İran Meselesi: Kullanılmak Kadar Kullanmasına da Alan Açılarak Rolüne Hazırlandı
İran, son yarım asırdır Ortadoğu’nun en tartışmalı devletlerinden biridir. Kimi zaman Batı’ya meydan okuyan bir güç, kimi zaman bölgeyi sarsan bir tehdit, kimi zaman da yalnızlaştırılmış bir ülke görünümü vermektedir. Bu çelişkili hâl, İran’ın gerçekten bağımsız bir iradeye mi sahip olduğu yoksa kendisine biçilen bir rolü mü oynadığı sorusunu gündeme getirmektedir.
Bu yazı, İran’ın Şah döneminden Humeynî sonrasına uzanan çizgide hangi siyasetlerle yönlendirildiğini, hangi alanlara sevk edildiğini ve bugün içine düştüğü yalnızlığın nasıl inşa edildiğini ele almaktadır.
1925 yılında Pehlevî hanedanıyla başlayan Şah dönemi, İran’ın dış iradeye en açık olduğu safhayı temsil eder. 1953 yılında Başbakan Muhammed Musaddık’ın petrolü millîleştirme girişimi, ABD ve İngiltere destekli darbeyle sona erdirilmiş; bu müdahale İran’da yönetenlerin değişse bile yönün değişmeyeceğini açık biçimde ortaya koymuştur. Bu tarihten sonra İran, Batı’nın petrol havzası, İsrail’in örtük ortağı ve Sovyet kuşağına karşı ileri karakol hâline getirilmiştir. Ülke idare ediliyor görünse de karar iradesi başka merkezlerde şekillenmiştir.
1979 devrimiyle birlikte İran halkı yeni bir istikamet ümidi taşımış olsa da zamanla bu devrim, bağımsızlık yerine farklı bir yönlendirme düzeninin içine çekilmiştir. Devrim sonrası dönemde İran’a özellikle mezhep temelli yayılma fikri açılmış, “devrimi ihraç” söylemi öne çıkarılmış ve mahalli nüfuz arayışı teşvik edilmiştir. Bu tercih, ümmet bilincini güçlendirmek yerine ayrışmayı derinleştirmiştir. Bu yöneliş İran’ın iç düşüncesinden beslenmiş olsa da hâkim olan dünya düzeni tarafından engellenmemiş, bilakis yön verilmiştir.
1980-1988 yılları arasında süren İran-Irak savaşı, bu sürecin en yıkıcı eşiği olmuştur. Savaş boyunca Irak desteklenmiş, İran yalnız bırakılmış ve çatışma bilinçli biçimde uzatılmıştır. Sekiz yılın sonunda kazanan çıkmamış; fakat İran ağır insan kaybı, iktisadî çöküş ve derin bir yorgunlukla baş başa kalmıştır. Bu savaş, İran’ı uzun süreli yıpratma siyasetlerine açık hâle getiren temel kırılma noktasıdır.
2003 sonrasında Ortadoğu haritası yeniden şekillenirken dikkat çekici bir tablo ortaya çıkmıştır. Irak işgal sonrası otorite boşluğuna sürüklenmiş, Suriye iç savaşa itilmiş, Lübnan zayıf merkez yapısıyla baş başa bırakılmış, Yemen ise devletsiz bir alana dönüştürülmüştür. Bu sahalara İran’ın girişi engellenmemiştir. Irak’taki nüfuzu görmezden gelinmiş, Hizbullah’ın silahsızlandırılması ertelenmiş, Yemen hattı bilinçli biçimde açık tutulmuştur. Böylece İran’a güç değil, giderek ağırlaşan bir yük verilmiştir.
Bu süreçte İran, Haşdi Şaabi, Hizbullah ve Husiler üzerinden sahada görünür hâle gelmiş; dışarıdan bakıldığında yalnızca kullanılan değil, kullanan bir devlet izlenimi doğmuştur. Ancak bu görüntü hakikatin tamamı değildir. Zira İran’ın attığı her adım, yeni yaptırımlar, artan harcamalar ve çoğalan düşmanlıklar doğurmuştur. Nüfuz sanılan genişleme, zamanla yalnızlığa dönüşmüştür.
