Fıtratın Rahmeti: Transizyon ve Detransizyon Sürecine Kur’ân ve Sünnet Zaviyesinden Bir Bakış
﷽
Mukaddime
Hamd, insanı yokluktan varlık sahnesine çıkaran; onu beden, ruh, akıl ve vicdan bütünlüğü içinde ahsen-i takvîm üzere yaratan; kullarını fıtratla şereflendirip vahiy ile hidayete erdiren Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ya mahsustur.
Salât ve selâm; insanı yalnızca hükümlerle değil, rahmetle de inşa eden, yaralı gönülleri incitmeden hakikate davet eden, en müşkül meselelerde dahi hikmet ve şefkatten ayrılmayan Hazret-i Muhammed Mustafa’ya (sallallahu aleyhi ve sellem), âline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden yürüyen bütün müminlerin üzerine olsun.
İnsanlık tarihi boyunca hiçbir çağ, yaşadığımız asır kadar insanın kendi varlığını yeniden tarif etmeye teşebbüs etmemiştir. Bugün yalnızca düşünceler, kültürler ve medeniyetler değil; insanın bedeni, kimliği, ailesi ve hatta yaratılışının mânâsı dahi yeniden yorumlanmak istenmektedir. Modern dünyanın “özgürleşme” söylemi altında ortaya koyduğu birçok yaklaşım, zamanla insanın kendisini yaratılışından bağımsız bir varlık olarak görmesine zemin hazırlamıştır.
Bu dönüşümün en dikkat çekici tezahürlerinden biri de son yıllarda giderek daha fazla tartışılan transizyon (cinsiyet geçiş süreci) ve buna bağlı olarak gündeme gelen detransizyon (geçiş sürecinden vazgeçerek fıtratına dönme arayışı) olgusudur.
Bu mesele, ilk bakışta yalnızca tıbbı ilgilendiriyor gibi görünse de hakikatte psikolojiyi, hukuku, aileyi, eğitimi, sosyolojiyi, ahlâkı, dini ve insanın varlık telakkisini birlikte ilgilendiren çok katmanlı bir meseledir. Böylesine derin bir konunun sloganlarla, ideolojik kamplaşmalarla veya hamasî söylemlerle sağlıklı biçimde anlaşılması mümkün değildir.
Ne yazık ki günümüzde tartışmaların önemli bir kısmı iki uç arasında sıkışmaktadır:
Bir tarafta; insanın yaşadığı ruhî sancıları bütünüyle görmezden gelen, onu yalnızca yaptığı tercihler üzerinden değerlendiren sert ve dışlayıcı bir dil,
Diğer tarafta ise; yaşanan her hissi mutlak hakikat kabul ederek insan bedenini geri dönüşü son derece güç müdahalelere açık hâle getiren ölçüsüz bir yaklaşım bulunmaktadır.
Kur’ân ve Sünnet’in gösterdiği yol ise bu iki uçtan da farklıdır:
İslâm, ne insanın yaşadığı ıstırabı inkâr eder ne de ıstırabın her çözümünü doğru kabul eder.
Ne günahı meşrulaştırır ne de günahkârı rahmetten mahrum sayar.
Ne hükmü ihmal eder ne de merhameti terk eder.
Hak ile rahmeti, adalet ile şefkati, emir ile hikmeti aynı potada buluşturan yegâne medeniyet tasavvuru İslâm’dır. İşte bu çalışmanın temel gayesi de tam olarak budur.
Bu eser, herhangi bir insanı mahkûm etmek, incitmek veya ötekileştirmek maksadıyla kaleme alınmamıştır. Bilakis, transizyon ve detransizyon süreçlerini yaşayan insanların karşı karşıya bulunduğu bedenî, ruhî, psikolojik ve içtimaî meseleleri Kur’ân ve Sünnet’in rehberliğinde yeniden değerlendirmek; fıtratın korunmasının niçin ilâhî bir rahmet olduğunu ortaya koymak ve bu süreçlerden geçen insanlara İslâm’ın şefkatli davetini ulaştırmaya mütevazı bir katkı sunabilmek maksadıyla hazırlanmıştır.
Bu satırların kaleme alınmasına vesile olan hadise ise, Prof. Dr. Zeki Bayraktar ile Alman asıllı İsviçreli detransizyoner Chris Brönimann arasında gerçekleştirilen uzun mülâkat olmuştur. https://youtube.com/watch?v=7GYpm-eJfe8&si=7KK3kK0BsVPk898R
Bu mülâkatta dile getirilen hayat tecrübeleri, meselenin yalnızca teorik tartışmalarla anlaşılamayacağını; her istatistiğin arkasında gerçek bir insan hikâyesi, gerçek bir acı ve çoğu zaman sessizce taşınan bir pişmanlık bulunduğunu bir kez daha göstermiştir.
Ancak bu eser, tek bir kişinin tecrübesini merkeze alan bir değerlendirme değildir. Aksine Kur’ân-ı Kerîm’in ortaya koyduğu insan tasavvurunu, Resûl-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) irşad metodunu, klasik İslâm ilim geleneğinin fıtrat anlayışını ve günümüzde bu alanda yürütülen ilmî tartışmaları birlikte değerlendirme gayretinin mahsulüdür.
Şunu özellikle ifade etmek gerekir ki, bu çalışmada zikredilen her değerlendirme, insan onurunu muhafaza etme esasına dayanmaktadır. Çünkü Kur’ân’ın nazarında hiçbir insan, işlediği hata ile özdeş değildir. Her insan, Allah’ın mükerrem kıldığı bir kuldur. Günah reddedilir; fakat günahkâr horlanmaz. Yanlış tashih edilir; fakat insan değersizleştirilmez. Zira İslâm’ın hedefi insanı kaybetmek değil, onu yeniden hakikatle buluşturmaktır.
Bugün belki de her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şey; sloganların gürültüsü değil, hikmetin sükûnetidir. Öfkenin dili değil, rahmetin dili… İdeolojik kamplaşmalar değil, hakikatin izinde yürüyen ilmî bir muhasebe…
Çünkü insan, yaratılışından uzaklaştıkça huzura değil, daha büyük bir yalnızlığa sürüklenmektedir. Fıtrat ise, Rabbimizin kullarına lütfettiği en büyük rahmetlerden biridir. Bu rahmeti muhafaza etmek de yalnızca bir dinî hüküm değil; aynı zamanda insanın kendisine, bedenine, ruhuna, ailesine ve istikbaline karşı taşıdığı en büyük mesuliyetlerden biridir.
Allah Teâlâ’dan niyazımız; bu çalışmayı hakikatin anlaşılmasına, yaralı gönüllerin incitilmeden hak ile buluşmasına ve fıtratın yeniden keşfedilmesine mütevazı bir vesile kılmasıdır.
وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ
“Muvaffakiyetim ancak Allah’ın yardımıyladır.” (Hûd, 11/88)
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
08.07.2026 – OF
I. BÖLÜM
Fıtrat, Ahsen-i Takvîm ve İmtihanın Hikmeti
“Allah’ın Yaratışında Değişme Yoktur.”
Kur’ân-ı Kerîm’in insana bakışı, modern çağın insan tasavvurundan köklü biçimde ayrılır. Günümüz düşüncesinde insan, çoğu zaman kendi kendisini tanımlayan, varlığının sınırlarını dilediği gibi belirleyen ve bedenini mutlak surette tasarruf edebileceği bir mülk gibi gören özerk bir varlık olarak takdim edilmektedir. Kur’ân ise insanı, kendi kendisinin sahibi değil; Rabbi tarafından yaratılmış, şereflendirilmiş ve birtakım emanetlerle mükellef kılınmış bir kul olarak tarif eder.
Bu sebeple İslâm’ın insana dair bütün hükümleri, insanın ne olmak istediği üzerine değil; Allah’ın onu hangi hikmet üzere yarattığı üzerine bina edilmiştir.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Öyleyse sen yüzünü hanîf olarak dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı sarıl. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmez.”[1]
Bu âyet-i kerime, İslâm’ın insan anlayışının adeta anahtarı mesabesindedir. Burada geçen fıtrat, yalnızca biyolojik yaratılışı ifade eden dar bir kavram değildir. Klasik müfessirler fıtratı; insanın hakikati kabul etmeye elverişli yaratılışı, erkek ve kadın olarak yaratılmış olması, vicdanı, aklı ve Rabbini tanımaya müsait tabiatı şeklinde açıklamışlardır. Başka bir ifadeyle fıtrat; insanın bedenini, ruhunu, kalbini ve ahlâkını içine alan ilâhî yaratılış nizamının adıdır. Bu sebeple fıtrat, insanın keyfine göre yeniden inşa edeceği bir proje değil; muhafaza etmekle mükellef olduğu ilâhî bir emanettir.
Kur’ân-ı Kerîm, başka bir âyet-i kerimede insanın “ahsen-i takvîm” üzere yaratıldığını haber vermektedir.[2] Bu ifade, yalnızca bedenî güzelliği anlatmaz.
Ahsen-i takvîm;
Bedenin yaratılışındaki mükemmel dengeyi,
Ruhun istidadını,
Aklın muhakeme kabiliyetini,
Vicdanın hakikate yönelişini,
Erkek ve kadın olarak yaratılışın hikmetini,
İnsanın yeryüzündeki hilâfet vazifesini birlikte ifade eden son derece kapsamlı bir kavramdır.
İnsan, yaratılış itibarıyla eksik değildir. Eksik olan, çoğu zaman insanın kendi fıtratını okuyamamasıdır. Ancak burada önemli bir incelik bulunmaktadır. Fıtrat üzere yaratılmış olmak, insanın hayatı boyunca hiçbir zaman farklı arzularla, yanlış temayüllerle veya çeşitli ruhî bunalımlarla karşılaşmayacağı anlamına gelmez.
Bilakis dünya, imtihan yurdudur. İnsan; öfkeyle, şehvetle, kibirle, hırsla, hasetle, ümitsizlikle, yalnızlıkla ve korkuyla imtihan edilir. Bazen de kendi benliğini algılayışıyla ilgili derin iç çatışmalar yaşayabilir. İmtihanın varlığı, fıtratın bozulduğunu değil; insanın iradesini kullanacağı bir hayat sahnesinde bulunduğunu gösterir.
Nitekim Hz. Yusuf’un (aleyhisselâm) diliyle Kur’ân şöyle buyurmaktadır:
“Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, Rabbimin merhamet ettiği müstesna, daima kötülüğü emreder.”[3]
Bu ilâhî beyan, insanın iç dünyasında zaman zaman fıtratıyla çatışan arzuların doğabileceğini açıkça göstermektedir. Fakat dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kur’ân, arzunun varlığını günah saymaz. Günah olan, arzunun hakikat yerine geçirilmesi ve insanın onun peşinden sürüklenmesidir. İslâm’ın insan terbiyesi de tam burada başlar. Çünkü kulluk, arzusuz olmak değil; arzuyu Allah’ın razı olduğu istikamette terbiye edebilmektir.
Bu sebeple herhangi bir insanın yaşadığı psikolojik, duygusal veya cinsiyet algısıyla ilgili iç çatışmalar, onun insanlık haysiyetini ortadan kaldırmaz. Her insan, Allah’ın yarattığı ve hürmete lâyık bir kuldur. Bununla birlikte, hissedilen her duygu veya her yönelimin mutlak hakikat olarak kabul edilmesi ve hayatın bunun üzerine yeniden inşa edilmesi de İslâm’ın insan tasavvuruyla bağdaşmaz.
Modern kültürün en dikkat çekici yanılgılarından biri de tam burada ortaya çıkmaktadır. Çağımızda insanın hissettikleri ile hakikat arasında neredeyse tam bir özdeşlik kurulmaktadır. “O hâlde öyleyse odur.”, “Nasıl hissediyorsa odur.”, “İç sesi ne diyorsa hakikat odur.” şeklindeki yaklaşım, insanın aklını, vicdanını, vahyi ve yaratılışını ikinci plana itmektedir.
Hâlbuki insan, hislerinden ibaret değildir. İnsan; aklıyla, vicdanıyla, ruhuyla, iradesiyle ve hepsinden önemlisi, Rabbinin hitabına muhatap olduğu için insandır. Bu sebeple İslâm, insanın hislerini inkâr etmez; fakat onları vahyin rehberliğinde anlamlandırır.
Burada tıbbın kadim bir prensibini de hatırlamak gerekir. Asırlar boyunca hekimliğin temel esaslarından biri kabul edilen “Önce zarar verme” (Primum non nocere) ilkesi,[4] geri dönüşü son derece güç müdahaleler söz konusu olduğunda çok daha büyük bir ehemmiyet kazanmaktadır. İnsan bedenine yapılacak her müdahale, yalnızca bugünkü arzular veya bugünkü psikolojik hâl dikkate alınarak değil; uzun vadeli bedenî, ruhî ve içtimaî neticeleri birlikte değerlendirilerek ele alınmalıdır. İhtiyat, çoğu zaman gecikmek değil; telâfisi mümkün olmayan zararları önleyebilmektir.
İslâm’ın fıtratı muhafaza eden hükümleri de esasen bu hikmete dayanmaktadır. Zira Rabbimizin koyduğu hudutlar, insanın hürriyetini daraltmak için değil; onu kendi nefsi, hevası ve geçici arzuları karşısında korumak için vazedilmiştir.
Bu itibarla transizyon ve detransizyon meselesi, yalnızca beden üzerinde yapılan birtakım tıbbî işlemlerden ibaret değildir. Mesele; insanın yaratılışını, emanet anlayışını, beden ile ruh arasındaki irtibatı, nefis terbiyesini, ailenin yerini, eğitimin rolünü, tıbbın vazifesini, ahlâkın sınırlarını ve nihayet insanın Rabbiyle olan münasebetini birlikte değerlendirmeyi zaruri kılan çok katmanlı bir meseledir. İşte bu sebeple, konunun sağlıklı biçimde anlaşılabilmesi için önce fıtratın ne olduğunu doğru kavramak gerekir. Çünkü fıtrat doğru anlaşılmadan, ona yönelen müdahalelerin mahiyeti de tam olarak anlaşılamaz.
II. BÖLÜM
İlâhî Hudutların Hikmeti: Libas, Ziynet ve Teşebbüh Fıtratı Muhafaza Eden Tedbirler
Kur’ân and Sünnet’in vazettiği hükümler, yalnızca haram ve helâl sınırlarını belirleyen hukukî kaidelerden ibaret değildir. Her ilâhî hükmün arkasında insanı koruyan bir hikmet, aileyi ayakta tutan bir maslahat ve toplumu ifsattan muhafaza eden bir gaye bulunmaktadır. İslâm’ın erkek ve kadına mahsus olarak belirlediği libas (giyim), ziynet (süslenme) ve hâl u tavır ölçüleri de bu hikmetler cümlesindendir.
İlk bakışta bunlar şekle dair hükümler gibi görülebilir. Hâlbuki şekil ile şahsiyet, görünüş ile benlik, beden dili ile ruh dünyası arasında inkâr edilemeyecek bir münasebet vardır. İnsan, yalnızca iç dünyasını dışına yansıtmaz; dış dünyasında sürekli tekrar ettiği davranışlar da zamanla iç dünyasını şekillendirir. Bu sebeple İslâm, insanın yalnızca kalbini değil; kalbini etkileyen yolları da muhafaza altına almıştır.
Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere benzemeye çalışmasını şiddetle men etmiş; bu teşebbühü (karşı cinse benzemeye çalışma) fıtratı örseleyen bir davranış olarak değerlendirmiştir.[5] Bu nebevî ikazın maksadı, hiçbir kimseyi tahkir etmek değildir. Bilakis insanı, zamanla kimlik karmaşasına sürükleyebilecek davranış kalıplarına karşı daha başlangıçta muhafaza etmektir.
İslâm hukukunda önemli bir usûl kaidesi vardır: Sedd-i zerâi. Yani kötülüğe, bozulmaya veya daha büyük zararlara götüren yolların daha başlangıçta kapatılması. Bu kaide, yalnızca bu meselede değil; faizden aile hukukuna, ticaretten ahlâka kadar pek çok sahada tatbik edilen köklü bir hukuk prensibidir. Çünkü büyük kırılmalar çoğu zaman bir anda meydana gelmez. Onlar, küçük görülen alışkanlıkların zamanla karaktere dönüşmesiyle ortaya çıkar.
İnsanın kendisini algılayış biçimi de bundan müstesna değildir. Libas, konuşma üslûbu, beden dili, sürekli tekrar edilen davranış kalıpları, sosyal çevre, dijital dünyanın telkinleri ve takip edilen rol modeller zamanla insanın benlik algısını etkileyen unsurlar hâline gelebilir. Bugün psikoloji ve davranış bilimleri de insan davranışlarının yalnızca iç dünyadan dışarıya doğru akmadığını; dışarıdan içeriye doğru da güçlü tesirler meydana getirdiğini kabul etmektedir. Bu hakikat, Kur’ân ve Sünnet’in asırlar önce ortaya koyduğu terbiyenin hikmetini daha iyi anlamamıza yardımcı olmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken mühim bir incelik vardır. İslâm’ın koyduğu sınırlar, insanın değerini belirleyen ölçüler değildir. Bir insanın belirli bir günah işlemesi veya birtakım yanlış yönelimlerle mücadele etmesi, onun Allah katındaki bütün değerini ortadan kaldırmaz. Mümin, insanı işlediği günahla tanımlamaz; ancak aynı zamanda günahı da fazilet gibi takdim edemez. Hakikati gizleyerek merhamet gösterilmiş olmaz; merhameti terk ederek de hakikat temsil edilmiş olmaz. Kur’ân ve Sünnet’in yolu, bu iki aşırılığın ortasında hikmetli bir denge kurmaktadır.
