرون لتكشف كثيرًا من تفاصيلها وآلياتها.

وهنا يظهر جانب من سرِّ الإيجاز والإجمال في البيان القرآني.

«تَحْتَ الْبَحْرِ نَارٌ، وَتَحْتَ النَّارِ بَحْرٌ»: حَدِيثٌ وَمَنْهَجُ احْتِيَاطٍ عِلْمِيٍّ

ومن الروايات التي يُستشهد بها في هذا الباب ما رواه أبو داود في سننه:

فَإِنَّ تَحْتَ الْبَحْرِ نَارًا، وَتَحْتَ النَّارِ بَحْرًا.[7]

وهذه الرواية جديرة بالاهتمام من جهة مضمونها، كما أنَّ وضعها الحديثي جدير بالاهتمام من جهة أخرى.

فقد أوردها أبو داود في سننه، غير أنَّ في إسنادها كلامًا عند أهل الحديث، وقد ذهب بعضهم إلى تضعيفها أو اضطرابها، بينما وُجدت لبعض المحدثين فيها تقييمات أخرى.[8]

ومن ثمَّ فإنَّ المنهج العلمي لا يسمح بأن نقدّمها على أنها حديث صحيح قطعي الثبوت ومعجزة علمية ثابتة.

ولكن هذا لا يمنع من أن يكون مضمونها مجالًا للبحث والمقارنة في ضوء ما كشفه علم الجيولوجيا وعلوم المحيطات الحديثة.

فقد أثبتت الدراسات الحديثة وجود فوهات حرارية مائية في قاع المحيطات، ونشاطات بركانية تحت سطح البحر، وعمليات جيولوجية تجري في أعماق كبيرة تحت سطح الماء. كما ثبت أن النشاط الجيولوجي في قاع البحار لا يتوقف، وأن مناطق واسعة من قاع المحيطات ترتبط بحركة الصفائح الأرضية والنشاط البركاني.

ومن هنا يمكن أن يكون الاستنتاج العلمي المنضبط هو:

إنَّ توافق مضمون حديث ضعيف مع حقيقة علمية حديثة لا يثبت وحده صحة الحديث، لكنه قد يجعل مضمون الرواية جديرًا بالبحث والدراسة.

وهنا يظهر الفرق بين المنهج العلمي المتزن وبين المبالغة.

فلا ينبغي أن نرفض الحديث لمجرد أن دلالته لم تتضح لنا، ولا أن نجعل مجرد التوافق مع حقيقة علمية دليلًا قاطعًا على صحته.

بل ينبغي أن نسلك بين الأمرين سبيل التحقيق الحديثي، والبحث العلمي، والتأمل المتزن.

قِصَّةُ الْقَائِدِ كُوسْتُو: أَيْنَ تَكْمُنُ الْعِبْرَةُ الْحَقِيقِيَّةُ؟

يرتبط موضوع التقاء البحرين في بعض الكتابات المعاصرة بقصة شائعة عن الباحث الفرنسي في علوم البحار جاك إيف كوستو (Jacques-Yves Cousteau)، المعروف في العالم العربي باسم «كابتن كوستو»، حيث يُقال إنه تأثر بآيات القرآن المتعلقة بالبحرين، ثم أسلم بعد ذلك.

غير أن هذه القصة لا تستند إلى وثيقة أولية موثوقة تثبت إسلامه على النحو الذي ترويه بعض المصادر الشعبية. ولذلك لا يصح في كتابة علمية أن نعرض قصة إسلام كوستو على أنها حقيقة تاريخية قطعية.[9]

لكن هذا لا ينبغي أن يحجب القضية الأصلية.

فبصرف النظر عن عقيدة كوستو الشخصية، فإن ما كشفته علوم البحار الحديثة من فروق في درجة الحرارة والملوحة والكثافة بين الكتل المائية، وما ينشأ عن ذلك من مناطق انتقال وحدود مائية، يتيح لنا إعادة النظر في مفهوم «البرزخ» الوارد في القرآن في ضوء المعرفة الحديثة.

والعبرة هنا ليست في القول: «إن كوستو أسلم»، وإنما في حقيقة أعمق:

إنَّ العلوم الحديثة قد كشفت من الظواهر الكونية ما يمكن أن يعين على فهم أبعاد من الإشارات الموجزة التي وردت في الوحي.

