Anlamını Yitiren Hayat: Bolluk İçinde Boşluğa Sürüklenen İnsan
Bugün insan ruhlarının derinliklerinde, dışarıdan bakıldığında hayatı tamamlanmış görünen kimselerin dahi içinde sessizce büyüyen bir sual vardır:
Bütün bunların mânâsı nedir?
İnsan her sabah aynı günleri, aynı koşuşturmayı, aynı boşluğu yeniden yaşamak için neden uyanır?
Bir kimsenin seyahat etmeye, alışverişe, eğlenceye yetecek kadar serveti olup da, gecenin sonunda hiçbir şey hissetmeyen buz kesmiş bir kalple uyumasının anlamı nedir?
İşte bu sebeple artık şu cümlenin garip karşılanmaması gerekir:
“Hayatımın hiçbir mânâsı yok.”
Bu cümle sıradan bir ifade değildir… bilâkis bir çağın hassas bir tasviridir;
insana her şeyi tüketmeyi öğreten, fakat ruhunu ihmal eden bir tüketim ve boşluk çağının tasviri.
Modern insan; telefonunu, arabasını, şehrini, görüntüsünü, kıyafetini, hattâ ilişkilerini değiştirmeyi bilir…
Fakat içten içe yıkılan kalbini nasıl tamir edeceğini bilemez.
Bu yüzden bolluk, insanı artık buhrandan kurtaramamaktadır.
Hatta maddî refahın zirvesine ulaşmış birçok ülke; yalnızlık, intihar ve varoluş endişesi bakımından en ağır tabloların yaşandığı yerler hâline gelmiştir.
Zira mesele hiçbir vakit eşyanın azlığı değildir… asıl mesele mânânın yokluğudur.
İnsan yalnız ekmekle, yolculukla yahut lüks mekânlarla yaşayamaz.
Sürekli satın alma hâli, sanki ruhun boşluğunu dolu poşetlerle doldurma teşebbüsüdür.
Ruh, ne kadar hazza boğulursa boğulsun; kendisini aşan bir gayeye tutunmadıkça aç kalmaya devam eder.
Bu sebeple dinin insana verdiği en büyük nimet yalnız sükûnet değildir…
bilâkis mânânın kendisidir.
Nereden geldiğini,
Niçin acı çektiğini,
Neden imtihan edildiğini,
Niçin gayret ettiğini,
Neden öğrendiğini,
Niçin çalıştığını,
Neden sabrettiğini,
ve nihayet niçin öleceğini…
insan bunları idrak ettiğinde hayat artık boş bir bekleme salonuna dönüşmez.
İnsanlar yer, içer, satın alır, gezer, bazen güler…
fakat ruhları yavaş yavaş sönmeye başlar.
Bu yüzden peygamberlerin en büyük iftiharları ne servet, ne iktidar, ne de nüfuz olmuştur…
bilâkis Allah’a kulluk olmuştur.
Îsâ aleyhisselâm henüz beşikteyken şöyle demişti:
“Ben Allah’ın kuluyum.”
En büyük yolculukta ise Cenâb-ı Hak, Habîbi hakkında şöyle buyurmuştur:
“Kulunu gece yürüyüşüne çıkaran…”
Zira insanın hakikî yükselişi, kalbinin kime ait olduğunu bildiği andan itibaren başlar.
Allah’a kulluk; zannedildiği gibi insanı küçültmez…
bilâkis onu her türlü bağımlılıktan azat eder:
- sûretin (şekil ve görünüşün) esaretinden
- insanların nazarından
- tüketim çılgınlığından
- mukayese hastalığından
- ve kendini ispat etmek için koşuşturmaktan…
Bu sebeple kimi insanlar az şeye sahiptir… fakat ruhları hayret verici bir sükûnet içindedir.
Kimileri ise her şeye sahiptir… fakat uykuyu ilaçlarla arar, sessizlikten kaçar; zira içlerindeki boşlukla yüzleşmekten korkarlar.
Kalp, hakikatte ancak Allah ile doyar.
Bu, insanın hayattan çekilmesi demek değildir; dünyayı küçümsemesi yahut çalışmayı terk etmesi de değildir.
Bilâkis gerçek iman; tembelliği, acziyeti ve mazeret üretmeyi doğurmaz.
Allah, tevekkülü emrettiği gibi çalışmayı da emretmiştir.