İşte libas (elbise) ve ziynet hükümleri de bu dengenin parçalarından biridir. Onlar yalnızca “nasıl giyinileceğini” değil; insanın kendi yaratılışıyla barışık yaşamasını öğreten bir eğitim sisteminin parçalarıdır. Her medeniyet, insanı önce sembolleriyle eğitir. Üniformalar, akademik cüppeler, hâkim kürsüsündeki cübbe, askerî üniforma ve nikâh yüzüğü bunun içindir. Çünkü semboller, aidiyet inşa eder. Aidiyet ise zamanla kimliği besler. İslâm da insanın erkek veya kadın olarak yaratılışını yalnız biyolojik bir vakıa olarak değil; ilâhî bir emanet ve kimlik olarak değerlendirmiştir. Bu sebeple erkek ve kadına ait bazı sembollerin muhafazası, yalnızca örfî bir tercih değil; fıtratın muhafazasına yönelik tedbirlerden biridir.
Ne var ki modern kültür, sembollerin dönüştürücü gücünü çok iyi keşfetmiştir. Reklâm, sinema, moda, dijital platformlar, sosyal medya ve popüler kültür; bütün bunlar yalnızca tüketim alışkanlıklarını değil, kimlik algısını da yeniden inşa eden güçlü araçlar hâline gelmiştir. Özellikle çocukluk ve ergenlik çağında bulunan gençler, henüz şahsiyetleri tam teşekkül etmeden yoğun sembolik yönlendirmelere mâruz kalabilmektedir.
Bu sebeple ailelerin, eğitimcilerin, din görevlilerinin ve ruh sağlığı alanında çalışan uzmanların vazifesi, gençleri korkutmak değil; onların fıtratlarını tanımalarına yardımcı olmaktır. Çünkü sağlam bir kimlik, baskıyla değil; sahih bilgi, güvenli aile ortamı, hikmetli eğitim ve sağlıklı örneklikle inşa edilir. İslâm’ın teklif ettiği yol da budur. Yasaklarla örülmüş bir hayat değil, hikmetle korunmuş bir hayat… Korkuyla kurulmuş bir düzen değil, fıtratla uyumlu bir hayat nizamı…
İşte libas, ziynet ve teşebbüh hükümleri de bu büyük terbiyenin ayrılmaz parçalarıdır. Onların gayesi insanı daraltmak değil; yaratılışın emniyet dairesi içinde muhafaza etmektir. Çünkü Rabbimizin koyduğu her hudut, hakikatte insanın aleyhine değil; lehinedir. İnsan bunu bazen hemen fark eder, bazen de aradan yıllar geçtikten sonra… Fakat ilâhî hikmet, zamanın değişmesiyle değişmez. Çünkü insanı yaratan da, onun fıtratını en iyi bilen de Allah Teâlâ’dır.
III. BÖLÜM
Beden Emanettir: Mülkiyet Değil Mesuliyet
İnsan, Bedeninin Sahibi Değil; Emanetçisidir
Modern çağın insan tasavvuru ile Kur’ân’ın insan tasavvuru arasındaki en derin ayrılıklardan biri, bedenin mahiyetine dair kabullerde kendisini gösterir. Bugün yaygın olarak dile getirilen anlayışa göre insan, bedeninin mutlak sahibidir. Bu anlayış, “Benim bedenim, benim kararım.” şeklindeki sloganlarla yalnızca hukukî veya siyasî bir iddia olarak değil; aynı zamanda ahlâkî bir ilke gibi takdim edilmektedir.
İslâm ise meseleye bambaşka bir zaviyeden bakar. Kur’ân’a göre insan, kendi varlığını yoktan var etmediği gibi bedenini de kendisi yaratmamıştır. Hayatı veren de Allah’tır; onu devam ettiren de Allah’tır; vakti geldiğinde geri alacak olan da Allah’tır. Bu sebeple insan, bedeninin mutlak maliki değil; kendisine tevdi edilmiş bir emanetin muhafızıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de emanet kavramı, yalnızca maddî bir teslimi değil; sorumluluğu, hesap vermeyi ve sadakati de ifade eder. İnsan, sahip olduğu akıl, beden, ömür, sağlık ve bütün kabiliyetleriyle birlikte ilâhî bir emanet taşımaktadır. Bu emanet üzerinde keyfî tasarruf değil, hikmetli muhafaza esastır.
İşte bu hakikat, İslâm’ın beden anlayışının temelini teşkil eder. Bu çerçevede Kur’ân-ı Kerîm, şeytanın insana yönelik en tehlikeli telkinlerinden birini şu şekilde haber verir:
“Onlara emredeceğim; onlar da Allah’ın yarattığını değiştirecekler.”[6]
Müfessirler, bu âyetin kapsamını açıklarken, Allah’ın yaratılışını bozmayı hedefleyen her türlü keyfî müdahaleyi bu tehdidin içinde değerlendirmişlerdir. Burada dikkat çekilen husus, hastalığın tedavisi veya doğuştan gelen bir kusurun giderilmesi değil; yaratılışı değiştirmeyi bir irade beyanına dönüştüren müdahalelerdir.
Nitekim İslâm hukukunda tedavi ile tahrif birbirinden titizlikle ayrılmıştır. Bir organın hastalığını gidermek, doğuştan mevcut ağır bir yaratılış bozukluğunun düzeltilmesi veya hayatı korumaya yönelik zarurî müdahaleler tedavi kapsamında değerlendirilmiştir. Buna karşılık, bedenin yaratılış gayesini değiştirmeyi hedefleyen ve tıbbî zorunluluktan değil, kimlik tasavvurundan kaynaklanan müdahaleler ise aynı kapsamda görülmemiştir. Çünkü tedavinin gayesi, fıtratı değiştirmek değil; fıtratı korumaktır.
Burada önemli bir ahlâkî soru ile karşı karşıyayız: İnsanın her arzu ettiği şeyi yapabilmesi, gerçekten hürriyet midir? Yoksa hürriyet, insanın nefsinin her talebine teslim olmaması mıdır?
Kur’ân’ın öğrettiği hürriyet anlayışı, sınırsız tasarruf hakkı değil; iradenin hakikatle terbiye edilmesidir. Bu sebeple İslâm’da hürriyet, hevânın hâkimiyeti değil; kulluğun izzetidir. İnsan, nefsinin her arzusunu gerçekleştirdiği ölçüde değil; arzularını hikmetle yönetebildiği ölçüde hürdür.
Modern kültür ise çoğu zaman arzuyu kimliğin merkezine yerleştirmektedir. Oysa arzular değişkendir; duygular dalgalanır, hisler zamanla farklılaşabilir. Fakat yaratılış, gelip geçici hislerin üzerine değil; ilâhî hikmet üzerine bina edilmiştir.
Bu noktada dikkat çekici bir çelişki de ortaya çıkmaktadır. Bir taraftan bedenin tamamen bireye ait olduğu iddia edilmekte; diğer taraftan aynı beden üzerinde gerçekleştirilecek geri dönüşü son derece güç müdahaleler için tıbbın, hukukun ve kamu otoritelerinin onayı aranmaktadır. Bu durum, bedenin mutlak anlamda şahsî bir mülk olarak görülemeyeceğini fiilen de göstermektedir.
İslâm ise bu çelişkiyi baştan çözer. Çünkü beden, ne devletindir, ne toplumundur, ne de insanın mutlak mülküdür. Beden, Allah’ın emanetidir; insan ise bu emanetin mesul taşıyıcısıdır. İşte bu anlayış, hem insanın onurunu muhafaza eder hem de onu kendi hevasının ve geçici arzularının tahakkümünden korur.
Bugün birçok düşünür, psikolog ve hekim de insan bedeninin yalnızca biyolojik bir yapı olmadığını; kimlik, hafıza, ruh ve sosyal ilişkilerle derin bir bütünlük oluşturduğunu ifade etmektedir. İslâm, bu hakikati asırlar önce “beden” ile “ruh” arasındaki ayrılmaz irtibatı vurgulayarak ortaya koymuştur.
Bu sebeple bedene yapılan her müdahale, yalnızca dokular üzerinde gerçekleşen teknik bir işlem değildir. Her müdahale aynı zamanda insanın benlik algısını, aile bağlarını, ruh dünyasını ve geleceğini de etkileyebilecek çok yönlü sonuçlar doğurabilir. Bu hakikatin gereği olarak, telâfisi güç müdahalelerde ihtiyat, yalnız tıbbın değil; ahlâkın da temel prensibidir.
İhtiyat, korkunun değil; hikmetin adıdır. Sabır, gecikmenin değil; basiretin adıdır. Emaneti korumak ise insanın hürriyetine vurulmuş bir pranga değil; onun yaratılışına gösterdiği hürmetin en güzel tezahürüdür. İşte Kur’ân ve Sünnet’in beden anlayışı, bu hürmet üzerine kuruludur. İnsan, bedenine hükmeden bir efendi değildir. O, Rabbi tarafından kendisine emanet edilen bedenin emin bir muhafızı olmakla mükellef bir kuldur. Bu hakikat unutulduğunda, beden kimliğin değil; arzuların şekillendirdiği bir nesneye dönüşür. Hatırda tutulduğunda ise beden, insanı Rabbine yaklaştıran en kıymetli emanetlerden biri olarak değerini yeniden kazanır.
IV. BÖLÜM
Modern Dünyada Transizyon Olgusu: Ahlâk, Tıp ve İnsan Tasavvuru
İnsanın Istırabı Çözümün Kendisi Değildir
İnsanlık tarihi boyunca ruhî sıkıntılar, kimlik arayışları ve varoluş bunalımları farklı biçimlerde yaşanmıştır. Bu yönüyle insanın iç dünyasında yaşadığı çatışmalar yeni değildir. Yeni olan, bu çatışmalara teklif edilen çözümlerin mahiyetidir.
Modern çağ, insanın hislerini merkeze alan bir kültür inşa etmiştir. Bu kültürde çoğu zaman hissedilen duygu, doğruluğu ayrıca araştırılmaksızın kimliğin belirleyicisi hâline gemektedir. Hâlbuki his ile hakikat aynı şey değildir. His, insanın yaşadığı bir tecrübedir; hakikat ise insanın dışında da var olan ve değişmeyen bir ölçüdür.
İslâm, insanın yaşadığı ruhî sıkıntıları inkâr etmez. Bilakis onları ciddiyetle ele alır. Ancak hissedilen her duygunun, insanı geri dönüşü son derece güç müdahalelere götürecek ölçüde belirleyici kabul edilmesini de isabetli görmez. Çünkü doğru teşhis yapılmadan teklif edilen her çözüm, hastalığı tedavi etmek yerine onu derinleştirme tehlikesi taşır. Bu sebeple kadim tıp anlayışının en temel prensiplerinden biri olan “Önce zarar verme” ilkesi, burada yalnızca tıbbî değil, aynı zamanda ahlâkî bir sorumluluk olarak karşımıza çıkar.
Bugün transizyon süreci; psikoloji, endokrinoloji, cerrahi, hukuk, eğitim, medya ve dijital kültürün iç içe geçtiği çok katmanlı bir alandır. Bu kadar farklı unsurun bir araya geldiği bir meselede, tek bir disiplinin hükmüyle hareket etmek isabetli değildir.
Özellikle çocukluk ve ergenlik çağında bulunan bireyler, kimliklerinin henüz teşekkül ettiği bir dönemdedir. Bu yaşlarda yaşanan ruhî dalgalanmalar, aidiyet arayışları ve benlik sorgulamaları, gelişim sürecinin tabiî parçaları olabilir. Bu sebeple, aceleyle verilecek kararlar yerine sabırlı bir değerlendirme, aile desteği, psikolojik danışmanlık ve çok yönlü bir takip süreci büyük önem taşır. İhtiyat, çoğu zaman kararsızlık değil; telâfisi güç neticeler doğurabilecek adımlar karşısında basiretli davranmaktır.
Meselenin bir başka cephesi de çağdaş sağlık sistemlerinin karşı karşıya bulunduğu ahlâkî imtihandır. Tıp ilmi, varlık sebebi itibarıyla insanın ıstırabını hafifletmek ve şifaya vesile olmak için vardır. Ne var ki sağlık hizmetlerinin büyük ölçüde ekonomik dinamiklerin etkisi altında yürütüldüğü modern dünyada, zaman zaman ticarî kaygılar ile tedavi sorumluluğu arasında gerilimler yaşanabildiği de dile getirilmektedir.
Bu durum yalnızca transizyon tartışmalarına mahsus değildir. İlaç sektöründen estetik cerrahiye, bağımlılık tedavilerinden biyoteknolojiye kadar pek çok alanda, ekonomik menfaatlerin tıbbî kararları etkileyebileceği yönünde uluslararası ölçekte tartışmalar yapılmaktadır. Dolayısıyla burada sorgulanması gereken, herhangi bir hekimin niyeti değil; insanın acısını ekonomik değere dönüştürebilen sistemlerin doğurduğu ahlâkî risklerdir.
İslâm’ın emanet anlayışı, işte tam bu noktada güçlü bir ölçü sunar. İnsan bedeni, kazanç elde edilecek bir meta değildir; insan ruhu ise ideolojik projelerin üzerinde deneneceği bir saha hiç değildir. İnsan, her türlü ekonomik, siyasî ve kültürel hesabın üstünde muhterem bir emanettir.
Bu sebeple transizyon meselesi değerlendirilirken, yalnızca “Mümkün müdür?” sorusu değil, “İnsana gerçekten fayda sağlıyor mu?”, “Uzun vadeli neticeleri nelerdir?”, “Başka hangi yollar tüketilmeden bu noktaya gelinmiştir?” gibi sorular da aynı ciddiyetle sorulmalıdır. Ahlâkın vazifesi, yalnızca yapılabilir olanı değil; yapılması doğru olanı da araştırmaktır.
Kur’ân ve Sünnet’in rehberliği bize şunu öğretmektedir: Her mümkün olan şey meşru değildir. Her istenen şey hayırlı değildir. Her acı da aynı yöntemle tedavi edilmez. Bazen en büyük merhamet, acele karar vermemektir. Bazen en büyük yardım, insanı geri dönüşü olmayan bir adımdan önce sabırla dinlemek ve onunla birlikte hakikati aramaktır.
İşte bu sebeple, transizyon sürecini yaşayan insanlara karşı en büyük vazifemiz; onları sloganlarla yönlendirmek veya peşin hükümlerle mahkûm etmek değil, ilmî bir ciddiyet, ahlâkî bir sorumluluk ve İslâm’ın rahmet diliyle yaklaşmaktır. Çünkü hakikat ile şefkat birbirinden ayrıldığında, geriye ya merhametsiz bir hüküm ya da hakikatsiz bir teselli kalır. Kur’ân ve Sünnet ise insana bu ikisini birlikte sunmaktadır.
V. BÖLÜM
Detransizyon Tecrübeleri: Sessiz Çığlıklar ve Yeniden Fıtratı Arayış
Bir İtirafın Ardındaki Hakikat
İlmî meselelerde teori kadar vakıa da mühimdir. Zira bazı hakikatler, uzun tartışmalardan ziyade yaşanmış bir hayat hikâyesiyle daha berrak biçimde anlaşılır. Son yıllarda kamuoyunda giderek daha fazla duyulmaya başlayan detransizyon olgusu da böyledir.
Detransizyon; cinsiyet geçiş sürecine giren, hormon tedavisi gören veya cerrahî müdahaleler geçiren bazı kişilerin, daha sonra bu sürecin kendi bekledikleri neticeleri vermediğini düşünerek geri dönme arayışına yönelmelerini ifade eden bir kavramdır.
Bu insanların hayat hikâyeleri birbirinin aynı değildir:
Kimileri çocukluk travmalarından söz eder,
Kimileri ağır psikolojik bunalımlardan,
Kimileri sosyal çevrenin tesirinden,
Kimileri ise yıllar sonra fark ettikleri derin bir pişmanlıktan…
Dolayısıyla bu tecrübelerin tamamını tek bir sebebe indirgemek ilmî bakımdan doğru değildir. Bununla birlikte, bu insanların ortaklaştıkları önemli bir nokta vardır: Bedenlerinde yapılan değişikliklerin, çoğu zaman ruhlarında taşıdıkları acıyı bütünüyle ortadan kaldırmadığını ifade etmeleridir.
Bu hakikati dile getiren isimlerden biri de Alman asıllı İsviçreli detransizyoner Chris Brönimann olmuştur.[7] Prof. Dr. Zeki Bayraktar ile gerçekleştirdiği mülâkatta Brönimann, uzun yıllar transizyon sürecinin içinde yaşadığını; bu süreçte çeşitli tıbbî müdahaleler geçirdiğini ve zamanla bunların beklediği huzuru sağlamadığını kendi hayatı üzerinden anlatmaktadır.
Bu mülâkatın dikkat çekici yönü, siyasî veya ideolojik bir tartışmadan ziyade, bizzat yaşanmış bir hayat muhasebesi olmasıdır. Brönimann’ın anlattıkları, her transizyon sürecinin aynı şekilde sonuçlanacağını ispatlamaz. Ancak önemli bir gerçeği hatırlatır: İnsan ruhu, yalnızca beden üzerinde yapılan müdahalelerle huzura kavuşmaz. Çünkü ruhun yarası, çoğu zaman neşterle değil; hakikat, anlam, aidiyet ve güven duygusuyla iyileşir.
Burada dikkat çekilmesi gereken başka bir husus daha vardır. Detransizyon sürecini yaşayan birçok kişi, yalnızca bedenî değişikliklerle değil; sosyal ilişkiler, aile bağları, psikolojik yükler ve gelecek endişeleriyle de mücadele etmektedir. Bazıları yaşadıkları pişmanlığı uzun yıllar dile getirememektedir. Bunun sebepleri farklı olabilir. Kimi zaman çevresinin tepkisinden çekinmektedir; kimi zaman “Yanlış karar verdim.” demenin ağırlığını taşımaktadır; kimi zaman da artık geri döndürülemeyecek müdahalelerin meydana getirdiği derin ümitsizlik içinde sessiz kalmayı tercih etmektedir.
