Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler

Atatürkçü Em. Bir Albay Paylaştı: 👇
ESKİ TÜRKİYE / YENİ TÜRKİYE
Başbakan İsmet İnönü milletvekillerinin ihalelere katılmalarına, iş takipçiliği yapmalarına karşıydı. Bunu yasaklayan yasa çıkarmak istiyordu.
Atatürk ayrı görüşteydi: “Bu kanunla olmamalı. Milletvekilleri böyle işlere girmenin sakıncalı olduğunu kendileri anlamalıdır. Bir milletvekiline ‘ihalelere girmeyeceksin’ demek, milletin seçtiği insanın idrakine güvenmemektir. Birkaç milletvekilinin yaptığı yanlış tüm milletvekillerinin üstüne yayılmamalıdır.”
Kuşkusuz konu basında da yer aldı. Falih Rıfkı Atay, İnönü’den yanaydı; görüşünü Ulus’taki köşe yazısına taşıdı.
O günlerde, Milli Savunma Bakanı Abdülhalik Renda’nın İnönü’yü ziyaret ettiği ve ihale takipçiliği yapan bir milletvekilinden duyduğu rahatsızlığı ilettiği bilgisi, Atatürk’ün kulağına geldi.
Milli Savunma Bakanlığı silah alımı için ihale açmıştı ve iki firma adına bir milletvekili, iki ayrı teklif vermişti. Yani… İhaleyi hangi firma kazanırsa kazansın, kâr aynı kişinin cebine gidecekti!
Firmalar adına teklif veren kişi, Maraş Milletvekili Mithat Alan’dı.
Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Kılıç Ali’nin ablası Naima ile evliydi; yani eniştesiydi.
Atatürk, İnönü’ye sordu:
- Bu işin içinde Kılıç Ali’nin de parmağı olabilir mi?
– Sanmıyorum Paşam, belki kullanılıyor olabilir!
Sorunu çözmek Atatürk’e kaldı…
O akşam konunun muhatapları Abdülhalik Renda, Falih Rıfkı Atay, Kılıç Ali vs. Çankaya Köşkü’ne davet edildi.
Atatürk birden Kılıç Ali’ye, “Enişten nasıl” diye sordu.
Kılıç Ali, “Sayenizde iyidir Paşam” yanıtını verince Atatürk sinirlendi: “Neden benim sayemde iyi olacakmış, kendi sayesinde iyidir.”
Sonra, “Haydi Mithat Bey’in evine baskın yapalım” diyerek sofrada bulunanlarla Mithat Bey’in evine gitti.
Sofrada Atatürk konuyu milletvekillerinin iş takipçiliğine getirdi. “Bir milletvekili demek, o ülkenin en yetişkin insanı demektir. Millet için yararlı olabilmesi buna bağlıdır. Onun için dokunulmazlığı vardır. Milletvekili beyaz eldivenli adam demektir. Ben arkadaşlar arasında eldivenini lekeleyen birilerinin olacağına inanmak istemiyorum.”
Falih Rıfkı’ya dönerek, “Hiçbir milletvekili böyle alçak işlere tenezzül edemez, rahat ol sayın yazar, rahat ol!” dedi.
Ardından… Mithat Alan’a bakarak; “Sizin işler nasıl gidiyor sayın vekilim?” dedi.. - Milletvekili olunca elimdeki ufak tefek işleri dağıttım Paşam. Şimdi ticaretle
uğraşıyorum. - Yaa öyle mi? Demek yanlış biliyorum, senin bazı temsilcilikler yaptığını
söylemişlerdi. - Bir-iki silah fabrikasının mümessilliği, temsilciliği var Paşam.
- Hangileri onlar?
- Biri Çekoslovakya’nın, diğeri Fransa’nın…
- Ticaretle uğramadığını söylediğine göre bunlar fahri işler herhalde.
- Fahri değil pek Gazi hazretleri, iş olursa küçük bir komisyon veriyorlar.
