Dinimiz ve Dindarlığımız
Nesillerin muallimi olan o üstadımıza şöyle dedim:
“Hakkın çağrısına icabet edip, meşhur bir muhabir dahi olsa, tavırları takdire şayan bulunsa ve Filistin’in muhtaç fakirlerine yardım etmiş olsa bile kâfir bir kadına rahmet okumaktan imtina ettiğiniz için Allah sizden razı olsun, size ihsanda bulunsun.”
Muallim ise bana şöyle mukabelede bulundu:
“Allah seni hayırla mükâfatlandırsın; beni bu hususta ikna eden etkenlerden biri de Şeyh Muhammed el-Hasan Veled ed-Dedev’in fetvası ve sözleri oldu.”
Ona dedim ki:
“Beni ve âlim Şeyh Dedev’i bir kenara bırakınız. Zira böyle zatlara, şeriatın ince ve müşkil meselelerinde, içinden çıkılmaz düğümlerinde müracaat edilir. Yoksa sıradan Müslümanların bile sormakta çekinmeyeceği, çünkü dinin zaruriyatından ve akaidin temel esaslarından olan hususlarda değil! Kaldı ki sizler sıradan insanlar değil, nesilleri yetiştiren muallimlersiniz!”
Bu hadise, seneler evvel Suriye devrimine hizmet maksadıyla, ekserisi şer’î ilimlerde profesörlük (doktora) derecesine sahip dört Suriyeli âlimle bir araya geldiğimde yaşadıklarımı hatırlattı.
Tasavvuf yoluna mensup bu zevat ile buluşmamız, Esed rejiminin en büyük saray âlimlerinden Muhammed Said Ramazan el-Bûtî’nin helakinin hemen akabindeydi. Söz döndü dolaştı Bûtî’ye gelince, onun ölümünden duyduğum sevinci açıkladım. Zira onun ölümüyle, meydanlarda kıyam eden gençliğe karşı sert bir dille konuşan ve Esed rejimini pervasızca savunan bir ses susmuş oluyordu.
O esnada verdikleri tepki, şeyhlerini müdafaa edişleri ve adeta birden ayağa kalkışları karşısında öyle bir sarsıldım ki dünya başıma yıkıldı. O meclisten sonra bir daha benimle oturmaya tahammül edemediler; ben de onlarla bir araya gelmeye güç bulamadım.
Buna benzer üçüncü bir misal de şudur: Kendini aydın tabakadan sayan ve sosyal mecralarda “Şam İslâmı”nı savunmak için dolaşan bir şahıs, sırf meşhur bir Suriyeli Kur’ân’ı Kerim hafızını eleştirdiğim için bana avam gibi saldırdı. Eleştirimin sebebi şuydu: Bu hafız, Rusya’nın himayesindeki Çeçen lider Kadirov’un düzenlediği bir konferans çerçevesinde, rejim yanlısı sözde şeyhlerle fotoğraf çektirmişti. Bu toplantı, Suudi Arabistan’a karşı siyasi bir hamle bahanesiyle Selefîlere karşı kurulan bir denge oyununun parçasıydı.
İşte bunlar, dindar görünen gençliğin bazı örnekleridir. Ne var ki acı olan şudur: Bu tavırlar, Müslümanın yalnızca Allah’a kul olmasını, kör taklitten uzak durmasını ve aklını, kalbini ve ruhunu Allah’tan başkasına esir etmemesini emreden İslâm’ın maksatlarıyla çelişmektedir.
Muhtemelen bunlardan bazıları hâlâ bu satırları okumaktadır. Onlara, tarihçe adı kaydedilmemiş fakat hikâyesi büyük bir kadını hatırlatırım. O kadın ki, mehir meselesinde Müminlerin Emiri Hz. Ömer b. Hattab’a (r.a.) itiraz etmiş, hatasını ortaya koymuştur. Öyle bir Ömer ki ümmetin sarsılmaz dağı, Resûlullah’ın halifesinin halifesi ve insanlık tarihinin en büyük şahsiyetlerinden biridir. Nitekim Batılı tarihçi Michael Hart bile onu “En Büyük 100” listesinde en üst sıralara yerleştirmiştir.