Bu sebeple, yalnızca konuşabilenlerin hikâyelerini dinleyerek bütün vakıayı anlamak mümkün değildir. Sessizlik de bazen önemli bir veridir; konuşulamayan acılar da araştırılmaya değer hakikatler taşır.
Bununla birlikte, aynı ilmî titizlik bizi şu gerçeği de ifade etmeye mecbur bırakmaktadır: Her transizyon sürecini yaşayan kişi pişmanlık duymamaktadır; her detransizyon hikâyesi de aynı sebeplerle ortaya çıkmamaktadır. Bu sebeple İslâm’ın teklif ettiği yol, peşin hükümler vermek değil; her insanı kendi şartları içinde anlamaya çalışırken ilâhî ölçülerden de ayrılmamaktır.
Şefkat, hakikatin alternatifi değildir; hakikat de şefkatin düşmanı değildir. İslâm’ın daveti, bu ikisini birlikte yaşatmaktır. Belki de bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, insanları ideolojik kampların malzemesi hâline getirmek yerine, onların gerçek hayat hikâyelerini dikkatle dinleyebilmektir. Çünkü bazen tek bir samimi itiraf, yüzlerce teorik tartışmadan daha fazla düşündürür. Ve bazen bir insanın sessizce döktüğü gözyaşı, bütün sloganlardan daha yüksek sesle konuşur.
İşte detransizyon tecrübeleri de, modern dünyanın insan, beden ve kimlik anlayışını yeniden düşünmeye davet eden bu sessiz çığlıklardan biridir.
VI. BÖLÜM
İstatistikler, Vakıalar ve İhtiyat İlkesi
Sayıların Söylediği, Sessizliğin Sakladığı
Çağımız, rakamların çağıdır. Bugün kamuoyunu şekillendiren birçok tartışmada, çoğu zaman en güçlü delil olarak istatistikler gösterilmektedir. Şüphesiz ilmî araştırmalar, sosyal vakıaların anlaşılmasında vazgeçilmez bir kıymete sahiptir. Ancak hiçbir istatistik, tek başına hakikatin tamamını temsil etmez. Her araştırma, kullandığı yöntem, ulaştığı örneklem, takip süresi ve değerlendirme ölçütleri nispetinde konuşur. Bu sebeple rakamlara hürmet etmek kadar, onların sınırlarını bilmek de ilmî dürüstlüğün bir gereğidir.
Transizyon ve detransizyon sürecine dair yayımlanan uluslararası bilimsel literatür incelendiğinde,[8] araştırmalar arasında dikkat çekici farklılıklar bulunduğu görülmektedir. Kullanılan ölçütler, takip süreleri, örneklem büyüklükleri ve araştırma yöntemleri değiştikçe ulaşılan sonuçlar da değişebilmektedir. Dolayısıyla tek bir çalışmadan hareketle kesin hükümler vermek, ilmî ihtiyatla bağdaşmaz.
Bununla birlikte, bu alandaki araştırmaların yorumlanmasında üzerinde durulması gereken bazı metodolojik meseleler bulunmaktadır:
1 Takip Süresi: İnsan hayatını etkileyen büyük kararların neticeleri, çoğu zaman birkaç yıl içinde bütünüyle ortaya çıkmaz. Uzun vadeli hayat tecrübeleri her zaman kısa vadeli memnuniyet ölçümleriyle aynı neticeyi vermeyebilir.
2 Araştırmadan Ayrılan Katılımcılar: Uzun süreli çalışmalarda bazı katılımcılar araştırmayı yarıda bırakırlar. Ayrılan kişilerin hangi sebeple ayrıldıkları tam olarak bilinmediğinde, sonuçların yorumlanması daha ihtiyatlı yapılmalıdır.
3 Sessiz Kalan Vakıalar: Mahcubiyet, çevrenin tepkisinden çekinme veya geri dönüşü mümkün olmayan müdahalelerin getirdiği ümitsizlik sebebiyle acısını araştırmalara yansıtmayan, sessiz kalan bir kitle mevcuttur. Rakamlara yansımayan sessizliklerin de dikkatle değerlendirilmesi gerekir.
İşte burada Kur’ân ve Sünnet’in öğrettiği ihtiyat ilkesi büyük bir hikmet olarak karşımıza çıkar. İhtiyat, hakikatten kaçmak değil; hüküm vermeden önce bütün delilleri toplama ahlâkıdır. İslâm hukukunda zararın önlenmesi, zararın meydana geldikten sonra giderilmeye çalışılmasından önceliklidir.
Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Zarar vermek de zararla karşılık vermek de yoktur”[9] nebevî ilkesi ile İslâm hukukunun temel yapı taşını oluşturan “Zarar izâle olunur”[10] küllî kaidesi bu durumu açıkça ortaya koyar. İslâm ilim geleneğinde gerek İmam Gazâlî’nin Makâsıdü’ş-Şerîa (dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunması) anlayışı,[11] gerekse Şâtıbî’nin maslahat nazariyesi[12] insan hayatını ilgilendiren kararların ne denli yüksek bir mesuliyet ve ihtiyatla ele alınması gerektiğini gösteren en köklü dayanaklardır.
Bu bakımdan, geri dönüşü son derece güç müdahaleler söz konusu olduğunda ihtiyat, yalnız dinî bir tavsiye değil; aynı zamanda ahlâkî ve aklî bir sorumluluktur.
Burada altı çizilmesi gereken bir başka hakikat daha vardır: İnsan, istatistik değildir. Her rakamın arkasında bir ömür, bir aile, bir çocukluk, bir anne, bir baba, bir umut ve bir gözyaşı vardır. Kur’ân’ın insana bakışı ile modern dünyanın bazı indirgemeci yaklaşımları arasındaki en büyük fark burada ortaya çıkar. Kur’ân, insanı hiçbir zaman sayılardan ibaret görmez; onu Allah’ın “mükerrem” kıldığı bir emanet olarak görür.
Bu sebeple, bu meselede asıl hedef; herhangi bir istatistiği doğrulamak veya yanlışlamak değildir. Asıl hedef, insanın bedenini, ruhunu ve geleceğini ilgilendiren kararların en doğru bilgi, en geniş istişare, en sağlam ilmî değerlendirme ve en yüksek ahlâkî sorumluluk içinde alınmasını temin etmektir. İhtiyatın çağrısı da tam olarak budur. Çünkü bazen bir insanı geri dönüşü mümkün olmayan bir karardan koruyabilmek, ulaşılan en parlak istatistikten çok daha büyük bir muvaffakiyettir. Hakikatin ölçüsü yalnızca rakamlar değildir; ilim, hikmet, vicdan ve insan onurunu birlikte muhafaza edebilmektir.
VII. BÖLÜM
İslâm’ın Rahmet Medeniyeti
Hükmü Muhafaza Ederken İnsanı Kaybetmemek
Kur’ân-ı Kerîm’in insan anlayışı, yalnızca emir ve yasaklardan ibaret değildir. İlâhî hitabın merkezinde insan vardır; fakat bu insan, ne arzularının mutlak hâkimi ne de hatalarının mahkûmudur. O, Rabbi tarafından yaratılmış, imtihanla yükümlü kılınmış ve rahmete davet edilmiş bir kuldur. İşte İslâm medeniyetini diğer bütün medeniyet tasavvurlarından ayıran en mühim vasıflardan biri de budur.
İslâm, insanı ne yalnızca işlediği fiiller üzerinden tanımlar ne de hissettiği duygular üzerinden yeniden inşa eder. İnsan, Allah’ın “mükerrem” kıldığı bir emanettir. Onun değeri, geçici arzularından değil; ilâhî hitaba muhatap olmasından kaynaklanır. Bu sebeple Kur’ân’ın dili, hem hakkı açıkça söyler hem de rahmet kapısını ardına kadar açık bırakır.
Ne yazık ki günümüz tartışmalarında çoğu zaman iki farklı aşırılık göze çarpmaktadır:
Bir tarafta, insanın yaşadığı derin ruhî sıkıntıları küçümseyen, onu yalnızca yaptığı tercihler üzerinden değerlendiren sert ve kırıcı bir dil…
Diğer tarafta ise, insanın her hissini sorgulanamaz bir hakikat gibi kabul ederek, onu telâfisi güç kararların eşiğine kadar sürükleyebilen bir anlayış…
Kur’ân ve Sünnet’in yolu ise bu iki aşırılığın hiçbirine benzemez. İslâm acıyı inkâr etmez, fakat acının her teklif edilen çözümünü de hakikat olarak kabul etmez. İnsanı dinler, onu anlamaya çalışır, ona doğruyu gösterir; fakat bunu yaparken onu aşağılamaz, ümitsizliğe düşürmez ve Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmaz.
İşte Nebevî terbiyenin en ayırt edici vasfı budur. Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine gelen insanların yalnızca sözlerini değil, kalplerini de dinlerdi. Hata işleyenleri bütünüyle reddetmez; onların hata ile özdeşleşmesine de izin vermezdi. Çünkü O’nun daveti, günahı sıradanlaştırmak değil; günahkârı ıslah etmekti.
Bu sebeple İslâm’ın irşad metodu üç esas üzerine kuruludur:
1 Hakikati gizlememek…
2 Şefkati terk etmemek…
3 İnsanı ümitsiz bırakmamak…
Bu üç esas birbirinden ayrıldığında denge bozulur. Hakikat şefkatsiz olursa katılığa dönüşebilir; şefkat hakikatsiz olursa hakikati örten bir duygusallığa dönüşebilir. Ümit ise tevbe ve ıslah kapısından koparıldığında insanı yeise sürükleyebilir. Kur’ân ise bu üç hakikati aynı potada buluşturur.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşmış kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[13]
Bu ilâhî hitap, yalnız belirli bir günahı işleyenlere değil; hataya düşmüş bütün insanlara yöneliktir. Bu davetin içinde dışlama yoktur, hakikatten taviz de yoktur; rahmet vardır, tevbe vardır, yeniden başlayabilme ümidi vardır.
İşte transizyon sürecini yaşayan veya bu süreçten dönmeye çalışan insanlar için de Kur’ân’ın ilk sözü budur: “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz.” Çünkü hiçbir hata, Allah’ın rahmetinden daha büyük değildir.
Burada özellikle şu hususun altını çizmek gerekir: Bu risalenin maksadı herhangi bir insanı mahkûm etmek değildir. Maksat, insanın yaratılışına yerleştirilen ilâhî hikmeti hatırlatmak; bedeni, ruhu ve kimliği ilgilendiren ağır kararların hikmet, sabır ve basiret içinde değerlendirilmesine katkı sunmaktır.
Bu sebeple transizyon sürecini yaşayan insanlara karşı vazifemiz hakaret etmek, dışlamak, alay etmek veya onları yalnız bırakmak değildir. Bilâkis dinlemek, anlamaya çalışmak, doğru bilgiye ulaştırmak; güvenilir hekimlerle, ehil ruh sağlığı uzmanlarıyla ve manevî rehberlikle destek olmak, aile bağlarını kuvvetlendirmek ve her şeyden önce, Allah’ın rahmet kapısının hiçbir kula kapanmadığını hatırlatmaktır.
İşte İslâm’ın şefkati budur. Medeniyetler, en çok yaralı insana nasıl davrandıklarıyla imtihan edilir. İslâm medeniyeti, asırlar boyunca günahı reddederken günahkârı hor görmemiş; hastalığı tedavi etmeye çalışırken hastayı aşağılamamış; hakikati savunurken merhameti terk etmemiştir.
Bugün de bize düşen aynı istikameti muhafaza etmektir. Çünkü fıtratı korumanın yolu, insanı kaybetmekten geçmez; insan kazanılarak fıtrat korunur. Kalpler kazanılarak hakikat anlatılır; rahmet yaşatılarak hidayete vesile olunur. İşte Kur’ân ve Sünnet’in inşa ettiği medeniyetin özü budur. Belki de bugün en büyük vazifemiz, tartışmaları kazanmak değil; insanları kazanmaktır.
Kur’ân’ın rahmeti, hükmü iptal etmez; hükmü muhafaza ederken insanı da kaybetmez. İşte “Fıtratın Rahmeti” dediğimiz hakikat tam da budur.
HÂTİME
Fıtratın Çağrısına Kulak Vermek
Her çağın kendine mahsus imtihanları vardır. Geçmiş asırlarda insanlık başka türlü sınanmış; içinde bulundumuz çağ ise bilhassa insanın kimliği, bedeni ve yaratılışı üzerinden ağır bir imtihanla karşı karşıya kalmıştır. Teknolojinin baş döndürücü ilerleyişi, tıp ilminin ulaştığı imkânlar ve dijital dünyanın yönlendirici tesiri, insana daha önce hiç sahip olmadığı müdahale kudretleri kazandırmıştır. Ne var ki kudretin artması, hikmetin de aynı ölçüde arttığı mânâsına gelmez.
Bir şeyi yapabilmek, onu yapmanın doğru olduğu anlamına gelmez. Kur’ân-ı Kerîm, insana yalnızca “Nasıl yaparsın?” sorusunu değil; daha önce “Niçin yaparsın?” sorusunu sordurur. İşte bu risalenin esas maksadı da budur. Transizyon ve detransizyon meselesini sloganların, ideolojik kamplaşmaların ve peşin hükümlerin dışına çıkararak; Kur’ân ve Sünnet’in hikmet, adalet ve rahmet terazisinde yeniden değerlendirebilmek…
Bu çalışma boyunca gördük ki İslâm’ın insana bakışı, yalnızca hukukî hükümlerden ibaret değildir. İslâm fıtratı muhafaza eder, bedeni emanet bilir, nefsi terbiye eder, aklı rehber kabul eder, kalbi ihmal etmez, şefkati hakikatten ayırmaz, rahmeti adaletin karşısına koymaz. İnsanı ne günahına mahkûm eder ne de arzularını mutlaklaştırır; onu Rabbiyle yeniden buluşturmayı hedefler. İşte Kur’ân medeniyetinin insan tasavvuru budur.
Bu sebeple transizyon sürecini yaşayan veya detransizyon yolunda ağır bir muhasebe veren kardeşlerimize söyleyeceğimiz ilk söz, itham değil; ümittir. Çünkü İslâm’ın kapısı, pişman olanı kovmaz; rahmet kapısı, dönüş arayanlara kapanmaz; tevbe kapısı, son nefese kadar açıktır. Bu sebeple hiçbir insan, yaşadığı hata sebebiyle kendisini Allah’ın rahmetinden mahrum zannetmemelidir.
Topluma düşen vazife ise bundan daha az mühim değildir. Aileler, eğitimciler, hekimler, ruh sağlığı uzmanları, din hizmeti yürütenler ve kanaat önderleri; hepimiz aynı mesuliyetin muhatabıyız. Gençlerimizi sloganlarla değil sağlam bilgiyle yetiştirmek, kimlik arayışı yaşayanları yalnız bırakmamak, onları küçümsememek, dinlemek, anlamak, doğru rehberlerle buluşturmak ve bütün bunları yaparken Kur’ân’ın merhametini hayatımıza taşımak… Asıl vazifemiz budur. Çünkü ihmal edilen her genç, yalnızca bir ferdin değil; bir ailenin, bazen de bir neslin yarası hâline gelebilmektedir.
Bugün belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, hakikati daha yüksek sesle söylemek değil; onu daha güzel bir ahlâkla temsil edebilmektir. Kur’ân’ın daveti, kaba kuvvetin değil; hikmetin davetidir. Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), insanların kalplerini kırarak değil; onları kazanarak bir medeniyet inşa etmiştir. Bizler de aynı Nebevî usûlü ihyâ etmekle mükellefiz.
Şunu da hiçbir zaman unutmayalım: Fıtrat, insanın sırtına yüklenmiş bir yük değildir. Fıtrat, Allah Teâlâ’nın kuluna lütfettiği en büyük rahmetlerden biridir. İlâhî hudutlar da insanı daraltmak için değil; onu kendisini bekleyen daha büyük felâketlerden muhafaza etmek için vazedilmiştir.
Nasıl ki bir nehrin iki yakası, suyu hapsederek değil; onu taşkından koruyarak hayat verir… Nasıl ki bir ağacın kabuğu, onu sıkıştırarak değil; kuruyup dağılmaktan muhafaza ederek yaşatır… İlâhî hükümler de insanı küçültmek için değil; onu kendi hakikati içinde yaşatmak için vardır. Bu hakikati idrak eden kimse, dini bir yük değil; bir rahmet olarak görmeye başlar.
Sözümüzü, Kur’ân’ın gönüllere umut veren çağrılarıyla tamamlayalım:
“Allah, size kolaylık ister; zorluk istemez.”[14]
Ve yine:
“Ey nefisleri aleyhine haddi aşmış kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”[13]
İşte İslâm’ın daveti; fıtratı muhafaza eden, insanı incitmeyen, hakikatten taviz vermeyen, rahmeti eksiltmeyen, adaleti gölgelemeyen, şefkati zayıflık saymayan bir davettir. Bugün bu davete belki her zamankinden daha fazla muhtacız. Çünkü insanlığın en büyük ihtiyacı, bedenini değiştirmek değil; kalbini huzura kavuşturmaktır. Kalbin hakiki huzuru ise, onu yaratan Rabbine yönelmekle mümkündür.
“Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”[15]
Rabbimizden niyazımız odur ki; bizleri fıtrat üzere yaşayan, fıtratı hikmet ve merhametle müdafaa eden, insanları incitmeden hakikati temsil eden kullarından eylesin. Âmin.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
08.07.2026 – OF
Dipnotlar
1 Kur’an-ı Kerim, Rûm Sûresi, 30/30: “Öyleyse sen yüzünü hanîf olarak dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı sarıl. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmez.”