Bu sebeple fakire derim ki:
Zühdü tembellik için bir siper hâline getirme.
Çalış… gayret et… öğren… kendini inşa et.
Zira Allah, güçlü mümini sever.
Zengine de derim ki:
Her başarı, hakikatte bir “başarı” değildir.
Belki de lüks bir evin, yaz tatillerinin ve bitmeyen alışverişlerin arasında, asıl suali örtmeye çalışıyorsundur:
“Ben ne için yaşıyorum?”
Nimetlerden istifade etmek bir mesele değildir…
asıl mesele, hayatın tamamının tüketim ve kaçış girdabına dönüşmesidir.
En ağır yoksulluk, mal yoksulluğu değildir… mânâ yoksulluğudur.
İnsan mânâyı kaybettiğinde, dünya ne kadar geniş olursa olsun onu kendisinden kurtaramaz.
Bu yüzden salih insanlar, ellerindeki azlığa rağmen büyük bir iç zenginlik taşımışlardır.
Onlardan biri kuru bir ekmek yer ve şöyle derdi:
“Eğer krallar ve kralların oğulları bizim içinde bulunduğumuz hâli bilselerdi, onu elde etmek için kılıç çekerlerdi.”
Ne büyük bir nimet!
Kalbin yolunu bulduğu andaki nimettir bu…
İnsanın yönünü çarşıya değil, daha yüce ufuklara çevirdiği andır.
Allah için yaşayan kimse; elbette yorulur, imtihan edilir, hüzün görür…
fakat asla mânâyı yitiren insan gibi yere çakılmaz.
Zira o bilir ki hayatı boşuna değildir,
günleri başıboş değildir,
ve Allah, kendisine yönelen kalbi asla sahipsiz bırakmaz.
Bu yüzden…
Hayat daraldığında yalnız şunu sorma:
“Acımdan nasıl kurtulurum?”
Bilâkis şunu sor:
“Varlığımın mânâsını nasıl yeniden bulurum?”
Zira kaçış ile mânâyı yeniden buluş arasında büyük bir fark vardır.
İhsan el-Fakîh
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
31.05.2026 – OF
(لا أجد لحياتي معنى) …..
هناك سؤالٌ يتضخم بصمت داخل أرواح البشر اليوم، حتى عند أولئك الذين تبدو حياتهم مكتملة من الخارج:
ما معنى كل هذا؟
ما معنى أن يستيقظ الإنسان كل صباح ليكرر الأيام ذاتها، واللهاث ذاته، والفراغ ذاته؟!
ما معنى أن يملك المرء المال الكافي للسفر، والشراء، والترفيه، ثم ينام آخر الليل بقلبٍ بارد لا يشعر بشيء؟
ولهذا لم يعد غريبا أن تتحول عبارة: “لا أشعر أن لحياتي معنى”
إلى واحدة من أكثر العبارات تكرارا في العالم الحديث.
إنها ليست جملة عادية … بل وصف دقيق لعصر كامل.
عصرٌ نجح في تعليم الإنسان كيف يستهلك كل شيء… إلا روحه.
لقد صار الإنسان الحديث يعرف كيف يبدل هاتفه، وسيارته، ومدينته، وصورته، وملابسه، وحتى علاقاته…
لكنه لا يعرف كيف يرمم قلبه حين ينهار من الداخل.
ولهذا لم تعد الوفرة قادرة على إنقاذ البشر من الاكتئاب….
بل إن كثيرا من البلاد التي بلغت أعلى درجات الرفاهية المادية، أصبحت من أكثر البلاد امتلاء بالوحدة والانتحار والقلق الوجودي.
لأن المشكلة لم تكن يوما في نقص الأشياء… بل في غياب المعنى.
فالإنسان لا يعيش بالخبز وحده… ولا بالرحلات وحدها… ولا بالمقاهي الفاخرة.
ولا بالشراء المستمر الذي يشبه محاولة سدّ فراغ الروح بأكياسٍ ممتلئة بالأشياء.
إن الروح -مهما أغرقتها بالمُتع- ستبقى جائعة إن لم تجد شيئا أكبر من الاستهلاك تعيش لأجله….
ولهذا كان أعظم ما يمنحه الدين للإنسان ليس مجرد الطمأنينة…
بل المعنى….
- أن تعرف لماذا جئت
- ولماذا تتألم
- ولماذا تُبتلى
- ولماذا تسعى
- ولماذا تتعلم
- ولماذا تعمل
- ولماذا تصبر
- ولماذا تموت…..
