Vefatı Resûlullah’ı ﷺ Ağlatan Genç
Bugün okuduklarım arasında beni en çok sarsan, en derinden etkileyen kıssalardan biri…
Henüz yirmi üç yaşındaydı.
Şehit olarak vefat etti.
Resûlullah ﷺ onun vefatında gözyaşı döktü.
Naaşını kucakladı.
Resûlullah ﷺ kabri kendi elleriyle kazdı.
Ve kendi mübarek elleriyle toprağa verirken, Allah’ı şahit tutarak ondan razı olduğunu bildirdi.
Bu büyük mazhariyete erişen sahâbî kimdi?
İslâm’dan önceki adı, mensubu olduğu kabileye nispetle Abdüluzzâ el-Müzenî idi.
On altı yaşında Müslüman oldu.
Yirmi üç yaşında vefat etti.
Genç yaşında son derece varlıklıydı; bolluk ve nimet içinde bir hayat sürüyordu.
Anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiş, amcası tarafından büyütülmüştü.
Giydiği elbiseler özellikle onun için Şam’dan getirilirdi.
Gençler arasında dikkat çeken biriydi.
O devirde ata sahip olan nadir gençlerdendi.
Oysa Müzenî’de en varlıklı sayılan bir gencin bile ancak küçük bir katırı vardı.
Amcası da Müzenî kabilesinin ileri gelenlerindendi.
Yani elinde,
genç bir insanı dünyaya bağlayacak ne varsa hepsine sahipti.
İslâm’la buluşması ise sahâbe nesli arasında anlatılagelen en güzel ve en şaşırtıcı kıssalardan biridir.
On altı yaşına bastığı günlerde Müslümanlar Mekke’den Medine’ye hicret ediyordu.
Hicret kafileleri Müzenî topraklarından hızla geçmek zorundaydı;
çünkü Kureyş müşrikleri onları adım adım takip ediyordu.
Bir gün hicret yolundaki sahâbîlerden biriyle karşılaştı.
O sahâbî kendisine İslâm’ı anlattı.
Hiç tereddüt etmeden iman etti.
İman eder etmez talepte bulunduğu ilk şey şuydu:
“Bana Kur’ân’dan bir şey öğretin.”
Sahâbîler, peşlerinde düşman olduğunu söyleyerek onun yanında kalamayacaklarını ifade ettiler.
Ancak kendisine şu tavsiyede bulundular:
“İstersen bizim arkamızdan gel. Okuduklarımızı dinleyerek öğrenebilirsin.”
Bunun üzerine onların arkasından yürümeye başladı.
Yaklaşık on beş kilometre boyunca çölde ilerledi.
Onlar Kur’ân okuyor, o arkalarından tekrar ediyordu.
Sonra geri dönüyordu.
Ertesi gün yeniden Müzenî sınırına geliyor,
hicret yolundan geçen bir sahâbîyi bekliyor ve:
“Bana Kur’ân öğretin,” diyordu.
Bir önceki gün öğrendiklerini okuyor, yenilerini alıyordu.
Bu şekilde birden fazla sûre öğrendi.
Bir gün sahâbîlerden biri ona şöyle dedi:
“Bizimle birlikte Resûlullah’a hicret etmeyecek misin?”
Şu cevabı verdi:
“Amcam Müslüman olmadan hicret etmek istemem.
Beni o büyüttü.
Onu İslâm’a davet etmeden yanından ayrılamam.”
Bu sebeple Müzenî’de, amcasının yanında üç yıl kaldı.
İmanını gizledi.
Her gün, bu yeni dini amcasına anlatmak için fırsat kolladı.
Namaz kılacağı vakit, kimse görmesin diye çöle giderdi.
Üç yıl sonra artık dayanamaz hâle geldi.
Amcasına şöyle dedi:
“Ey amca!
Beni çok geciktirdin, Resûlullah’tan uzak bıraktın.
Artık bu ayrılığa tahammül edemiyorum.
Üç yıldır Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna iman ediyorum.
Şimdi Resûlullah’a hicret edeceğim.
İsterim ki sen de benimle gel.
Ama gelmezsen bil ki beni bu yoldan hiçbir şey geri bırakamaz.”
Amcası öfkeyle karşılık verdi:
“Eğer bu dinde ısrar edersen seni her şeyinden mahrum ederim!”
Genç şöyle dedi:
“Ey amca, ne yaparsan yap.