2 Kur’an-ı Kerim, Tîn Sûresi, 95/4: “Andolsun, biz insanı en güzel kıvamda yarattık (ahsen-i takvîm).”
3 Kur’an-ı Kerim, Yûsuf Sûresi, 12/53: “…Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, Rabbimin merhamet ettiği müstesna, daima kötülüğü emreder…”
4 Tıp ahlâkının klasik ilkelerinden biri olan “Primum non nocere” (Önce zarar verme) ilkesi. Bu ifade antik dönemden itibaren hekimlik geleneğinde benimsenmiş olup modern tıp ahlâkında da temel prensiplerden biri kabul edilmektedir.
5 Sahih-i Buhari, Libâs, 61-62; Sünen-i Ebu Davud, Libâs, 28. Erkeğin kadına, kadının erkeğe benzemeye çalışmasını (teşebbüh) yasaklayan hadisler.
6 Kur’an-ı Kerim, Nisâ Sûresi, 4/119: “…Onlara emredeceğim; onlar da Allah’ın yarattığını değiştirecekler…”
7 Prof. Dr. Zeki Bayraktar ile Alman asıllı İsviçreli detransizyoner Chris Brönimann mülâkatı.
8 Dünya genelinde transizyon ve detransizyon üzerine yayımlanan bilimsel literatür; uzun dönem takip çalışmaları, metodolojik tartışmalar ve sistematik derlemeler. Bu alandaki çalışmaların sonuçları birbirinden farklılık gösterebildiğinden, değerlendirmelerde tek bir araştırmaya değil, literatürün bütünü içinde ihtiyatlı bir yaklaşım benimsenmelidir.
9 Sünen-i İbn Mace, Ahkâm, 17; Muvatta, Akdıye, 31. “Lâ darara ve lâ dirâr” hadisi.
10 Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, m. 20 / el-Eşbâh ve’n-Nezâir. İslâm hukukunda “Zarar izâle olunur”, “Mefsedetin giderilmesi menfaatin elde edilmesine takdim edilir” gibi küllî kaideler.
11 Ebû Hâmid el-Gazâlî, el-Mustasfâ. Makâsıdü’ş-Şerîa bağlamında dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunması esasları.
12 İbrâhim eş-Şâtıbî, el-Muvâfakât. Şeriatın maksatları ve maslahat nazariyesi.
13 Kur’an-ı Kerim, Zümer Sûresi, 39/53: “De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşmış kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Metin içinde iki yerde geçmektedir).
14 Kur’an-ı Kerim, Bakara Sûresi, 2/185: “…Allah, size kolaylık ister; zorluk istemez…”
15 Kur’an-ı Kerim, Ra’d Sûresi, 13/28: “…Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
ترجمة من التركية إلى العربية:👇
رحمة الفطرة
نظرة على مرحلتي التحول الجنسي والتراجع عنه من منظوري الكتاب والسنة
﷽
المقدمة
الحمد لله الذي أخرج الإنسان من عدمٍ إلى فضاء الوجود، وخلقه في أحسن تقويم متكامل البنية والروح والعقل والوجدان، وشرّف عباده بالفطرة وهداهم بالوحي، رب العالمين والصلوات والخيرات على من لا نبي بعده.
والصلاة والسلام على من لم يَبْنِ الإنسان بالأحكام فحسب، بل بناه بالرحمة أيضاً؛ من دعا القلوب الجريحة إلى الحق دون أن يخدشها، ولم يفارق الحكمة والشفقة حتى في أعقد المسائل؛ سيدنا محمد المصطفى (صلى الله عليه وسلم)، وعلى آله وأصحابه أجمعين، ومن تبعهم بإحسان إلى يوم الدين.
لم يشهد التاريخ البشري عصراً حاول فيه الإنسان إعادة تعريف وجوده كالعصر الذي نعيشه اليوم. فاليوم، لا يقتصر الأمر على إعادة تفسير الأفكار والثقافات والحضارات فحسب، بل يمتد ليشمل جسد الإنسان، وهويته، وأسرته، بل وحتى الغاية من خلقه. إن العديد من المقاربات التي طرحها العالم الحديث تحت شعار “التحرر” قد مهدت الطريق بمرور الوقت لكي ينظر الإنسان إلى نفسه ككائن مستقل عن خالقه.
ومن أبرز تجليات هذا التحول؛ ظاهرة “التحول الجنسي” (Transizyon) التي يتزايد الجدل حولها في السنوات الأخيرة، وظاهرة “التراجع عن التحول” (Detransizyon) التي برزت كمسعى للعودة إلى الفطرة بعد التخلي عن مسار التحول.
وهذه المسألة، وإن بدت في ظاهرها طبية بحتة، إلا أنها في الحقيقة مسألة متعددة الأبعاد تشتبك فيها علوم النفس، والقانون، والأسرة، والتربية، وعلم الاجتماع، والأخلاق، والدين، والتصور الوجودي للإنسان. ومن ثم، فإن محاولة فهم موضوع بهذا العمق من خلال الشعارات، أو الاستقطابات الأيديولوجية، أو الخطابات الحماسية الجوفاء أمر مستحيل.
وللأسف، فإن الشق الأكبر من النقاشات اليوم ينحصر بين نقيضين:
طرف أول: يتبنى لغة قاسية وإقصائية، تتجاهل بالكلية المعاناة الروحية التي يعيشها الإنسان، وتحكم عليه فقط من خلال خياراته.
طرف ثانٍ: يتبنى مقاربة مفرطة تقبل كل شعور عابر على أنه حقيقة مطلقة، مما يجعل جسد الإنسان عرضة لتدخلات طبية يصعب التراجع عنها.
أما الطريق الذي يخطه الكتاب والسنة فهو مغاير تماماً لهذين النقيضين:
إن الإسلام لا ينكر معاناة الإنسان، ولا يقبل كل حل يُطرح لهذه المعاناة.
لا يشرعن الخطيئة، ولا يحرم المذنب من الرحمة.
لا يهمل الحكم، ولا يترك المرحمة.
فالإسلام هو التصور الحضاري الوحيد الذي يصهر الحق والرحمة، والعدل والشفقة، والأمر والحكمة في بوثقة واحدة. وهذا هو الهدف الأساسي من وراء هذه الدراسة.
لم يُكتب هذا العمل لإدانة أحد، أو جرحه، أو إقصائه. بل الهدف منه هو إعادة تقييم المشكلات الجسدية، والروحية، والنفسية، والاجتماعية التي يواجهها الأفراد الذين يمرون بمراحل التحول والتراجع عنه، وذلك في ضوء توجيهات الكتاب والسنة؛ لبيان لماذا يعد حفظ الفطرة رحمة إلهية، ولتقديم مساهمة متواضعة في إيصال دعوة الإسلام الرحيمة إلى هؤلاء الناس.
أما المناسبة التي دعت إلى خط هذه السطور، فكانت المقابلة الطويلة التي أُجريت بين الأستاذ الدكتور زكي بايرقدار والشاب “كريس برونيمان” (Chris Brönimann)، وهو مواطن سويسري من أصل ألماني مر بتجربة التراجع عن التحول. إن التجارب الحياتية التي طُرحت في تلك المقابلة أظهرت مرة أخرى أن هذه المسألة لا يمكن فهمها عبر النقاشات النظرية فحسب؛ بل إن وراء كل إحصائية قصة إنسان حقيقي، وألماً واقعياً، وندماً يُحمل في صمت في كثير من الأحيان.
بيد أن هذا العمل لا يرتكز على تجربة شخص واحد، بل هو ثمرة جهد يسعى للجمع بين التصور القرآني للإنسان، ومنهج الإرشاد النبوي الكريم، ومفهوم الفطرة في التراث الإسلامي الأصيل، والنقاشات العلمية المعاصرة في هذا المجال.
ومما ينبغي التأكيد عليه، أن كل تقييم ورد في هذه الدراسة يستند إلى أصل صيانة الكرامة الإنسانية. فالإنسان في نظر القرآن لا يتماهى مع خطئه؛ بل هو عبد مكرم من عباد الله. تُرفض الخطيئة ولا يُهان المذنب، يُصحح الخطأ ولا تُهدر قيمة الإنسان؛ لأن غاية الإسلام ليست خسارة الإنسان، بل إعادة وصله بالحق الحقيق.
إن ما نحتاجه اليوم، ربما أكثر من أي وقت مضى، ليس صخب الشعارات بل سكينة الحكمة. ليست لغة الغضب بل لغة الرحمة… ليس الاستقطاب الأيديولوجي بل المحاسبة العلمية القائمة على تتبع الحق.
لأنه كلما ابتعد الإنسان عن فطرته، سار نحو عزلة أكبر لا نحو الطمأنينة. أما الفطرة، فهي من أعظم الرحمات التي منّ بها ربنا على عباده، وحفظ هذه الرحمة ليس حكماً دينياً فحسب، بل هو مسؤولية عظمى يتحملها الإنسان تجاه نفسه، وجسده، وروحه، وأسرته، ومستقبله.
نسأل الله تعالى أن يجعل هذا العمل وسيلة متواضعة لفهم الحق، ولقاء القلوب الجريحة بالحق دون أن تُخدش، ولإعادة اكتشاف الفطرة.
وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ
(سورة هود، 11/88)
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
08.07.2026 – أوف (OF)
الفصل الأول
الفطرة، وأحسن تقويم، وحكمة الابتلاء
“لا تبديل لخلق الله“
يفترق التصور القرآني للإنسان عن التصور الحديث افتراقاً جذرياً. ففي الفكر المعاصر، يُقدَّم الإنسان غالباً ككائن مستقل يعرف نفسه بنفسه، ويحدد حدود وجوده كما يشاء، وينظر إلى جسده كمِلْكٍ مطلق يتصرف فيه كيفما أراد. أما القرآن، فيُعرّف الإنسان بأنه ليس مالكاً لنفسه، بل هو عبد خلقه ربه، وكرّمه، وكلّفه بحمل الأمانات.
لذلك، فإن جميع الأحكام الإسلامية المتعلقة بالإنسان لا تُبنى على ما يريد الإنسان أن يكونه، بل على الحكمة التي خلقه الله عليها.
يقول الله تعالى:
﴿فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ﴾[1]
تعد هذه الآية الكريمة بمثابة المفتاح لفهم التصور الإسلامي للإنسان. فالفطرة المذكورة هنا ليست مجرد مفهوم ضيق يعبر عن الخِلقة البيولوجية فحسب؛ بل إن المفسرين الأجلاء قد فسروا الفطرة بأنها: استعداد الإنسان الفطري لقبول الحق، وخلقه ذكراً وأنثى، ووجدانه، وعقله، وطبيعته المهيأة لمعرفة ربه. وبعبارة أخرى، الفطرة هي اسم النظام الإلهي الخالق الذي يستوعب جسد الإنسان وروحه وقلبه وأخلاقه. وبناءً على ذلك، فإن الفطرة ليست مشروعاً يعيد الإنسان بناءه وفق هواه، بل هي أمانة إلهية مكلَّفٌ بحفظها.
وفي آية أخرى، يخبرنا القرآن الكريم بأن الإنسان خُلق في “أحسن تقويم”[2]. وهذا التعبير لا يشير إلى الجمال الجسدي فحسب، بل إن أحسن تقويم يشمل:
التوازن الإعجازي في خلق الجسد،
استعداد الروح للترقي،
القدرة المحاكماتية للعقل،
توجه الوجدان نحو الحق،
الحكمة الكامنة في الخلق ذكراً وأنثى،
ومهمة الاستخلاف الإنساني في الأرض.
فالإنسان ليس ناقصاً من حيث خِلقته، وإنما النقص يكمن غالباً في عجز الإنسان عن قراءة فطرته. ومع ذلك، ثمة لفتة دقيقة هنا؛ إذ لا يعني خلق الإنسان على الفطرة أنه لن يواجه طوال حياته رغبات مختلفة، أو نزعات خاطئة، أو أزمات روحية متنوعة.
بل إن الدنيا دار ابتلاء؛ فمن الناس من يُبتلى بالغضب، أو الشهوة، أو الكبر، أو الحرس، أو الحسد، أو اليأس، أو العزلة، أو الخوف. وأحياناً، قد يعيش الإنسان صراعات داخلية عميقة تتعلق بإدراكه لذاته. إن وجود الابتلاء لا يعني فساد الفطرة، بل يدل على أن الإنسان يمر بمرحلة اختبار يُطالَب فيها بإعمال إرادته.
وعلى لسان سيدنا يوسف (عليه السلام)، يقول القرآن الكريم:
﴿وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّي﴾[3]
إن هذا البيان الإلهي يوضح بجلاء أن النفس قد تشهد من حين لآخر رغبات تتصادم مع الفطرة. ولكن النقطة الإستراتيجية هي: أن القرآن لا يعد مجرد وجود الرغبة ذنباً؛ بل الذنب هو إحلال الرغبة محل الحقيقة، والانجراف وراءها. وهنا تبدأ التربية الإسلامية للإنسان؛ لأن العبودية ليست في انعدام الرغبة، بل في القدرة على تهذيبها وتوجيهها في المسار الذي يرضاه الله.
بناءً على هذا، فإن الصراعات الداخلية أو النفسية أو العاطفية التي يعيشها أي إنسان لا تسقط كرامته الإنسانية؛ فكل إنسان عبد مكرم يستحق الاحترام. ومع ذلك، فإن قبول كل شعور أو نزعة كحق مطلق، وإعادة بناء الحياة على هذا الأساس، أمر لا يستقيم وتصور الإسلام للإنسان.
وهنا يبرز الوهم الأكبر للثقافة الحديثة، حيث يُقام تطابق تام بين مشاعر الإنسان والحقيقة الشاخصة: “ما دام يشعر بذاك، فهو ذاك”، “هو ما يشعر به“. إن هذه المقاربة تقصي العقل والوجدان والوحي والخِلقة إلى المرتبة الثانية.
بيد أن الإنسان ليس مجرد مشاعر عابرة؛ الإنسان إنسان بعقله، بوجدانه، بروحه، بإرادته، وقبل كل شيء، بكونه مخاطَباً بخطاب ربه. ولذا، فإن الإسلام لا ينكر مشاعر الإنسان، بل يمنحها معناها في ضوء هدي الوحي.
وهنا يجدر بنا تذكر قاعدة طبية أصيلة؛ فقاعدة “عدم إلحاق الضرر أولاً” (Primum non nocere)[4]، والتي عُدّت لقرون ركيزة للطبابة، تكتسب أهمية مضاعفة عندما يتعلق الأمر بتدخلات يصعب التراجع عنها. فكل تدخل في جسد الإنسان يجب ألا يقتصر على الرغبات الحالية أو الحالة النفسية الراهنة، بل يجب تقييمه مع آثاره الجسدية والروحية والاجتماعية على المدى الطويل. إن الاحتياط ليس تباطؤاً، بل هو درء للمفاسد التي لا يمكن تداركها.
وعلى هذه الحكمة تقوم أحكام الإسلام الحافظة للفطرة؛ فالحدود التي وضعها ربنا لم تُشرع للتضييق على حرية الإنسان، بل لحمايته من نفسه وهواه ورغباته الزائلة. وعليه، فإن مسألة التحول والتراجع عنه ليست مجرد إجراءات طبية تُجرى على الجسد؛ بل هي مسألة متعددة الأبعاد تتطلب تقييماً مشتركاً لخلق الإنسان، ومفهوم الأمانة، والصلة بين الجسد والروح، وتهذيب النفس، ومكانة الأسرة، ودور التربية، ومهمة الطب، وحدود الأخلاق، وفي النهاية صلة الإنسان بربه.
الفصل الثاني
حكمة الحدود الإلهية: اللباس، والزينة، والتشبه
التدابير الحافظة للفطرة
إن الأحكام التي وضعها الكتاب والسنة ليست مجرد قواعد قانونية تحدد الحلال والحرام فحسب؛ بل إن وراء كل حكم إلهي حكمة تحمي الإنسان، ومصلحة تقيم الأسرة، وغاية تحفظ المجتمع من الإفساد. ومن هذه الحِكم؛ معايير اللباس والزينة والسمت التي اختص بها الإسلام كلاً من الرجل والمرأة.
قد تبدو هذه الأحكام في الظاهر متعلقة بالشكل، ولكن ثمة رابطاً لا ينكر بين الشكل والشخصية، وبين المظهر والذات، وبين لغة الجسد وعالم الروح. فالإنسان لا يعكس عالمه الداخلي على ظاهره فحسب، بل إن السلوكيات التي يكررها في ظاهره تشكل باطنه بمرور الوقت. لذا، حمى الإسلام ليس قلب الإنسان فحسب، بل حمى أيضاً الطرق المؤدية إلى القلب.
لقد نهى الرسول الأكرم (صلى الله عليه وسلم) بشدة عن تشبه الرجال بالنساء والنساء بالرجال، وعَدّ هذا التشبه سلوكاً يخدش الفطرة ويثلمها[5]. وليس الغرض من هذا التحذير النبوي التقليل من شأن أحد، بل الغرض هو حماية الإنسان منذ البداية من الأنماط السلوكية التي قد تجره بمرور الوقت إلى ارتباك الهوية.
وهناك قاعدة أصولية جليلة في الفقه الإسلامي هي: سد الذرائع؛ أي إغلاق الطرق المؤدية إلى الفساد أو الشرور أو المفاسد الأكبر منذ البداية. وتطبق هذه القاعدة في شتى المجالات؛ من الربا إلى فقه الأسرة، ومن التجارة إلى الأخلاق؛ لأن الانكسارات الكبرى لا تحدث فجأة، بل تبدأ من عادات صغيرة تستحيل مع الوقت إلى طبع وخلق.
وإدراك الإنسان لذاته ليس مستثنى من ذلك؛ فاللباس، وأسلوب الكلام، ولغة الجسد، والسلوكيات المتكررة، والمحيط الاجتماعي، وإملاءات العالم الرقمي، والقدوات التي تُتَّبَع؛ كل هذه الأمور قد تصبح مع الوقت عناصر تؤثر في إدراك الإنسان لهويته. واليوم، تقر علوم النفس والسلوك بأن السلوك الإنساني لا يتدفق فقط من الداخل إلى الخارج، بل إن المؤثرات الخارجية تؤثر بقوة في باطن الإنسان. وتساعدنا هذه الحقيقة على فهم الحكمة العميقة للتربية التي قدمها الكتاب والسنة قبل قرون.
