Gazze’de Zulüm ve Şiddetin Suskunluğa Mahkûm Ettiği Sema’nın Hikâyesi

Gazze’den Han Yunus’a doğru giden yolda, yanıma küçük bir kız çocuğu oturdu. Adı Sema’ydı.

Annesinin kucağında oturuyor, küçücük eliyle durmadan pencereyi işaret ediyordu. Denizi görmek istediğini anladım. Camı açtım ve onu kucağıma aldım. O anda yüzünde beliren tebessüm, sanki hayatın acıdan başka yüzleri de olduğunu yeniden hatırlayan bir çocuğun tebessümüydü.

Gülümseyerek ona:

“Vallahi fark etmemişim… Ne zamandır bana işaret ediyormuşsun. Neden seslenmedin bana, güzel kız?” dedim.

Annesi mahzun bir sesle cevap verdi:

“Eskiden çok konuşurdu… Ama iki yıl önce yaşadıklarından sonra konuşmayı bıraktı. Artık sadece işaretlerle anlatıyor.”

Bir an sustum.

İçimde, yıllardır sevmediğim ama bir türlü engel olamadığım o merak duygusu yeniden kıpırdanmıştı. Sormamak istedim. Fakat yine de sordum. Ve bir kez daha merakın insanı sürüklediği o ağır yükün altına girdiğimi hissettim.

7 Aralık 2023 günüydü.

Yafa Caddesi’ndeki Muskat Okulu’nda üç yüz sivil insan “tahliye” edilmeyi bekliyordu.

Askerler önce erkeklerin dışarı çıkmasını emretti.

Sonra onları aldatarak, kadınlarının ve çocuklarının gözleri önünde dört kişiyi kurşuna dizdiler.

Sema’nın babası da o dört kişiden biriydi.

Yaklaşık yarım saat sonra ablası, babasının cansız bedenini çekip almak için dışarı çıktı.

Onu da vurdular.

Dokuz saat boyunca yerde kan kaybetti.

Allah’ın lütfuyla hayatta kaldı.

Daha sonra işgal ordusu kalan erkekleri tutukladı ve kadınlara şehrin batısına doğru göç etmelerini emretti.

Yol sırasında anne, Sema’nın yanlarında olmadığını fark etti.

Bir annenin evladını kaybettiğini anladığı o an…

Bir ömrü değil, bin ömrü ihtiyarlatmaya yetecek kadar ağırdı.

Üç gün boyunca yeniden okula dönmeye çalıştı.

Artık okul değil, askerî bir karargâh hâline getirilmişti.

Askerlere yalvardı.

Kızını aramak için içeri girmesine izin vermelerini istedi.

Birinci gün izin vermediler.

İkinci gün izin vermediler.

Üçüncü günün sonunda nihayet içeri girmesine müsaade edildi.

Anne, yıkılmış evlerin enkazları arasında dolaştı.

İs kokusuna bulanmış duvarların arasında dolaştı.

Parçalanmış okul çantalarının arasında dolaştı.

Sahiplerini kaybetmiş eşyaların, susmuş seslerin ve yarım kalmış hayatların arasında dolaştı.

Sonunda onu buldu.

Bir duvarın dibinde oturuyordu.

Kirlenmiş elbiseleri üzerindeydi.

Üç gündür ne yemek yemişti ne de su içmişti.

Olduğu yerden hiç ayrılmamış gibiydi.

Boşluğa bakıyordu.

Sanki korku, zaman ve acı onun küçücük bedeninde donup kalmıştı.

İşte o çocuk Sema’ydı.

O günden sonra ağzından tek bir kelime çıkmadı.

Ne ağladı.

Ne bağırdı.

Ne konuştu.

Sadece işaret etti.

Bir şey istediğinde eliyle gösterdi.

Yemek istediğinde tabağına vurdu.

Su istediğinde bardağına vurdu.

Başka hiçbir şey söylemedi.

Sema’ya baktım.

Denize gülümsüyordu.

Ona bir şey söylemek istedim.

Herhangi bir şey…

Teselli olacak bir söz.

Yüreğine dokunacak bir cümle.

Fakat nafile…

Onun hikâyesini dinlemek bile benim dilimi bağlamaya yetmişti.

İnsan, sesini kaybetmiş bir çocuğu nasıl teselli edebilir?

Babasını kaybetmiş…

Ablasını ölümün eşiğinden dönmüş hâlde görmüş…

Çocukluğu paramparça edilmiş…

Ve bütün bunların ağırlığı altında suskunluğa mahkûm edilmiş bir çocuğa hangi söz merhem olabilir?

Merakımı lanetledim.