عِبْرَةُ الْعُلَمَاءِ الْغَرْبِيِّينَ الَّذِينَ تَجَرَّدُوا مِنَ الْأَحْكَامِ الْمُسْبَقَةِ

شهد التاريخ الغربي عددًا من الباحثين الذين سعوا إلى دراسة القرآن والإسلام بعيدًا عن بعض الأحكام المسبقة. ومن أشهر الأسماء التي تُذكر في هذا السياق الطبيب الفرنسي موريس بوكاي (Maurice Bucaille).

غير أنَّ الإنصاف يقتضي كذلك ألا نبالغ في هذا الباب. فمجرد أن يرى عالمٌ ما توافقًا بين حقيقة علمية معاصرة وبين آية من القرآن لا يعني أن جميع استنتاجاته المتعلقة بالقرآن صحيحة، ولا أن كل تفسيراته للآيات يجب قبولها.

إنَّ العبرة التي ينبغي أن نستخلصها أعمق من ذلك.

إنسان لا يؤمن بالقرآن يبحث في الكون، ثم يصل إلى بعض الحقائق التي يمكن أن تتوافق مع إشارات وردت في القرآن؛ فلماذا لا يكون الباحث المسلم هو المبادر إلى هذا البحث قبل غيره؟

بل السؤال الأهم:

لماذا لا نبحث نحن بأنفسنا في المجالات التي فتح القرآن أبواب التأمل فيها؟

وهنا تبدأ المشكلة الحقيقية.

فالباحث الغربي يدرس، ويقيس، ويجرب، ويكتشف، ثم تأتي النتائج لتساعد في فهم بعض الآيات القرآنية.

أما نحن، ففي بعض الأحيان لا نتحرك إلا بعد ظهور الاكتشاف، فنقول:

«انظروا! لقد كان هذا موجودًا في القرآن!»

ونكتفي بذلك.

والحال أن مهمة العالم المسلم ليست مجرد ربط اكتشافات الآخرين بالقرآن بعد وقوعها، وإنما أن ينطلق من الآفاق التي فتحها القرآن للتفكر، فيطرح أسئلة جديدة، ويبدأ أبحاثًا جديدة، ويشارك في صناعة المعرفة.

لِمَاذَا لَا يَظْهَرُ فِي عَالَمِنَا عُلَمَاءُ مِنْ أَمْثَالِ عَبْدِ الْمَجِيدِ الزَّنْدَانِيِّ؟

كان المرحوم عبد المجيد الزنداني من أبرز من سعوا إلى إنشاء مجال مستقل للبحث في الإشارات العلمية في القرآن والسنة، وعمل منذ عقود على تنظيم لقاءات علمية تجمع بين العلماء الشرعيين والمتخصصين في العلوم الحديثة.[10] وقد توفي في إسطنبول سنة 2024م.[11]

ولا يعني ذلك أن كل ما نُسب إلى منهجه أو إلى بعض أعماله قد سلم من النقد. فقد اعترض بعض الباحثين الغربيين الذين شاركوا في بعض اللقاءات على طريقة نقل بعض أقوالهم أو استعمالها خارج سياقها.[12]

وهذه الانتقادات ينبغي ألا تُهمل؛ لأنها تؤكد أهمية الدقة في النقل والتوثيق.

لكن وجود أخطاء في بعض التطبيقات لا يعني أن السؤال الأساسي نفسه خاطئ.

فالسؤال ما زال قائمًا:

لماذا لا نقيم جسرًا علميًّا مؤسسيًّا بين القرآن والسنة من جهة، والعلوم الحديثة من جهة أخرى؟

ولماذا لا نجد في عالمنا الإسلامي علماء يجمعون بين التمكن من العربية والتفسير والحديث وأصول الفقه، وبين المعرفة بالفيزياء أو الأحياء أو الطب أو الجيولوجيا أو الفلك أو علوم البحار؟

ولماذا لا يجلس عالم التفسير مع الجيولوجي؟ ولماذا لا يتباحث المحدث مع عالم الأحياء؟ ولماذا لا يعمل المتخصص في علوم القرآن مع الفيزيائي على مشروع بحثي مشترك؟

إنَّ اختزال المشكلة في القول بأن «علماءنا الأكاديميين منكِرون» لا يكفي لتفسير الواقع؛ فالمشكلة تتصل كذلك بطبيعة نظم التعليم، وشدة التخصص، وضعف البحث البيني، وآليات التمويل والتحفيز الأكاديمي، وقلة الجرأة العلمية على خوض المجالات المشتركة.