وثمة لفتة مهمة هنا: الحدود التي يضعها الإسلام ليست معايير لتحديد قيمة الإنسان عند الله؛ فارتكاب إنسان لذنب ما أو صراعه مع نزعات خاطئة لا يسقط قيمته بالكلية. فالمؤمن لا يُعرّف الإنسان بذنبه، ولكنه في الوقت نفسه لا يمكنه تقديم الذنب على أنه فضيلة. لا يمكن إظهار الرحمة بإخفاء الحقيقة، ولا يمكن تمثيل الحقيقة بترك الرحمة. إن طريق الكتاب والسنة يوازن بحكمة بين هذين الإفراطين.
وتأتي أحكام اللباس والزينة كجزء من هذا التوازن؛ فهي لا تعلم المرء “كيف يرتدي ثيابه” فحسب، بل هي جزء من نظام تربوي يعلم الإنسان كيف يعيش متصالحاً مع خِلقته. إن كل حضارة تربي الإنسان برمزيتها أولاً؛ فالأزياء الرسمية، والعباءات الأكاديمية، وعباءة القاضي على منصته، والزي العسكري، وخاتم الزواج، كلها وُجدت لبناء الانتماء، والانتماء يغذي الهوية بمرور الوقت. وقد نظر الإسلام إلى خلق الإنسان ذكراً أو أنثى ليس كواقع بيولوجي فحسب، بل كأمانة إلهية وهوية مستقرة؛ لذا فإن حفظ الرموز الخاصة بالرجل والمرأة ليس مجرد خيار عرفي، بل هو من التدابير الرامية لحفظ الفطرة.
بيد أن الثقافة الحديثة قد اكتشفت القوة التحويلية للرموز؛ فالإعلانات، والسينما، والموضة، والمنصات الرقمية، ووسائل التواصل الاجتماعي، والثقافة الشعبية؛ كلها غدت أدوات قوية تعيد تشكيل الهوية وإدراك الذات، لا عادات الاستهلاك فحسب. ولأن الشباب والناشئة في سن الطفولة والمراهقة لم تكتمل شخصياتهم بعد، فإنهم يتعرضون لتوجيهات رمزية مكثفة.
ومن هنا، فإن واجب الآباء، والمعلمين، والمرشدين، والمختصين النفسيين، ليس تخويف الشباب بل مساعدتهم على اكتشاف فطرتهم؛ لأن الهوية الراسخة لا تُبنى بالإكراه، بل بالمعرفة الصحيحة، والبيئة الأسرية الآمنة، والتربية الحكيمة، والقدوة الصالحة. وهذا هو الطريق الذي يقترحه الإسلام؛ ليس حياة محاطة بالممنوعات، بل حياة محمية بالحكمة… ليس نظاماً قائماً على الخوف، بل نظاماً حياتياً متوافقاً مع الفطرة. فالحدود التي يضعها ربنا هي في الحقيقة لصالح الإنسان لا ضده؛ يدرك الإنسان هذا فوراً في بعض الأحيان، وفي أحيان أخرى بعد مضي سنوات… لكن الحكمة الإلهية لا تتغير بتغير الأزمان؛ لأن الله تعالى هو الذي خلق الإنسان، وهو أعلم بفطرته.
الفصل الثالث
الجسد أمانة: مسؤولية لا مِلْكيّة
الإنسان مستأمن على جسده وليس مالكاً له
إن أحد أعمق نقاط الافتراق بين التصور الحديث للإنسان والتصور القرآني يظهر في النظرة إلى ماهية الجسد. فوفقاً للمفهوم الشائع اليوم، يُعد الإنسان المالك المطلق لجسده، ويُقدَّم هذا المفهوم تحت شعارات مثل “جسدي، خياري” ليس كادعاء قانوني أو سياسي فحسب، بل كأصل أخلاقي.
أما الإسلام فينظر إلى المسألة من زاوية مغايرة تماماً؛ فالإنسان في المنظور القرآني لم يخلق وجوده من عدم، ولم يخلق جسده بنفسه. فالله هو الذي وهب الحياة، وهو الذي يديمها، وهو الذي يستردها إذا جاء الأجل. وبناءً على ذلك، فإن الإنسان ليس المالك المطلق لجسده، بل هو حارس لأمانة استُودِعها.
والأمانة في القرآن الكريم لا تعني مجرد تسليم مادي، بل تعني المسؤولية، والمحاسبة، والوفاء. فالإنسان يحمل أمانة إلهية تشمل عقله، وجسده، وعمره، وصحته، وكل قدراته؛ والأصل في هذه الأمانة هو الحفظ الحكيم لا التصرف العبثي الهوائي.
وعلى هذه الحقيقة يتأسس المفهوم الإسلامي للجسد. وفي هذا السياق، يخبرنا القرآن الكريم عن أحد أخطر إملاءات الشيطان للإنسان:
﴿وَلَآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللَّهِ﴾[6]
وقد ذهب المفسرون في بيان مدى هذه الآية إلى أن كل تدخل عبثي يستهدف تغيير خلق الله يقع تحت هذا الوعيد. والمقصود هنا ليس مداواة الأمراض أو إزالة العيوب الخلقية، بل التدخلات التي تحوّل تغيير الخِلقة إلى إعلان إرادي يعاكس الفطرة.
ولذا، فرّق الفقه الإسلامي تفريقاً دقيقاً بين المداواة (العلاج) والتحريف؛ فإزالة مرض في عضو ما، أو تصحيح تشوه خلقي حاد، أو التدخلات الضرورية لحفظ الحياة، كلها تندرج تحت بند العلاج المشروه. وفي المقابل، فإن التدخلات التي تستهدف تغيير الغاية من خلق الجسد، والتي لا تنبع من ضرورة طبية بل من تصور هوياتي متغير، لا تُرى في السياق نفسه؛ لأن غاية العلاج هي حفظ الفطرة لا تغييرها.
وهنا نقف أمام سؤال أخلاقي جوهري: هل قدرة الإنسان على فعل كل ما يرغب فيه تعد حرية حقيقية؟ أم إن الحرية هي ألا يستسلم الإنسان لكل مطلب من مطالب نفسه؟
إن مفهوم الحرية الذي يعلمه القرآن ليس حق التصرف المطلق اللامحدود، بل هو تهذيب الإرادة بالحق. ولذا، فإن الحرية في الإسلام ليست سيطرة الهوى، بل هي عزة العبودية لله؛ فالإنسان يكون حراً بقدر قدرته على إدارة رغباته بالحكمة، لا بقدر تحقيقه لكل شهوة من شهوات نفسه.
أما الثقافة الحديثة فتضع الرغبة غالباً في مركز الهوية، مع أن الرغبات متغيرة، والمشاعر متقلبة. بيد أن الخِلقة بُنيت على الحكمة الإلهية المستقرة لا على المشاعر العابرة. ويبرز هنا تناقض صارخ؛ فمن جهة يُدّعى أن الجسد ملك للمفرد تماماً، ومن جهة أخرى يُطلب موافقة الطب والقانون والسلطات العامة لإجراء تدخلات يصعب التراجع عنها في هذا الجسد نفسه! وهذا يظهر عملاً أن الجسد لا يمكن اعتباره مِلْكاً شخصياً محضاً.
وقد حل الإسلام هذا التناقض منذ البداية؛ فالجسد ليس للدولة، ولا للمجتمع، ولا هو مِلْك مطلق للإنسان. الجسد أمانة الله، والإنسان هو الحامل المسؤول لهذه الأمانة. وهذا المفهوم يحفظ كرامة الإنسان ويحميه في آن واحد من تسلط هواه ورغباته العابرة.
واليوم، يرى العديد من المفكرين وعلماء النفس والأطباء أن جسد الإنسان ليس مجرد بنية بيولوجية، بل يشكل وحدة عميقة مع الهوية والذاكرة والروح والعلاقات الاجتماعية. وقد أكد الإسلام هذه الحقيقة منذ قرون عبر تأكيده على الصلة الوثيقة بين “الجسد” و”الروح“. ومن ثم، فإن كل تدخل في الجسد ليس مجرد عملية تقنية تجرى على الأنسجة، بل يمكن أن يؤدي إلى نتائج متعددة الأوجه تؤثر في إدراك الذات، والروابط الأسرية، وعالم الروح، والمستقبل. ولذا، فإن الاحتياط في التدخلات التي يصعب تداركها يعد مبدأً أساسياً للأخلاق والطب معاً؛ فالاحتياط هو اسم الحكمة، والصبر هو اسم البصيرة، وحفظ الأمانة هو المظهر الأجمل لاحترام الخِلقة.
الفصل الرابع
ظاهرة التحول الجنسي في العالم الحديث: الأخلاق، والطب، وتصور الإنسان
معاناة الإنسان ليست هي الحل في حد ذاتها
شهد التاريخ البشري الاضطرابات الروحية، والبحث عن الهوية، وأزمات الوجود بأشكال مختلفة؛ ومن ثم فإن الصراعات الداخلية للإنسان ليست جديدة، والجديد هو ماهية الحلول المقترحة لهذه الصراعات.
لقد بنى العصر الحديث ثقافة تضع مشاعر الإنسان في المركز، وغالباً ما يصبح الشعور محجوزاً ومحدداً للهوية دون بحث في مدى صحته. بيد أن الشعور والحقيقة ليسا شيئاً واحداً؛ فالشعور تجربة يعيشها الإنسان، أما الحقيقة فمعيار مستقر ومستقل عن الإنسان.
والإسلام لا ينكر الاضطرابات الروحية التي يعيشها الإنسان، بل يتعامل معها بجدية بالغة؛ ولكنه لا يرى من الصواب قبول كل شعور كمحدد يدفع الإنسان نحو تدخلات يصعب التراجع عنها. لأن كل حل يُقترح دون تشخيص صحيح يحمل خطر تعميق المشكلة بدلاً من علاجها. ومن هنا، فإن مبدأ “عدم إلحاق الضرر أولاً” يبرز هنا كمسؤولية أخلاقية وطبية معاً.
واليوم، تعد عملية التحول مساراً معقداً تتداخل فيه علوم النفس، والغدد الصماء، والجراحة، والقانون، والتربية، والإعلام، والثقافة الرقمية. وفي موضوع تتداخل فيه كل هذه العناصر، لا يصح التحرك بموجب حكم تخصص واحد منفرد.
ولا سيما الأطفال والناشئة في مرحلة المراهقة؛ فهم في فترة تتشكل فيها هوياتهم، والتغيرات الروحية والبحث عن الانتماء في هذه السن تعد أجزاءً طبيعية من مسار النمو والتشكل. ولذا، فإن الحكمة تقتضي التقييم الصبور، والدعم الأسري، والاستشارة النفسية، والمتابعة متعددة الأوجه بدلاً من القرارات المستعجلة. فالاحتياط هو التصرف ببصيرة أمام خطوات قد تنتج آثاراً يصعب تداركها.
ومن جانب آخر، تقف المنظومات الصحية المعاصرة أمام امتحان أخلاقي كبير؛ فعلم الطب وُجد أصلاً لتخفيف معاناة الإنسان والمساهمة في شفائه. بيد أنه في العالم الحديث، حيث تُدار الخدمات الصحية تحت تأثير الديناميكيات الاقتصادية الكبرى، يُشار أحياناً إلى وجود تجاذبات بين المخاوف التجارية ومسؤولية العلاج.
وهذا الوضع لا يقتصر على نقاشات التحول الجنسي فحسب؛ بل يجري نقاش عالمي حول مدى تأثير المصالح الاقتصادية على القرارات الطبية في مجالات شتى؛ من قطاع الأدوية إلى الجراحة التجميلية، ومن علاج الإدمان إلى التكنولوجيا الحيوية. ولذا، فإن ما ينبغي مراجعته هنا ليس نية الطبيب، بل المخاطر الأخلاقية للأنظمة التي قد تحول ألم الإنسان إلى قيمة اقتصادية.
وهنا يقدم مفهوم الأمانة في الإسلام معياراً قوياً؛ فجسد الإنسان ليس سلعاً تُجنى من ورائها الأرباح، ونفس الإنسان ليست ساحة تُجرى عليها المشاريع الأيديولوجية؛ بل الإنسان أمانة محترمة فوق كل حساب اقتصادي أو سياسي أو ثقافي. ومن ثم، يجب عند تقييم هذه المسألة طرح أسئلة من قبيل: “هل هذا ينفع الإنسان حقاً؟”، “ما هي نتائجه على المدى الطويل؟”، بكامل الجدية. فواجب الأخلاق هو البحث عما هو صحيح فعله، لا عما هو ممكن فعله فحسب.
ويعلمنا الكتاب والسنة أنه: ليس كل ممكن مشروعاً، وليس كل مطلوب خيراً، ولا تُعالج كل الآلام بالطريقة نفسها. فأحياناً تكون الرحمة الكبرى في عدم التعجل، وأحياناً يكون العون الأكبر في الاستماع إلى الإنسان بصبر قبل خطوة لا عودة عنها، والبحث معه عن الحقيقة الشاخصة. ولذا، فإن واجبنا الأسمى تجاه هؤلاء الناس هو الاقتراب منهم بجدية علمية، ومسؤولية أخلاقية، وبلغة الإسلام الرحيمة، بعيداً عن الشعارات والأحكام المسبقة. لأنه عندما تفترق الحقيقة عن الشفقة، لا يتبقى سوى حكم قسري بلا رحمة، أو تعزية واهية بلا حقيقة؛ والكتاب والسنة يقدمان الاثنين معاً للإنسان.
الفصل الخامس
تجارب التراجع عن التحول: صرخات صامتة وبحث جديد عن الفطرة
الحقيقة الكامنة وراء الاعتراف
في المسائل العلمية، لا تقل الواقعية أهمية عن النظرية؛ إذ إن بعض الحقائق تتجلى بوضوح عبر قصة حياة عيشت أكثر مما تتجلى عبر النقاشات الطويلة. وظاهرة “التراجع عن التحول” التي بدأ يتزايد سماعها في الآونة الأخيرة هي من هذا القبيل.
والتراجع عن التحول يعبر عن مسعى الأفراد الذين دخلوا في مسار التحول الجنسي، أو تلقوا علاجاً هرمونياً، أو خضعوا لتدخلات جراحية، ثم رأوا بعد ذلك أن هذا المسار لم يحقق لهم النتائج التي كانوا يرجونها، فقرروا العودة إلى فطرتهم.
وقصص هؤلاء الناس ليست نسخة واحدة؛ فمنهم من يتحدث عن صدمات الطفولة، ومنهم من يتحدث عن أزمات نفسية حادة، ومنهم من يشير إلى تأثير المحيط الاجتماعي، ومنهم من يتحدث عن ندم عميق أدركه بعد مضي سنوات… ومن ثم، فإن إرجاع هذه التجارب كلها إلى سبب واحد ليس صحيحاً من الناحية العلمية. ومع ذلك، ثمة نقطة مشتركة يلتقون فيها، وهي: تعبيرهم عن أن التغييرات التي أُجريت في أجسادهم لم ترفع بالكلية الآلام التي كانوا يحملونها في أرواحهم.
ومن الأسماء التي عبّرت عن هذه الحقيقة الشاب كريس برونيمان (Chris Brönimann)[7]، وهو مواطن سويسري من أصل ألماني؛ حيث روى في مقابلته مع الأستاذ الدكتور زكي بايرقدار أنه عاش لسنوات طويلة في مسار التحول، وخضع لتدخلات طبية متعددة، وبين بمرور الوقت من خلال حياته الخاصة أن تلك الخطوات لم تمنحه الطمأنينة التي كان ينشدها.
والجانب الملفت في هذه المقابلة أنها تقدم محاسبة حياتية واقعية بعيداً عن النقاشات السياسية أو الأيديولوجية. وما يرويه برونيمان لا يثبت أن كل مسار تحول سينتهي بالنتيجة نفسها، ولكنه يذكر بحقيقة مهمة: وهي أن روح الإنسان لا تنال الطمأنينة بمجرد التدخلات المجرية على الجسد؛ لأن جرح الروح لا يبرأ بالمبضع، بل يبرأ بالحق، والمعنى، والانتماء، والأمان.
وثمة أمر آخر تجب الإشارة إليه هنا؛ فالعديد من الذين يمرون بمرحلة التراجع يواجهون صراعات تتعلق بالعلاقات الاجتماعية، والروابط الأسرية، والأعباء النفسية، والمخاوف المستقبلية، بجانب التغيرات الجسدية. وبعضهم يعجز عن التعبير عن ندمه لسنوات طويلة لأسباب عدة؛ كخشية ردود فعل المحيط، أو ثقل الاعتراف بالخطأ، أو تفضيل الصمت تحت وطأة اليأس الناجم عن تدخلات لا يمكن تداركها. ولذا، لا يمكن فهم الواقع بالكامل بالاستماع فقط لمن استطاع الكلام؛ فالصمت أيضاً بيانات مهمة، والآلام التي لا تُحكى تحمل حقائق تستحق البحث والتدبر.
ومع ذلك، فإن الأمانة العلمية تفترض منا بيان أن ليس كل من مر بالتحول يشعر بالندم، كما أن قصص التراجع لا تنبع كلها من الأسباب نفسها. ومن هنا، فإن الطريق الذي يقدمه الإسلام هو الابتعاد عن الأحكام المسبقة، والسعي لفهم كل إنسان في إطار ظروفه الخاصة مع عدم المفارقة للمقاييس الإلهية المستقرة. فالشفقة ليست بديلاً للحق، والحق ليس عدواً للشفقة؛ ودعوة الإسلام هي إحياء الاثنين معاً. ولعل أوجب ما نحتاجه اليوم هو الاستماع لقصصهم الواقعية بإنصاف بدلاً من تحويلهم إلى مادة للاستقطاب الأيديولوجي؛ فالاعتراف الصادق يلهم التفكير أكثر من مئات النقاشات النظرية، والدمعة الصامتة تتحدث بصوت أعلى من كل الشعارات الجوفاء.
