Vahhâbilik

Prof.Dr. Mehmet Maksudoğlu Hocamızın Doktora Tezinden Aktarılmıştır.

24 Cumâdelâhira 1229/13 Haziran 1814 de, Mekke ve Medine’nin, Vahhâbî’lerin elinden kurtarıldığı muştusu gelince, Tunus’ta sevinç gösterisi olarak toplar atıldı. İthâf yazarı, burada vahhâbiliği anlatıyor:

Arabistan’da, İbn Teymiye meşrebinden, Muhammed bin Abdulvehhâb adlı birisi ortaya çıktı, kabir ziyâretini, hattâ Peygamberlerin bile kabirlerinin ziyâret edilmesini yasakladı, Peygamberlerle tevessülü, kabirlerin üzerine kubbe (türbe) yapılmasını yasak etti, bunu yapanların kâfir olduğunu iddia etti, onların müşrik olduğunu ilân etti. Kabir ziyâreti ve tevessülün ibâdet demek olduğunu iddia etti, ibâdetin de sâdece Allah’a yapılacağını belirtti. Bu adam birçok yerlere gitti, sonunda, Necid’de Der’iyyede yerleşti, kendisini dinleyen kulaklar ve bilgi bakımından boş kalpler buldu, oradaki kabîlenin başkanı Suûd’a, âyetleri ve hadîsleri sathî olarak anlattı, ona görüşlerini kabûl ettirdi. Bu görüşlere çoğu aldandı, kapıldı, öyle ki müslümanlarla savaşmayı mübâh gördüler. Bu mezhep yayıldı ve Suûd oğlu Abdulazîz oğlu Suûd zamanında güçlendiler, umûmen Müslümanlara, husûsan Hicâz halkına karşı harbe giriştiler. Hicaz halkını Kâbe’den koğdular, Peygamberin kabrini ziyareti yasakladılar, bu mezhep, Suud’un bağlılarının kalplerinde iyice yerleşti, aralarında soy birliği gibi kaynaşma oldu, gayeleri hükümdarlıktı. Müslümanların bulunduğu her yere insanları mezheplerine katılmağa çağıran mektuplar gönderdiler. Tunus’a da bir mektup geldi.

Bu adam, şüphesini, Peygamberler ve başkaları (evliya) nın bereketiyle, kutluluğuyla Allah’a tevessül etmenin ibâdet olduğu iddiası üzerine kuruyor. Bunu yapanın Allah’a ortak koştuğunu bildiryor. Bilmedi ki, şer’î ibâdet, manâsı akılla kavransın veya taabbudî olsun, Şerî’atın içindeki yükümlülüklerdir; Şerîatın emrettiklerinin dışındakilerin ibâdetle ilgisi yoktur. Küfre götüren, savaşmayı gerektiren, kan dökmeyi ve mallara el koymayı mübâh kılan bid’at ile onun dışındakiler arasındaki farkı görememiş. dînî bağlılığı vâsıta edinerek iktidara ulaşmak gayesi güdüyordu.

Bu mektup Tunus’ta yayılınca, Hammûda Paşa Bey, ulemaya gönderip halka gerçeği açıklamalarını istedi. Âlimlerden Ebu’l Fidâ İsmâil et Temîmî ve Ebû Hafs Ömer adlı âlimler cevaplar yazdılar. Ebû Hafs Ömer’in Muhammed bin Abdulvehhâb’a yazdığı cevâbî mektup özetle şöyleydi:

A’râf (7) Sûresindeki 89. Âyetin son cümlesi, Yûnus (10) Sûresinin 85 ve 86. Âyetleri, Mâide (5) Sûresinin 104 ve 105. Âyetleri, Mâide (5) Sûresinin 2. Âyetleri zikrediliyor, sonra:

Din’e yardıma kalktığını iddia ediyorsun, tefrika ve bid’atı yasaklıyorsun da Yüce Allah’ın Bakara (2) Sûresindeki 204 ve 205 inci Âyetlerde bildirdiği kimse gibi oldun:

İnsanlardan öyleleri vardır ki (onun) dünya hayâtıyla ilgili sözü, senin hoşuna gider, kalbinde olana da Allah’ı şâhid tutar.Halbuki gerçekte o, en azılı düşmandır. O, iş başına geçince yeryüzünde fesat çıkarmaya kültürü ve nesli mahvetmeye çalışır. Allah ise fesadı sevmez.