ومع ذلك، فإنَّ اتخاذ موقف إنكاري مسبق تجاه حقائق الوحي ليس أمرًا مقبولًا.

فكما أنَّ من الخطأ أن يرفض عالم في الشريعة حقيقة فيزيائية لأنه لا يعرف تفاصيلها، فمن الخطأ أيضًا أن يحكم عالم فيزياء على دلالة آية قرآنية دون معرفة اللغة والتفسير وأصول الاستدلال.

والحل ليس في أن يتفوق أحد المجالين على الآخر، وإنما في أن يتعاونا في طلب الحقيقة.

كَيْفَ تَسْتَطِيعُ كُلِّيَّاتُ الدِّرَاسَاتِ الْإِسْلَامِيَّةِ أَنْ تَمْلَأَ هَذَا الْفَرَاغَ؟

إنَّ الحاجة اليوم في مجال الدراسات الإسلامية ليست مجرد إضافة بعض المقررات الجديدة، بل الحاجة إلى بناء عقلية بحثية جديدة.

وينبغي أن تعمل كليات الدراسات الإسلامية على:

  • إنشاء مراكز بحثية بينية تجمع علوم التفسير والحديث وأصول الفقه بالعلوم الطبيعية الحديثة.
  • تمكين المتخصصين في العلوم الشرعية من أساسيات تاريخ العلوم وفلسفة العلم.
  • إقامة مشاريع مشتركة مع المتخصصين في الفيزياء والكيمياء والطب والجيولوجيا والفلك وعلوم البحار.
  • عدم عرض دعاوى «الإعجاز العلمي» في صورة شعارات شعبية، بل إخضاعها للتحقيق العلمي والمصادر المحكمة.
  • عدم تقديم الأحاديث الضعيفة على أنها صحيحة، مع عدم رفضها من حيث المبدأ لمجرد ضعفها إذا كانت جديرة بالبحث من جهة المتن والدلالة.
  • عدم تحميل الآيات ما لا تحتمله اللغة والسياق من أجل موافقة نظرية علمية قابلة للتغير.
  • وعدم المسارعة في المقابل إلى إنكار النصوص لمجرد أن معارفنا الحالية لم تكشف لنا وجه دلالتها.
  • إقامة أرضية حقيقية للحوار العلمي بين التراث التفسيري والعلوم المعاصرة.

ولعل من أعظم ما تحتاج إليه كليات الدراسات الإسلامية اليوم أن تتخلص من صورة العالم الذي يظن أنه يستطيع أن يعرف كل شيء، وأن تتبنى صورة العالم الذي يعرف حدود معرفته، ويعرف متى يسأل أهل الاختصاص.

قال الله تعالى:

فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ.[13]

وهذه الآية، وإن وردت في سياق معين، فإنها تحمل كذلك أصلًا عظيمًا من أصول أخلاق المعرفة: أن الاعتراف بعدم العلم ليس نقصًا، وإنما النقص أن يتكلم الإنسان فيما لا يعلم.

خَاتِمَةٌ: لَا نَنْتَظِرُ اكْتِشَافَاتِ الْآخَرِينَ، بَلْ نُسَاهِمُ فِي صِنَاعَةِ الْعِلْمِ

إنَّ وصل البيانات المجملة والإشارات الكونية في القرآن والسنة بالعلوم المعاصرة لا يعني إخضاع القرآن للعلم الحديث قسرًا.

كما لا يعني أن نضع على كل آية عنوان «إعجاز علمي» بمجرد وجود تشابه عابر بينها وبين نظرية أو اكتشاف حديث.

إنَّ الهدف الحقيقي هو الجمع بين هداية الوحي وقوة العقل والتجربة في مسار واحد لطلب الحقيقة.

وليس المطلوب من المسلمين أن ينظروا إلى اكتشافات الغرب باستخفاف، ولا أن يكتفوا بمتابعتها بإعجاب ثم يبحثوا بعد ذلك عن آية أو حديث يربطونه بها.

إنما المطلوب هو:

أن نعيد قراءة الكون في ضوء الآفاق التي فتحها القرآن.

أن ننظر إلى أعماق البحار، وإلى خلق الإنسان، وإلى السماء، وإلى نشأة الأرض، وإلى عالم الأحياء، وإلى الإنسان نفسه، لا بسؤال:

«ماذا يحدث هنا؟»

فحسب، وإنما نسأل أيضًا:

«ما النظام الإلهي الذي يقف وراء هذه الحقيقة؟»

وهنا تكمن المهمة الكبرى التي تنتظر كليات الدراسات الإسلامية وعلماء الأمة.