Ben Allah ve Resûlü’ne kavuşmaya hiçbir şeyi tercih etmem.”
Amcası daha da ileri gitti:
“Eğer ısrar edersen üzerindeki elbiseleri bile alırım!”
Ve gerçekten de üzerindeki elbiseleri parçaladı.
Genç, hiç tereddüt etmeden:
“Vallahi bana ne yaparsan yap, Resûlullah’a hicret edeceğim,” dedi.
Çölde, neredeyse çıplak hâlde yola koyuldu.
Yolda yünden yapılmış kalın bir çuval (bîcâd) buldu.
Onu ikiye böldü.
Bir parçasını beline sardı, diğerini omzuna aldı.
Bu hâliyle Medine’ye ulaştı.
Resûlullah ﷺ huzuruna girdi.
“Sen kimsin?” buyurdu.
“Ben Abdüluzzâ’yım.”
“Bu hâlin nedir?” diye sordu.
Başından geçenleri anlattı.
Resûlullah ﷺ derin bir hüzünle:
“Öyle mi yaptı?” deyiverdi.
Ardından buyurdu ki:
“Bugünden sonra sen Abdullah Zü’l-Bicâdeyn’sin, Abdüluzzâ değil.
Allah, bu iki parça yün çuvalın karşılığında sana cennette dilediğin gibi giyeceğin elbiseleri versin.”
Şiddetli yoksulluğu sebebiyle Ashâb-ı Suffe arasında kalırdı.
Tebük Seferi vakti geldiğinde yirmi üç yaşındaydı.
Resûlullah’la birlikte sefere çıktı.
Ve şöyle dedi:
“Ya Resûlallah!
Allah’a dua et de şehit olayım.”
Resûlullah ﷺ ellerini kaldırdı:
“Allah’ım, onun kanını kâfirlerin kılıçlarına haram kıl.”
Abdullah şaşırdı:
“Bu, istediğim şey değildi ya Resûlallah.” dedi.
Resûlullah ﷺ buyurdu ki:
“Allah yoluna çıkan kullardan kimi hastalanır ve bu hâlde vefat eder; o da şehittir.
Kimi düşer ve vefat eder; o da şehittir.”
Dönüş yolunda Abdullah’a şiddetli bir humma isabet etti.
Ve ruhunu teslim etti.
Abdullah b. Mesʿûd naklediyor:
“Çok soğuk, zifiri karanlık bir gecede uyuyordum.
Çadırımın dışından kazma sesleri duydum.
Bu soğukta ve karanlıkta kim mezar kazıyor diye şaşırdım.
Kalktım; Resûlullah’ı, Ebû Bekir’i ve Ömer’i çadırlarında bulamadım.
Dışarı çıktığımda, Ebû Bekir ile Ömer’in bir kandil tuttuğunu,
Resûlullah’ın ﷺ ise kabir kazdığını gördüm.
Yanına yaklaştım ve dedim ki:
‘Ya Resûlallah, bu ne hâldir?’
Mübarek yüzünü bana çevirdi.
Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
‘Kardeşin Zü’l-Bicâdeyn vefat etti’ buyurdu.
Ebû Bekir’e dönüp dedim ki:
‘Resûlullah kabir kazarken sen kandil mi tutuyorsun?’
O da şöyle dedi:
‘Resûlullah, kabrini bizzat kendisi kazmakta ısrar etti.’”
Resûlullah ﷺ kabri kendi elleriyle kazdı.
Sonra içine indi, zeminine yatıp uzandı;
kabri onun için bir rahmet yurdu olsun istedi.
Ardından Ebû Bekir ve Ömer’e dönerek buyurdu ki:
“Kardeşinizi bana yaklaştırın.
Ona yumuşak davranın;
vallahi o Allah’ı ve Resûlü’nü severdi.”
Abdullah b. Mesʿûd naklediyor:
“Resûlullah’ın naaşı sımsıkı kucakladığını gördüm.
Gözyaşları kefenin üzerine düşüyordu.
Dört tekbir aldı ve şöyle buyurdu:
‘Allah sana rahmet etsin ey Abdullah!
Sen çokça tövbe eden, Kur’ân’ı çokça okuyan biriydin.’”
Sonra başını semaya kaldırarak şöyle dua etti:
“Allah’ım!