Katillerin yüzüne gülümseyen bu dünyayı lanetledim.

Ekranlarını “barış” sözleriyle süslerken mazlumların feryadına kulaklarını kapatan bu ikiyüzlü düzeni lanetledim.

Çünkü bazı felaketler sona erse bile bitmez.

Bazı yaralar kapanmaz.

İnsanın içine gömülür ve ömür boyunca orada yaşamaya devam eder.

Bu kıyım gün gelip dursa bile, izleri silinmeyecek.

Ve bütün yeryüzü Sema’dan af dilemek için çiçek açsa bile…

Kaybolan sesini ona geri veremeyecek.

Malik eş-Şenbârî

Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
09.06.2026 – OF

قصة سما التي حَكَمَ عليها الظلم والعنف في غزة بالصمت

في الطريق من غزة إلى خانيونس، جلست بجانبي طفلة، اسمها “سما”.

كانت في حضن أمها، تشير بيدها الصغيرة نحو الشباك، فهمت أنها تريد أن ترى البحر، ففتحت الزجاج، وأجلستها في حضني، فارتسمت على وجهها ابتسامة كأنها تذكّرت أن للحياة وجهًا آخر.

قلت لها ضاحكًا:

“والله ما انتبهت إنك من زمان بتأشريلي، ليش ما ناديتي علي يا عمو؟”

قالت أمها:

“كانت تحكي كثيرًا، لكن من بعد اللي صار إلها قبل سنتين بطلت تحكي، وصارت تتواصل بالإشارة فقط.”

سكتُّ لحظة، وفي داخلي تلك الرغبة القديمة التي أكرهها ولا أستطيع كبحها؛ رغبة السؤال.

فسألت، وأدركت أنني سأقع مرة أخرى في خطيئة الفضول.

في السابع من كانون الأول/ديسمبر عام 2023، حُوصروا في مدرسة مسقط في شارع يافا. كان هناك ثلاثمائة مدني ينتظرون ما سُمّي بـ”الإخلاء”. أمر الجنود الرجال بالخروج أولًا، ثم خدعوهم وأعدموا أربعةً منهم أمام أعين نسائهم وأطفالهم، وكان والد سما أحد هؤلاء الضحايا.

وبعد نصف ساعة، خرجت أختها الكبرى تحاول سحب جسده، فقنصوها. وظلت تنزف تسع ساعات كاملة على الأرض، ثم نجت بعناية الله.

بعد ذلك، أمر جيش الاحتلال النساء بالنزوح إلى غرب المدينة، بعدما اعتقل بقية الرجال، وكان أخوها الأكبر أول المعتقلين.

وفي الطريق، اكتشفت الأم أن ابنتها ليست معهم.

كانت لحظة واحدة، لكنها تكفي لأن يشيخ فيها العمر كله.

ثلاثة أيام كاملة ظلت الأم تعود إلى المدرسة التي تحولت إلى ثكنة عسكرية، تتوسل الجنود أن يسمحوا لها بالبحث عن ابنتها.

وفي اليوم الثالث، سُمح لها بالدخول.

دخلت تبحث بين ركام البيوت والجدران المتفحمة، بين الحقائب الصغيرة الممزقة، وبين الأصوات التي انطفأت إلى الأبد.

حتى وجدتها جالسة تحت جدار، بثياب متسخة، تحدّق في الفراغ منذ ثلاثة أيام، بلا طعام ولا ماء.

كانت تلك الطفلة هي سما.

ومنذ ذلك اليوم، لم تخرج من فمها كلمة واحدة.

لم تبكِ.

لم تصرخ.

لم تتكلم.

كانت تكتفي بالإشارة إذا أرادت شيئًا، وتطرق صحنها إذا جاعت، وكوبها إذا عطشت.

نظرتُ إلى سما وهي تضحك للبحر.

أردت أن أقول شيئًا، أي شيء.

لكن بلا جدوى.

فمجرد سماعي لهذه القصة جعلني أفقد النطق، يا سما.

كيف يمكن للمرء أن يواسي طفلة مرت بكل هذا؟

طفلة فقدت صوتها، وأباها، وأصيبت أختها، وسُلبت طفولتها.

لعنتُ فضولي.

ولعنتُ هذا العالم الحقير الذي يبتسم في وجوه القتلة،

العالم الذي يزيّن شاشاته بالكلام عن “السلام”.

إن هذه الإبادة لن تنتهي بانتهاء مشاهدها، ولن تغادر أرواحنا.

ولو أزهرت الأرض كلها اعتذارًا لسما.

Malik Al-Shanbari (مالك الشنباري)