İnsanların İslâm’da bid’atlar çıkardığını, bunalımlar sırasında evliya huzurunda tevessül ederek, ihtiyaçlarını karşılamakta onları şefaatçı kılarak, onlara adakta bulunarak ve çeşitli ibâdetlerle Allah’a, birçok ölüleri ortak ettiklerini iddia ettin, bunların hepsinin Allah’a ortak koşmak, şirk ve küfür olduğunu ileri sürüp bunları yapanların kanlarını dökmenin, ırzlarının helâl olduğunu iddia ettin. Allah’a yemin olsun ki saptın ve saptırdın, azgınlık gemisine bindin … geçmiş ve günümüzdeki Müslümanların hepsinin kâfir olduğunu bildirdin.

Allah’ın Kitabı ve Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sâbit sünnetiyle seni muhâkeme ediyoruz:

Ey imân edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman (mü’mini kâfirden ayırt etmek için) her şeyi iyice araştırın. Size selâm veren (Müslüman olduğunu söyleyen) kimseye, dünya hayâtının geçici menfaatini arayarak hemen “Sen mü’min değilsin” demeyin. (Nisâ, 94.)

Peygamber A.S. buyurdu ki:

İnsanlarla, onlar ‘Lâ ilâhe illallah (ve Muhammed Resûlullah) deyinceye kadar savaşmam emrolundu. Bunu dediklerinde (Şehâdet kelimesini söylediklerinde) benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar, hsapları (samîmî olup olmadıkları) Allah’a (kalmış)dır.

Madem ki Allah’ın kitabına ve Peygamberin sünnetine dayanıyorsun, bundan sonra, kelime-i şehâdeti söyleyenlerin, Muhammed Aleyhisselâm’ın Peygamber olduğuna inananların, İslâmın emirlerine uyanların kanlarını dökmeyi helâl sayarsın? Kendinizi nasıl ilhâd (dinden çıkma) çukuruna atarsınız? (Halîfeye karşı) itaat asasını kırıp (isyân edip) yeryüzünde fesat için çabalarsınız?

Müslümanların evliya ve sâlih kimseleri ziyâretini, onları kendileriyle Rab arasında vâsıta edinmelerini küfür (kâfirlik) olarak yorumlamana gelince: bu geçmiş câhiliyye şenşenesidir (huyu, âdeti, mizacı, vızıltısıdır). Cevâbında deriz ki:

Allah korusun Müslümanı, bu yerlere ibâdet etmekten! Bu yerlere ibâdet saygısıyla gelmekten! Oralara, Câhiliyye devrindekilerin putlara gösterdiği saygıyı göstermekten! Oralara (evliya kabirlerine) secde, rükû ve oruçla ibâdet etmekten! Olmaz ya, câhil birisi böyle yapacak olsa Buyruk sâhipleri ve büyükler derhâl mâni olurlardı, Ârifler ve ulemâ bunu ayıplarlar, câhile doğrusunu açıklar, onu doğru yola çevirirlerdi.

Tevessül’ün küfür olduğunu ilân ederek tefrika ateşini yakmana gelince; bu konuda apaçık yanlış yaptın, İslâm’dan başka din aradın. Çünkü, mahlûkla tevessül meşrudur, değerli Sünnette vardır, yasaklanmamıştır, bu konuda birçok delil vardır. Sahâbe ve Tâbi’înin (Hz. Peygamber neslinin ve bir sonraki neslin) tevessülünü anmak kâfidir:

Emîrul Mu’minîn Ömer bin Hattâb’ın Hilâfeti zamanında, helâk yılında (Hz. Muhammed’in amcası) Abbâs’la tevessül ederek yağmur duâsında bulundular, şöyle ki:

Ömer Radiyallahu anhu zamanında yeryüzü kupkuru oldu, kuraklığın şiddetinden, rüzgâr, toprağı kum savurur gibi savuruyordu, onun için bu yıla helâk yılı adı verildi. Hattâb oğlu Ömer insanlar için Abdulmuttalib oğlu Abbâs’la çıktı, onu omuzlarından tuttu (kucakladı), önünde ayakta durdurdu ve duâ etti:

Yâ Rabbi, Senden, Peygamberinin amcası yüzü suyu hürmetine, onun hatırı için dilekte bulunuyoruz; çünkü Sen buyurdun ki ve Sözün gerçektir: “Duvara gelince: (o,) şehirdeki iki yetim çocuğun idi. Altında onlara âid bir define vardı. Babaları da iyi bir kimse idi (Kehf (18)Sûresi 82), babaları iyi bir kimse olduğu için o iki çocuğu korudun, ya Rabbi, Nebî’ni de amcası hakkında koru, onun vâsıtasıyla Sana mağfiret dileyerek yaklaştık!