Seni şahit tutuyorum ki ben Zü’l-Bicâdeyn’den razıyım.
Sen de ondan razı ol.”
Abdullah b. Mesʿûd diyor ki:
“Vallahi o gece,
üzerine inecek rahmetleri gördükçe,
onun yerinde olmayı ne kadar çok istedim…”
Allah, dünya nimetlerinin tamamı elinin altındayken hepsini bırakıp dinini tercih eden bu gence rahmet eylesin.
İslâm’la geçen ömrü yalnızca yedi yıldı.
Ama o yedi yıl, Allah katında bir ömre bedel oldu.
Kaynak: İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye (Tebük Seferi, Abdullah Zü’l-Bicâdeyn rivayeti)
Rahmetle, hasretle ve gıptayla yad ediyoruz…
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
07.02.2026 – Üsküdar
شابٌ أبكى رسولَ الله ﷺ بوفاته
من أروع ما قرأت اليوم
كان عمره ٢٣ عاماً، توفى شهيداً، فحفر له النبي ﷺ قبره بيده، وبكى لموته، واحتضن جسده، ودفنه بنفسه، وأشهد ربه عز وجل وهو يدفنه أنه راضٍ عنه، فمن هو هذا الصحابي الفائز بهذه الغنائم؟
كان اسمه قبل أن يُسلِم عبدالعُزّى المُزني، نسبةً إلى قبيلته مزينة.
أسلم وعمره ١٦ عاماً،
وتوفي وهو ٢٣ عاماً.
كان شاباً غنياً مُنعَّماً في حياته.
توفيت أمه وأبوه وهو صغير، فربّاه عمه.
وكان شاباً مميزاً بين أقرانه؛
يلبس الثياب الغالية الحسنة، التي كانت تُجلب له خصيصاً من الشام.
وكان الشاب الوحيد الذي يملك فرساً،
في وقتٍ كان أفضل شاب في مُزينة لا يملك إلا بغلة صغيرة.
وكان عمه من سادة مُزينة.
قصة إسلامه
قصة إسلامه من أجمل وأغرب قصص إسلام الصحابة.
فلما بلغ عبد الله ستة عشر عاماً،
كان ذلك زمن هجرة الصحابة من مكة إلى المدينة،
وكانوا يمرون بأرض مُزينة مسرعين،
لأن كفار قريش كانوا يلاحقونهم.
فلقِيَه يوماً أحد الصحابة في أثناء هجرته،
فعرض عليه الإسلام، فأسلم فوراً.
وبعد إسلامه قال:
علِّموني شيئاً من القرآن.
فقالوا له:
لن نستطيع أن نبقى معك، فقريش تلحق بنا،
ولكن إن شئت فالحق بنا في الطريق لتتعلم القرآن.
فكان يمشي خلفهم على قدميه،
يقرؤون القرآن وهو يقرأ وراءهم،
مسافة تُقدَّر بنحو خمسة عشر كيلومتراً في الصحراء،
ثم يعود إلى مُزينة.
وفي اليوم التالي،
كان يقف على حدود مُزينة ينتظر مرور صحابي في طريق هجرته،
فيقول له:
علِّمني من القرآن.
فيقرأ عليه ما حفظه في اليوم السابق،
حتى تعلّم أكثر من سورة من القرآن.
بين الهجرة والوفاء
فقال له يوماً أحد الصحابة:
ولِمَ لا تهاجر معنا إلى رسول الله ﷺ؟
فقال:
لا أهاجر حتى يُسلم عمي؛
فهو الذي ربّاني،
ولا أهاجر حتى آخذ بيده إلى الإسلام.
فبقي في مُزينة ثلاث سنوات،
يُخفي إسلامه،
ويتحيّن الفرص كل يوم ليُحدّث عمه عن هذا الدين الجديد
الذي جاء به سيدنا محمد ﷺ،
وكان عمه يرفض رفضاً شديداً أن يستمع إليه.
وكان إذا أراد الصلاة،
ذهب بعيداً في الصحراء حتى لا يراه أحد.
لحظة الفراق
وبعد ثلاث سنوات،
ذهب إلى عمه وقال:
لقد أخّرتني عن رسول الله يا عمي،
وما عدت أطيق فراق النبي ﷺ.
وأشهدك أني منذ ثلاث سنوات
أقول: لا إله إلا الله، محمد رسول الله.