Buna rağmen Hz. Ömer, o kadının sözü karşısında duraksamış, kararından dönmüş ve bu dinin sade hakikatine teslim olarak şöyle demiştir:
“Ömer hata etti, bir kadın isabet etti.”
O kadın hakikî bir mümineydi; yalnızca Allah’a kulluk eder, hakkı söylemekten çekinmezdi. Hz. Ömer de hakikî bir mümin idi; yalnızca Allah’a kulluk eder, kimse karşısında üstünlük vehmetmezdi.
Şimdi biz bu insanlara, kalplerinde taşıdıkları sathi ve yoğun hissî yükleri nasıl terk ettirebiliriz? Şehirlerine, çevrelerine, şeyhlerine ve benimsedikleri dindarlık şekline duydukları aşırı bağlılıktan nasıl kurtarabiliriz?
Atalarından devraldıkları bu anlayışın, muhalif olanı günahkâr, tenkit edeni ise fâsık sayan bir din olduğu vehmini zihinlerinden nasıl söküp atabiliriz?
Bu dinin berrak hakikatinin, Allah’tan başkasına yönelen her türlü kulluk ve bağlılığın hiçbir şekilde meşruiyet taşımadığını onlara nasıl anlatabiliriz?
Ve aklını, kalbini yaratılmışlara bağlamaktan kurtarıp yalnızca Hâlık’a yönelten; şeriatın ışığında düşünceyi ve nefsi inşa eden bu dinin o eşsiz lezzetini onlara nasıl tattırabiliriz?
Bana bunun yolunu gösteriniz; fakat zan ve tahminlerle değil, küçümseme ve alayla hiç değil. Zira bu insanlar şefkate muhtaçtır; sertliğe değil, elinden tutulmaya; ihmale uğramaya değil, doğruya yönlendirilmeye; kibirle yaklaşmaya değil, hizmet ve merhametle muamele görmeye layıktırlar.
Bu makamda hayra rehberlik edecek bir kılavuz yok mudur? ‘Nasıl?’ sorusuna ışık tutacak bir delil bulunamaz mı?
(Cihad Adleh)
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
01.07.2026 – OF
“ديننا وتديننا”
قلتُ للأستاذ، معلم الأجيال، أحسن إليك إذ استجبت لنداء الحق، وتوقفت عن الترحم على امرأة كافرة، حتى لو كانت مراسلة مشهورة، ومواقفها جيدة، وتسهم في إطعام بعض فقراء فلسطين، قال لي:
“جزاك الله خيرا، ومما أقنعني أيضا فتوى وكلام الشيخ محمد الحسن ولد الددو”.
قلت له: دعك مني ومن الشيخ العالم الددو، فمثل هذا الرجل يلجأ إليه في المعضلات والمستشكلات من مسائل الشريعة، وليس في مسائلَ عيبٌ على عوام المسلمين أن يرجعوا فيها إلى أهل العلم لأنها من المعلومات من الدين بالضرورة، ومن أمهات العقائد، فضلا عن أن يكونوا متعلمين ومعلمين للأجيال!
هذا الموقف مشابه لما حصل معي منذ سنين حينما اجتمعت مع أربعة من المشايخ السوريين جلّهم من حملة الأستاذية العالمية (الدكتوراه) في العلوم الشرعية، بهدف التباحث في خدمة الثورة السورية.
هؤلاء الإخوة المشايخ كانوا من الصوفيين، وكان الاجتماع بُعيد هلاك محمد سعيد رمضان البوطي، أحد كبار مشايخ نظام أسد، وحينما جاء الحديث عَرَضًا عن البوطي، أظهرت لهم فرحي بموته، معتبرا أن موته أسكت حنجرة كانت شديدة على الشباب المنتفض في الشارع، ومنافحة عن نظام أسد.