الفصل السادس
الإحصاءات، والوقائع، ومبدأ الاحتياط
ما تقوله الأرقام، وما يخفيه الصمت
إن عصرنا هو عصر الأرقام؛ إذ تُقدَّم الإحصاءات اليوم كأقوى دليل في شتى النقاشات العامة. ولا شك أن البحوث العلمية لها قيمة لا تُنكر في فهم الظواهر الاجتماعية، ولكن لا توجد إحصائية تمثل الحقيقة كاملة بمفردها؛ فكل بحث يتحدث بقدر أدواته، وعينته، وفترة متابعته، ومعايير تقييمه. ولذا، فإن معرفة حدود الأرقام تعد من أمانة العلم كاحترامها تماماً.
وعند فحص الدراسات المنشورة حول مسارات التحول والتراجع عنه في الأدبيات الطبية العالمية[8]، يُلاحظ وجود تباينات لافتة بين البحوث؛ إذ تتغير النتائج بتغير المعايير المستخدمة، وفترات المتابعة، وحجم العينات، ومناهج البحث. ومن ثم، فإن إطلاق أحكام قطعية استناداً إلى دراسة واحدة لا يستقيم والاحتياط العلمي.
وثمة مسائل منهجية يجب التوقف عندها عند تفسير البحوث في هذا المجال:
1 فترة المتابعة: إن نتائج القرارات الكبرى التي تؤثر في حياة الإنسان لا تظهر بكاملها خلال سنوات قليلة؛ وتقييم الآثار الروحية والجسدية يتطلب دراسات متابعة تمتد لسنوات طويلة، لأن الرضا القصير المدى قد لا يتوافق دائماً مع التجارب الحياتية المديدة.
2 المنسحبون من البحوث: في الدراسات الطويلة الأمد، ينقطع بعض المشاركين عن المتابعة لأسباب شتى. وعندما لا تُعرف أسباب انسحابهم، يجب أن يكون تفسير النتائج أكثر حذراً واحتياطاً.
3 الحالات الصامتة: ليس كل إنسان يشارك ندمه مع الرأي العام، ولا تظهر كل الآلام في البحوث؛ فالخجل، وخشية ردود الفعل، وخوف العزلة، واليأس من عدم إمكانية التراجع، كلها أسباب قد تمنع الناس من التعبير عن مشكلاتهم، ومِن ثَمَّ وجب تقييم الصمت المكتوم كتقييم الأرقام الشاخصة تماماً.
وهنا يبرز مبدأ الاحتياط الذي يعلمه الكتاب والسنة كحكمة بالغة؛ فالاحتياط ليس هروباً من الحقيقة، بل هو أمانة جمع الأدلة قبل إطلاق الأحكام، وعدم التعجل في المسائل التي تمس حياة الإنسان. وفي الفقه الإسلامي، يعد درء المفاسد مقدماً على جلب المصالح، والقواعد الفقهية الكبرى المستقرة تؤكد هذا الأصل الأصيل.
حيث يبرز هذا الأصل في المبدأ النبوي الكريم الشامخ: “لا ضرر ولا ضرار”[9]، والقاعدة الكلية الفقهية المستقرة: “الضرر يُزال”[10]. وفي التراث العلمي الإسلامي، نجد في منهج الإمام الغزالي حول مقاصد الشريعة (حفظ الدين، والنفس، والعقل، النسل، والمال)[11]، وكذا في نظرية المصالح عند الإمام الشاطبي[12]، أدلة راسخة تبين مدى المسؤولية والاحتياط الواجب بذلهما في القرارات التي تخص حياة الإنسان وجسده. وبناءً على هذا، فإن الاحتياط في القرارات التي يصعب التراجع عنها ليس مجرد توصية دينية، بل هو مسؤولية عقلية وأخلاقية معاً.
وثمة حقيقة أخرى يجب خطها: الإنسان ليس مجرد إحصائية؛ فوراء كل رقم عمر يمر، وأسرة تترقب، وطفولة عيشت، وأم تدمع، وأب يرجو، وأمل يلوح. والقرآن لا ينظر إلى الإنسان كأرقام، بل يراه كأمانة “مكرمة” من الله؛ ومن ثم فإن الهدف ليس إثبات أو نفي إحصائية ما، بل الهدف هو ضمان اتخاذ القرارات التي تخص جسد الإنسان وروحه ومستقبله في إطار من المعرفة الصحيحة، والاستشارة الواسعة، والمسؤولية الأخلاقية العظمى. فالاحتياط يدعونا لحماية إنسان واحد من قرار لا عودة عنه، وهذا أسمى من تحقيق أبرز الإحصاءات؛ لأن معيار الحق ليس الأرقام الجافة، بل حفظ العلم والحكمة والوجدان والكرامة الإنسانية معاً.
الفصل السابع
حضارة الرحمة في الإسلام
حفظ الحكم دون خسارة الإنسان
إن تصور القرآن للإنسان لا ينحصر في الأوامر والنواهي الجافة؛ ففي مركز الخطاب الإلهي يقف الإنسان ككائن مكلَّف بالابتلاء ومدعو للرحمة، لا كحاكم مطلق لرغباته ولا كسجين أبدي لأخطائه. وهذا المفهوم هو ما يميز حضارة الإسلام عن بقية التصورات الحضارية الأخرى. فالإسلام لا يُعرّف الإنسان بفعل عابر، ولا يعيد بناءه وفق شعور متقلب؛ بل الإنسان أمانة “مكرمة” تنبع قيمتها من كونه مخاطَباً بخطاب ربه. ولذا، فإن لغة القرآن تقرر الحق بوضوح وتفتح باب الرحمة على مصراعيه في آن واحد.
وللأسف، يشهد واقعنا المعاصر إفراطين في هذا السياق:
طرف يتبنى لغة قاسية تستهين بالاضطرابات النفسية وتختزل الإنسان في خياراته الخاطئة.
وطرف آخر يقبل كل شعور كحق لا يناقش، ويدفع الإنسان نحو حافة قرارات يصعب التراجع عنها.
أما طريق الكتاب والسنة فيبرأ من هذين الإفراطين؛ فالإسلام لا ينكر الألم، ولكنه لا يقبل كل حل مطروح كحق شاخص. يستمع للإنسان، ويسعى لفهمه، ويرشده للصواب، دون أن يهينه أو يقنطه من رحمة الله.
وهذه هي السمة الأبرز للمنهج النبوي؛ فقد كان الرسول الأكرم (صلى الله عليه وسلم) يستمع لقلوب الناس لا لكلماتهم فحسب، ولا يرفض المخطئين بالكلية ولا يدعهم يتماهون مع خطئهم؛ لأن دعوته كانت لإصلاح المذنب لا لتطبيع الذنب. ولذا، يتأسس منهج الإرشاد الإسلامي على ثلاثة أركان متكاملة:
1 عدم كتمان الحق…
2 عدم ترك الشفقة…
3 عدم إيصال الإنسان لليأس والقنوط…
وإذا تفرقت هذه الأركان اختل التوازن؛ فالحق بلا شفقة قد يستحيل قسوة وجفاء، والشفقة بلا حق قد تصبح عاطفية تغطي وجه الحقيقة، والأمل إذا انقطع عن التوبة والإصلاح قد يجر المرء إلى اليأس المطبق. والقرآن يجمع هذه الركائز الثلاث في سياق معجز؛ حيث يقول الله تعالى:
﴿قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَىٰ أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ﴾[13]
إن هذا الخطاب الإلهي يتوجه لكل من أسرف على نفسه بالخطأ؛ وليس فيه إقصاء ولا تنازل عن الحق، بل فيه الرحمة، والتوبة، وأمل البداية الجديدة. وهذه هي الكلمة الأولى التي يوجهها القرآن لمن يمر بمسار التحول أو يسعى للتراجع عنه: “لا تقنطوا من رحمة الله”؛ فليس هناك خطأ أعظم من سعة رحمة الله.
ونؤكد هنا أن غاية هذه الرسالة ليست إدانة أحد، بل التذكير بالحكمة الإلهية المودعة في الخِلقة، والمساهمة في تقييم القرارات التي تخص الجسد والروح بالصبر والبصيرة. ومن ثم، فإن واجبنا تجاههم ليس السخرية أو الإقصاء أو المذمة، بل الاستماع الواعي، والسعي للفهم، وتوفير المعرفة الصحيحة، والدعم عبر الأطباء الموثوقين والمرشدين النفسيين المؤهلين، وتقوية الروابط الأسرية، والتذكير الدائم بأن باب رحمة الله لا يُغلق أمام عبد أمَّه تائباً.
هذه هي الشفقة الإسلامية الأصيلة؛ فالحضارات تُختبر بمدى تعاملها مع الإنسان الجريح، وحضارة الإسلام لم تشنأ المذنب عند رفض الخطيئة، ولم تهن المريض عند مداواة المرض، ولم تترك المرحمة عند الدفاع عن الحق. وواجبنا اليوم هو حفظ هذا المنهج المستقر؛ لأن طريق حفظ الفطرة لا يمر عبر خسارة الإنسان، بل بحفظ الإنسان تُحفظ الفطرة، وبكسب القلوب يُشرح الحق، وبالرحمة الهادية تتحقق الهداية. لعل واجبنا الأكبر اليوم ليس كسب النقاشات والمناظرات، بل كسب الإنسان؛ لأن هداية إنسان واحد خير من كسب أبرز السجالات الفكرية، وممثل الحق الأجمل ليس من يصرخ به بأعلى صوته، بل من يعيشه بأجمل أخلاقه. إن رحمة القرآن لا تبطل الحكم، ولكنها تحفظ الحكم دون أن تفقد الإنسان.
الخاتمة
الاستماع لنداء الفطرة
لكل عصر امتحاناته الخاصة؛ وإذا كان الإنسان قد ابتُلي في العصور الخالية بألوان شتى من الاختبارات، فإن عصرنا يبتلي الإنسان في هويته، وجسده، وفطرته. إن التقدم التقني المتسارع، والإمكانات الطبية الواسعة، وتأثير العالم الرقمي، منحت الإنسان قدرات غير مسبوقة على التدخل؛ ولكن زيادة القدرة المادية لا تعني بالضرورة زيادة الحكمة المعنوية؛ فقدرة المرء على فعل شيء لا تعني أن فعله صحيح بالضرورة. والقرآن يعلم الإنسان أن يسأل “لماذا تفعل؟” قبل أن يسأل “كيف تفعل؟”.
وهذه هي الغاية الأسمى لهذه الرسالة: إخراج مسألة التحول والتراجع عنه من ضيق الشعارات والاستقطابات الأيديولوجية، ووضعها في ميزان الحكمة والعدل والرحمة الذي جاء به الكتاب والسنة. وقد رأينا خلال هذا العمل أن نظرة الإسلام للإنسان لا تنحصر في الأحكام القانونية الجافة، بل الإسلام يحفظ الفطرة، ويعد الجسد أمانة، ويهذب النفس، ويجعل العقل دليلاً، ولا يهمل القلب، ولا يفصل الشفقة عن الحق، ولا يضع الرحمة في مواجهة العدل؛ لا يسجن الإنسان في ذنبه ولا يؤله رغباته، بل يستهدف وصله بربه ومولاه.
لذا، فإن كلمتنا الأولى لإخواننا الذين يمرون بمسار التحول أو يخوضون محاسبة ذاتية عسيرة في طريق التراجع عنه، هي كلمة أمل لا كلمة اتهام؛ لأن باب الإسلام لا يطرد نادماً، وباب الرحمة لا يغلق في وجه مسترشد، وباب التوبة مفتوح حتى الغرغرة، والله أشد فرحاً بتوبة عبده من العبد نفسه؛ ومن ثم فلا يظنن إنسان أنه محروم من رحمة الله بسبب خطأ ألمّ به.
أما واجب المجتمع فلا يقل أهمية؛ فالآباء، والمعلمون، والأطباء، والمختصون النفسيون، والقائمون على الخطاب الديني، وقادة الرأي؛ كلهم مخاطَبون بهذه المسؤولية: أن نربي شبابنا بالمعرفة الراسخة لا بالشعارات، وألا نترك من يمر بأزمة هوية وحيداً، وألا نستخف به، بل نستمع إليه، ونفهمه، ونصله بالموجهين الأكفاء، وننقل رحمة القرآن إلى واقعنا العملي. هذا هو الواجب الأساس؛ لأن كل شاب يُهمل قد يصبح جرحاً ليس لنفسه فحسب، بل لأسرته ولجيل بأسره أحياناً.
ولعل حاجتنا اليوم ليست لقول الحق بصوت أعلى، بل لتمثيله بأخلاق أجمل؛ فدعوة القرآن دعوة حكمة لا دعوة قوة وجفاء. والرسول الأكرم (صلى الله عليه وسلم) بنى الحضارة بكسب قلوب الناس لا بكسرها، ونحن مكلَّفون بإحياء المنهج النبوي نفسه؛ فالقلوب تفتح بالأمان لا بالإكراه، وتلين بالشفقة لا بالغضب، والحق يظهر أثره البالغ عندما يُتمثَّل في واقع السلوك والممارسة.
ولنتذكر دائماً أن الفطرة ليست عبئاً يُحمل على الظهر، بل هي من أعظم الرحمات التي منّ بها الله تعالى على عبده. والحدود الإلهية لم تُشرع للتضييق على الإنسان، بل لحمايته من المهالك الأكبر التي تنتظره؛ فكما أن ضفتي النهر لا تحبسان الماء بل تحميانه من الفيضان لكي يهب الحياة… وكما أن لحاء الشجرة لا يضغط عليها بل يحميها من الجفاف والتشتت لكي تعيش… فإن الأحكام الإلهية وُجدت لكي تحمي الإنسان في إطار حقيقته الشاخصة لا لتقمعه. ومن أدرك هذه الحقيقة رأى الدين رحمة تلوح لا عبئاً ينوء به كاهله.
ونختم دعاءنا ورسالتنا بالنداء القرآني المشرق الذي يبعث الأمل في النفوس:
﴿يُرِيدُ اللَّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ﴾[14]
وأيضاً:
﴿قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَىٰ أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ﴾[13]
هذه هي دعوة الإسلام؛ دعوة تحفظ الفطرة، ولا تجرح الإنسان، ولا تتنازل عن الحق، ولا تنقص من الرحمة، ولا تظل العدل، ولا تعتد الشفقة ضعفاً. ونحن اليوم أحوج ما نكون لنداء هذه الدعوة؛ لأن حاجة البشرية الكبرى ليست في تغيير الأجساد، بل في إرساء الطمأنينة في القلوب. والطمأنينة الحقيقية للقلب إنما تكون بالتوجه إلى فاطرها وخالقها سبحانه:
﴿أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ﴾[15]
نسأل الله العلي القدير أن يجعلنا ممن يعيشون على الفطرة، ويذودون عنها بالحكمة والمرحمة، ويمثلون الحق دون جرح للإنسان. آمين.
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
08.07.2026 – أوف (OF)
الهوامش (Dipnotlar)
1 القرآن الكريم، سورة الروم، 30/30: ﴿فأقم وجهك للدين حنيفاً فطرت الله التي فطر الناس عليها لا تبديل لخلق الله ذلك الدين القيم ولكن أكثر الناس لا يعلمون﴾.
2 القرآن الكريم، سورة التين، 95/4: ﴿لقد خلقنا الإنسان في أحسن تقويم﴾.
3 القرآن الكريم، سورة يوسف، 12/53: ﴿…وما أبرئ نفسي إن النفس لأمارة بالسوء إلا ما رحم ربي…﴾.
4 المبدأ الأخلاقي الطبي القديم الشامخ “Primum non nocere” (عدم إلحاق الضرر أولاً)، وهو أصل راسخ في أدبيات الطب منذ العصور القديمة ويعد ركيزة للأخلاقيات الطبية المعاصرة.
5 صحيح البخاري، كتاب اللباس، باب 61-62؛ سنن أبي داود، كتاب اللباس، باب 28. الأحاديث النبوية الشريفة التي تنهى عن تشبه الرجال بالنساء والنساء بالرجال في اللباس والسمت.
6 القرآن الكريم، سورة النساء، 4/119: ﴿…ولآمرنهم فليغيرن خلق الله…﴾.
7 المقابلة المطولة التي أُجريت بين الأستاذ الدكتور زكي بايرقدار والشاب السويسري كريس برونيمان (Chris Brönimann) حول تجربة التراجع عن التحول الجنسي ومحاسبتها الذاتية.
8 الأدبيات والبحوث الطبية العالمية المنشورة حول مسارات التحول والتراجع عنه؛ وتشمل دراسات المتابعة الطويلة الأمد، والمراجعات المنهجية، والنقاشات المنهجية حول العينات ونسب الانسحاب؛ حيث تؤكد على ضرورة تبني مقاربة حذرة ومحتاطة نظراً لتباين النتائج بتباين مناهج البحوث.
9 سنن ابن ماجه، كتاب الأحكام، باب 17؛ موطأ الإمام مالك، كتاب الأقضية، باب 31. الحديث النبوي الشريف: “لا ضرر ولا ضرار”.
10 مجلة الأحكام العدلية، المادة 20 / الأشباه والنظائر لابن نجيم الحنفي. القواعد الفقهية الكلية المستقرة في الفقه الإسلامي مثل: “الضرر يُزال”، و“درء المفاسد أولى من جلب المصالح”.
11 أبو حامد الغزالي، كتاب المستصفى من علم الأصول. تأصيل نظرية مقاصد الشريعة الخمسة الضرورية: (حفظ الدين، والنفس، والعقل، والنسل، والمال).
12 إبراهيم بن موسى الشاطبي، كتاب الموافقات في أصول الشريعة. تأصيل نظرية المقاصد والمصالح المرسلة ومآلات الأفعال.