وإني اليوم مهاجر إلى رسول الله،
وأحب أن تكون معي،
فإن أبيتَ،
فلن يردّني عن الهجرة إليه شيء.
فغضب عمه غضباً شديداً، وقال:
لئن أبيتَ إلا الإسلام،
لأجرّدنك من كل ما تملك.
قال:
يا عمي، افعل ما شئت،
فما أنا بالذي يختار على الله ورسوله شيئاً.
فقال:
إن أصررتَ، جرّدتُك حتى من ثيابك.
فقام ومزّق ثيابه التي كان يلبسها.
فقال الشاب:
والله يا عمي،
لأهاجرنّ إلى رسول الله مهما فعلتَ بي.
ذو البجادين
وخرج في الصحراء شبه عارٍ،
حتى وجد بِجاداً- وهو شوال من صوف-
فشقّه نصفين،
ربط أحدهما على وسطه،
ووضع الآخر على كتفه،
حتى وصل إلى المدينة.
فدخل على رسول الله ﷺ،
فقال له النبي:
من أنت؟
قال:
أنا عبد العُزّى.
قال:
ولِمَ تلبس هكذا؟
قال:
أسلمت، فجردني عمي من كل ما أملك حتى ثيابي،
ولم أجد في طريقي إلا هذين البجادين.
فقال النبي ﷺ:
أوَفعل؟
قال:
نعم.
فقام النبي ﷺ وقال:
من اليوم أنت عبدُ اللهِ ذو البجادين،
ولستَ عبدَ العُزّى.
قد أبدلك الله بهذين البجادين
رداءً في الجنة،
تلبس منه حيث تشاء.
الشهادة
ومن شدة فقره،
سكن في مساكن أهل الصُّفّة
-مساكن الفقراء خلف بيت النبي ﷺ-
وجاءت غزوة تبوك،
وكان عمره ٢٣ عاماً،
فخرج مع النبي ﷺ.
فقال:
يا رسول الله،
ادعُ الله أن أموت شهيداً.
فرفع النبي ﷺ يديه وقال:
اللهم حرّم دمه على سيوف الكفار.
فقال عبد الله:
ليس هذا ما أردتُ يا رسول الله.
فقال النبي ﷺ:
يا عبد الله،
إن من عباد الله من يخرج في سبيل الله،
فتصيبه الحُمّى فيموت فيكون شهيداً،
ومنهم من يسقط عن فرسه فيموت فيكون شهيداً،
ولعلّك تُصاب بحمّى فتموت شهيداً.
ليلة الوداع
وشهد عبد الله غزوة تبوك،
وانتصر المسلمون.
وفي طريق العودة،
أصابته حُمّى شديدة،
وبدأ يتألّم آلام الموت.
ويروي عبد الله بن مسعود رضي الله عنه فيقول:
كنت نائماً في ليلة شديدة البرد، شديدة الظلام،
فسمعت خارج خيمتي صوت حفر.
فتعجبت:
من الذي يحفر في هذا البرد والظلام؟
فقمت أبحث عن النبي ﷺ
وأبي بكر وعمر في خيامهم،
فلم أجدهم.
فإذا بأبي بكر وعمر يمسكان سراجاً،
والنبي ﷺ يحفر قبراً.
فقلت:
ما بك يا رسول الله؟
فرفع وجهه إليّ،
وإذا عيناه تذرفان الدموع،
وقال:
مات أخوك ذو البجادين.
فقلت لأبي بكر:
أتترك رسول الله يحفر،
وتقف أنت بالسراج؟
فقال:
أبى النبي ﷺ
إلا أن يحفر له قبره بيده.
فحفر النبي ﷺ قبره بيديه،
ثم نزل فيه، واضطجع بجسده الشريف،
ليكون القبر رحمةً لذي البجادين.
ثم قال لأبي بكر وعمر:
أدنِيا إليّ أخاكما،
ورفقاً به،
فوالله إنه كان يحب الله ورسوله.
فيقول ابن مسعود:
فرأيت النبي ﷺ يحتضن الجثمان بشدة،
ودموعه تسقط على الكفن،
وكبّر عليه أربع تكبيرات.
وقال:
رحمك الله يا عبد الله،
كنت أوّاباً، تالياً للقرآن.
ثم رفع رأسه إلى السماء وقال:
اللهم إني أُشهدك
أني أمسيتُ راضياً عن ذي البجادين،
فارْضَ عنه.