- Nasıl yani yüzde 5, yüzde on?
- Gazi Paşam yüzde yarım, yüzde bir bazen yüzde iki…
- Peki siz bu komisyona karşılık ne yaparsınız?
- Fabrikaların Türkiye’deki işlerini gözetirim. İhale olursa haber veririm. Fabrika adına teklif veririm.
- Anlaşıldı. Yani Türkiye’de fabrikaların işini kovalarsınız.
Atatürk sonra Kılıç Ali’ye döndü:
“Yani Kılıç, para kazanacak ne işler var görüyor musun? Sen bunlardan bana hiç bahsetmezsin.”
Kılıç Ali çok üzgündü, “Paşam beni bilirsiniz, ben bu işlerden anlamam ve yapanlardan da pek hoşlanmam. İşte yüzü burada, ben Mithat’a kaç defa söyledim bu işlerle uğraşma diye. Milletvekili milletvekilidir o kadar.” - Bak bunu iyi söyledin Kılıç, milletvekili milletin vekilidir, milletin derdiyle uğraşacak.
Sonra tekrar Mithat Alan’a döndü Atatürk: - Siz eskiden beri bu fabrikaların temsilcisi misiniz Mithat Bey?
- Çekoslovakya silah temsilciliğini iki yıldır, Fransız silah temsilciliğini dört aydır Paşam.
Atatürk, Bakan Renda’ya sordu: - Orduya silah alım ihale ilanını kaç ay önce vermiştin sayın bakan?
- Dört ay önce efendim…
Bu yanıt üzerine Atatürk, “Haydi arkadaşlar kalkalım!” dedi.
Kılıç Ali, eniştesi Mithat Alan ile konuştu. Ortada hırsızlık, rüşvet yoktu. Fakat… Bir milletvekilinin iş takipçiliği yapması doğru değildi. Eniştesinin istifa etmesini istedi.
Dört dönemdir Maraş milletvekilliği yapan Mithat Alan elindeki istifa mektubuyla Çankaya Köşkü’ne çıktı. Atatürk makamına kabul etmedi. Elindeki istifa dilekçesini yavere bırakıp gitti.
“Eski Türkiye” ile “Yeni Türkiye” farkıdır bu…
Em. Albayımıza Cevabım:👇
Şecaat Arz Ederken Merd-i Kıbtî Sirkatin Söyler
Albayım,
Paylaştığınız yazıyı okudum. Yazı bana şu sözü hatırlattı:
“Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler.”
Yani insan kendisini överken, farkında olmadan kendi kusurunu da ortaya koyabilir.
Kanaatimce bu yazı da tam olarak böyle bir durum arz ediyor.
Yazar, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki bir milletvekilinin devlet ihaleleriyle bağlantılı ticarî faaliyetini anlatıyor ve bu hadiseyi “Eski Türkiye” ile “Yeni Türkiye” arasındaki farkı göstermek için kullanıyor.
Fakat dikkatle bakıldığında anlatılan hadise, yazarın vermek istediği mesajın aksine daha farklı bir neticeye götürüyor:
Bir milletvekilinin devlet ihaleleriyle menfaat ilişkisi içine girebildiği, bu tür faaliyetlerin açık hukuk kaideleriyle önlenmesinden ziyade şahsî vicdan ve idrake bırakıldığı ve nihayet mes’elenin devlet başkanının şahsî müdahalesiyle ele alındığı bir idare anlayışıyla karşı karşıyayız.
Buna “hukuk devleti” demek yerine, en azından bu hadise bakımından, tek adamın şahsî otoritesinin ağır bastığı bir idare tarzından söz etmek daha isabetli görünmektedir.
I. Kanun Yerine Vicdana Havale Edilen Bir Mes’ele
Yazının en dikkat çekici kısmı, İsmet İnönü ile M. Kamâl Paşa arasında anlatılan görüş ayrılığıdır.
