İslamî İddia Laik Sistem İçinde Eritiliyor mu? 

İslamî İddianın Kamalist Laik Düzene Eklemlenişi ve İslam Aklı

Türkiye’de Müslümanların siyasi iddiası başlangıçta yalnızca bir partiye iktidar kazandırmak, devlet imkânlarını kullanmak veya seküler düzen içinde daha görünür hâle gelmek değildi. Asıl iddia; Allah’ın hükmünü hayatın merkezine almak, adaleti egemen kılmak, zulme karşı durmak, başörtüsü ve dinî kimlik üzerindeki baskıları kaldırmak, ümmet bilincini diri tutmak, Batı karşısında şahsiyetli bir medeniyet dili kurmak ve laik-kemalist sistemin İslam’ı amme hayatından dışlayan yapısına karşı sahih bir duruş geliştirmekti. Fakat zaman içinde bu iddia önemli ölçüde zayıfladı; Müslümanların büyük bir kısmı sistemi dönüştürmek yerine sistem içinde güç sahibi olmayı yeterli gördü. Böylece başlangıçta “İslamî adalet”, “ahlak”, “ümmet”, “tevhidî duruş” ve “zulme karşı şahitlik” diye yola çıkan söylem; zamanla seçim kazanma, devlet yönetme, ekonomik büyüme, kadrolaşma, bürokratik güç, parti sadakati ve iktidarı koruma refleksine dönüştü. En büyük kırılma da burada yaşandı: Müslümanlar, laik sistemle hesaplaşmak yerine, dinî söylemler aracılığıyla o sisteme entegre edildi ve farkında olmadan sistemin meşruiyetini güçlendiren bir halk tabanına dönüştürüldü.

İslamî bakış açısından laiklik, yalnızca devletin dinler karşısında tarafsız olması meselesi değildir; modern laik sistem, hayatın düzenleyici kaynağını vahiyden koparıp insan aklına, ulusal iradeye, pozitif hukuka ve seküler egemenlik anlayışına bağlar. Bu yönüyle laik düzen, İslam’ın hayatı kuşatan tevhid anlayışıyla temelden çatışır. Çünkü İslam, Allah’ın hükmünü yalnızca camiye, vicdana ve bireysel ahlaka hapsetmez; hukukta, siyasette, eğitimde, iktisatta, ailede ve içtimai düzende de ilahî ölçünün belirleyici olmasını ister. Kur’an’ın “Hüküm yalnız Allah’ındır” hakikati, Müslüman için hayatın parçalanamayacağını gösterir. Bu sebeple laik düzen, İslamî açıdan nötr ve masum bir idare biçimi değil; Allah’ın hükmünü amme hayatından dışlayan bir zihniyet düzenidir. Bu düzen içinde dinî sembollere alan açılması, dinî söylemlerin kullanılması veya Müslüman kadroların iktidarda bulunması, eğer sistemin temel karakterini değiştirmiyorsa, hakiki bir İslamî dönüşüm anlamına gelmez.

Bugün eleştirilmesi gereken temel mesele de budur. İktidar, dinî kavramları, mağduriyet hafızasını, ümmet söylemini, başörtüsü mücadelesini, cami ve ezan hassasiyetini, Filistin ve mazlum coğrafyalar söylemini kullanarak Müslüman kitleleri laik sisteme daha derinden bağlamıştır. Dün sisteme mesafeli duran, laik düzenin İslam dışı karakterini sorgulayan, devletin ilahî ölçüden kopuk yapısını eleştiren Müslüman kitleler; zamanla “bizimkiler iktidarda” duygusuyla sistemi sahiplenmeye başlamıştır. Bu, çok derin bir zihinsel dönüşümdür. Çünkü artık sorun sadece sistemin baskısı değildir; Müslümanların sistemi kendi kimlikleriyle meşrulaştırmasıdır. Düne kadar eleştirilen devlet aklı, güvenlikçi refleks, milliyetçi ulus-devlet dili, faizci ekonomik yapı, kapitalist büyüme modeli, Batı merkezli diplomasi, laik hukuk düzeni ve seküler eğitim sistemi; dinî söylemlerle süslenerek geniş Müslüman kitlelere kabul ettirilmiştir.