Sonra halka döndü ve dedi ki: Rabbinizden mağfiret dileyiniz, çünkü O Çok Mağfiret Edicidir.

Abbâs da, gözleri yaşlarla dolarak duâ ediyordu: Ya Rabbi, insanlar Sana, benim Nebînin’deki hatırımla yaklaşıyorlar, onlara yardım et!

Bir bulut belirdi, yoğunlaştı ve yağmur yağdı.

Söyle bakalım: bu tevessül sebebiyle Emîrul Mu’minîn Hattâb oğlu Ömeri kâfir sayıyor musun? Onunla birlikte orada bulunan, kendileriyle Allah arasında insanlardan birini vâsıta edindikleri, Allah indinde Abbâs’ı şefaatçi yaptıkları için bütün sahâbileri ve tâbiîni tekfir ediyor musun (kâfir sayıyor musun)? Böyle yapmakla Allah’a başka birini ortak yapmış mı oldular? Asla! Allaha yemin ederim, tallahi, bilakis onları tekfir eden (onların kâfir olduğunu söyleyen) kâfirdir! Onların yolundan ayrılmış münafık fâcirdir! Onlar En Doğru yoldadırlar ve sözleri, sözlerin en doğrusdur.

Aleyhis Salâtu ves Selâm buyurdu ki:

“Benden sorakilere uyun, Ebû Bekire ve Ömere”. İçlerinde Osman bin Affân, Ali bin Ebî Talib ve diğerleri bulunan bu topluluğu ayıplarsan, eksik bulursan bu din seni nereye götürür? Bu dîni sana Gönderilmişlerin Efendisinden rivâyet ederek kim tebliğ etti, ulaştırdı?

Hz. Muhammed Aleyhis Selâmın, Hz Ömer’e, Uveys el Karanî için istigfâr etmesini (mağfiret dilemesini) emrettiğini nakleden bir hadîs-i şerîf daha zikrettikten sonra, Yüce Allah’ın, Yusuf’un kardeşleriyle ilgili şu âyet-i kerimeyi hatırlattı:

Ey babamız! günahlarımızın yarlıganması için, bizim için istigfâr et (mağfiret dile) (Yusuf (12) âyet 97).

Evliyâyı ziyâret eden, ya o velinin sırrı hatırına tevessül ederek Allah’a, dileğini yerine getirmesi için dua eder, Hz. Ömer’in yaptığı gibi; veya ziyâret edilen veliden şefâat ve dua ile kendisine yardım etmesini ister, Uveys el Karanî hadisinde olduğu gibi. Çünkü evliya ve ulema, şehîdler gibidir, kabirlerinde diridirler, sâdece Fenâ âleminden Beka âlemine naklolunmuşlardır.

Dîn için kalkışan! Evliya ve sâlihlerin ziyâret edilmesinde ne sıkıntı var? hangi munkeri değiştirmeğe kalkıyorsun? Halîfe’ye itaat asasını kırıp cehennem ateşini körüklemeğe girişiyorsun. İhtimâl ki sen, şefaatin birçok çeşidini inkâr eden bid’at ehlindensin.

Muhammed bin Abdulvehhâb’ın, evliya kabirleri üzerine yapılan kubbeleri yıkma iddiasındaki yanlışlığı, bu konuyu da iyi anlamadığını da izah eden Ebu Hafs Ömer adlı âlim, şu hadîs-i şerîfi naklediyor:

“Size kabirleri ziyâreti nehyetmiştim (yasaklamıştım), onları ziyâret ediniz.” Bu hadîs-i şerîf, daha önce kabir ziyâretini yasaklayan hadîs-i şerîfi, nesh etmektedir, hükmünü kaldırmaktadır. Câhiliye devrine yakın olan, putlara, ilâhlara tapmış olan ümmetin dalâlete düşmemesi için o mensûh hadîs vârid olmuştu.