Anlatıma göre İnönü, milletvekillerinin ihalelere katılmasını ve iş takipçiliği yapmasını kanunla yasaklamak istiyor.
M. Kamâl Paşa ise buna karşı çıkarak milletvekillerinin kendi idrak ve vicdanlarıyla böyle işlere girmemeleri gerektiğini savunuyor.
İşte tam burada durup düşünmek gerekiyor.
Bir milletvekilinin devlet ihaleleriyle menfaat ilişkisine girmesi yalnızca bir ahlâk mes’elesi değildir.
Bu aynı zamanda bir çıkar çatışması mes’elesidir.
Hukukun vazifesi de tam burada başlar.
Çünkü devlet, yalnızca dürüst insanların dürüst davranmasını beklemek için kanun koymaz.
Kanun, menfaat ile kamu vazifesinin birbirine karışmasını önlemek için konulur.
Bir milletvekiline:
“Sen milletin en yetişkin insanısın; böyle işlere tenezzül etmezsin.”
demek güzel bir ahlâkî nasihat olabilir.
Fakat hukuk kaidesi değildir.
Hukuk:
“Şu makamda bulunan kişi şu ticarî faaliyeti yapamaz; şu menfaat ilişkisine giremez; şu ihalede taraf olamaz.”
der.
Ve bunu şahısların vicdanına göre değiştirmez.
Dolayısıyla İnönü’nün teklifinin özü üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekir:
Milletvekillerinin devlet ihaleleriyle menfaat ilişkisine girmesini kanunla yasaklamak mı daha sağlamdır, yoksa bunu onların şahsî vicdanlarına bırakmak mı?
II. Mithat Alan Hadisesi Bu Endişeyi Bizzat Gösteriyor
Yazının anlattığına göre Maraş Milletvekili Mithat Alan, Çekoslovakya ve Fransa silah fabrikalarının Türkiye’deki temsilciliğini yapıyor; bu firmaların işlerini takip ediyor, ihalelerden haberdar oluyor ve firma adına teklif veriyor.
Daha da önemlisi, Millî Savunma Bakanlığı’nın açtığı bir ihalede iki firma adına iki ayrı teklif veriliyor.
Böylece hangi firma ihaleyi kazanırsa kazansın, kazanan taraftan komisyon alma ihtimali bulunan aynı milletvekili menfaat sahibi olabilecekti.
Burada mes’eleyi yalnızca:
“Rüşvet aldığı ispatlandı mı?”
sorusuna indirgemek doğru değildir.
Asıl soru şudur:
Devleti temsil eden bir milletvekili, aynı devletin silah satın aldığı şirketin temsilcisi olabilir mi?
Bu, doğrudan doğruya çıkar çatışması mes’elesidir.
III. “Haydi Mithat Bey’in Evine Baskın Yapalım!”
Yazının en dikkat çekici ayrıntımlarından biri de burasıdır.
Anlatıma göre önce konu Çankaya Köşkü’ndeki sofrada konuşuluyor.
M.Kamâl Paşa, Kılıç Ali’ye:
“Enişten nasıl?”
diye soruyor.
Kılıç Ali’nin cevabından sonra M. Kamâl Paşa, Mithat Alan’ın bu işlerle ilgisini sorguluyor.
Ardından:
“Haydi Mithat Bey’in evine baskın yapalım.”
diyerek sofrada bulunanlarla birlikte Mithat Alan’ın evine gidiyor.
Burada özellikle bir noktayı ayırmak gerekir:
Buradaki “baskın” kelimesi, anlatımın kendi ifadesidir. Bunu hukukî mânada bir ev araması veya zor kullanılarak yapılmış resmî baskın şeklinde anlamlandırmamak gerekir.
Anlatılan, M.Kamâl Paşanın beraberindekilerle Mithat Alan’ın evine habersiz biçimde gitmesi ve mes’eleyi yüz yüze konuşmasıdır.
Sonrasında Mithat Alan’a temsilcilikleri, aldığı komisyonlar ve ihaleler soruluyor.