Bugün İran’ın sahici bir müttefiki bulunmamaktadır. Vekil yapıları vardır; fakat gerçek dostlardan mahrumdur. Rusya onu geçici ortak olarak görür, Çin pazarlık unsuru sayar, Batı tehdit vitrini olarak kullanır, İsrail ise sürekli gerekçe üretir. Bu yalnızlık kendiliğinden oluşmamış; uzun vadeli bir yönlendirmenin tabiî neticesi olarak inşa edilmiştir.
İran’ın karşı karşıya bulunduğu denklem açıktır: Güçlenmesine izin verilmez, fakat bütünüyle çökmesine de müsaade edilmez. Zira güçlü bir İran bölge için tehdit, çökmüş bir İran ise kaos anlamına gelir. Bu sebeple tercih edilen yol; baskı altında tutulan, yıpratılan fakat ayakta bırakılan bir İran’dır. Bu hâliyle İran, hem tehdit olarak sunulmakta hem de bölgedeki dağınıklığın bahanesi hâline getirilmektedir.
Bu tablo Türkiye açısından ibretle okunması gereken bir tecrübedir. İran’ın sürüklendiği yalnızlık bir anda ortaya çıkmamış; teşvik, yönlendirme ve yıpratma siyasetleriyle adım adım kurulmuştur. Türkiye için esas mesele, İran’ın ne yaptığı değil; İran’a hangi yolların açıldığı ve bu yolların sonunda nasıl bir akıbetin hazırlandığıdır.
Bugün Türkiye’ye de benzer koridorlar zaman zaman dayatılmaktadır: Mahalli çatışmaların içine çekilme baskısı, kimlik ve mezhep merkezli gerilimler, vekil yapılar üzerinden nüfuz kurma telkinleri ve genişleme söylemi altında artan askerî yükler. İran örneği göstermiştir ki bu yollar çoğu zaman güç değil, yıpranma üretir.
Türkiye’nin tarih boyunca ayakta kalmasını sağlayan anlayış; mezhebi değil adaleti, tahakkümü değil dengeyi, yayılmayı değil düzeni esas almıştır. Bu sebeple Türkiye’nin bölgedeki varlığı, başkalarının boşalttığı alanları doldurma hevesiyle değil; nizam kurma sorumluluğuyla şekillenmelidir.
İran, kendisine açılan alanları kazanç sanmış; oysa her adımda biraz daha daralan bir çemberin içine girmiştir. Türkiye için asıl ders budur. Zira bölge, kendisine rol biçilenleri değil; kendi rotasını tayin edebilenleri ayakta tutar.
Ne vekâlet savaşlarının parçası olmak,
ne mezhep çatışmalarının tarafına sürüklenmek,
ne de başkalarının kurduğu denklemlerde kullanışlı bir güç hâline gelmek…
Türkiye’nin istikameti bunların hiçbirinde değildir.
Bugün İran’ın yaşadığı yalnızlık, yarının Türkiye’si için açık bir uyarıdır. Bu uyarı şunu hatırlatmaktadır:
Güç, genişlemekle değil; denge kurmakla, itibar inşa etmekle ve dost çoğaltmakla kalıcı olur.
Türkiye, İran’ın düştüğü yoldan değil; tarih boyunca kendisini ayakta tutan basiret, ölçü ve adalet yolundan yürüdüğü müddetçe hem bölge için umut, hem de kendi istikbali için teminat olmaya devam edecektir.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
18 / 01 / 2026 — Üsküdar
Dipnotlar:
1. Ervand Abrahamian, A History of Modern Iran, Cambridge University Press.
2. Pierre Razoux, The Iran–Iraq War, Harvard University Press.
3. Patrick Cockburn, The Rise of Islamic State.
4. Vali Nasr, The Shia Revival.
ترجمة من التركية إلى العربية:👇
القضية الإيرانية: جرى استخدامها، وبقدر ذلك فُتح لها المجال لتستخدم، فتهيّأت للدور المرسوم لها
تُعَدّ إيران، منذ ما يقارب نصف قرن، واحدةً من أكثر دول الشرق الأوسط إثارةً للجدل. فهي تَبدو أحياناً قوةً تتحدّى الغرب، وأحياناً أخرى تهديداً يزعزع الإقليم، وفي أوقات كثيرة دولةً معزولةً تُدفع إلى الهامش. هذا المشهد المتناقض يثير سؤالاً جوهرياً:
هل تمتلك إيران إرادةً مستقلة حقاً، أم أنها تؤدي الدور الذي رُسم لها؟
تسعى هذه الدراسة إلى تناول المسار الذي سلكته إيران منذ عهد الشاه إلى ما بعد مرحلة الخميني، وتبيان الكيفية التي وُجّهت بها سياساتها، والمجالات التي دُفعت إليها، والطريق الذي أفضى بها في النهاية إلى حالة العزلة التي تعيشها اليوم.
يمثّل عهد الشاه، الذي بدأ مع سلالة بهلوي عام 1925، المرحلة الأكثر انكشافاً للنفوذ الخارجي في تاريخ إيران الحديث. فقد انتهت محاولة رئيس الوزراء محمد مصدّق تأميم النفط عام 1953 بانقلاب مدعوم من الولايات المتحدة وبريطانيا، في حادثة كشفت بوضوح أن تغيّر الوجوه الحاكمة لا يعني تغيّر الوجهة. ومنذ ذلك التاريخ تحوّلت إيران إلى ساحة نفطية للغرب، وشريك غير معلن لإسرائيل، وقاعدة متقدمة في مواجهة المعسكر السوفييتي. ورغم أن الدولة كانت تُدار ظاهرياً من الداخل، فإن مركز القرار الحقيقي كان يتشكّل خارجها.
ومع قيام ثورة عام 1979، حمل الشعب الإيراني أملاً جديداً في الاستقلال وتحرّر الإرادة. غير أنّ مسار الثورة، بمرور الوقت، أُدخل في منظومة توجيه مغايرة، لم تُفضِ إلى السيادة الكاملة، بل إلى نمط مختلف من الضبط والاحتواء. ففي مرحلة ما بعد الثورة فُتح أمام إيران باب التمدد المذهبي، وبرز خطاب “تصدير الثورة”، وشُجّعت على البحث عن النفوذ الإقليمي. وقد أسهم هذا الخيار في تعميق الانقسام داخل الأمة بدل توحيدها. ورغم أن هذا التوجّه استند إلى بنية فكرية داخلية، إلا أنّ النظام الدولي لم يقف في وجهه، بل قام بتقنينه وتوجيهه.
شكّلت الحرب العراقية الإيرانية (1980–1988) أخطر محطة في هذا المسار. فقد حظي العراق بالدعم، بينما تُركت إيران وحيدة، وأُطيل أمد الحرب عمداً. وبعد ثمانية أعوام لم يخرج منها منتصر، غير أنّ إيران خرجت مثقلةً بخسائر بشرية جسيمة، وانهيار اقتصادي، وإرهاق عميق. وكانت تلك الحرب نقطة التحوّل التي جعلت إيران عرضةً لاستراتيجيات الاستنزاف الطويل الأمد.
وبعد عام 2003، ومع إعادة رسم خريطة الشرق الأوسط، برز مشهد لافت:
العراق أُغرق في فراغ السلطة عقب الاحتلال، وسوريا دُفعت إلى حرب داخلية، ولبنان تُرك بسلطة مركزية واهنة، واليمن تحوّل إلى ساحة بلا دولة. وفي كل هذه المساحات لم يُمنع الحضور الإيراني. فقد جرى التغاضي عن نفوذه في العراق، وتأجيل نزع سلاح حزب الله، وترك المسار اليمني مفتوحاً عن قصد. وهكذا لم تُمنح إيران قوة حقيقية، بل أُثقلت بأعباء متزايدة.
في هذه المرحلة، ظهرت إيران فاعلاً ميدانياً عبر الحشد الشعبي وحزب الله والحوثيين، وبدا للمتابع أنها لم تعد مجرد دولة مُستَخدمة، بل أصبحت دولة تستخدم الآخرين. غير أن هذه الصورة لم تكن كاملة؛ فكل خطوة توسّع كانت تقابلها عقوبات جديدة، ونفقات متصاعدة، وعداوات متكاثرة. وما حُسب نفوذاً اتّضح لاحقاً أنه طريق متدرّج نحو العزلة.
