Arapların, İslâm’sız Ne İstikbali Olabilir, Ne de Yaşanacak Hayatı
(Faysal el-Kasım’ın Yanılgılarına Cevap / Tekrar Neşir)
Dr. Faysal el-Kasım büyük bir medya şahsiyetidir; bu husus tartışmasızdır. O, Arap dünyasının en meşhur talk-show programının sahibidir. Arapça üslubu son derece sağlam ve köklüdür; yükselen genç medya mensupları için adeta bir mihenk taşıdır. Doğaçlama konuşurken bile fasih Arapça’da gramer hatasına rastlamadığım neredeyse tek isim odur. Ancak bu meziyet, “el-Kuds el-Arabi” gazetesinde yayımlanan son makalesi “Arapların geri kalışı, İslam’dan uzaklaşmaları yüzünden midir gerçekten?” başlıklı yazısından dolayı kendisini tenkit etmemize mani değildir.
Makaleyi az önce okudum ve ihtiva ettiği yanılgıların büyüklüğüne, Şekib Arslan’ın “Müslümanlar niçin geri kaldı, başkaları niçin ilerledi?” adlı eserinden aldığı alıntıları yazarın kastettiği bağlamdan tamamen kopararak kullanmasına hayret ettim. Daha da ötesi, Dr. Faysal al-Kasım gibi çaplı bir şahsiyetin İslam’ın tabiatı ve hakikatleri konusunda bu ölçüde bir vukûfiyet eksikliği içinde olmasına daha çok şaşırdım.
Dr. Faysal, Arapların geri kalışını İslam’dan uzaklaşmalarıyla ilişkilendiren hakikati eleştirmek ve çürütmek istedi. Bu arzusunun ardındaki gizli niyeti tartışmak istemiyorum; fakat şu husus apaçık ortaya çıkmıştır: Kendisi İslam’ı, onun tabiatını ve özellikle Arapların hayatındaki belirleyici rolünü hakkıyla anlayamamıştır.
Arapların geri kalışının, İslam’ı hayatlarından çıkarmalarından kaynaklandığı söylendiğinde, bunun sebebi şudur: Araplar, diğer milletlerden ayrılan bir hususiyetle bu dine organik biçimde bağlıdırlar ve kendilerine mahsus bir vazife için yaratılmışlar, bu vazife için saklanmışlardır. O vazife; Allah’tan gelen ilahi mesajı anlamak, onun ağır yükünü taşımak, onu diğer milletlere ulaştırmak, kelimeyle davet etmek ve gerekirse kılıçla müdafaa etmektir.
Üstelik İslam, diğer dinler ve şeriatlar gibi değildir ki Dr. Faysal, Yunanları, Romalıları, Ptolemaiosları ve Avrupa milletlerini örnek göstererek “onlar ancak dini terk ettikten sonra yükseldiler” desin. Çünkü o milletlerin bir kısmı putperest kâhin idarelerine, bir kısmı da semavi dinlerin papaz ve rahiplerin menfaat ve anlayışlarına göre tahrif edilmiş hallerine tâbi idi.
İslam, insan nefsinin derin çalkantılarına nihai çözümler sunmuştur. Bunu, varoluş ve gayesiyle ilgili insanın fıtri sıkıntılarına güçlü, bütüncül bir itikad sistemiyle cevap vererek başarmıştır. İnsan, asırlardır bu sıkıntılara zihnini ve ruhunu doyuran cevaplar aramaktadır.
İslam, devlet ve millet idaresi meselesine de köklü çözümler getirmiştir. Fert ile cemaat arasında denge kuran genel hükümler vaz’etmiş, hükümdarı ahlaki ve hukuki zincirlerle bağlamış, siyasetinin genel çerçevesini “dini korumak ve şer’i nasların belirlediği halk menfaatlerini gözetmek” olarak tespit etmiştir. Ayrıca hükümdara karşı denge unsuru olarak Ehlü’l-hall ve’l-akd müessesesini ortaya koymuştur ki bu, dolaylı da olsa iktidar hırsını terbiye eden bir güçtür.
