Canlı Canlı Derisi Yüzülen İmam Kimdi?
Fâtımîler (hakikatte Ubeydîler) adıyla bilinen o devletin Müslümanlara verdiği fitne ve sıkıntı pek büyüktü. Zira onlar, Müslüman âlimleri minberlerde Resûlullah’ın ﷺ ashâbına lanet okumaya zorluyor, dini tahrif ediyor, bid‘at ve şirki yayıyorlardı.
Şam’ı ele geçirdiklerinde, ashâb-ı kirâma sövme hususunda kendileriyle aynı çizgide olmayan herkese işkence ettiler. Bu sebeple salih kimselerin ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin birçoğu oradan kaçmak zorunda kaldı.
Bu âlimlerden biri de İmam Ebû Bekir en-Nâbulusî (Muhammed bin Ahmed bin Sehl er-Ramlî) idi. Kendisi Ramle’den Şam’a hicret etmişti.
Muizz-Lidînillâh Şam’a gelip orayı ele geçirince, bâtıl davetini ve bozuk mezhebini açıkça yaymaya başladı. Teravih ve duhâ namazını kaldırdı; mescitlerde öğle namazında kunut okunmasını emretti.
İmam Ebû Bekir en-Nâbulusî ise Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat üzereydi. Allah’ın dinini değiştiren, Resûlullah’ın ﷺ getirmediği şeyleri dine sokan Fâtımîlerle mücadele edilmesi gerektiğini savunuyordu.
Şöyle derdi:
“Eğer elimde on ok bulunsaydı, birini Rumlara atar, dokuzunu da bu tâğuta fırlatırdım.”
Şam valisi Ebû Mahmûd el-Ketâmî, Fâtımîlerin düşmanı olan Karmatîlere galip gelince, İmam en-Nâbulusî’yi yakalattı ve esir aldı. Ramazan ayında onu hapse attırdı ve tahta bir kafese koydurdu.
Muizz’in ordularının kumandanı Cevher es-Sıkıllî Şam’a gelince, vali İmam’ı ona teslim etti. Böylece Mısır’a götürüldü.
Mısır’a varınca Cevher, zâhid İmam Ebû Bekir en-Nâbulusî’yi Muizz-Lidînillâh’ın huzuruna çıkardı.
Muizz ona şöyle dedi:
“Bize ulaştığına göre sen:
‘Bir adamın elinde on ok bulunsa, birini Rumlara, dokuzunu da bize atmalıdır’ demişsin!”
İmam en-Nâbulusî şöyle cevap verdi:
“Ben öyle demedim!”
Bunun üzerine Fâtımî kumandan sevindi ve İmam’ın sözünden döndüğünü sandı.
Bir müddet sonra tekrar sordu:
“Peki, ne dedin?”
İmam en-Nâbulusî büyük bir metanet ve kuvvetle şöyle buyurdu:
“Dedim ki: Elinde on ok varsa, dokuzunu size atmalı, onuncusunu da yine size saplamalıdır!”
Muizz hayretle:
“Niçin böyle?” diye sordu.
İmam aynı kararlılıkla cevap verdi:
“Çünkü siz ümmetin dinini değiştirdiniz, salih kulları öldürdünüz, size ait olmayan makamları iddia ettiniz ve ilâhî hidayet nurunu söndürmeye kalkıştınız.”
Bunun üzerine Muizz, ilk gün onu halka teşhir ettirdi. İkinci gün ise şiddetli şekilde kırbaçlanmasını emretti.
Üçüncü gün, Müslüman kasaplar bunu kabul etmeyince bir Yahudi kasaba emir verdi ve İmam’ın diri diri derisi yüzüldü. Derisi başının üst kısmından başlanarak yüzüne kadar soyuldu.
İmam ise o hâlde Allah Teâlâ’yı zikrediyor, sabrediyor ve şu âyet-i kerîmeyi okuyordu:
﴿كَانَ ذَٰلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا﴾
“Bu, kitapta yazılı bulunuyordu.”
Deri yüzme işlemi omzuna -bazı rivayetlere göre göğsüne- ulaşınca, kasap ona acıdı ve kalbinin üzerine bıçağı saplayarak hayatına son verdi.
Bununla da yetinmediler. Derisini samanla doldurdular ve ibret olsun diye insanların gözü önünde astılar. Bu hâdise Hicrî 363 yılında meydana geldi.
Allah Teâlâ ona rahmet eylesin. Zira ona merhamet eden Yahudi kasap olmuş, onu bu işkenceye mahkûm edenler ise merhamet göstermemişti.
İmamın metanetine dair nakledilen hâllerden biri de şudur:
Mısır’a getirildiğinde, kendisine düşmanlık besleyen bazı kimseler alay ederek:
“Allah’a hamdolsun, selâmetle geldin!” dediler.
İmam ise şöyle cevap verdi:
“Hamdolsun Allah’a ki dinimi selâmette korudu; senin dünyanı da selâmette bıraktı.”