Bu noktada en büyük tehlike, dinin iktidar dili içinde araçsallaştırılmasıdır. İslam, devleti meşrulaştırmak için kullanılan bir semboller bütünü değildir. İslam, devleti de, iktidarı da, toplumu da, ekonomiyi de, hukuku da hesaba çeken ilahî ölçüdür. Eğer bir iktidar İslamî kavramları kullanıyor fakat faiz düzenini köklü biçimde sorgulamıyor, adaleti parti sadakatine kurban ediyor, liyakati zedeliyor, israfı ve lüksü normalleştiriyor, kul hakkı hassasiyetini zayıflatıyor, yoksulluğu kader gibi gösteriyor, zenginleşen çevreleri dava adamı gibi sunuyor, eleştiriyi ihanet sayıyor ve Müslümanların vicdanını parti kimliğine bağlıyorsa; burada İslam’ın egemenliğinden değil, İslamî söylemin siyasal iktidar için kullanılmasından söz edilir. Bu ise Müslümanlar için çok daha ağır bir imtihandır. Çünkü açık baskı karşısında direnmek kolaydır; fakat dinî kavramlarla süslenmiş dünyevîleşmeye karşı uyanık kalmak daha zordur.

Müslümanların iddiası tevhid idi; fakat zamanla bu iddia “muhafazakâr iktidar” seviyesine indirildi. Müslümanların iddiası adalet idi; fakat zamanla adalet, siyasî aidiyetlere göre esnetilen bir kavrama dönüştü. Müslümanların iddiası ümmet idi; fakat zamanla ümmet söylemi çoğu zaman dış politika retoriğine sıkıştı. Müslümanların iddiası ahlak idi; fakat tüketim, gösteriş, lüks, makam tutkusu ve servet yarışı dindar çevrelerde bile yaygınlaştı. Müslümanların iddiası emanet idi; fakat makamlar çoğu zaman liyakatten çok yakınlık, sadakat ve bağlılık üzerinden dağıtıldı. Müslümanların iddiası zulme karşı durmaktı; fakat zamanla “bizim tarafın yanlışı” görmezden gelindi, “karşı tarafın doğrusu” bile reddedildi. İşte bu dönüşüm, sadece siyasî bir problem değil, ahlakî ve akidevî bir problemdir.

Laik düzen içinde iktidar olmak, eğer düzenin temel ilkelerini sorgulamadan yürütülüyorsa, Müslümanlar için zafer değil, entegrasyon olabilir. Çünkü sistem bazen Müslümanları dışlayarak değil, içine alarak dönüştürür. Önce dinî kimliğe görünürlük verir, sonra o kimliği kendi sınırları içine hapseder. Önce Müslümanlara temsil imkânı sunar, sonra temsil edilen değerleri sistemin devamı için kullanır. Önce mağduriyetleri gideriyor gibi görünür, sonra mağduriyet hafızasını siyasal sadakate dönüştürür. Böylece Müslümanlar, laik düzenin mağdurları olmaktan çıkıp onun taşıyıcı unsurlarından biri hâline gelir. Bu, en büyük savrulmadır. Çünkü artık sistem, Müslümanlara rağmen değil, Müslümanların desteğiyle ayakta kalır.