Dahası İslam, insanlık tarihindeki iktidar meselesini çözerken insan ruhunu ideal olana daha yakın, taşkın şehvete ise daha uzak bir kıvama yükseltmiştir. Tarihte benzeri görülmemiş güzellikte ruhlara sahip nesiller ortaya çıkmış, bunlar topluma önderlik etmiş ve iktidar başlarında sapma başladığında toplumun ahlaki, ruhî ve ilmî selametini korumanın en önemli sebebi olmuşlardır.
Arapların yükselişi ile İslam’ın hayatlarındaki varlığı arasında doğrudan bir ilişki vardır: İslam devlet ve toplum için çerçeve, hayat için yol olduğu sürece Araplar ilimde, medeniyette ve idarede ilerlemişlerdir. İslam’dan uzaklaştıkça ise gerilemişlerdir. Bu, bu ümmet hakkında cari olan ilahi bir sünnettir; sadece duygu ihtiva eden nakaratlardan ibaret değildir.
Evet, Arapların dirilişi İslam’sız mümkün değildir. Burada İslam’ı yalnızca namaz, oruç, hac gibi ibadet ritüellerinden veya hadler ve cezalar yığınından ibaret saymıyoruz. İslam, ümmette kesin bir yakîn hali doğuran bilgi temelidir. Bu yakîn halinden hareketle ümmet, yeryüzündeki vazifesini -Allah’ın halifeliğini- emniyet ve huzur içinde yerine getirir. Bu halifelik, Müslüman olmayan veya İslam’dan soğumuş bir kimsenin anlayabileceğinden çok daha geniş ve derindir. O, yeryüzünü ilim, tıp, mühendislik ve sanatla imar etmektir; Allah’ın muradına uygun olarak. Bu murad, bir veya iki veya on âlimin aklına sığmaz; bilakis Müslümanların çoğunluğunun razı olduğu adaletli bir yönetici himayesinde ilmi müesseselerin oluşturduğu icmalarda tecelli eder.
Yüce Allah hikmet dolu Kitab’ında buyurur:
“Allah, iman edip salih amel işleyenlere yeryüzünde mutlaka halifelik vereceğine dair vaadde bulunmuştur.”
İslam’da iman, dudaklarda gevelenen sözler veya mekanik hareketler değildir. O, ruhî bir kuvvettir; salih ameli doğurur. Bu amelin ölçüsünü çıplak akıl değil, şer’i nas belirler. Böylece kalbin imanî hareketiyle bütün organların maddi hareketi arasında tam bir uyum doğar ve insanlığın bugün yokluğundan sendelediği denge gerçekleşir.
Allah’ın vaadi, imanını bütün organlarıyla gerçekleştirenlere yeryüzünde somut bir gerçeklik olarak tecelli eder; onlara korkudan sonra emniyet ve temkin bahşeder:
“Onlara, kendileri için razı olduğu dinlerini mutlaka yerleştirecek ve korkularının ardından onları mutlaka emniyete kavuşturacaktır.”
Dolayısıyla yeryüzünde Allah’ın halifeliğine götüren salih amel, temkinsiz bir değer taşımaz. Temkin -ilmi, askeri, iktisadi ve içtimai hâkimiyet- imanın ve onun pratik uygulamalarının neticesidir. Kur’an’ın bize haber verdiği budur ve bizim inancımızda bu, şüphenin yaklaşamayacağı kesin bir hakikattir.
Arapların, İslâm’sız ne istikbali vardır, ne de hayatı. Çünkü onlar, tarih boyunca kavmiyetleri dinle, dinleri de kavmiyetleriyle iç içe geçmiş yegâne millettir. Bu organik ve sıkı bağı çözme teşebbüsü her iki tarafı da çarpıtacaktır. Ne İslam, Araplar olmadan hakiki ve derin bir şekilde anlaşılabilir -zira Araplar, Allah’ın en hayırlı kitabını emanet ettiği lisana sahip olanlar ve mesajını tebliğ için seçtiği süvarilerdir- ne de Araplar, kendilerine verilen semavi vazifeyi İslam’sız yerine getirebilirler.