Mithat Alan da temsilcilik yaptığını, iş olduğunda komisyon aldığını ve fabrikaların Türkiye’deki işlerini takip ettiğini ifade ediyor.
İşte tam burada asıl soru yeniden karşımıza çıkıyor:
Bu mes’ele neden açık bir hukuk ve denetim mekanizması içerisinde ele alınmıyor da devlet başkanının şahsî müdahalesiyle çözülüyor?
IV. Liderin Müdahalesi İle Hukuk Devletini Birbirine Karıştırmamak Gerekir
M. Kamâl Paşanın bu hadisedeki tavrı elbette ayrıca değerlendirilebilir.
Bir milletvekilinin devlet ihaleleriyle bağlantılı ticaret yapmasını doğru bulmaması, bunu sorgulaması ve istifasını istemesi, anlatının kendi çerçevesi içinde bir vakıadır.
Fakat burada iki farklı mes’eleyi birbirinden ayırmak gerekir:
Bir devlet başkanının yanlış gördüğü bir davranışa müdahale etmesi başka şeydir;
o davranışı önceden ve herkesi bağlayacak açık hukuk kaideleriyle yasaklamak başka şeydir.
Birincisi şahsî müdahaledir.
İkincisi kurumsal hukuktur.
Devlet düzeni şahıslara değil, kaidelere dayanmalıdır.
Çünkü bugün makamda bulunan kişi meseleyi görür ve müdahale eder.
Yarın başka biri gelir ve görmez.
Hukuk devleti işte tam bunun için vardır.
Devletin işleyişi, liderin şahsî hassasiyetine bağlı olmamalıdır.
V. “Hırsızlık Yoktu” Demek Mes’eleyi Ortadan Kaldırmaz
Yazının sonunda:
“Ortada hırsızlık, rüşvet yoktu.”
denilerek mes’elenin hafifletilmesi de ayrıca tartışılmalıdır.
Çünkü kamu görevlisinin doğrudan para çalması başka bir şeydir; kamu makamı ile şahsî ticaret arasında menfaat ilişkisi kurulması başka bir şeydir.
Bir milletvekili, devletin silah alımı ihalelerini takip eden bir şirketten komisyon alıyorsa, ortada en azından ciddi bir çıkar çatışması vardır.
Üstelik anlatıya göre milletvekili, ilgili firmaların Türkiye’deki işlerini takip ettiğini ve ihale olduğunda haber verdiğini bizzat ifade etmektedir.
Dolayısıyla:
“Rüşvet yoktu.”
demek mes’elenin bütününü açıklamaz.
Asıl mes’ele şudur:
Milletin vekili, milletin devletiyle iş yapan özel bir şirketin ücretli temsilcisi olabilir mi?
VI. Peki Sonra Ne Oluyor?
Anlatıma göre Kılıç Ali, eniştesi Mithat Alan ile konuşuyor ve bu işlerden vazgeçmesini, milletvekilliğinden istifa etmesini istiyor.
Mithat Alan da dört dönemdir yaptığı Maraş Milletvekilliğinden istifa etmek üzere dilekçesini hazırlıyor ve Çankaya Köşkü’ne gidiyor.
Fakat M. Kamâl Paşa kendisini makamına kabul etmiyor; Mithat Alan istifa dilekçesini yaverine bırakıp ayrılıyor.
Dikkat edelim:
Mes’elenin anlatılan çözümü yine şahsî ilişkiler ve siyasî otorite üzerinden gerçekleşiyor.
İşte bizim itirazımız tam burada başlıyor.
Bu hadiseyi:
“Bakın, eski Türkiye’de devlet ne kadar temizdi!”
diye anlatmak yerine,
“Bu tür çıkar çatışmalarını önleyecek hukukî düzen nasıl kurulmuştu?”
diye sormak gerekmez mi?