Burada sadece bir hükümeti değil, bütün sistemi eleştirmek gerekir. Çünkü sorun yalnızca uygulamadaki yanlışlar değildir; sorun sistemin kendisidir. Laik ulus-devlet düzeni, egemenliği Allah’ın hükmüne değil, beşerî iradeye dayandırır. Hukuku vahiyden değil, modern seküler kabullerden üretir. Eğitimi Allah merkezli bir insan tasavvuruna değil, ulusal ve seküler vatandaş üretimine göre şekillendirir. Ekonomiyi helal-haram hassasiyetinden çok büyüme, piyasa, faiz, borçlanma ve tüketim düzeni üzerine kurar. Dış politikayı ümmet sorumluluğundan çok ulusal çıkar, denge siyaseti ve küresel sistemle uyum üzerinden yürütür. Böyle bir sistem içinde Müslümanların yalnızca yönetici kadrolarının değişmesi, eğer temel paradigma değişmiyorsa, İslamî dönüşüm anlamına gelmez.

Bu yüzden Müslümanların bugünkü görevi, sadece iktidarı eleştirmek değil; kendi savrulmasını da eleştirmektir. Çünkü bu tablo yalnızca yönetenlerin hatasıyla oluşmadı. Müslüman toplum da zamanla sorgulama ahlakını kaybetti. Parti sadakati, dava sadakatinin önüne geçti. Lider sevgisi, ilke bağlılığını zayıflattı. Devlet gücü, hakikate şahitlik sorumluluğunu gölgeledi. Eleştirenler dışlandı, susanlar makbul görüldü. Ahlakî itirazlar “fitne çıkarmak” diye bastırıldı. Oysa İslam’da fitne, zulme karşı hakkı söylemek değil; zulmü görüp susmak, yanlışı meşrulaştırmak ve hakikati gizlemektir.

Müslümanların laik düzene entegre olmadan sergilemesi gereken duruş, ne pasiflik ne öfke ne de kör muhalefettir. Bu duruş, tevhidî bir şahitlik duruşudur. Müslüman, sistemi tanır; onun İslam dışı yönlerini açıkça ifade eder; fakat bunu kaba, saldırgan, ölçüsüz ve hikmetsiz bir dille yapmaz. Müslümanın dili yumuşak olabilir, fakat ölçüsü tavizsiz olmalıdır. Şahıslara hakaret etmeden, kitleleri aşağılamadan, öfkeyi dava zannetmeden, ama hakikati de gizlemeden konuşmalıdır. Yanlışa yanlış demeli, zulmü zulüm olarak adlandırmalı, laik düzenin İslam’la bağdaşmayan yönlerini açıkça ortaya koymalıdır. Ancak bunu yaparken şiddet, kaos, kin ve intikam diliyle değil; ilim, hikmet, adalet ve davet diliyle hareket etmelidir.

Bugün Müslümanların yeniden sorması gereken soru şudur: Biz Allah’ın dinine mi hizmet ediyoruz, yoksa dinî kavramlarla beşerî bir düzenin devamını mı sağlıyoruz? Biz adaleti mi savunuyoruz, yoksa kendi tarafımızın iktidarını mı? Biz ümmetin izzetini mi düşünüyoruz, yoksa ulus-devlet çıkarlarını İslamî kavramlarla mı süslüyoruz? Biz faizsiz, adil ve ahlakî bir iktisat mı istiyoruz, yoksa kapitalist zenginleşmeyi dindar vitrinle mi pazarlıyoruz? Biz Kur’an’ın insanını mı yetiştiriyoruz, yoksa sınav, kariyer, tüketim ve rekabet düzeninin içine dinî semboller taşıyan bireyler mi üretiyoruz? Bu sorular cevaplanmadan İslamî dirilişten söz edilemez.

Birinci Meclis’in İslamî ruhuna dönmek tam da burada anlam kazanır. O ruh, sisteme eklemlenme ruhu değil; işgale, zulme, teslimiyete ve şahsiyetsizliğe karşı ayağa kalkma ruhuydu. O ruh, milletin imanını siyasal pazarlık konusu yapmıyor; onu varoluşun temeli kabul ediyordu. Bugün de Müslümanların ihtiyaç duyduğu şey, aynı imanî şahsiyeti yeniden kuşanmaktır. Fakat bu, geçmişi şekli olarak tekrar etmek değil; adaleti, meşvereti, emanet bilincini, ümmet şuurunu ve Allah’ın hükmüne bağlılığı yeniden merkeze almaktır.