Bugün büyük çoğunluğu, dinin anlayışından, tasavvurundan, uygulamasından ve duygusundan kopuk, Batılılaşmış rejimler altında ezilen Arapların tek seçeneği, İslam’dan doğan ve İslam’a akan bir siyasi sistem kurmaktır. Bu, onlar için varlık meselesidir. İstibdat rejimleri, İslam’ın hakikatlerini insanların şuurundan silmek ve sahte bir şuur inşa etmekle görevlerini sınırladıkları için Arapların ahlakına, karakterine ve tabiatına büyük zarar vermişlerdir. Bu zarar neticesinde:
• “Duvara sürtünerek yürü, ‘Ya Rabbi ört’ de”,
• “Allah nuruyla söndürür”,
• “Herkes kendi dininde, Allah yardım etsin”
gibi çarpık bir dindarlık kültürü ortaya çıkmıştır.
İslam ise bilgi temeli, ahlaki esas ve semaya uzanan bir bağdır. O, şüpheyle çalkalanan, zanların öldürdüğü bir dünyada Araplara yakîn verir; karışık, bunalımlı ve birbirini yiyen vahşi bir dünyada yeterli huzuru hazırlar; Araplara kendilerine ve Rabbanî vazifelerine olan güvenlerini iade eder.
Biz Araplar ve Müslümanlar olarak İslam’ı hayatımızın her ince ayrıntısına hâkim bir yol haline getirmeli, sonra Kur’an’ın nuru ve Yaratan’ın hidayetiyle aydınlanmış kapsamlı bir ilmi rönesans başlatmalıyız. Aksi takdirde İslam’la hiçbir bağı olmayan, ondan kopuk herhangi bir Arap uyanışı -mümkün olduğunu farz etsek bile- Batı’daki, Çin’deki veya Sovyetler’deki benzerlerinden farklı olmayacak; içgüdüsel insanî vahşetin, onu dizginleyecek bir yular ve şehvetlerini terbiye edecek sınırları bulunmayan bir canavarın kurbanı olacaktır.
Bizim İslam’ımız, ey Dr. Faysal, ne Roma’nın ne Yunan’ın putperestliği gibidir, ne Vatikan’ın Hristiyanlığına benzer, ne de Japonya’nın Budizmi ve benzerlerine iner. İslam bambaşka bir şeydir. Sizi, onu önyargısız ve objektif bir şekilde okumaya davet ediyorum; belki bu vesile ile kendinizin ve çevrenizdekilerin varoluş sırrını ve bu varoluşun gayesini idrak edersiniz.
Yazan: Cihad Adle
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
08.04.2026 – Üsküdar
“لا مستقبل للعرب ولا حياة بلا إسلام”
(إعادة نشر/ رد على مغالطات فيصل القاسم)
د. فيصل القاسم شخصية إعلامية كبيرة، هذا حق، وهو صاحب أشهر برنامج حواري عربي بلا ريب، وهو يمتلك لغة عربية متينة تشكل مرجعا بالنسبة للشباب الصاعد من الإعلاميين، فهو الوحيد تقريبا، بين الإعلاميين، الذي لم أسمع منه خطأ نحويا حينما يرتجل بالفصيحة، ولكن هذا لا يمنع من مؤاخذته على مقالته الأخيرة في القدس العربي المعنونة “هل تخلف العرب بسبب تخليهم عن الإسلام فعلا؟”
قرأت المقالة للتو، وعجبت لحجم المغالطات التي تحويها، وللاقتباسات التي نقلها من كتاب شكيب أرسلان “لماذا تأخر المسلمون وتقدم غيرهم” ووظفها بعيدا عن السياق الذي رمى إليه الكاتب، وعجبت أكثر لإعلامي بحجم القاسم يعاني من هذا القدر من الجهل بطبيعة الإسلام وحقائقه!
أراد د. فيصل أن ينقد وينقض حقيقة ربط تأخر العرب بالبعد عن الإسلام، ولا أريد التحدث عن نيته الكامنة وراء إرادته هذه، ولكن وضح تماما عدم فهمه للإسلام ولطبيعته ودوره في حياة العرب بالتحديد.
حينما يقال عن تأخر العرب بسبب تضييعهم للإسلام في حياتهم، فلأن العرب ينفردون عن الأمم الأخرى بخاصية ارتباطهم العضوي بهذا الدين، وبالوظيفة التي خلقوا لها وادُّخِروا لأجلها، وهي فهم الرسالة عن الله، والقيام بعبء حملها وتفهيمها للأمم، والدعوة إليها بالكلمة، وبالسنان إن حيل بين الشعوب ودعوتهم.