Âlemlerdeki kadınların Hanımefendisi Fatma, amcası Hz. Hamza’nın Uhud’daki kabrini ziyâret etmişti, Medîne’deki sahâbîlerden hiç kimse bunu yadırgamamıştı. Onlar da bu bid’at (!) a göz mü yummuşlardı?

Onlar da bid’at ehli mi oldular?

“Kabrimi ziyâret edene şefaatim vâcib olur” hadîs-i şerîfine ne diyorsun?

Bana haber ver: Davud oğlu Süleyman Halil İbrâhîm’in kabrine bina (türbe) yapmaka dalâlete mi düştü?

Adak ve kurban konusundaki abartmalı iddiaların da yanlış.

Evliya kabri yanında kurban kesen hiç kimseden kurbanını keserken veli adına diye kestiğini işitmedik. Kesilen kurban kanının kabirlere bulaştırıldığı da yok.

Kurban Bismillâh diye, Allahın adı anılarak kesiliyor. Kurbanın kesileceği yer, bir veli’nin türbesi yakını olabilir, bunda sakınca yoktur, kurbanın eti, o civarda bulunan fakirlere dağıtılır.

Hammûda Paşa bu mektubu Muhammed bin Abdulvehhâb’a gönderdi, ondan cevap gelmedi, harb etmeğe devâm etti, sonunda hezimete uğradı.

Muhammed bin Abdulvehhâb’ın bilgisinin çok sathî olduğu görüldü.

ترجمة من التركية إلى العربية: 👇

الوهابية

منقول من رسالة الدكتوراه لأستاذنا البروفيسور الدكتور محمد مقصودأوغلو

في الرابع والعشرين من جمادى الآخرة سنة 1229هـ الموافق 13 حزيران سنة 1814م، لما وصلت البشرى بتحرير مكة المكرمة والمدينة المنورة من أيدي الوهابيين، أُطلقت المدافع في تونس ابتهاجًا بهذا النصر. وهنا يصف صاحب «الإتحاف» مذهب الوهابية فيقول:

ظهر في جزيرة العرب رجل يُدعى محمد بن عبد الوهاب، متأثرًا بمذهب ابن تيمية، فحرَّم زيارة القبور، حتى قبور الأنبياء، وحرَّم التوسل بهم، ومنع بناء القباب على القبور، وزعم أن فاعل ذلك كافر، وأعلن أنهم مشركون. وادّعى أن زيارة القبور والتوسل عبادة، وأن العبادة لا تكون إلا لله وحده.

تنقّل في بلاد شتى، ثم استقر في الدرعية بنجد، فوجد آذانًا صاغية وقلوبًا خالية من العلم، فشرح لسعود ـ رئيس القبيلة هناك ـ الآيات والأحاديث شرحًا سطحيًا، فأقنعه بآرائه. فانخدع كثيرون بهذه الدعوة، حتى استباحوا قتال المسلمين.

وانتشر هذا المذهب، وقوي في عهد سعود بن عبد العزيز بن محمد بن سعود، فشنوا الحرب على عامة المسلمين، ولا سيما أهل الحجاز. وطردوا أهل الحجاز من مكة، ومنعوا زيارة قبر النبي ﷺ. وترسخ هذا المذهب في قلوب أتباع آل سعود، فتواثقوا بينهم تواثق النسب، وكان مقصدهم المُلك. وأرسلوا رسائل إلى الأمصار يدعون الناس إلى الانضمام إلى مذهبهم، ووصلت رسالة منهم إلى تونس كذلك.

إن صاحب هذه الدعوة بنى شبهته على زعمه أن التوسل ببركة الأنبياء والأولياء عبادة، وأن فاعله مشرك بالله. ولم يعلم أن العبادة الشرعية ـ سواء كانت معقولة المعنى أم تعبدية ـ إنما هي ما ثبت في الشريعة من التكاليف، وأما ما لم يأمر به الشرع فليس عبادة في اصطلاحه. ولم يفرّق بين البدعة المكفِّرة المستوجبة للقتال، وبين غيرها. وكان يتخذ الدين وسيلة للوصول إلى السلطة.