Bugün eleştiri yalnızca mevcut iktidara değil, Müslümanları laik düzen içinde eritip sisteme eklemleyen bütün siyasi akla yönelmelidir. Müslümanların iddiası iktidar olmakla sınırlı değildi; iddia, hakka şahitlik etmekti. Müslümanların görevi devleti kutsamak değil, devleti adaletle sınırlamaktır. Müslümanların vazifesi partiyi dine dönüştürmek değil, dini bütün beşerî yapıların üstünde tutmaktır. Laik düzen, dinî söylemlerle güçlendirilse de Müslümanların ölçüsü değişmemelidir: Hüküm Allah’ındır, adalet vazgeçilmezdir, zulüm kimden gelirse gelsin reddedilir, hakikat hiçbir iktidara kurban edilemez. Gerçek İslamî duruş; sisteme entegre olmadan, öfkeye teslim olmadan, şahısları hedefe koymadan, fakat yanlışı da gizlemeden hakka şahitlik etmektir.

İslam Başaran

Kaynak: Mirat Haber
https://www.mirathaber.com/islami-iddianin-laik-sisteme-entegrasyonu-ve-islami-akil/

ترجمة من التركية إلى العربية: 👇

هل تُذابُ الدعوى الإسلامية داخل النظام العلماني؟

إدماجُ الدعوى الإسلامية في النظام العلماني الكمالي والعقلُ الإسلامي

لم تكن الدعوى السياسية للمسلمين في تركيا، في بداياتها، مجرّدَ إيصالِ حزبٍ إلى السّلطة، أو الاستفادةِ من إمكانات الدولة، أو تحقيقِ حضورٍ أوسع داخل الإطار العلماني؛ بل كانت تتمحور حولَ جعلِ حكمِ الله في قلبِ الحياة، وإقامةِ العدل، ومواجهةِ الظلم، ورفعِ الاضطهاد عن الحجاب والهويّة الدينية، وإحياءِ وعيِ الأمة، وبناءِ خطابٍ حضاريٍّ ذي شخصيّة مستقلّة في مواجهة الغرب، واتخاذِ موقفٍ أصيلٍ من النظام العلماني الكمالي الذي أقصى الإسلامَ عن المجال العام.

غير أنّ هذه الدعوى ما لبثت أن ضعفت تدريجيًّا؛ إذ اكتفى كثيرٌ من المسلمين بالسعي إلى امتلاك القوّة داخل النظام بدلَ العمل على تغييرِ النظام نفسِه. فتحوّل الخطاب الذي انطلق باسم «العدل الإسلامي»، و«الأخلاق»، و«الأمة»، و«الموقف التوحيدي»، و«الشهادة على الظلم»، إلى خطابٍ يدور حول الانتخابات، وإدارة الدولة، والنمو الاقتصادي، والتغلغل البيروقراطي، والولاء الحزبي، والمحافظة على السلطة.

وهنا وقع التحوّل الأخطر: فبدلَ أن يكون المسلمون في موضع محاسبة النظام العلماني، جرى إدماجُهم فيه عبر الخطاب الديني، حتى تحوّلوا -من حيث لا يشعرون- إلى قاعدةٍ اجتماعية تُعزّز شرعيّتَه وتُرسّخ استمراره.

ومن المنظور الإسلامي، ليست العلمانية مجرّدَ حيادِ الدولة تجاه الأديان؛ بل إنّ النظام العلماني الحديث يفصل تنظيمَ الحياة عن الوحي، ويربطه بالعقل البشري، والإرادة القومية، والقانون الوضعي، ومفهوم السيادة البشرية. ولهذا فهو يصطدم من أساسه بمفهوم التوحيد في الإسلام، لأن الإسلام لا يحصر حكمَ الله في المسجد أو الضمير أو الأخلاق الفردية، بل يجعل المعيارَ الإلهي حاكمًا على القانون والسياسة والتعليم والاقتصاد والأسرة وسائرِ شؤون المجتمع.