ثم إن الإسلام ليس كباقي الأديان والشرائع، حتى يستشهد د. فيصل، باليونانيين والروم والبطالسة والأمم الأوربية التي ما نهضت إلا بعد هجر الدين، فتلك أمم دانت لسلطات كهنوتية وثنية بعضها، وسماوية حرفت وقدمت بفهم ومصالح قساوسة ورهبان، بعضها الآخر.
لقد حوى الإسلام حلولا نهائية للنفس الإنسانية المضطربة، من خلال منظومة عقدية قوية ومتكاملة تجيب عن الأسئلة البشرية الفطرية بشأن الوجود وغاياته التي ما انفك الإنسان، عبر العصور والدهور، يطرحها ويبحث لها عن إجابات تغذي عقله وروحه.
والإسلام وضع حلولا ناجزة لقضية السلطة وإدارة الدولة أو الأمة، عبر تشريعات عامة وازنت بين الفرد والجماعة، وضبطت الحاكم بسلسلة تشريعات أخلاقية وقانونية، إن صح التعبير، تحدد الإطار العام لسياسته التي تقوم على حماية الدين، ورعاية مصالح الرعية التي يحددها النص الشرعي، وأوجدت سلطة موازية للحاكم من خلال مفهوم أهل الحل والعقد الذي يمثل قوة ضغط متقدمة تعمل، ولو بشكل غير مباشر، على تهذيب شهوة السلطة عند الحاكم، وترشيدها.
ثم إن الإسلام على طريق حل معضلة السلطة في البشرية، بنى نفسا إنسانية هي إلى المثالية أقرب، وعن الشهوانية الجامحة أبعد، فظهرت أجيال تحوي نفوسا غير منظورة من قبلُ في التاريخ البشري، تولت هذه النفوس قيادة المجتمع، وكانت السبب الأهم في المحافظة على سلامة المجتمع الأخلاقية والنفسية والعلمية، حينما بدأ الانحراف يدب في رأس السلطة.
ثم إن هناك علاقة طردية بين نهوض العرب وبين حضور الإسلام في حياتهم، فكلما حضر الإسلام كإطار للدولة والمجتمع، ونهج حياة، تقدم العرب علميا وعمرانيا وإداريا، وكلما ابتعد الإسلام تقهقروا، وهذه سنة ربانية ماضية في هذه الأمة وثابتة، وليس مجرد عواطف يدندن حولها المسلمون.
نعم لا قيامة للعرب بغير الإسلام، ليس بوصف الإسلام مجموعة شعائر تعبدية من صلاة وصيام وحج وغيرها، وليس لوصفه رزمة من الحدود، أو العقوبات الجزائية، بل لأن الإسلام هو الأساس المعرفي الذي يولّد حالة يقينية في الأمة، تنطلق منها، آمنة مطمئنة، لإتمام رسالتها في الأرض: خلافة الله سبحانه وتعالى، وهذه الخلافة أكبر وأوسع بكثير مما قد يفهمه رجل غير مسلم، أو رجل نافر من الإسلام، بل هي إعمار للأرض علما وطبا وهندسة وفنا، وفق مراد الله سبحانه وتعالى، وهذا المراد لا ينحصر فهمه في عقل عالم مسلم أو اثنين أو عشرة، وإنما في الإجماعات التي تقررها المؤسسات العلمية في كنف حاكم راشد ارتضاه مجموع المسلمين في المنصب.
يقول الله تعالى في كتابه الحكيم: “وعد الله الذين آمنوا وعملوا الصالحات ليستخلفنهم في الأرض”، فالإيمان في الإسلام ليس تمتمات، ولا كلمات، ولا حركات آلية يؤديها صاحبها ثم ينصرف إلى شؤونه، بل طاقة روحية تولِّد عملا صالحا يحدد معايير صلاحه النص الشرعي، وليس العقل المجرد، فيحدث تناغما في الحياة بين حركة القلب الإيمانية وحركة جميع الجوارح المادية، فيتحقق التوازن الذي تترنح لغيابه البشرية اليوم.
ثم إن موعود الله تعالى يتواصل لمن آمن وحقق إيمانه بجميع جوارحه واقعا ملموسا على الأرض، فيمنحه التمكين والأمن بعد الخوف، وذلك في قوله تعالى: “وليمكنن لهم دينهم الذي ارتضى لهم، وليبدلنهم من بعد خوفهم أمنا” وهذا من تمام المعنى.