حين يفقد الإنسان هذه المعاني، يتحول العالم كله إلى صالة انتظار ضخمة…
يأكل فيها الناس، ويشترون، ويسافرون، ويضحكون أحيانا… لكن أرواحهم تموت ببطء.
ولهذا لم يكن أعظم وصفٍ يفتخر به الأنبياء هو المال أو المُلك أو النفوذ…
بل “العبودية لله”….
قال عيسى عليه السلام وهو طفل في المهد: ﴿إني عبد الله﴾.
وفي أعظم رحلة عرفتها البشرية قال الله عن نبيه محمد ﷺ:
﴿سبحان الذي أسرى بعبده﴾.
لأن الإنسان لا يرتفع حقيقةً إلا حين يعرف لمن ينتمي قلبه…
العبودية لله ليست إذلالا للإنسان كما يتصور البعض… بل تحريرٌ له من عبودية كل شيء آخر….
- تحريرٌ من عبودية الصورة
- ومن رأي الناس
- ومن الاستهلاك
- ومن المقارنات
- ومن الركض المحموم لإثبات الذات
= ولهذا ترى بعض الناس يملكون القليل جدا .. لكن أرواحهم مطمئنة بصورة تثير الدهشة….
وترى آخرين يملكون كل شيء… لكنهم يطاردون النوم بالأدوية، ويهربون من الصمت لأنهم يخافون مواجهة الفراغ داخلهم.
إن القلب لا يمتلئ حقًا إلا بالله….
وهذا لا يعني أن يتحول الإنسان إلى كائنٍ مُنسحِب من الحياة، يكره الدنيا أو يحتقر النجاح أو يترك العمل والسعي.
بل على العكس…
الإيمان الحقيقي لا يصنع إنسانا كسولا ولا فقير الإرادة ولا مُستسلمًا للفشل ثم يعلّق عجزه على شماعة “الرضا”.
فالله أمر بالسعي كما أمر بالتوكل….
ولهذا أقول للفقير:
لا تجعل حديث الزهد ذريعة للكسل.
اعمل…
واسعَ…
وتعلم…
وابنِ نفسك…
فالله يحب المؤمن القوي.
وأقول للغني:
ليس كل نجاحٍ نجاحا…
قد تمتلك بيتا فخما…
وتسافر كل صيف…
وتشتري كل ما تشتهيه…
ثم تكتشف بعد سنوات أنك كنت تملأ حياتك بالأشياء هربا من السؤال الحقيقي:
“لماذا أعيش؟”
فليست المشكلة أن تستمتع بما أحلّ الله… بل أن تتحول حياتك كلها إلى دائرة مغلقة من الاستهلاك والمتعة والهروب من الفراغ…
إن أخطر أنواع الفقر ليس فقر المال… بل فقر المعنى…وحين يفقد الإنسان معنى حياته… لا تعود الدنيا – مهما اتسعت – قادرة على إنقاذه من نفسه.
ولهذا كان الصالحون، رغم قلة ما بأيديهم، يشعرون بثروة داخلية هائلة.
كان أحدهم يأكل كسرة خبز يابسة ثم يقول:
“لو يعلم الملوك وأبناء الملوك ما نحن فيه لجالدونا عليه بالسيوف.”
أي نعيم هذا؟!
إنه نعيم القلب حين يعرف طريقه.
حين يصبح للإنسان وجهة أعلى من السوق…
وأعلى من صورته أمام الناس…
وأعلى من عدد أو كَمّ ما يملك….
فالذي يعيش لله…
قد يتعب، نعم…
وقد يُبتلى…
وقد يمرّ عليه من الحزن ما يمرّ على سائر البشر…
لكنه لا يسقط سقوط الإنسان الذي فقد المعنى كله…. لأنه يعرف أن حياته ليست عبثا
وأن أيامه ليست بلا غاية….
وأن الله لا يترك قلبًا أقبل عليه صادقًا دون سكينة.
ولهذا…
كلما ضاقت بك الحياة، لا تسأل فقط:
كيف أهرب من ألمي؟
بل اسأل:
كيف أستعيد معنى وجودي؟
فهناك فرقٌ كبير بين إنسان يريد أن ينجو من الفراغ…
وإنسان وجد فعلا ما يستحق أن يعيش لأجله…
إحسان الفقيه