VII. Ekonomik Tabloyu da Görmek Zorundayız
Bir de yazının hiç gündeme getirmediği iktisadî taraf var.
Cumhuriyet’in ilk yıllarını birkaç güzel anekdot üzerinden anlatıp bütün devri bir fazilet devri gibi takdim etmek tarihî hakikati eksik bırakır.
Cumhurbaşkanı M. Kamâl Paşa’nın maaş ve ödenekleri konusunda çeşitli kayıt ve araştırmalar, 1927’ye kadar aylık toplam miktarın 12.000 lira, 1927’deki pahalılık zammıyla birlikte ise 14.000 liranın üzerinde bir seviyeye ulaştığını göstermektedir.
1931’de vergi kesintilerinden sonra net miktarın 13.186 lira, 1932’deki vergi artışları sonrasında ise 9.078 lira seviyesine indiğine dair bilgiler bulunmaktadır.
Burada brüt maaş ile net geliri birbirine karıştırmamak gerekir.
Fakat bütün bu farklılıklar hesaba katıldığında dahi, Cumhurbaşkanı’nın maaş ve ödenekleri ile sıradan memur maaşları arasında çok büyük bir fark olduğu görülmektedir.
Dönemin sıradan memur maaşlarının yaklaşık 30 lira seviyesinde olduğu dikkate alındığında, 12.000-14.000 liralık aylık toplamın yüzlerce katlık bir farka karşılık geldiği açıktır.
Dolayısıyla dönemin devlet anlayışını yalnızca “beyaz eldiven”, “temiz devlet adamlığı” ve “vicdan” üzerinden anlatmak yeterli değildir.
Devlet bütçesi, maaş ve ödenekler, kamu harcamaları ve halkın iktisadî şartları da aynı tarihî tablonun parçasıdır.
VIII. Savarona’yı da Unutmayalım
Bir başka mes’ele de Savarona’dır.
Savarona, 1938 yılında Türk Hükûmeti tarafından satın alınmış ve Cumhurbaşkanlığı yatı olarak kullanılmıştır.
Elbette devletin Cumhurbaşkanı için yat satın alması tek başına yolsuzluk veya hukuk ihlâli anlamına gelmez.
Böyle bir hüküm vermek doğru olmaz.
Fakat dönemin iktisadî şartları konuşuluyorsa, bu harcamanın da tarihî ve bütçevî çerçeve içinde değerlendirilmesi gerekir.
Yani bir tarafta memurun 30 lira civarındaki maaşı, diğer tarafta devletin en üst makamlarına tahsis edilen yüksek maaş ve ödenekler; bir tarafta halkın iktisadî sıkıntıları, diğer tarafta devlet bütçesinden yapılan büyük harcamalar…
Bütün bunlar birlikte ele alınmadan dönemin yalnızca güzel taraflarını anlatmak tarih değil, seçilmiş bir anlatım olur.
IX. “Eski Türkiye-Yeni Türkiye” Mukayesesi Böyle Yapılmaz
Yazının temel mes’elesi burada ortaya çıkıyor.
Bir milletvekili devlet ihaleleriyle bağlantılı ticaret yapıyor.
Bu durum ortaya çıkıyor.
Devlet başkanı müdahale ediyor.
Milletvekili istifa ediyor.
Sonra bu hadise:
“Eski Türkiye ile Yeni Türkiye farkıdır.”
diye sunuluyor.
Oysa aynı hadiseyi başka türlü de okumak mümkündür:
Madem bu davranış yanlıştı, neden önceden açık bir hukuk kaidesiyle yasaklanmamıştı?
Madem milletvekillerinin böyle işlere girmesi sakıncalıydı, neden mes’ele onların vicdan ve idrakine bırakılmıştı?
Madem devlet düzeni sağlamdı, neden çözümün merkezinde bağımsız bir denetim mekanizmasından ziyade devlet başkanının şahsî müdahalesi bulunuyordu?