13 القرآن الكريم، سورة الزمر، 39/53: ﴿قل يا عبادي الذين أسرفوا على أنفسهم لا تقنطوا من رحمة الله إن الله يغفر الذنوب جميعاً إنه هو الغفور الرحيم﴾. (وردت في متن الرسالة في موضعين).
14 القرآن الكريم، سورة البقرة, 2/185: ﴿…يريد الله بكم اليسر ولا يريد بكم العسر…﴾.
15 القرآن الكريم، سورة الرعد، 13/28: ﴿…ألا بذكر الله تطمئن القلوب﴾.
Translated from Turkish into English.👇
The Mercy of Fitrah
A Perspective on Gender Transition and Detransition Stages in the Light of the Quran and Sunnah
﷽
Introduction
Praise be to Allah, who brought humanity from nothingness into the realm of existence, creating him in the finest formulation (ahsan al-taqwim) with a perfectly integrated structure of body, soul, intellect, and conscience; who honored His servants with fitrah (innate human nature) and guided them through Divine Revelation. Lord of the Worlds, and blessings and peace be upon him after whom there is no prophet.
Blessings and peace be upon the one who built humanity not merely with decrees, but with mercy; who invited wounded hearts to the Truth without bruising them, and who never departed from wisdom and compassion even in the most complex matters: our Master Muhammad al-Mustafa (peace and blessings be upon him), and upon his family, his companions, and all those who follow them in righteousness until the Day of Judgment.
Human history has never witnessed an era in which human beings have attempted to redefine their own existence as intensely as the era we live in today. Today, this effort is not limited to reinterpreting ideas, cultures, and civilizations; it extends to the human body, identity, family, and the very purpose of creation. Many approaches introduced by the modern world under the banner of “liberation” have, over time, paved the way for human beings to view themselves as autonomous entities independent of their Creator.
Among the most prominent manifestations of this transformation are the phenomenon of “gender transition“, which has triggered increasing debate in recent years, and “detransition“, which has emerged as an effort to return to fitrah after abandoning the transition process.
Although this issue appears purely medical on the surface, it is in reality a multi-dimensional matter where psychology, law, family, education, sociology, ethics, theology, and the existential conception of humanity intertwine. Therefore, attempting to comprehend a subject of such depth through slogans, ideological polarizations, or hollow, rhetorical discourses is impossible.
Regrettably, the vast majority of current debates are trapped between two extremes:
The first side adopts a harsh, exclusionary language that entirely ignores the spiritual suffering experienced by the individual, judging them solely by their choices.
The second side adopts an permissive approach that accepts every fleeting emotion as an absolute truth, making the human body vulnerable to medical interventions that are difficult to reverse.
However, the path charted by the Quran and Sunnah is entirely distinct from these two extremes:
Islam neither denies human suffering nor blindly accepts every solution proposed for that suffering.
It does not legitimize the sin, yet it does not deprive the sinner of mercy.
It does not neglect the decree, nor does it abandon compassion.
Islam is the only civilizational vision that fuses truth and mercy, justice and compassion, command and wisdom into a single crucible. This is the primary objective behind this study.
This work was not written to condemn, wound, or marginalize anyone. Rather, its purpose is to re-evaluate the physical, spiritual, psychological, and social challenges faced by individuals undergoing transition and detransition in the light of the Quran and Sunnah; to demonstrate why preserving fitrah is a manifestation of Divine mercy; and to offer a humble contribution toward conveying Islam’s compassionate call to these individuals.
The immediate occasion that prompted the writing of these lines was the comprehensive interview conducted between Prof. Dr. Zeki Bayraktar and Chris Brönimann, a Swiss citizen of German origin who went through the experience of detransition. The lived experiences shared in that interview demonstrated once again that this issue cannot be understood through theoretical debates alone; behind every statistic lies a real human story, actual pain, and a regret often carried in silence.
Yet, this work does not rely on the experience of a single individual; it is the fruit of an effort that seeks to bridge the Quranic conception of humanity, the noble method of prophetic guidance, the concept of fitrah in the authentic Islamic tradition, and contemporary scientific discussions in this field.
It must be emphasized that every evaluation in this study is grounded in the foundational principle of safeguarding human dignity. In the eyes of the Quran, a human being is not defined by their error; they are an honored servant of Allah. The sin is rejected, but the sinner is not humiliated; the mistake is corrected, but human worth is not discarded. For the ultimate goal of Islam is not to lose the human being, but to reconnect them to the Ultimate Truth.
What we need today, perhaps more than ever, is not the clamor of slogans but the tranquility of wisdom. Not the language of anger, but the language of mercy… Not ideological polarization, but scientific accountability based on the pursuit of truth.
For the further human beings drift from their fitrah, the closer they walk toward a deeper isolation rather than tranquility. As for fitrah, it is one of the greatest mercies our Lord has bestowed upon His servants, and preserving this mercy is not merely a religious obligation, but a supreme responsibility that the human being bears toward their own self, body, soul, family, and future.
We ask Allah Almighty to make this work a humble means for understanding the Truth, for allowing wounded hearts to meet the Truth without being bruised, and for rediscovering fitrah.
AND MY SUCCESS IS NOT BUT THROUGH ALLAH.
(Surah Hud, 11:88)
Prepared by: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
08.07.2026 – Of
Chapter I
Fitrah, Ahsan al-Taqwim, and the Wisdom of Trial
“There is no altering the creation of Allah“
The Quranic conception of the human being diverges fundamentally from the modern perspective. In contemporary thought, the human being is often presented as an autonomous agent who defines themselves, determines the boundaries of their existence as they please, and views their body as absolute property to be disposed of at will. The Quran, conversely, defines the human being not as the absolute owner of themselves, but as a servant created, honored, and entrusted with covenants by their Lord.
Therefore, all Islamic rulings concerning the human being are built not upon what the human being desires to be, but upon the wisdom inherent in the design upon which Allah created them.
Allah Almighty states:
﴿So set your face steadily toward the faith, true to nature-the fitrah of Allah upon which He has originated mankind. There is no altering the creation of Allah. That is the upright religion, but most of mankind do not know.﴾[1]
This noble verse serves as the key to understanding the Islamic conception of humanity. The fitrah mentioned here is not a narrow concept referring solely to biological design; rather, venerable commentators of the Quran have interpreted fitrah as the innate human capacity to accept the Truth, the creation of humanity as male and female, conscience, intellect, and the nature predisposed to knowing its Lord. In other words, fitrah is the name of the Divine creative order that encompasses the human body, soul, heart, and morals. Consequently, fitrah is not a project that human beings reconstruct according to their whims, but a Divine trust (amanah) they are commanded to preserve.
In another verse, the Holy Quran informs us that the human being was created in “the finest formulation” (ahsan al-taqwim)[2]. This expression does not refer merely to physical symmetry; rather, ahsan al-taqwim encompasses:
The miraculous balance in the creation of the body,
The capacity of the soul for spiritual elevation,
The analytical capability of the intellect,
The orientation of the conscience toward the Truth,
The wisdom embedded in creation as male and female,
And the human mission of vicegerency (khilafah) on earth.
Thus, the human being is not inherently flawed in terms of creation; rather, the flaw usually lies in the human inability to correctly read their own fitrah. However, there is a subtle nuance here: creating the human being upon fitrah does not mean they will never face varying desires, erroneous inclinations, or diverse spiritual crises throughout their life.
On the contrary, this world is a realm of trial (ibtila). Some are tested with anger, others with desire, pride, greed, envy, despair, isolation, or fear. At times, a person may experience deep internal conflicts regarding their self-perception. The existence of a trial does not indicate the corruption of fitrah, but rather signifies that the human being is passing through a stage of testing where they are required to exercise their willpower.
Speaking through the tongue of Prophet Joseph (peace be upon him), the Quran states:
﴿And I do not acquit myself. Indeed, the soul is a persistent enjoiner of evil, except those upon which my Lord has mercy.﴾[3]
This Divine statement clarifies beautifully that the soul may witness desires from time to time that clash with fitrah. But the strategic point is this: the Quran does not view the mere existence of a desire as a sin; rather, the sin lies in placing the desire in the position of truth and surrendering to it. This is where the Islamic spiritual cultivation (tarbiyah) of the human being begins; for servitude (ubudiyyah) lies not in the absence of desire, but in the ability to discipline and guide it along the path that pleases Allah.
Based on this, internal, psychological, or emotional conflicts experienced by any individual do not diminish their human dignity; every human being is an honored servant worthy of respect. However, accepting every feeling or inclination as an absolute right, and reconstructing life on that basis, is incompatible with Islam’s vision of humanity.
Here lies the greatest illusion of modern culture, where a total equivalence is established between human feelings and objective reality: “If they feel it, then that is who they are”, “They are whatever they feel”. This approach relegates intellect, conscience, revelation, and the order of creation to a secondary status.
Yet, a human being is not merely a collection of fleeting emotions; a human being is human by virtue of their intellect, conscience, soul, willpower, and above all, by being the addressee of their Creator’s speech. Therefore, Islam does not deny human emotions; it grants them meaning in the light of Divine Revelation.
Here, it is worth recalling an authentic medical maxim: the principle of “First, do no harm” (Primum non nocere)[4], which has been considered the cornerstone of medicine for centuries, gains doubled importance when it comes to interventions that are difficult to reverse. Every intervention on the human body must not be limited to current desires or the current psychological state; it must be evaluated along with its long-term physical, spiritual, and social consequences. Caution is not sluggishness; it is the prevention of harms that cannot be rectified.
Upon this wisdom rest the Islamic rulings that preserve fitrah. The boundaries set by our Lord were not legislated to restrict human freedom, but to protect the human being from themselves, their whims, and their transient desires. Consequently, the issue of transition and detransition is not merely a set of medical procedures performed on the body; it is a multi-dimensional issue requiring a collective evaluation of human creation, the concept of trust, the connection between body and soul, the discipline of the self, the status of the family, the role of education, the mission of medicine, the boundaries of ethics, and ultimately, the human being’s relationship with their Lord.
Chapter II
The Wisdom of Divine Boundaries: Clothing, Adornment, and Resemblance
Measures Preserving the Fitrah
The rulings established by the Quran and Sunnah are not merely legal codes that determine halal and haram; behind every Divine ruling lies a wisdom that protects the individual, an objective that establishes the family, and a purpose that safeguards society from corruption. Among these wisdoms are the standards of clothing, adornment, and demeanor with which Islam distinguished both men and women.
These rulings may appear external on the surface, but there is an undeniable link between form and personality, between appearance and the self, and between body language and the realm of the soul. A human being does not merely reflect their internal world onto their exterior; rather, the behaviors they repeat externally shape their internal world over time. Therefore, Islam protected not only the human heart, but also the paths leading to the heart.
The Noble Messenger (peace and blessings be upon him) strictly forbade men from imitating women and women from imitating men, viewing such imitation as a behavior that scratches and compromises fitrah[5]. The purpose of this prophetic warning is not to diminish anyone, but to protect the human being from the very beginning against behavioral patterns that might drag them into identity confusion over time.
There is an exalted methodological principle in Islamic jurisprudence known as Sadd al-Dhara’i’ (blocking the means); that is, closing the pathways that lead to corruption, evil, or greater harm from the very outset. This rule is applied in various fields, from usury to family law, and from commerce to ethics; because major ruptures do not happen suddenly, they begin with small habits that eventually solidify into character and nature.
A human being’s self-perception is no exception to this. Clothing, manner of speech, body language, repeated behaviors, social environment, the dictates of the digital world, and the role models followed; all these may over time become elements that influence how a person perceives their identity. Today, behavioral and psychological sciences acknowledge that human behavior does not flow only from the inside out; external influences act powerfully upon the inner self. This reality helps us comprehend the deep wisdom of the cultivation provided by the Quran and Sunnah centuries ago.
There is an important nuance here: the boundaries set by Islam are not metrics for determining a person’s value in the sight of Allah. An individual committing a sin or struggling with erroneous inclinations does not lose their worth entirely. A believer does not define a human being by their sin, but at the same time, they cannot present the sin as a virtue. Mercy cannot be shown by concealing the truth, nor can the truth be represented by abandoning mercy. The path of the Quran and Sunnah wisely balances these two extremes.
Rulings on clothing and adornment come as part of this balance; they do not merely teach a person “how to dress,” but are part of a developmental system that teaches the human being how to live in harmony with their creation. Every civilization educates humanity through its symbolism first: official uniforms, academic gowns, a judge’s robe, military attire, and wedding rings all exist to build belonging, and belonging nourishes identity over time. Islam viewed the creation of the human being as male or female not merely as a biological fact, but as a Divine trust and a stable identity. Therefore, preserving the symbols specific to men and women is not a matter of cultural preference, but is among the measures intended to preserve fitrah.
Modern culture, however, has discovered the transformative power of symbols. Advertisements, cinema, fashion, digital platforms, social media, and popular culture have all become powerful tools that reshape identity and self-perception, not just consumption habits. Because children and adolescents in their formative years have not yet fully consolidated their personalities, they are exposed to intense symbolic conditioning.
Hence, the duty of parents, educators, counselors, and psychologists is not to terrify youth, but to help them discover their fitrah. A stable identity is built not through coercion, but through correct knowledge, a secure family environment, wise upbringing, and righteous role models. This is the path suggested by Islam: not a life hemmed in by prohibitions, but a life protected by wisdom… not a system based on fear, but a way of life compatible with fitrah. The boundaries set by our Lord are in reality for the benefit of the human being, not against them; sometimes a person realizes this immediately, and at other times after years have passed… but Divine wisdom does not change with the passage of time, for Allah is the One who created the human being, and He knows best their nature.
Chapter III
The Body as a Trust: Responsibility, Not Ownership
The Human Being is a Trustee Over Their Body, Not its Owner
One of the deepest points of divergence between the modern conception of humanity and the Quranic conception appears in the view toward the nature of the body. According to the concept prevalent today, the human being is the absolute owner of their body, presented under slogans like “My body, my choice,” not merely as a legal claim, but as a moral axiom.
Islam, however, views the matter from an entirely different angle. In the Quranic perspective, the human being did not bring their own existence out of nothingness, nor did they create their own body. It is Allah who granted life, who sustains it, and who reclaims it when the appointed term arrives. Consequently, the human being is not the absolute owner of their body, but a guardian of a trust (amanah) with which they have been deposited.
Trust in the Holy Quran does not mean a mere physical delivery; it implies responsibility, accountability, and fidelity. The human being carries a Divine trust that encompasses their intellect, body, life span, health, and all faculties; the default rule regarding this trust is wise preservation, not whimsical, erratic disposal.
Upon this reality stands the Islamic concept of the body. In this context, the Quran informs us of one of the most dangerous promptings of Satan to humanity:
﴿And I will command them so they will alter the creation of Allah.﴾[6]
Commentators of the Quran, in explaining the scope of this verse, have stated that every vain intervention aiming to alter the creation of Allah falls under this warning. What is meant here is not curing diseases or correcting congenital deformities, but interventions that turn the alteration of creation into an intentional declaration that opposes fitrah.
Therefore, Islamic jurisprudence distinguished sharply between treatment (ilaj) and alteration. Removing a disease in an organ, correcting a severe congenital deformity, or necessary interventions to preserve life all fall under the category of legitimate treatment. Conversely, interventions that aim to alter the fundamental purpose for which the body was created, arising not from a medical necessity but from a shifting identity perception, are not viewed in the same light; because the objective of treatment is to preserve fitrah, not to change it.
Here we face a fundamental ethical question: does the human ability to do whatever they desire constitute true freedom? Or is freedom found in a person’s ability not to surrender to every demand of their lower self?
The concept of freedom taught by the Quran is not an absolute, unrestricted right of disposal, but the discipline of willpower through the Truth. Therefore, freedom in Islam is not the dominance of whim, but the honor of servitude to Allah; a person is free to the extent of their ability to manage their desires through wisdom, not to the extent of fulfilling every craving of their soul.
Modern culture, however, frequently places desire at the center of identity, even though desires are mutable and emotions are volatile. Yet, creation was built upon stable Divine wisdom, not transient feelings. A stark contradiction emerges here: on one hand, it is claimed that the body belongs entirely to the individual; on the other hand, approval from medicine, law, and public authorities is required to perform irreversible interventions on this very body! This demonstrates practically that the body cannot be considered purely personal property.
Islam resolved this contradiction from the outset. The body belongs neither to the state, nor to society, nor is it the absolute property of the individual. The body is the trust of Allah, and the human being is the responsible carrier of this trust. This concept preserves human dignity while simultaneously protecting the individual from the tyranny of their own whims and fleeting desires.
Today, many thinkers, psychologists, and physicians agree that the human body is not merely a biological structure, but forms a profound unity with identity, memory, soul, and social relations. Islam confirmed this reality centuries ago through its emphasis on the close connection between “body” and “soul.” Hence, every intervention in the body is not just a technical operation performed on tissues; it can lead to multi-faceted results affecting self-perception, family bonds, the realm of the soul, and the future. Therefore, caution in interventions that are difficult to rectify is a fundamental principle of both ethics and medicine. Caution is the name of wisdom, patience is the name of foresight, and preserving the trust is the most beautiful manifestation of respecting creation.
Chapter IV
The Phenomenon of Gender Transition in the Modern World: Ethics, Medicine, and the Conception of Humanity
Human Suffering is Not the Solution in and of Itself
Human history has witnessed spiritual turmoil, searches for identity, and crises of existence in various forms; hence, the internal conflicts of the human being are not new. What is new is the nature of the solutions proposed for these conflicts.
The modern era has constructed a culture that places human feelings at the center, and often a feeling becomes insulated and identity-defining without an investigation into its accuracy. Yet, feeling and reality are not the same thing; a feeling is an experience an individual undergoes, while reality is a stable standard independent of the individual.