Nakledildiğine göre derisi yüzülürken bedeninden Kur’ân tilâveti işitiliyordu.
İbnü’s-Sa‘sâ el-Mısrî şöyle anlatır:
“Onu şehâdetinden sonra rüyamda en güzel bir sûrette gördüm ve:
‘Allah sana ne muamele etti?’ diye sordum.
Bunun üzerine şu beyitleri okudu:”
حَبَانِي مَالِكِي بِدَوَامِ عِزٍّ
وَوَاعَدَنِي بِقُرْبِ الانْتِصَارِ
وَقَرَّبَنِي وَأَدْنَانِي إِلَيْهِ
وَقَالَ: انْعَمْ بِعَيْشٍ فِي جِوَارِي
“Rabbim bana daimî bir izzet ihsan etti.
Bana yakın bir nusret vaad etti.
Beni Kendisine yaklaştırdı ve huzuruna kabul buyurdu.
Sonra da:
‘Komşuluğumda nimetler içinde yaşa!’ dedi.”
Allah Teâlâ’dan ona rahmet dileriz.
Kaynaklar:
el-Bidâye ve’n-Nihâye – İbn Kesîr
Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ – ez-Zehebî
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
Üsküdar — 08.05.2026
Fâtımîler (Ubeydîler) Hakkında Kısa Bilgi Notu
Fâtımîler, Hicrî 297-567 / Milâdî 909-1171 yılları arasında Kuzey Afrika, Mısır ve Şam bölgesinin bir kısmında hüküm süren İsmâilî-Şiî bir hanedandır. Kendilerini Hz. Fâtıma’ya nisbet ettikleri için “Fâtımîler” diye anılmışlarsa da, birçok Ehl-i Sünnet âlimi bu nesep iddiasını kabul etmemiş ve kurucuları Ubeydullah el-Mehdî’ye nisbetle onlara “Ubeydîler” demeyi tercih etmiştir.
Devlet ilk olarak İfrîkıye’de (Tunus) kurulmuş, ardından 969 yılında Mısır’ı ele geçirerek Kahire’yi başkent yapmıştır. Kahire’de el-Ezher Camii’ni inşa etmişler ve kendi mezhebî anlayışlarını yaymak için geniş çaplı davet faaliyetleri yürütmüşlerdir.
Abbâsî hilâfetini tanımayan Ubeydîler, hem siyasî hem dinî otoritenin kendilerine ait olduğunu ileri sürmüşlerdir. Dönemlerinde Mısır’da ticaret, mimari ve bazı ilim faaliyetleri gelişmiş olmakla beraber, özellikle Ehl-i Sünnet âlimleriyle ciddi ihtilaflar yaşanmıştır.
Birçok tarih kaynağında; bazı dönemlerde ashâb-ı kirâma sövmenin teşvik edildiği, Sünnî âlimlere baskılar yapıldığı ve bâtınî fikirlerin yaygınlaştırıldığı nakledilmektedir. Özellikle Muizz-Lidînillâh ve Hâkim-Biemrillâh dönemleri, mezhebî taassubun arttığı devirler arasında zikredilir.
Ubeydî Devleti, Hicrî 567 / Milâdî 1171 yılında Selâhaddîn Eyyûbî tarafından sona erdirilmiş ve Mısır yeniden Sünnî idareye bağlanmıştır. İslâm tarihinde Şiî karakterli en güçlü ve en uzun ömürlü siyasî yapılardan biri olarak kabul edilir. (Mütercim)
هل تعرف من هو الإمام الذي سُلِخ حيًّا على أيدي الفاطميين (العبيديين)؟
كانت محنة الدولة العبيدية (المسماة زورًا بالفاطمية) عظيمة على المسلمين؛ فقد كان الفاطميون يُجبرون علماء المسلمين على لعن الصحابة رضي الله عنهم على المنابر، ويحرّفون الدين، وينشرون البدع والشرك.
ولما استولوا على الشام، عذّبوا كل من خالفهم في سبِّ الصحابة، فهرب كثير من الصالحين وعلماء أهل السنة والجماعة.
ومن العلماء الذين فرّوا من بطشهم: الإمام أبو بكر النابلسي (محمد بن أحمد بن سهل الرملي)، الذي هرب من الرملة إلى دمشق.
ولما ظهر المعز لدين الله بالشام واستولى عليها، أظهر دعوته ومذهبه، وأبطل صلاة التراويح وصلاة الضحى، وأمر بالقنوت في صلاة الظهر في المساجد.
أما الإمام أبو بكر النابلسي، فكان من أهل السنة والجماعة، وكان يرى قتال الفاطميين الذين بدّلوا دين الله، وأحدثوا ما لم يأتِ به النبي ﷺ.
وكان يقول:
«لو كان في يدي عشرة أسهم، لرميتُ سهمًا واحدًا إلى الروم، وتسعةً إلى هذا الطاغية.»
وبعد أن تغلّب حاكم دمشق أبو محمود الكتامي على القرامطة ـ أعداء الفاطميين ـ قبض على الإمام النابلسي وأسره، وحبسه في رمضان، وجعله في قفص خشبي.