قال عبد الله بن مسعود:
والله لقد تمنيتُ يومها
أن أكون أنا صاحب الحفرة،
من كثرة الرحمات
التي ستتنزل عليه في تلك الليلة.
رحم الله شاباً
ترك ملذات الدنيا وهي بين يديه،
من أجل دينه.
فاستحق رضى الله ورسوله،
وتلك المنزلة الغالية عند رسول الله ﷺ،
وكان عمر إسلامه
سبع سنوات فقط
المصدر: ابن هشام، السيرة النبوية،
باب غزوة تبوك، قصة عبد الله ذي البجادين
*Necdet Çağıl Hoca’nın Notu:*
Geçmişte yaşamış bazı sahâbîler, ilâhî ve nebevî yakınlık bakımından istisnaî örnekler teşkil eder. Abdullah Zü’l-Bicâdeyn bunlardan biridir. Onun hayatı ve özellikle vefatı sırasında Hz. Peygamber’in ﷺ gösterdiği tavır, erken dönem İslâm toplumunda rahmet, rızâ ve şehâdet telakkisinin somut bir tezahürü olarak değerlendirilmiştir.
Bu bağlamda, Hz. Peygamber’in ﷺ ağlamasıyla ilişkilendirilen bazı anlatımlar, yalnızca tarihî olay kaydı olarak değil; hikmet merkezli temsilî rivayetler olarak da dolaşıma girmiştir. Aşağıda zikredilen menkıbe bu türdendir.
Tasavvuf ve irfan literatüründe,
“cevabı açıkça beyan edilmeyen hikmet”
(الحِكْمَةُ الْمَسْكُوتُ عَنْهَا)
başlığı altında ele alınan rivayetler, genellikle ilahî rahmet–ilahî adalet dengesi etrafında şekillenmektedir.
Bu çerçevede nakledilen anlatı şöyledir:
Rivayete göre Resûlullâh ﷺ, bazı ashabıyla birlikte Medine sokaklarından birinde yürürken bir kadın kendilerine rastlar. Kadın, yemin ederek Hz. Peygamber’i ﷺ ve beraberindekileri evine davet eder. Eve girildiğinde, ortada yanmakta olan bir ateş ve çevresinde oynayan çocuklar görülür.
Kadın, Hz. Peygamber’e ﷺ şu soruyu yöneltir:
“Allah mı kullarına daha merhametlidir, yoksa ben mi çocuklarıma daha merhametliyim?”
Hz. Peygamber ﷺ şu cevabı verir:
“Elbette Allah daha merhametlidir; zira O, Erhamü’r-Râhimîn’dir.”
Kadın bu kez şu soruyu sorar:
“Benim çocuklarımı bu ateşe atacağımı hiç düşünür müsün?”
Hz. Peygamber ﷺ:
“Hayır.” buyurur.
Bunun üzerine kadın, ilâhî adalet meselesini merkeze alan son sorusunu yöneltir:
“Allah kullarına benden daha merhametliyken, onları nasıl ateşe atar?”
Bu soru karşısında Hz. Peygamber’in ﷺ ağladığı ve şu ifadeyi kullandığı nakledilir:
“Bana böyle vahyedildi.”
Necdet Çağıl
*Kaynak Notu:*
Bu metinde yer alan menkıbe, sahih hadis külliyatında birebir lafızla sabit bir rivayet olmayıp; Buhârî ve Müslim’de yer alan ilâhî rahmet temalı sahih hadislerin mana çerçevesi içinde, irfan geleneğinde yapılan temsilî anlatımlara dayanmaktadır.
(Bkz. Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Tevbe, 22)
Gönlünüze, emeğinize sağlık hocam, teşekkür ederiz. Vallahi bende yüce Allah’ı ve Resulunü çok seven hatta Resullerine aşık, mübarek risalet davası adına bedel ödedikçe bahtiyar olan yiğitlere ve ahyar kadınlara şahitlik ettim. Onlar ki düşmana Hamza kesilirken, dosta, rağbeti olana müşfik bir ana baba gibidirler. Bu ahir zamanda bu da mühim bir saadettir. Peki Zül Bicadeyn ne sahibi demek hocam?
Sorunuzun cevabı metin içerisinde vardır. Ama tekraren ifade edeyim: yünden örülüp yapılmış iki parça çuval sahibi demektir.