Islam does not deny the spiritual turmoil experienced by the human being; rather, it treats it with utmost seriousness. However, it does not deem it correct to accept every feeling as a determinant pushing a person toward interventions that are difficult to reverse. For every solution proposed without a correct diagnosis carries the risk of deepening the problem instead of curing it. From this perspective, the principle of “First, do no harm” emerges here as both a moral and medical responsibility.
Today, the process of transition is a complex pathway where psychology, endocrinology, surgery, law, education, media, and digital culture intersect. In a subject where all these elements intertwine, it is incorrect to act according to the judgment of a single, isolated specialty.
This is especially true for children and adolescents in the stage of puberty; they are in a period where their identities are forming, and spiritual changes and the search for belonging at this age are natural parts of the journey of growth and development. Therefore, wisdom dictates patient evaluation, family support, psychological counseling, and multi-faceted follow-up rather than rushed decisions. Caution means acting with foresight before steps that may produce irreversible effects.
On another note, contemporary health systems stand before a major ethical examination. The science of medicine was founded originally to alleviate human suffering and contribute to healing. However, in the modern world, where health services are managed under the influence of major economic dynamics, references are sometimes made to the existence of tensions between commercial interests and the responsibility of treatment.
This situation is not limited to debates on gender transition; a global discussion takes place regarding the extent to which economic interests influence medical decisions in various fields, from the pharmaceutical sector to cosmetic surgery, and from addiction treatment to biotechnology. Therefore, what needs review here is not the intention of the physician, but the ethical risks of systems that might turn human pain into an economic value.
Here, the concept of trust in Islam provides a powerful standard. The human body is not a commodity from which profits are reaped, and the human soul is not an arena where ideological projects are conducted; rather, the human being is an honored trust above all economic, political, or cultural calculations. Consequently, when evaluating this issue, questions such as: “Does this truly benefit the human being?” and “What are its long-term consequences?” must be raised with complete seriousness. The duty of ethics is to seek what is correct to do, not merely what is possible to do.
The Quran and Sunnah teach us that: not everything possible is legitimate, not everything desired is good, and not all pains are treated in the same manner. Sometimes the greatest mercy lies in not rushing, and sometimes the greatest aid lies in listening to a person with patience before a step from which there is no return, searching with them for the objective reality. Therefore, our supreme duty toward these individuals is to approach them with scientific seriousness, moral responsibility, and the compassionate language of Islam, away from slogans and structural prejudices. For when truth separates from compassion, nothing remains except a coercive judgment devoid of mercy, or a flimsy consolation devoid of truth; and the Quran and Sunnah present both together to humanity.
Chapter V
Detransition Experiences: Silent Cries and a New Search for Fitrah
The Truth Inherent in the Confession
In scientific matters, realism is no less important than theory; for certain truths manifest with greater clarity through a lived life story than through lengthy debates. The phenomenon of “detransition,” which has begun to be heard increasingly in recent times, is of this nature.
Detransition expresses the effort of individuals who entered the path of gender transition, received hormonal therapy, or underwent surgical interventions, and then realized later that this path did not yield the results they had hoped for, thereby deciding to return to their fitrah.
The stories of these individuals are not uniform; some speak of childhood traumas, some discuss acute psychological crises, some point to the influence of the social environment, and some speak of a deep regret realized after years have passed… Hence, tracing all these experiences back to a single cause is scientifically incorrect. However, there is a common point where they meet: their expression that the changes made to their bodies did not entirely remove the pain they carried in their souls.
Among the names who expressed this reality is the young man Chris Brönimann[7], a Swiss citizen of German origin. In his interview with Prof. Dr. Zeki Bayraktar, he recounted that he lived for many years in the transition process, underwent multiple medical interventions, and clarified over time through his personal life that those steps did not grant him the tranquility he was seeking.
The striking aspect of this interview is that it presents a realistic life accounting away from political or ideological debates. What Brönimann narrates does not prove that every transition process will end in the same result, but it serves as a reminder of an important truth: that the human soul does not attain tranquility merely by interventions performed on the body; because the wound of the soul does not heal with the scalpel, it heals with truth, meaning, belonging, and security.
There is another matter that must be pointed out here: many who pass through the stage of detransition face conflicts related to social relations, family bonds, psychological burdens, and future anxieties, alongside physical changes. Some of them fail to express their regret for many years for various reasons, such as fear of the environment’s reactions, the weight of confessing a mistake, or preferring silence under the weight of despair resulting from interventions that cannot be undone. Therefore, the reality cannot be fully understood by listening only to those who managed to speak; silence also contains important data, and untold pains carry truths that deserve research and reflection.
Nevertheless, scientific integrity requires us to state that not everyone who went through transition feels regret, just as detransition stories do not all arise from the same causes. From this perspective, the path presented by Islam is to avoid premature judgments and seek to understand each human being within the framework of their specific circumstances, while not departing from stable Divine metrics. Compassion is not a substitute for truth, and truth is not an enemy of compassion; the call of Islam is to revive both together. Perhaps our most binding need today is to listen to their realistic stories with fairness instead of turning them into material for ideological polarization; a sincere confession inspires reflection more than hundreds of theoretical debates, and a silent tear speaks louder than all hollow slogans.
Chapter VI
Statistics, Realities, and the Precautionary Principle
What Numbers Say, and What Silence Conceals
Our era is an era of numbers; statistics are presented today as the strongest evidence in various public debates. No doubt, scientific research possesses an undeniable value in understanding social phenomena, but no statistic represents the complete truth on its own; every study speaks only to the extent of its tools, its sample, its follow-up period, and its evaluation criteria. Therefore, knowing the limits of numbers is as much a part of the integrity of science as respecting them.
When examining published studies on transition and detransition pathways in global medical literature[8], striking variations are observed between researches; results change with the criteria used, follow-up periods, sample sizes, and research methodologies. Thus, issuing definitive judgments based on a single study is incompatible with scientific caution.
There are methodological issues that must be paused upon when interpreting research in this field:
1 Follow-up Period: The results of major decisions affecting human life do not appear fully within a few years; evaluating spiritual and physical effects requires follow-up studies extending over many years, because short-term satisfaction may not always align with long-term life experiences.
2 Dropouts from Studies: In long-term studies, some participants drop out of follow-up for various reasons. When the reasons for their withdrawal are unknown, the interpretation of results must be more cautious and circumspect.
3 Silent Cases: Not every individual shares their regret with the public, nor do all pains appear in research; shame, fear of reactions, dread of isolation, and despair over the impossibility of reversing interventions are all reasons that may prevent people from expressing their problems. Hence, muffled silence must be evaluated just as prominent numbers are.
Here, the precautionary principle taught by the Quran and Sunnah emerges as supreme wisdom. Caution is not a flight from reality, but the responsibility of gathering evidence before delivering judgments, and not rushing in matters that touch human life. In Islamic jurisprudence, preventing harms (dar’ al-mafasid) takes precedence over acquiring benefits (jalb al-masalih), and major established legal maxims confirm this foundational principle.
This principle shines in the noble prophetic maxim: “There should be neither harming nor reciprocating harm”[9], and the universal jurisprudential maxim: “Harm must be eliminated”[10]. In the Islamic scientific tradition, we find in Imam al-Ghazali’s methodology regarding the higher objectives of Islamic law (maqasid al-shari’ah: the preservation of religion, life, intellect, lineage, and property)[11], as well as in Imam al-Shatibi’s theory of public interests (masalih)[12], established proofs demonstrating the extent of responsibility and caution required in decisions concerning human life and the body. Based on this, caution in decisions that are difficult to reverse is not merely a religious recommendation, but a rational and moral responsibility alike.
There is another truth that must be written: the human being is not merely a statistic; behind every number lies a passing life, a waiting family, a lived childhood, a weeping mother, a hoping father, and a glimmering hope. The Quran does not view the human being as mere numbers; it sees them as an “honored” trust from Allah. Therefore, the goal is not to prove or disprove a certain statistic, but to ensure that decisions concerning the human body, soul, and future are made within a framework of correct knowledge, wide consultation, and supreme moral responsibility. Caution invites us to protect a single human being from an irreversible decision, which is loftier than achieving the most prominent statistics; because the standard of truth is not cold numbers, but the preservation of science, wisdom, conscience, and human dignity together.
Chapter VII
The Civilization of Mercy in Islam
Preserving the Decree Without Losing the Human Being
The Quranic conception of the human being is not confined to dry commands and prohibitions; at the center of Divine discourse stands the human being as a creature tasked with trials and invited to mercy, neither as an absolute ruler of their desires nor as an eternal prisoner of their mistakes. This concept is what distinguishes the civilization of Islam from other civilizational visions. Islam does not define a human being by a transient act, nor does it reconstruct them according to a volatile feeling; rather, the human being is an “honored” trust whose value stems from being the addressee of their Creator’s speech. Therefore, the language of the Quran establishes the truth clearly and opens the door of mercy wide at the same time.
Regrettably, our contemporary reality witnesses two extremes in this context:
A side that adopts a harsh language that trivializes psychological distress and reduces the human being to their mistaken choices.
And another side that accepts every feeling as an indisputable right, pushing the human being toward the edge of irreversible decisions.
However, the path of the Quran and Sunnah is innocent of these two extremes; Islam does not deny pain, but it does not accept every proposed solution as an objective right. It listens to the human being, seeks to understand them, and guides them to correctness, without humiliating them or making them despair of the mercy of Allah.
This is the most prominent feature of the prophetic methodology. The Noble Messenger (peace and blessings be upon him) used to listen to people’s hearts, not just their words; he did not reject wrongdoers entirely nor did he let them be defined by their error; because his call was to reform the sinner, not to normalize the sin. Therefore, the method of Islamic guidance stands upon three integrated pillars:
1 Not concealing the truth…
2 Not abandoning compassion…
3 Not driving the human being to despair and hopelessness…
If these pillars separate, balance is disrupted. Truth without compassion may turn into harshness and cruelty, compassion without truth may become an emotionalism that covers the face of reality, and hope, if cut off from repentance and reform, may drag a person into absolute despair. The Quran gathers these three pillars in a miraculous context, where Allah Almighty states:
﴿Say, “O My servants who have transgressed against themselves [by sinning], do not despair of the mercy of Allah. Indeed, Allah forgives all sins. Indeed, it is He who is the Forgiving, the Merciful.”﴾[13]
This Divine discourse addresses everyone who has transgressed against themselves through error; there is neither marginalization nor compromise on the truth in it, rather there is mercy, repentance, and the hope of a new beginning. This is the first word the Quran addresses to anyone undergoing the transition process or seeking detransition: “Do not despair of the mercy of Allah”; for there is no mistake greater than the vastness of Allah’s mercy.
We emphasize here that the purpose of this message is not to condemn anyone, but to remind of the Divine wisdom deposited in creation, and to contribute to evaluating decisions concerning the body and soul with patience and foresight. Therefore, our duty toward them is not mockery, exclusion, or blame, but conscious listening, striving to understand, providing correct knowledge, supporting through reliable physicians and qualified psychological counselors, strengthening family bonds, and continuously reminding that the door of Allah’s mercy is never shut before a servant who returns repentant.
This is authentic Islamic compassion; civilizations are tested by how they deal with the wounded human being, and the civilization of Islam did not hate the sinner when rejecting the sin, did not humiliate the sick when treating the illness, and did not abandon compassion when defending the truth. Our duty today is to preserve this stable methodology; because the path of preserving fitrah does not pass through losing the human being; rather, by preserving the human being, fitrah is preserved, by winning hearts, the truth is explained, and through guiding mercy, guidance is realized. Perhaps our greatest duty today is not to win debates and arguments, but to win the human being; for guiding a single human being is better than winning the most prominent intellectual duels, and the most beautiful representative of truth is not the one who shouts it with the loudest voice, but the one who lives it with the most beautiful character. The mercy of the Quran does not invalidate the decree, but it preserves the decree without losing the human being.
Conclusion
Listening to the Call of Fitrah
Every era has its specific examinations; if humanity was tested in past ages with various colors of trials, our era tests the human being in their identity, body, and fitrah. Rapid technological progress, extensive medical capabilities, and the influence of the digital world have granted the human being unprecedented capacities to intervene; but an increase in material capacity does not necessarily mean an increase in spiritual wisdom; a person’s ability to do something does not mean that doing it is correct. The Quran teaches the human being to ask “Why are you doing?” before asking “How are you doing?”.
This is the ultimate purpose of this message: to extract the issue of transition and detransition from the narrowness of slogans and ideological polarizations, and to place it in the balance of wisdom, justice, and mercy brought by the Quran and Sunnah. We have seen throughout this work that Islam’s view of the human being is not confined to dry legal rulings; rather, Islam preserves fitrah, considers the body a trust, disciplines the soul, makes the intellect a guide, does not neglect the heart, does not separate compassion from truth, and does not set mercy against justice; it neither imprisons the human being in their sin nor deifies their desires, but targets connecting them to their Lord and Master.
Therefore, our first word to our brothers and sisters who are passing through the transition pathway or undergoing a difficult self-accounting on the road to detransition is a word of hope, not a word of accusation; because the door of Islam does not expel a regretful person, the door of mercy is not shut in the face of a seeker of guidance, the door of repentance is open until the soul reaches the throat, and Allah is happier with the repentance of His servant than the servant themselves. Thus, let no person think that they are deprived of Allah’s mercy because of an error that befell them.
As for the duty of society, it is no less important. Parents, teachers, physicians, psychologists, religious discourse speakers, and opinion leaders are all addressed by this responsibility: to raise our youth with stable knowledge, not slogans, and not to leave anyone passing through an identity crisis alone, nor to underestimate them, but to listen to them, understand them, connect them with competent guides, and translate the mercy of the Quran into our practical reality. This is the fundamental duty; because every neglected youth may become a wound not only to themselves, but to their family and sometimes to an entire generation.
Perhaps our need today is not to speak the truth with a louder voice, but to represent it with a more beautiful character; for the call of the Quran is a call of wisdom, not a call of force and harshness. The Noble Messenger (peace and blessings be upon him) built civilization by winning people’s hearts, not by breaking them, and we are commanded to revive the same prophetic methodology; hearts are opened through security, not coercion, and they soften through compassion, not anger, and the truth manifests its profound impact when it is represented in the reality of behavior and practice.
Let us always remember that fitrah is not a burden carried on the back, but it is among the greatest mercies that Allah Almighty has bestowed upon His servant. Divine boundaries were not legislated to restrict the human being, but to protect them from the greater perils that await them; just as the two banks of a river do not imprison the water but protect it from flooding so that it may grant life… and just as the bark of a tree does not compress it but protects it from drying and dissipating so that it may live… the Divine rulings exist to protect the human being within the framework of their objective reality, not to suppress them. Whoever comprehends this reality sees religion as a looming mercy, not a burden under which their shoulders sag.
We conclude our prayer and message with the radiant Quranic call that breathes hope into souls:
﴿Allah intends for you ease and does not intend for you hardship﴾[14]
And also:
﴿Say, “O My servants who have transgressed against themselves [by sinning], do not despair of the mercy of Allah.”﴾[13]
This is the call of Islam; a call that preserves fitrah, does not wound the human being, does not compromise on truth, does not diminish mercy, does not obscure justice, and does not consider compassion a weakness. Today, we are in the greatest need of the call of this invitation; because the great need of humanity is not in changing bodies, but in establishing tranquility in hearts. And the true tranquility of the heart is only through turning to its Fashioner and Creator, Glory be to Him:
﴿Unquestionably, by the remembrance of Allah hearts are assured.﴾[15]
We ask Allah, the Most High, the Almighty, to make us among those who live upon fitrah, defend it through wisdom and compassion, and represent the truth without wounding the human being. Ameen.
Prepared by: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
08.07.2026 – OF
Footnotes
1 The Holy Quran, Surah Ar-Rum, 30:30.
2 The Holy Quran, Surah At-Tin, 95:4.
3 The Holy Quran, Surah Yusuf, 12:53.
4 The supreme ancient medical ethical principle “Primum non nocere” (First, do no harm), a foundational concept in medical literature since antiquity and a cornerstone of contemporary medical ethics.
5 Sahih al-Bukhari, Book of Dress, Chapters 61-62; Sunan Abi Dawud, Book of Dress, Chapter 28. Noble prophetic traditions strictly forbidding men from imitating women and women from imitating men in clothing and demeanor.
6 The Holy Quran, Surah An-Nisa, 4:119.
7 The comprehensive interview conducted between Prof. Dr. Zeki Bayraktar and the Swiss youth Chris Brönimann regarding the experience of gender detransition and its psychological/existential accounting.
8 Global medical literature and studies published on transition and detransition pathways; including long-term follow-up studies, systematic reviews, and methodological discussions on sample sizes and dropout rates, emphasizing the necessity of adopting a cautious and prudent approach due to variations in research methodologies.
9 Sunan Ibn Majah, Book of Rulings, Chapter 17; Muwatta Imam Malik, Book of Judgments, Chapter 31. The noble prophetic tradition: “There should be neither harming nor reciprocating harm.”
10 Majallah al-Ahkam al-Adliyyah, Article 20 / Al-Ashbah wa al-Naza’ir by Ibn Nujaym al-Hanafi. Universal legal maxims established in Islamic jurisprudence, such as: “Harm must be eliminated,” and “Preventing harms takes precedence over acquiring benefits.”
11 Abu Hamid al-Ghazali, Al-Mustasfa min ‘Ilm al-Usul. Institutionalization of the theory of the five essential objectives of Islamic law (maqasid al-shari’ah): the preservation of religion, life, intellect, lineage, and property.
12 Ibrahim ibn Musa al-Shatibi, Al-Muwafaqat fi Usul al-Shari’ah. Institutionalization of the theory of higher objectives, public interests (masalih mursalah), and the consequences of actions (ma’alat al-af’al).
13 The Holy Quran, Surah Az-Zumar, 39:53. (Cited twice within the body text).
14 The Holy Quran, Surah Al-Baqarah, 2:185.
15 The Holy Quran, Surah Ar-Ra’d, 13:28.