فلما انتشرت الرسالة في تونس، أرسلها حمودة باشا باي إلى العلماء، وطلب منهم بيان الحق للناس. فكتب العالمان أبو الفداء إسماعيل التميمي وأبو حفص عمر ردودًا مفصلة. وكان جواب أبي حفص عمر لمحمد بن عبد الوهاب يتضمن ما يلي:

ذكر آخر الآية 89 من سورة الأعراف، والآيتين 85-86 من سورة يونس، والآيتين 104-105 من سورة المائدة، والآية 2 منها، ثم قال:

تزعم أنك تقوم لنصرة الدين، وتنهى عن الفرقة والبدعة، فصرت كالذي وصفه الله تعالى في قوله:

﴿وَمِنَ النَّاسِ مَن يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللَّهَ عَلَىٰ مَا فِي قَلْبِهِ وَهُوَ أَلَدُّ الْخِصَامِ ۝ وَإِذَا تَوَلَّىٰ سَعَىٰ فِي الْأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ ۗ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ (البقرة: 204-205)

وزعمت أن الناس أحدثوا بدعًا، وأنهم عند الشدائد يتوسلون بالأولياء، ويجعلونهم شفعاء في قضاء الحاجات، وينذرون لهم، وأن ذلك كله شرك وكفر، فاستحللت دماءهم وأعراضهم. والله لقد ضللت وأضللت، وأعلنت تكفير عامة المسلمين قديمًا وحديثًا.

نحاكمك إلى كتاب الله وسنة رسوله ﷺ:

﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا ضَرَبْتُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَتَبَيَّنُوا وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ أَلْقَىٰ إِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِنًا﴾ (النساء: 94)

وقال ﷺ:

«أمرت أن أقاتل الناس حتى يقولوا لا إله إلا الله، فإذا قالوها عصموا مني دماءهم وأموالهم إلا بحقها، وحسابهم على الله».

فكيف تستحل دماء من نطق بالشهادتين واتبع أوامر الإسلام؟ كيف تكسر عصا الطاعة وتسعى في الأرض فسادًا؟

أما تكفيرك لزيارة الأولياء واتخاذهم وسيلة إلى الله، فنقول:

معاذ الله أن يعبد مسلمٌ قبرًا أو يسجد له أو يركع له. ولو وقع جاهل في شيء من ذلك لمنعه العلماء وبيّنوا له الحق.

وأما قولك إن التوسل كفر، فقد أخطأت خطأ بيّنًا؛ فإن التوسل بالمخلوق مشروع، ثابت في السنة، وقد فعله الصحابة.

ففي عام الرمادة في خلافة أمير المؤمنين عمر بن الخطاب رضي الله عنه، خرج بالناس يستسقي متوسلًا بالعباس بن عبد المطلب رضي الله عنه، وقال:

«اللهم إنا كنا نتوسل إليك بنبينا فتسقينا، وإنا نتوسل إليك بعم نبينا فاسقنا».

فأمطِروا.

فهل تكفّر عمر ومن معه من الصحابة؟ أكانوا مشركين؟! كلا. بل من كفّرهم فقد ضل.

وقال ﷺ:

«عليكم بسنتي وسنة الخلفاء الراشدين المهديين من بعدي».

وذكر حديث أمر النبي ﷺ لعمر أن يطلب الدعاء من أويس القرني، وقول إخوة يوسف:

﴿يَا أَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا﴾ (يوسف: 97)

فالزائر للأولياء إما أن يتوسل إلى الله بصلاحهم، أو يطلب منهم الدعاء، كما يُطلب من الحي الصالح. فإنهم أحياء عند ربهم.

ثم استدل بحديث:

«كنت نهيتكم عن زيارة القبور، ألا فزوروها».

وبيّن أن النهي كان في أول الأمر سدًا للذريعة لقرب عهد الناس بالجاهلية، ثم نسخ.

وذكر أن فاطمة رضي الله عنها زارت قبر حمزة رضي الله عنه، ولم يُنكر عليها أحد.

وأما الذبح والنذر، فإنما يكونان لله، ولا يُسمع أحد يذبح باسم ولي، بل يذبح باسم الله، ويوزّع اللحم على الفقراء.

وختم بأن حمودة باشا أرسل هذا الرد إلى محمد بن عبد الوهاب، فلم يُجب، واستمر القتال حتى انهزم، وتبيّن ضعف تحصيله العلمي.