Kontrollü Bir Savaş mı, Ustaca Kurgulanmış Bir Tiyatro mu?
İran-ABD-İsrail Geriliminin Mahiyeti
Giriş
İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yaklaşık yarım asırdır devam eden ihtilaf, ne kesin bir kopuşla sonuçlanmış ne de kalıcı bir uzlaşmaya kavuşmuştur. Sert beyanlar, karşılıklı yaptırımlar, sınırlı askerî hamleler ve vekil unsurlar üzerinden yürüyen çatışmalar süreklilik arz etmiş; buna rağmen taraflar doğrudan ve yıkıcı bir savaştan istikrarlı biçimde kaçınmıştır.¹
Bu durum, söz konusu gerilimin sıradan bir kriz hâli olarak değil; belirli sınırlar içinde muhafaza edilen bir düzen olarak ele alınmasını gerekli kılmaktadır. İsrail’in bu denklemde oynadığı rol ise ihtilafın yalnızca iki devlet arasında cereyan eden bir husumet olmadığını, daha geniş bir bölge tasavvurunun parçası olduğunu açıkça göstermektedir.
Bu çalışmada cevap aranan temel soru şudur:
İran-ABD-İsrail hattındaki gerilim, gerçekten kontrolden çıkma ihtimali taşıyan bir savaşın eşiği midir, yoksa tarafların karşılıklı menfaatleri doğrultusunda sürdürmeyi tercih ettiği yönetilen bir çatışma sahnesi midir?
I. 1979 Devrimi: Kopuş mu, Dönüştürülen Karşıtlık mı?
1979 İran Devrimi, ABD’nin en azından zahiren doğrudan yönlendirdiği bir süreç olarak görünmese de, bu durum Amerika’nın devrim karşısında tamamen tarafsız bir pozisyon aldığı anlamına da gelmez. Şah rejiminin devrilmesi, İran toplumunda biriken tarihî, iktisadî ve inanç temelli tepkilerin birikimiyle gerçekleşmiştir.² Bununla birlikte, ABD’nin devrim sürecinde izlediği stratejik mesafe ve Şah’a verdiği sınırlı destek, devrim sonrası gerilimin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Şahın devrim sonrası ülkeyi terk etmesine izin verilmesi ve yeterince sahip çıkılmaması, Washington’un İran’daki çıkarlarını koruma stratejisinin sınırlılıklarını açıkça ortaya koyar.
Devrim sonrası ortaya çıkan yeni düzen, ABD açısından mutlak bir tasfiye hedefiyle ele alınmamıştır; İran’daki yeni yönetim, kısa sürede yıkılması gereken bir düşman olmaktan ziyade, yönetilebilir bir karşıtlık olarak değerlendirilmiştir. Bu karşıtlık, hem İran’daki iktidara iç meşruiyet zemini sağlamış hem de ABD’nin Orta Doğu’daki askerî ve siyasi varlığını gerekçelendiren bir unsur hâline gelmiştir.
Bu noktada kritik ayrım şudur: Devrimin kendisi ile devrim sonrası kurulan gerilim düzeni aynı şey değildir. Buradaki ‘sahne’ iddiası, devrimin sahte olduğu değil; devrim sonrası şekillenen düşmanlık dilinin, her iki taraf için de etkili ve kullanışlı hâle geldiği anlamındadır.
II. İsrail Unsuru ve Tehdit Anlatımının İnşası
İran–ABD geriliminin kalıcı bir nitelik kazanmasında İsrail’in rolü belirleyicidir. İran’ın İsrail karşıtı söylemi, Tel Aviv yönetimi tarafından yalnızca siyasî bir husumet olarak değil, mevcudiyete dair bir mesele olarak sunulmuştur.³ Bu anlatım, İsrail’in güvenlik anlayışının temel dayanaklarından biri hâline gelmiş; ABD ile kurduğu yakın bağın sürekliliğini de beslemiştir.
İran ise bu tehdit anlatımında pasif bir konumda değildir. İsrail karşıtlığı, İran’daki idarenin hem bölge halkları nezdinde hem de kendi kamuoyunda meşruiyet üretmesine imkân tanımıştır. Böylece karşılıklı olarak beslenen bir düşmanlık dili ortaya çıkmış; fakat bu dil, hiçbir zaman tam bir hesaplaşmaya varmamıştır.
Bu durum, ihtilafın tamamen çözümsüz olmasından ziyade, çözülmesinin istenmediğini düşündürmektedir.