أذهلتني، حينها، الصدمة من رد فعلهم، وانتفاضتهم علي، دفاعا عن شيخهم بشكل شبه جنوني، وهي الجلسة التي لم يطيقوا مجالستي بعدها، وأنا كذلك والله.
موقف ثالث مشابه: شخص ينتسب لطبقة المتعلمين، ومن جوّالي مواقع التواصل للدفاع عن “الإسلام الشامي”، هاجمني بطريقة الرعاع لمجرد أنني انتقدت قارئ القرآن السوري المشهور بسبب صورة التقطها مع علوج النظام من المشايخ على هامش مؤتمر نظمه رئيس الشيشان العميل قديروف، بدعم روسي، لتحديد من هم أهل السنة في العالم، في حركة التفافية سياسية على السلفيين بزعم الرد على الحكومة السعودية.
هذه نماذج من الشباب المتدين، ولكنه متمرد على مقاصد الإسلام القاضية بأن يكون المسلم، أبدا، عبدا لله وحده، يتسامى عن التقليد الأعمى، ويسمو عن إذلال عقله وقلبه وروحه لبشر مثلنا.
ربما بعض هؤلاء لا يزالون يقرؤون ما يُكتب على هذا الحساب، وإياهم أذكّر بامرأة من عوام المسلمين، لم يذكر التاريخ اسمها، ولا يعرفها أحد، وقد استدركت في قضية المهر، على سيدنا أمير المؤمنين عمر بن الخطاب، رضي الله عنه وأرضاه، وهو من هو، جبل الأمة، وخليفة خليفة رسول الله، وأحد أعظم رجالات البشرية على مر الدهور والعصور، على الأقل في تصنيف الأمريكي مايكل هارت مؤلف “العظماء المئة” عبر التاريخ، ومن ثم هو استجاب لاستدراكها، فوقف عند حدوده، وعاد عن قراره، وببساطة شديدة، مستلهمة من بساطة هذا الدين، وبساطة عقيدته وآدابه، قال:
“أخطأ عمر وأصابت امرأة”.
كانت هي مؤمنة حقا، تعبد الله وحده، ولا تخشى في تعرية الخطأ وبيان الصواب، لومة لائم، وكان هو مؤمنا حقا، يعبد الله وحده، ولا يرى لنفسه مزية تورثه التعالي عليها.
كيف نخبر هؤلاء، ونقنعهم بأن يتخففوا من عاطفتهم الظاهرة، وأن يتحرروا من تعصبهم العميق لمدينتهم وبلدانهم ومشايخهم، وطبيعة التدين الذي يمارسونه؟!
كيف نزيل وهمهم بأن طريقة تدينهم التي وجدوا عليها آباءهم وأجدادهم، هي الدين الذي يأثم من يخالفه، ويفجر من ينقده؟!
كيف نوصل لهم الحقيقة في أن صفاء هذا الدين يتعارض مع ألوان العبودية للمشايخ؟!
كيف نصلهم بالشعور الآسر الممتع، الذي لا يُضاهَى، والذي يتلذذ به من حرر عقله وفكره وقلبه من التعصب للموجودات وربطها بالموجد، وسعى في هدي من الشريعة وثوابتها، إلى التأمل في عظمة هذا الدين الذي يمتلك آلة عجيبة واستثنائية، في صوغ العقول والنفوس صياغة مثلى؟!
دلوني على الطريقة بدون تخمينات، ولا سخرية من هذه الطبقة التي تستحق، والله، الشفقة لا القسوة، والأخذ بيدها لا الإعراض عنها، ومساعدتها لا تجاهلها، وخدمتها لا التعالي عليها.
هل من دالّ على الخير في هذا المقام: كيف؟!
(جهاد عدلة)