وقد قرّر القرآن هذه الحقيقة بقوله تعالى:

﴿إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ﴾

وهي حقيقة تدلّ على أنّ الحياة في التصوّر الإسلامي لا تتجزّأ.

ومن ثمّ، فالعلمانية -بحسب الرؤية الإسلامية- ليست نظامًا محايدًا أو بريئًا، بل هي منظومةٌ فكرية تُقصي حكمَ الله عن المجال العام. وعليه، فإنّ إفساح المجال لبعض الرموز الدينية، أو توظيف الخطاب الديني، أو وصول شخصياتٍ متديّنة إلى السلطة، لا يُعدّ تحوّلًا إسلاميًّا حقيقيًّا ما دام الطابعُ الجوهري للنظام باقياً على حاله.

وهذه هي القضية المركزية التي ينبغي نقدُها اليوم.

لقد استطاعت السلطةُ أن تربط الجماهيرَ المسلمة بالنظام العلماني ربطًا أعمق عبر استثمار المفاهيم الدينية، وذاكرة المظلومية، وخطاب الأمة، وقضية الحجاب، وحساسية المسجد والأذان، وقضايا فلسطين وسائرِ الشعوب المستضعفة.

فالجماهيرُ التي كانت بالأمس تقف على مسافة من النظام، وتنتقد طبيعته اللاإسلامية، وتُشكّك في ابتعاد الدولة عن المعيار الإلهي؛ بدأت مع مرور الزمن تنظر إلى النظام بعين التملّك تحت تأثير شعور: «إنّ أهلنا في السلطة».

وهذا تحوّلٌ ذهنيٌّ عميق للغاية؛ إذ لم تعد المشكلة مقتصرةً على ضغط النظام، بل أصبحت في قيام المسلمين أنفسهم بمنحِه الشرعية من داخل هويتهم الدينية.

وهكذا جرى تمريرُ العقل الأمني، والدولة القومية، والبنية الربوية، والنموذج الرأسمالي، والدبلوماسية المتمركزة حول الغرب، والنظام القانوني العلماني، ومنظومة التعليم العلمانية؛ بعد تزيينها بخطابٍ دينيٍّ يجعل قبولَها أسهل لدى الجمهور المسلم.

وأخطرُ ما في الأمر أن يتحوّل الدين إلى أداةٍ في يد السلطة.

فالإسلام ليس حزمةَ رموزٍ تُستعمل لتبرير الدولة، بل هو المعيار الإلهي الذي يُحاسِب الدولةَ والسلطةَ والمجتمعَ والاقتصادَ والقانون.

فإذا كانت سلطةٌ ما ترفع الشعارات الإسلامية، لكنها لا تُراجع النظام الربوي مراجعةً جذرية، وتُضحّي بالعدل لأجل الولاء الحزبي، وتُضعف الكفاءة، وتُطبّع الإسرافَ والترف، وتُهوّن من حقوق العباد، وتُلبس الفقرَ لباسَ القدر المحتوم، وتُقدّم المنتفعين الجدد بوصفهم رجالَ دعوة، وتعتبر النقدَ خيانة، وتربط ضميرَ المسلمين بالانتماء الحزبي؛ فحينئذٍ لا نكون أمام سيادةٍ للإسلام، بل أمام توظيفٍ للإسلام في خدمة السلطة السياسية.

وهذا من أشدّ الابتلاءات على المسلمين؛ لأن مقاومةَ القمع الصريح أيسرُ من التنبّه للدنيوية حين تتزيّن بالشعارات الدينية.