İşte bunlar cevaplanmadan, bir anekdottan hareketle bütün bir tek adam devrini “Asr-ı Saadet” gibi göstermek mümkün değildir.
X. Asıl Kıyas Hangi Ölçülerle Yapılmalı?
Gerçek bir “Eski Türkiye-Yeni Türkiye” mukayesesi yapılacaksa, birkaç hatıra ve sofradaki konuşma üzerinden değil, şu ölçüler üzerinden yapılmalıdır:
- Yazılı ve herkese eşit uygulanan ihale kaideleri,
- Milletvekillerinin çıkar çatışmasını önleyen açık hükümler,
- Şeffaf ve denetlenebilir kamu harcamaları,
- Bağımsız ve etkili yargı denetimi,
- Kamu görevlilerinin hesap verebilirliği,
- Maaş ve ödeneklerin açık ve denetlenebilir olması,
- Kamu makamının şahsî menfaat için kullanılmasını önleyen hukukî müeyyideler.
Bunlar varsa devlet düzeni şahıslardan bağımsız olarak ayakta durabilir.
Bunlar yoksa, devlet başkanının şahsî fazileti ne kadar yüksek olursa olsun, sistemin kendisi yeterli güvence oluşturmaz.
XI. Şecaat Arz Ederken…
Dolayısıyla bu yazının bize öğrettiği şey, yazarının vermek istediği mesajdan biraz farklıdır.
Yazar, M. Kamâl Paşa’nın bir milletvekilinin iş takipçiliğine nasıl müdahale ettiğini anlatıyor.
Ben ise aynı hikâyeden şu soruyu çıkarıyorum:
Madem bu davranış yanlıştı, niçin milletvekillerinin vicdanına bırakıldı?
Madem kamu ihalelerinde menfaat sahibi olmak doğru değildi, niçin bunu açık bir hukuk kaidesiyle önlemek yerine liderin şahsî müdahalesine ihtiyaç duyuldu?
Madem ortada bir devlet düzeni vardı, neden hikâyenin merkezinde bağımsız bir denetim mekanizmasından ziyade Çankaya’daki sofra ve ardından Mithat Alan’ın evine yapılan şahsî ziyaret bulunuyor?
Ve nihayet:
Bir devletin temizliği, devlet başkanının şahsî ahlâkına mı; yoksa herkesi bağlayan açık, adil ve denetlenebilir hukuk kaidelerine mi dayanmalıdır?
Mes’elenin özü budur.
Bir devlet başkanının yanlış gördüğü bir davranışa müdahale etmesi elbette anlatılabilir.
Fakat bu hadiseden hareketle bütün bir devri “Asr-ı Saadet” gibi göstermek mümkün değildir.
Çünkü aynı hikâye bize şunu da göstermektedir:
Kanun yerine şahsî müdahale, hukuk devletinin kendisi değildir.
Vicdana güvenmek, hukuk kaidesinin yerini tutmaz.
Liderin öfkesi veya otoritesi, bağımsız denetim değildir.
Bir milletvekilinin istifası, tek başına kurumsal hesap verebilirlik değildir.
Ve nihayet:
Tarih, sevdiğimiz şahısların güzel davranışlarını büyütüp sevmediğimiz gerçekleri küçültme sanatı değildir.
Tarih, bütün hakikatleri aynı terazide tartabilme ilmidir.
Bu sebeple “Eski Türkiye -Yeni Türkiye” kıyası masallarla değil;
belgelerle,
kanunlarla,
bütçelerle,
ihale düzeniyle,
hesap verebilirlikle
ve
adaletle
yapılmalıdır.
Yoksa insan, şecaat arz ederken farkında olmadan kendi devrinin zaaflarını anlatmış olur.
“Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler.”
Yani anlayacağınız bizim Reis Paşanın yolundan gidiyor gibi görünüyor. Sizin mahalle esas bununla iftihar etmesi gerekmez mi?
Selam ve Saygılar
Ahmet Ziya İbrahimoğlu
29.09.2026 – OF