III. Kontrollü Çatışma Düzeni
Uluslararası çatışma tarihine bakıldığında, gerçek ve kontrolsüz savaşların kısa sürede tarafları tükenme noktasına sürüklediği görülür. Oysa İran–ABD–İsrail hattında yaşananlar farklıdır. Gerilim yüksek tutulmakta, fakat belirli eşikler aşılmamaktadır.
• Hangi hedeflerin vurulabileceği,
• Hangi hamlelerin karşılıksız kalacağı,
• Hangi adımların ise sert karşılık doğuracağı
uzun süredir büyük ölçüde öngörülebilir durumdadır.⁴
Bu öngörülebilirlik, çatışmanın tesadüfî değil; hesaplanmış adımlar üzerinden yürüdüğünü göstermektedir. Kontrollü çatışma, taraflara hem caydırıcılık iddiasını sürdürme hem de topyekûn yıkımdan kaçınma imkânı sunmaktadır.
IV. Gerilim Sahnesi ve Siyasî Tiyatro
Bu noktada “tiyatro” kavramı açıklayıcı bir çerçeve sunar. Burada tiyatrodan kasıt, gerilimin uydurma olduğu iddiası değildir. Aksine, ihtilaf gerçektir; fakat sunuluş biçimi sahnelenmiştir.
Bu sahnenin farklı seyircileri vardır:
• İran’daki idare, direnç ve meydan okuma anlatımını canlı tutar.
• ABD, savaşa girmeden güç gösterisi yapma imkânı bulur.
• İsrail, sürekli bir tehdit atmosferi üzerinden destek toplar.
• Körfez ülkeleri, bu tehdit karşısında silahlanmayı sürdürür.
Bu kadar farklı tarafın aynı gerilimden fayda sağlaması, çatışmanın yalnızca düşmanlıkla açıklanamayacağını ortaya koymaktadır.⁵
V. Umman Görüşmeleri ve Türkiye’nin Dışarıda Tutulması
İran ile ABD arasındaki temasların sıklıkla Umman’da gerçekleşmesi bu bağlamda anlam kazanmaktadır. Umman, tarafsızlık iddiası güçlü; ancak sürecin mahiyetini sorgulamayan bir arabulucu görünümündedir. Hafıza üretmez, ifşa riski oluşturmaz ve yeni bir düzen teklifi getirmez.⁶
Türkiye ise bu çerçevede farklı bir yerde durmaktadır. Devlet tecrübesi, bölgeye dair birikimi ve meselelere bütüncül bakabilme kabiliyeti, Türkiye’yi bu tür sahnelenmiş gerilimler açısından rahatsız edici bir aktör hâline getirmektedir. Türkiye’nin sürece dâhil olması, ihtilafın görünmeyen boyutlarını açığa çıkarabilecek; bu da tarafların arzu etmediği bir durumdur.
Bu sebeple Türkiye’nin dışarıda tutulması, coğrafî değil; bilinçli bir tercih olarak okunmalıdır.
Sonuç
İran–ABD–İsrail hattındaki gerilim, ne bütünüyle kontrolsüz bir savaş ne de basit bir aldatmacadır. Ortada, tarihî kökleri bulunan; fakat yönetilen, sahnelenen ve sürdürülmesi tercih edilen bir çatışma düzeni vardır.
İhtilafın kontrollü olması, onun tiyatro niteliğini ortadan kaldırmaz. Bilakis, bu durum senaryonun ne denli ustalıkla yazıldığını gösterir. Asıl mesele, bu düzenin hangi şartlarda sürdürülebileceği ve hangi anda kontrol dışına çıkabileceğidir.
Türkiye açısından ise soru açıktır:
Bu sahneyi uzaktan seyredenlerden biri olarak mı kalınacak, yoksa oyunun mahiyetini açığa çıkaran bir irade mi ortaya konacaktır?
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
06.02.2026 – Üsküdar
Dipnotlar:
1. Thomas C. Schelling, Arms and Influence, Yale University Press, 1966.
2. Ervand Abrahamian, A History of Modern Iran, Cambridge University Press, 2008.
3. Avner Yaniv, Deterrence Without the Bomb, Lexington Books, 1987.
4. Lawrence Freedman, Deterrence, Polity Press, 2004.
5. Murray Edelman, The Symbolic Uses of Politics, University of Illinois Press, 1964.
6. Marc Valeri, Oman: Politics and Society in the Qaboos State, Hurst, 2009.
ترجمة من التركية إلى العربية: 👇
حربٌ مضبوطة أم مسرحية محبوكة بإتقان؟
ماهية التوتر بين إيران والولايات المتحدة وإسرائيل
المقدّمة
يشهد الخلاف القائم بين الجمهورية الإسلامية الإيرانية والولايات المتحدة الأمريكية ما يقارب نصف قرن من الزمن، من غير أن ينتهي إلى قطيعة حاسمة، ولا أن يفضي إلى تسوية دائمة. فقد تتابعت التصريحات الحادّة، وتبادلت العقوبات، وتكرّرت التحركات العسكرية المحدودة، واندلعت مواجهات عبر أطراف بالوكالة، ومع ذلك ظلّ الطرفان يتجنبان، بصورة منتظمة، الانزلاق إلى حرب مباشرة مدمّرة.¹
إن هذا الواقع يفرض النظر إلى هذا التوتر لا بوصفه أزمة عابرة، بل باعتباره نظاماً قائماً يُحافَظ عليه ضمن حدود معيّنة. ويبرز الدور الذي تؤديه إسرائيل في هذا السياق دليلاً واضحاً على أن الخلاف لا يقتصر على دولتين فحسب، بل يندرج ضمن تصوّر أوسع يتعلق بترتيبات المنطقة بأسرها.
ومن هنا تنطلق هذه الدراسة للإجابة عن السؤال الآتي:
هل يمثّل التوتر القائم على محور إيران–الولايات المتحدة–إسرائيل عتبة حرب قابلة للانفلات، أم أنه مشهد صراع مُدار اختارت الأطراف المعنية الاستمرار فيه بما يوافق مصالحها المتبادلة؟
أولاً: ثورة 1979 – قطيعة حقيقية أم خصومة أُعيد تشكيلها؟
لا تُعتبر ثورة إيران عام 1979 عملية مدفوعة أو موجهة مباشرة من قبل الولايات المتحدة، على الأقل ظاهريًا، ومع ذلك، لا يعني هذا أن أمريكا اتخذت موقفًا محايدًا بالكامل تجاه الثورة. لقد انهار نظام الشاه نتيجة تراكم التوترات التاريخية والاقتصادية والدينية في المجتمع الإيراني.² ومع ذلك، لعبت الولايات المتحدة، من خلال مسافة استراتيجية محددة والدعم المحدود الذي قدمته للشاه، دورًا محوريًا في تشكيل التوتر بعد الثورة. إن سماحها للشاه بمغادرة البلاد بعد الثورة وعدم تقديم الدعم الكافي له يوضح حدود استراتيجية واشنطن في حماية مصالحها في إيران.
لم تُنظر الولايات المتحدة إلى النظام الجديد بعد الثورة كهدف لتصفية مطلقة؛ بل اعتُبر النظام الجديد في إيران خصمًا يمكن إدارته، لا عدواً يجب القضاء عليه فورًا. وقد وفر هذا التوتر، بدوره، شرعية داخلية للسلطة في إيران، وأصبح أحد العناصر المبررة لوجود الولايات المتحدة العسكري والسياسي في الشرق الأوسط.
هنا يكمن التمييز الأساسي: الثورة نفسها ليست هي نفس نظام التوتر الذي تشكّل بعد الثورة. وما يُسمى “المسرحية” لا يعني أن الثورة كانت زائفة، بل أن لغة العداء التي تشكّلت بعد الثورة أصبحت، بالنسبة للطرفين، عملية وذات فائدة متبادلة
ثانياً: العامل الإسرائيلي وبناء سردية التهديد
يُعدّ الدور الإسرائيلي عاملاً حاسماً في ترسيخ التوتر بين إيران والولايات المتحدة. فقد جرى تقديم الخطاب الإيراني المعادي لإسرائيل من قبل تل أبيب لا باعتباره خصومة سياسية فحسب، بل باعتباره مسألة تمسّ الوجود ذاته.³ وأصبحت هذه السردية أحد الأعمدة التي يقوم عليها التصور الأمني الإسرائيلي، كما أسهمت في تعزيز متانة الصلة القائمة بين إسرائيل والولايات المتحدة.
وفي المقابل، لم تكن إيران طرفاً سلبياً في هذه السردية. فقد أتاح العداء لإسرائيل للنظام الإيراني إنتاج شرعية، سواء في نظر قطاعات من شعوب المنطقة أو داخل الرأي العام الإيراني ذاته. وهكذا تشكّلت لغة عداء متبادلة، لكنها لم تصل في أي مرحلة إلى مواجهة شاملة فاصلة.
ويشير هذا الواقع إلى أن الخلاف لم يكن مستعصياً على الحل بقدر ما كان غير مرغوب في حله.