لقد كانت دعوى المسلمين هي التوحيد، ثم انحدرت إلى مجرّد «سلطة محافظة».

وكانت دعواهم العدل، فتحوّل العدل إلى مفهومٍ يُكيَّف بحسب الانتماءات السياسية.

وكانت دعواهم الأمة، فانحصر خطاب الأمة -في كثير من الأحيان- في حدود البلاغة السياسية والخطاب الخارجي.

وكانت دعواهم الأخلاق، فإذا بالاستهلاك، والمظاهر، والترف، والتنافس على المناصب والثروات، تنتشر حتى في الأوساط المتديّنة.

وكانت دعواهم الأمانة، فإذا بالمناصب تُمنح على أساس القرب والولاء أكثر من الكفاءة والاستحقاق.

وكانت دعواهم الوقوفَ في وجه الظلم، فإذا بخطأ «أهل الصفّ» يُتغاضى عنه، بل قد يُرفض صوابُ الخصوم لمجرّد صدوره عنهم.

ومن هنا، فإنّ هذا التحوّل ليس أزمةً سياسيةً فحسب، بل هو أزمةٌ أخلاقية وعقدية عميقة.

إنّ الوصول إلى السلطة داخل النظام العلماني، من غير مساءلةٍ لجذوره ومبادئه، قد لا يكون نصرًا للمسلمين، بل لونًا من ألوان الإدماج والاستيعاب؛ لأن الأنظمة لا تُغيّر خصومها دائمًا عبر الإقصاء، بل قد تُغيّرهم عبر الاحتواء.

فهي تمنح الهويّة الدينية قدرًا من الظهور، ثم تحصرها داخل حدودها. وتمنح فرصَ التمثيل، ثم توظّف القيمَ المُمثَّلة لخدمة استمرار النظام. وتُخفّف بعضَ المظالم، ثم تُحوّل ذاكرةَ المظلومية إلى ولاءٍ سياسي.

وهكذا يتحوّل المسلمون من ضحايا للنظام إلى أحد أعمدته الحاملة.

وذلك هو أخطرُ أشكال الانحراف؛ لأن النظام يغدو قائمًا لا رغم المسلمين، بل بمساندتهم.

ولهذا فإنّ النقد ينبغي ألا يتوجّه إلى الحكومة وحدها، بل إلى بنية النظام كلِّها؛ لأن الخلل ليس في بعض التطبيقات فحسب، بل في الأساس الذي يقوم عليه النظام نفسه.

فالدولة القومية العلمانية تجعل السيادةَ للإرادة البشرية لا لحكم الله، وتستمدّ قوانينها من التصوّرات الحديثة لا من الوحي، وتُشكّل التعليم لصناعة المواطن العلماني لا الإنسان المرتبط بالله، وتبني الاقتصاد على الربا والسوق والاستهلاك، لا على الحلال والحرام، وتدير سياستها الخارجية بمنطق المصلحة القومية والتوازنات الدولية لا بمنطق مسؤولية الأمة.

ومن ثمّ، فإنّ تغيير الوجوه الإدارية، من غير تغيير النموذج الحاكم، لا يُمثّل تحوّلًا إسلاميًّا حقيقيًّا.

ومن هنا، فإنّ واجب المسلمين اليوم لا يقتصر على نقد السلطة، بل يشمل أيضًا نقدَ انحرافهم الذاتي؛ لأن هذا الواقع لم تصنعه أخطاءُ الحاكمين وحدهم، بل ساهم فيه المجتمع المسلم حين فقد أخلاقَ المحاسبة والمراجعة.

فتقدّم الولاء الحزبي على الولاء للمبدأ، وغلب التعلّق بالأشخاص على الالتزام بالحق، وطغت هيبة الدولة على واجب الشهادة للحق، وأُقصي الناصحون، ومُدح الصامتون، وصُنّفت الاعتراضات الأخلاقية تحت عنوان «إثارة الفتنة».