فإذا استطعنا أن نحقق ذلك، فلن نبقى أمة تنتظر الآخرين كي يكشفوا كنوزًا في مصادرنا، ثم نكتفي بالإشارة إليها بعد اكتشافها.

بل يمكن أن نسهم في بناء نهضة علمية حضارية جديدة، تنطلق من مصادرنا، وتحترم المنهج العلمي، وتشارك الإنسانية في صناعة المعرفة.

فالقضية ليست فقط أن يكتشف العلم اليوم ما أشار إليه القرآن بالأمس.

بل القضية الأهم هي:

هل نستطيع أن نبدأ اليوم في البحث عن علم الغد في الآفاق التي فتحها القرآن؟

إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
16.08.2026 – أُوف

الهوامش والمراجع
[1] القرآن الكريم، فصلت، 41/53.
[2] فرحات كوجا، «مُجمل»، دائرة المعارف الإسلامية التركية، جـ31، صـ451-453؛ وانظر كذلك: أبو العُسر البزدوي، كنز الوصول إلى معرفة الأصول؛ وشمس الأئمة السرخسي، أصول السرخسي، جـ1، صـ168-169.
[3] القرآن الكريم، الرحمن، 55/19-20.
[4] القرآن الكريم، الفرقان، 25/53؛ وانظر كذلك: النمل، 27/61.
[5] محمد الطاهر بن عاشور، التحرير والتنوير، جـ27، تفسير الآيات المتعلقة بالبحرين والبرزخ. وقد تناول المفسرون مفهوم البرزخ بوجوه متعددة، ويمكن مقارنة بعض هذه الدلالات بما كشفه العلم الحديث من الفروق الفيزيائية بين الكتل المائية.
[6]
 انظر: Md. Khalilur Rahman, “Physical Significance of the Barrier Between Two Seas and The Darkness in Deep Sea Mentioned in the Holy Quran”, QURANICA: International Journal of Quranic Research, Vol. X, No. 1 (2018). ويؤكد البحث أهمية التمييز بين وجود حدود ومناطق انتقال بين الكتل المائية وبين القول بعدم اختلاطها مطلقًا.
[7] أبو داود، السنن، كتاب الجهاد، باب في الغزو في البحر، حديث رقم 2489. ولفظ الرواية: «فَإِنَّ تَحْتَ الْبَحْرِ نَارًا، وَتَحْتَ النَّارِ بَحْرًا».
[8] اختلف أهل الحديث في تقويم هذه الرواية، فضعفها بعضهم وتكلم في اضطراب إسنادها، بينما نُقلت عن بعض المحدثين تقييمات أخرى لها. ولذلك ينبغي التعامل معها باحتياط وعدم الجزم بصحتها لمجرد توافق بعض معانيها مع المكتشفات العلمية الحديثة.
[9] اشتهرت قصة إسلام جاك إيف كوستو بعد اطلاعه على آيات القرآن المتعلقة بالبحرين، غير أن هذه القصة لا تستند إلى وثيقة أولية موثوقة تثبت إسلامه على النحو الشائع في بعض الكتابات.
[10] انظر الدراسات والسير المتعلقة بالشيخ عبد المجيد الزنداني وجهوده في مجال «الإشارات العلمية في القرآن والسنة»، وما قام به من تنظيم لقاءات علمية جمعت علماء الشريعة والمتخصصين في العلوم الطبيعية والطبية.
[11] توفي عبد المجيد الزنداني في إسطنبول في 22 أبريل 2024م.
[12] صدرت انتقادات من بعض العلماء والباحثين الغربيين الذين شاركوا في بعض المؤتمرات المتعلقة بالإعجاز العلمي، مفادها أن بعض تصريحاتهم استُعملت خارج سياقاتها. وتكشف هذه الانتقادات أهمية الالتزام الصارم بالتوثيق، ونقل كلام الباحثين في سياقه الكامل.
[13] القرآن الكريم، النحل، 16/43؛ والأنبياء، 21/7.
النص المله
أحمد ضياء إبراهيم أوغلو، «هل يمكن أن يجتمع الماء والنار في مكان واحد؟»، Aynamaya Yansıyanlar، 10/10/2020مً