ثالثاً: نظام الصراع المضبوط
تكشف التجربة التاريخية للصراعات الدولية أن الحروب الحقيقية وغير المنضبطة تقود سريعاً إلى إنهاك الأطراف المتحاربة. غير أن ما يجري على محور إيران–الولايات المتحدة–إسرائيل يختلف عن ذلك. فمستوى التوتر يُرفَع باستمرار، إلا أن خطوطاً فاصلة لا يتم تجاوزها.
فقد بات من الممكن، إلى حدّ بعيد، توقّع:
• الأهداف التي يمكن ضربها،
• التحركات التي قد تمرّ بلا رد،
• الخطوات التي تستوجب رداً قاسياً.
وهذا النمط من القابلية للتوقّع المستمر يدل على أن الصراع لا يُدار بعشوائية، بل عبر خطوات محسوبة بعناية. ويوفّر هذا الضبط للأطراف المعنية فرصة الجمع بين ادعاء الردع وتجنّب الانزلاق إلى دمار شامل.⁴
رابعاً: مشهد التوتر والمسرح السياسي
في هذا السياق، يقدّم مفهوم “المسرح” إطاراً تفسيرياً مناسباً. ولا يُقصد به الادعاء بأن التوتر مختلق أو وهمي؛ فالصراع حقيقي بلا شك، غير أن طريقة عرضه وصياغته جاءت في صورة مشهد مُعدّ سلفاً.
ولهذا المشهد جمهور متعدّد:
• تسعى السلطة في إيران إلى إبقاء خطاب الصمود والتحدي حيّاً.
• تجد الولايات المتحدة في هذا التوتر وسيلة لإظهار القوة دون خوض حرب.
• تحشد إسرائيل الدعم عبر إبقاء التهديد حاضراً.
• تواصل دول الخليج سباق التسلّح تحت وطأة هذا المناخ.
إن استفادة هذا العدد من الأطراف من التوتر ذاته يدل على أن الصراع لا يمكن تفسيره بمنطق العداء الخالص وحده.⁵
خامساً: محادثات عُمان واستبعاد تركيا
في هذا الإطار، يكتسب انعقاد الاتصالات بين إيران والولايات المتحدة في سلطنة عُمان دلالة خاصة. فتمثّل عُمان وسيطاً يتّسم بادعاء الحياد، من غير أن يسائل طبيعة المسار أو يكشف أبعاده الخفية. فهي لا تصنع ذاكرة سياسية، ولا تشكّل خطراً في باب التسريب، ولا تتقدّم بمقترحات تعيد رسم الترتيب القائم.⁶
أما تركيا، فإنها تقف في موقع مغاير. فخبرتها الدولتية، وعمقها المعرفي بشؤون المنطقة، وقدرتها على النظر الكلّي في القضايا، تجعلها طرفاً مقلقاً في سياق صراعات من هذا النوع. فمشاركة تركيا قد تفضي إلى كشف الأبعاد غير المعلنة لهذا التوتر، وهو ما لا ترغب فيه الأطراف المعنية.
ومن ثمّ، فإن استبعاد تركيا لا يُقرأ بوصفه خياراً جغرافياً، بل قراراً واعياً مقصوداً.
الخاتمة
إن التوتر القائم على محور إيران–الولايات المتحدة–إسرائيل ليس حرباً منفلتة، ولا خدعة بسيطة. بل نحن أمام صراع له جذور تاريخية حقيقية، غير أنه مُدار، ومُمَثَّل، ومفضَّل الاستمرار.
ولا ينفي ضبط هذا التوتر طابعه المسرحي؛ بل يؤكد مدى إحكام السيناريو الذي يحكمه. وتبقى المسألة الجوهرية: إلى أي مدى يمكن لهذا النظام أن يستمر، وتحت أي شروط قد يخرج عن السيطرة؟
أما بالنسبة إلى تركيا، فالسؤال واضح:
هل ستبقى في موقع المتفرّج على هذا المشهد، أم ستتقدّم بوصفها طرفاً يكشف ماهية اللعبة ويقلب معادلتها؟
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
6 شباط / فبراير 2026 – أوسكودار
الهوامش
1. Thomas C. Schelling, Arms and Influence, Yale University Press, 1966.
2. Ervand Abrahamian, A History of Modern Iran, Cambridge University Press, 2008.
3. Avner Yaniv, Deterrence Without the Bomb, Lexington Books, 1987.
4. Lawrence Freedman, Deterrence, Polity Press, 2004.
5. Murray Edelman, The Symbolic Uses of Politics, University of Illinois Press, 1964.
6. Marc Valeri, Oman: Politics and Society in the Qaboos State, Hurst, 2009.