مع أنّ الفتنة -في ميزان الإسلام- ليست قولَ الحق في وجه الظالم، بل السكوتَ عن الظلم، وتبريرَ الباطل، وكتمانَ الحقيقة.

إنّ الموقف الذي ينبغي للمسلمين أن يتّخذوه تجاه النظام العلماني ليس موقفَ السلبية، ولا الغضب الأعمى، ولا المعارضة العشوائية؛ بل هو موقف الشهادة التوحيدية.

فالمسلم يدرك حقيقة النظام، ويُبيّن جوانبه المناقضة للإسلام بوضوح، لكنّه يفعل ذلك بلغة الحكمة والعدل، لا بلغة الفوضى والعدوان.

قد يكون لسانُه ليّنًا، لكن معيارَه لا يعرف المساومة.

فيقول للخطأ: خطأ، وللظلم: ظلم، من غير سبٍّ للأشخاص، ولا احتقارٍ للجماهير، ولا تحويلٍ للغضب إلى منهج.

والسؤال الذي ينبغي أن يطرحه المسلمون اليوم على أنفسهم هو:

هل نحن نخدم دينَ الله حقًّا، أم نُسخّر المفاهيم الدينية لاستمرار نظامٍ بشري؟

هل ندافع عن العدل، أم عن سلطة جماعتنا؟

هل نحمل همَّ الأمة، أم نُلبس المصالحَ القومية لباسًا إسلاميًّا؟

هل نريد اقتصادًا عادلًا طاهرًا من الربا، أم نُسوّق الثراء الرأسمالي بواجهةٍ متديّنة؟

هل نُنشئ إنسانَ القرآن، أم نُنتج أفرادًا يحملون شعاراتٍ دينية داخل منظومة الاستهلاك والمنافسة والوظيفة؟

إنّ الحديث عن نهضةٍ إسلامية حقيقية يبقى فارغًا ما لم تُجب الأمة عن هذه الأسئلة بصدق.

ومن هنا تكتسب العودةُ إلى روح المجلس الأول معناها الحقيقي؛ فقد كانت تلك الروح روحَ مقاومةٍ للاحتلال والظلم والتبعية وفقدان الشخصية، لا روحَ اندماجٍ في النظام.

وكانت تعتبر إيمانَ الأمة أساسَ الوجود، لا ورقةً للمساومة السياسية.

وما يحتاجه المسلمون اليوم هو استعادةُ تلك الشخصية الإيمانية من جديد؛ لا عبر استنساخ الماضي شكليًّا، بل بإعادة العدل، والشورى، والأمانة، ووعي الأمة، والالتزام بحكم الله إلى مركز الحياة.

إنّ النقد اليوم يجب أن يتوجّه إلى كلِّ عقلٍ سياسي يُذيب المسلمين داخل النظام العلماني ويُلحقهم به.

فدعوى المسلمين لم تكن مجرّد الوصول إلى السلطة، بل كانت الشهادةَ للحق.

ولم تكن مهمّتُهم تقديسَ الدولة، بل تقييدَها بالعدل.

ولم تكن وظيفتُهم تحويل الحزب إلى دين، بل إبقاءَ الدين فوق جميع البُنى البشرية.

ومهما تعزّز النظام العلماني بالخطاب الديني، فإنّ معيار المسلم لا يتغيّر:

﴿إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ﴾

والعدل لا يقبل المساومة، والظلم مرفوضٌ أيًّا كان مصدره، والحقيقة لا تُقدَّم قربانًا لأي سلطة.

فالموقف الإسلامي الحقّ هو: الشهادةُ للحق من غير ذوبانٍ في النظام، ومن غير استسلامٍ للغضب، ومن غير استهدافٍ للأشخاص، ومن غير كتمانٍ للباطل.

إسلام باشاران

المترجم: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو

٢٥ / ٠٥ / ٢٠٢٦ م – أوف