اليوم لا تمتلك إيران حليفاً حقيقياً. لديها أذرع، لكنها تفتقر إلى أصدقاء. تنظر إليها روسيا كشريك مؤقت، وتراها الصين ورقة تفاوض، ويستعملها الغرب واجهة تهديد، بينما يجعلها الكيان الصهيوني ذريعة دائمة. وهذه العزلة لم تنشأ مصادفة، بل هي ثمرة مسار طويل من التوجيه المحسوب.
المعادلة التي تواجهها إيران واضحة: لا يُسمح لها بأن تقوى، ولا يُراد لها أن تنهار كلياً. فإيران القوية خطر، وإيران المنهارة فوضى. لذلك جرى الإبقاء عليها في حالة إنهاك دائم؛ دولة تُضغط وتُستنزف، لكنها لا تُسقط. وبهذا الوضع تُقدَّم بوصفها تهديداً دائماً، وتُستخدم مبرراً لفوضى الإقليم وتسليحه.
ومن هنا تكتسب التجربة الإيرانية أهمية خاصة بالنسبة لتركيا. فالعزلة التي وصلت إليها إيران لم تتكوّن دفعة واحدة، بل بُنيت عبر التشجيع والتوجيه والاستنزاف المتدرّج. والقضية ليست فيما فعلته إيران فحسب، بل في الطرق التي فُتحت أمامها، والمآل الذي كان ينتظرها في نهايتها.
واليوم تُطرح على تركيا أحياناً مسارات مشابهة: ضغوط للانخراط في صراعات الإقليم، محاولات جرّها إلى نزاعات هوية ومذهب، إغراءات نفوذ عبر وكلاء، وأعباء عسكرية تتخفّى خلف خطاب التمدد. غير أن التجربة الإيرانية تثبت أن هذه الطرق لا تصنع قوة، بل تُنتج إنهاكاً.
لقد قامت الدولة التركية، عبر تاريخها، على فهم يقدّم العدل على المذهب، والتوازن على الهيمنة، والنظام على التوسع. ومن ثمّ فإن حضورها في المنطقة لا ينبغي أن يكون بدافع ملء الفراغات، بل من منطلق إقامة الميزان.
ظنّت إيران أن المساحات المفتوحة أمامها مكاسب، فإذا بها تدخل في دائرة تضيق مع كل خطوة. وهذا هو الدرس الأهم لتركيا؛ فالإقليم لا يحفظ مكانة من يُرسم له الدور، بل من يرسم مساره بنفسه.
لا الانخراط في حروب الوكالة،
ولا الانجرار إلى صراعات المذاهب،
ولا التحوّل إلى قوة نافعة في معادلات الغير…
ليس شيء من ذلك طريق تركيا.
إن العزلة التي تعيشها إيران اليوم تمثّل إنذاراً واضحاً لتركيا الغد. فهي تذكّر بأن القوة لا تُبنى بالاتساع، بل بإقامة التوازن، وترسيخ السمعة، وتكثير الأصدقاء.
وما دامت تركيا تسير في طريق البصيرة والميزان والعدل — وهو الطريق الذي حفظ لها وجودها عبر القرون — فإنها ستظل سنداً للمنطقة وضمانةً لمستقبلها.
إعداد: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو
18 / 01 / 2026 — أوسكودار
الهوامش:
1. Ervand Abrahamian, A History of Modern Iran, Cambridge University Press.
2. Pierre Razoux, The Iran–Iraq War, Harvard University Press.
3. Patrick Cockburn, The Rise of Islamic State.
4. Vali Nasr, The Shia Revival.
Tarihî, dinî- mezhebi gerçekler başta olmak üzere ahlak, adalet, sosyolojik ve ekonomik tüm saikler… Ve dahi itidal ve ölçü, devletler ve milletlerin bekasının anahtarıdır.
Bu yazı bunu anlatıyor.
İşte doktrin bu, yol bu.
Gerisi hayal, macera ve hüsrandır.
Teşekkürler.