إذن، لا قيمة لعمل صالح يقود صاحبه إلى خلافة الله في الأرض بغير تمكين، فالتمكين، الذي يعني السيادة العلمية والعسكرية والاقتصادية والاجتماعية، أي العولمة، ناتج عن الإيمان وتطبيقاته العملية، وهذا ما يخبرنا به القرآن، وهذا عندنا، نحن المسلمين، حقيقة يقينية لا يتطرق إليها الاحتمال، ولا يرقى إليها الشك.
لا مستقبل، أبدا، للعرب بغير الإسلام، لأنهم الأمة الوحيدة في التاريخ البشري، التي تلتصق قوميتها بالدين، ويلتصق الدين بقوميتها، بحيث لا فكاك بينهما، وأي محاولة لفك عرى هذه العلاقة العضوية الوثيقة، سينتج عنه تشوه في الجهتين، فلا إسلام يفهم فهما دقيقا وحقيقيا بلا عرب، وهم أصحاب اللسان الذين اختارهم الله تعالى وعاء لخير كتبه، وفرسانا لتبليغ رسالته، بما حباهم من صفات وخصائص مؤهِّلة للقيام بهذا الدور، ولا عرب قادرون أن يضطلعوا بالوظيفة السماوية الموكلة إليهم بلا إسلام.
العرب الذين يرزح، جلّهم، تحت أنظمة مستغربة، ومنفصلة عن الدين فهما وتصورا وممارسة ومشاعر، منذ عقود طويلة، ليس لديهم خيار إلا تنصيب نظام سياسي ينطلق من الإسلام، ويصب في الإسلام، وهذه مسألة وجود بالنسبة لهم، وعلينا أن نلاحظ فقط مدى الأذى الذي لحق بجملة أخلاق العرب وسجاياهم وطبائعهم بسبب أنظمة الاستبداد التي انحصرت مهمتها في تغييب حقائق الإسلام عن وعي الناس، وبناء وعي مزيف في عقول المسلمين أنتج لنا ثقافة “أمشي الحيط وأقول يا ربي السترة“، وثقافة “الله يطفيها بنوره“، وثقافة “كل مين على دينه الله يعينه“، وأنتجت لنا ثقافة التدين الممسوخ التي يعيش فيها المسلم لمعدته وفرجه وجيبه، ويستبيح كل شيء من أجل ذلك، وهو بين ظهراني المساجد يرتادها صباح مساء، ويتلقف القرآن في مسابقات حفظه والتغني به، والصفير والتصفيق الوطني في سبيل الفوز بجائزة القرآن.
الإسلام هو القاعدة المعرفية، والأساس الأخلاقي، والحبل المدود إلى السماء، الذي يمنح العرب اليقين في عالم يموج بالشك، وتقتله الظنون، والإسلام هو الذي يهيئ للعرب الطمأنينة الكافية، في عالم مضطرب ومكتئب ومتوحش ينهش بعضه بعضا، والإسلام هو الذي يعيد للعرب ثقتهم بأنفسهم، وبوظيفتهم الربانية في إصلاح تصورات المسلمين، وقيادة الأمة الإسلامية إلى مراقي النجاح الدنيوي، والفلاح الأخروي، بإذن ربهم.
علينا، كعرب ومسلمين، أن نستعيد الإسلام في حياتنا كنهج يهيمن على أدق تفاصيل معيشتنا، ومن ثم الشروع في نهضة علمية شاملة، مستنيرين بنور القرآن، وهدي الإله الخالق، وإلا فأي نهضة عربية مجردة ومنبتة الصلة بالإسلام، إن سلمنا بأنها ممكنة، فهي لن تعدو أن تكون مثل نظيراتها في الغرب والصين والسوفييت، فريسة توحش بشري غريزي ليس له عقال يلجمه، ولا حدود تهذب شبق شهواته المادية.
إسلامنا، يا د. فيصل، ليس مثل وثنية روما أو اليونان، ولا يشبه نصرانية الفاتيكان، ولا يهبط إلى بوذية اليابان وأشباهها، الإسلام شيء أدعوك لأن تقرأه بتجرد وموضوعية، لعلك تدرك سر وجودك ومَن حولك، وغاية هذا الوجود.
(جهاد عدلة).