فلما وصل قائد جيوش المعز، جوهر الصقلي، إلى دمشق، سلّمه إليه حاكمها، فحمله إلى مصر.
فلما وصل إلى مصر، أحضره جوهر إلى المعز لدين الله، فمَثَل بين يديه.
فسأله المعز:
«بلغنا أنك قلت: إذا كان مع الرجل عشرة أسهم، وجب أن يرمي في الروم سهمًا وفينا تسعة!»
فقال الإمام النابلسي:
«ما قلتُ هكذا!»
ففرح القائد، وظن أنه رجع عن قوله.
ثم سأله بعد برهة:
«فماذا قلت؟»
فقال الإمام النابلسي بقوة وحزم:
«قلتُ: إذا كان معه عشرة أسهم، وجب أن يرميكم بتسعة، ويرمي العاشر فيكم أيضًا!»
فسأله المعز بدهشة:
«ولِمَ ذلك؟!»
فرد الإمام:
«لأنكم غيّرتم دين الأمة، وقتلتم الصالحين، وادّعيتم ما ليس لكم، وأطفأتم نور الهداية.»
فأمر بإشهاره في اليوم الأول، ثم ضُرب في اليوم الثاني بالسياط ضربًا شديدًا مبرحًا.
وفي اليوم الثالث، أمر جزارًا يهوديًّا ـ بعد رفض الجزارين المسلمين ـ بسلخه، فسُلخ من مفرق رأسه حتى بلغ الوجه.
فكان يذكر الله ويصبر، ويردد الآية الكريمة:
﴿كَانَ ذَٰلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا﴾
حتى بلغ السلخ العضد ـ أو الصدر حسب الروايات ـ فرحمه السلاخ، وأخذته رقة عليه، فطعن السكين في موضع القلب، فقضى عليه.
ولم يكتفوا بذلك، بل حشوا جلده بالتبن، وصلبوه على مرأى ومسمع من الناس، وذلك سنة (363هـ).
رحمه الله تعالى؛ فقد كان اليهودي أرحم به من الذين أمروا بسلخه.
ومن مظاهر ثباته: أنه لما أُدخل مصر، قال له بعض الأشراف ممن يعاندونه:
«الحمد لله على سلامتك!»
فقال:
«الحمد لله على سلامة ديني، وسلامة دنياك.»
وذُكر أنه لما سُلخ، كان يُسمع من جسده قراءة القرآن.
وحكى ابن السعساع المصري أنه رآه في المنام بعد قتله في أحسن هيئة، فقال:
ما فعل الله بك؟
فقال:
حَبَانِي مَالِكِي بِدَوَامِ عِزٍّ
وَوَاعَدَنِي بِقُرْبِ الانْتِصَارِ
وَقَرَّبَنِي وَأَدْنَانِي إِلَيْهِ
وَقَالَ: انْعَمْ بِعَيْشٍ فِي جِوَارِي
📚 المصادر:
البداية والنهاية ـ لابن كثير.
سير أعلام النبلاء ـ للذهبي.
نبذة مختصرة عن الفاطميين (العبيديين)
الفاطميون دولة إسماعيلية شيعية حكمت شمال إفريقيا ومصر وأجزاءً من بلاد الشام ما بين سنة 297هـ ـ 567هـ / 909م ـ 1171م. وقد انتسبوا إلى السيدة فاطمة رضي الله عنها، ولذلك سُمّوا بالفاطميين، غير أن كثيرًا من علماء أهل السنة لم يثبتوا صحة هذا النسب، فسمّوهم “العبيديين” نسبةً إلى مؤسس دولتهم عبيد الله المهدي.
قامت دولتهم أولًا في إفريقية (تونس)، ثم تمكنوا سنة 358هـ / 969م من دخول مصر، فاتخذوا القاهرة عاصمة لهم، وأنشؤوا الجامع الأزهر، وجعلوه مركزًا لنشر دعوتهم ومذهبهم الإسماعيلي.
ولم يعترف العبيديون بخلافة العباسيين، بل ادّعوا لأنفسهم الإمامة الدينية والسلطة السياسية معًا. وقد شهدت دولتهم ازدهارًا في بعض مجالات العمران والتجارة والعلوم، إلا أن علاقتهم بعلماء أهل السنة والجماعة اتسمت بكثير من التوتر والصراع.
وتذكر مصادر التاريخ أن بعض عهودهم شهدت سبَّ الصحابة رضي الله عنهم، والتضييق على علماء السنة، ونشر الأفكار الباطنية، وخاصة في زمن المعز لدين الله والحاكم بأمر الله.
وقد انتهت دولتهم سنة 567هـ / 1171م على يد السلطان صلاح الدين الأيوبي، فعادت مصر إلى حظيرة أهل السنة والجماعة. ويُعدّ الفاطميون من أقوى وأطول الدول الشيعية نفوذًا في تاريخ الإسلام. (المترجم)