BİLMEDİĞİMİZ İSRAİL

ABD emperyalizmi; Ortadoğu’da enerji kaynaklarına sahip olmak, bölgesel çıkarlarını korumak ve İsrail’in de bölgedeki tahakkümünü güçlendirmek için İran’a saldırıyor. Türkiye yazılı ve sözlü basınında sürekli olarak İran’ın bu savaşa dayanma gücü tartışılıyor.

İsrail Gazze’de sürdürdüğü soykırımda artan kayıplarına, ekonomik durgunluğa ve uluslararası izolasyona rağmen savaş makinesini çalıştırmaya devam ediyor. Finansal manipülasyon, silah endüstrisi kârı ve derinleşen siyasi parçalanma ile bir arada tutulan bir toplum hakkında çok az bilgimiz var.

Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in eş zamanlı ekonomik şoklar ile karşı karşıya kaldı. Güney ve kuzey sınır bölgelerinden on binlerce kişi yerinden edildi, yüz binlerce yedek asker uzun süre iş gücünden çekildi ve bu İsrail ekonomisinin üretkenliğini ciddi biçimde düşürdü. Kamu kaynaklarının büyük ölçüde savaşa yönlendirilmesi ile eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlerhızla geriledi. Yaklaşık 50 bin işletme iflas etti, özellikile yüksek teknoloji sektöründe ciddi bir sermaye kaçışı yaşandı. İsrail ekonomisi giderek dış borçlara bağımlı hale geldi. Kamu borcunun 2025 yıl sonu itibarı ileGSYİH’nın % 70’ine ulaştığı tahmin ediliyor.

İsrail ekonomisi; hareket ediyor gibi görünen ancak geleceği olmayan bir yapı görünümü veriyor. Sürekli yatırım ve gelecek beklentisi üzerine kurulu kapitalist sistem; İsrail’de çökmek üzere. İsrail devlet bütçesinin gerçek harcamalardan koptuğu gerçeğinin yanı sıra, genç ve eğitimli nüfus ülkeyi terk ediyor. İsrail ekonomisi; askeri harcamalar ve dış krediler ile ayakta tutuluyor ancak bu sürdürülebilir değil.

İSRAİL ORDUSU VE YARATTIĞI EKONOMİK GÖRÜNÜM

Gazze’de sürdürülen savaş sırasında; binlerce İsrail askeri yaralandı, öldü ya da fiziksel ve zihinsel yorgunluk ve çöküş yaşadı. Ülkeyi terk edenler de dahil olmak üzere binlerce firar vakası kaydedildi ve kayıt altına alındı. İsrail Genelkurmay Başkanı; Gazze’deki mevcut operasyon için yeterli asker olmadığını açıkça söylemesine rağmen, yeterli asker var. Bu nasıl mümkün olabiliyor?

İsrail Gazze’de çok yoğun bir güç kullandı ve altı ülkeyi kapsayacak şekilde Ortadoğu’daki birçok ülkeye saldırdı. İsrail ordusunun çok sayıda askere ihtiyacı var. İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, hükümete karşı meydan okuyarak basına konuştu ve elinde yeterli asker olmadığını söyledi.

Ultra-Ortodoks Yahudilerin çoğu; hükümeti destekleseler bile, kendilerini Siyonizm karşıtı olarak görürler. Verdikleri bu destek; dua yolu ile olur, kesinlik ile askeri hizmet yolu ile değildir.

İsrail rejimi; demokratik bir hükümetin işlemesi gereken şekilde bir anayasaya ya da denetim ve denge mekanizmalarına dayanmıyor. Bunun yerine; yerleşimci toplumun geleneklerine dayanıyor. Bu gelenekler ise; demokratik bir hükümetin var olduğu yanılsamasını, görünümünü yaratıyor. Ancak gerçekte böyle bir sistem mevcut değil.

İsrail de; her zaman birbiri ile çekişme halinde olan bir savunma bakanlığı ve bir maliye bakanlığı bulunur. Savunma bakanlığı; geleneksel olarak savaşmak, toprak fethetmek ve benzeri amaçlar için mümkün olduğunca fazla kaynak elde etmeye çalışır. Maliye bakanlığı ise;bunun üzerinde bir tür denge ve denetim mekanizması kurma, frene basma görevine sahiptir; bunu karşılayamayız diyerek sınır koyar.

Şu anda İsrail’in Maliye Bakanı Bezalel Smotrich;mesiyanik, faşist ve aşırı uçta bir lider; Maliye Bakanlığı onu hiç ilgilendirmiyor. Gazze’de savaş yürütmek için Savunma Bakanlığı’na istediği her şeyi ve ihtiyaç duyduğu her şeyi vermeye hazır. Savunma Bakanlığı yeni bir tür para birimi çıkardı; yedek hizmet bedeli/fişi (reserve token). Netenyahu hükümeti;fiilen Savunma Bakanlığı aracılığı ile ikinci bir para birimi basılmasına izin vermiş durumda. Maliye Bakanlığı’nın üst düzey bir yöneticisi; durumu fark edip alarm verdi ve “Bu hemen durdurulmalı” dedi. Ancak uygulama halen devam ediyor.

Geleneksel olarak İsrail’de yedek askerler; artık sivil hayata dönmüş olup sadece çağrıldıklarında yedek görev yapan kişiler; orduda hizmet ettikleri süre boyunca; sivil yaşamlarında aldıkları maaş ile aynı miktarda ödeme alırlar.

➢ Asgari ücret alıyor ise; yedek hizmette iken de asgari ücret almaya devam eder.

➢ İşsizler ise; işsizlik maaşı alırlar ama bundan fazlasını değil.

➢ Yüksek gelirli teknoloji uzmanları, yedek hizmette oldukları süre boyunca da aynı maaşı almaları gerekir.

Ancak; Gazze’deki soykırım ile birlikte kurallar değiştirildi ve artık, yedek askerlerin ne iş yaptığına bakılmaksızın, hepsine ayda 29.000 şekel ödenmesine karar verildi. Bu miktar; kabaca aylık USD 9.000.- a denk geliyor; bu da İsrail’deki ortalama maaşın iki katından fazlaasgari ücretin ise beş katından daha yüksek bir rakam demek. Bu ödemeyi; ordu hizmeti karşılığında yedek hizmet bedeli şeklinde alıyorlar

Yedek asker olarak uzun süre görev yapan, işlerini, gelir kaynaklarını ve geçimlerini kaybeden on binlerce İsrailli için; İsrail ekonomisinin çökmekte olması nedeni ile bu yedek hizmet ve çok yüksek maaş; bir çıkış yolu olarak görülüyor.

Gazze operasyonu ile birlikte değişen; sadece ödenen miktar değil; aynı zamanda ödeme biçimi de artık farklı. Normalde Savunma Bakanlığı; bu parayı doğrudan yedek askerlere banka transferi ile gönderirdi. Fakat şimdi, bu bedeli subayların kendileri alıyor ve nasıl uygun görürler ise o şekilde dağıtıyorlar. Şu anda İsrail ordusundaki birliklerin büyük çoğunluğu, hatta ezici çoğunluğu, kilit personelden yoksun. Birçok birlik artık işlevini yerine getiremiyor. Eğer sürücünüz yoksa bir zırhlı birlik oluşturamazsınız; tanklar zırhlı personel taşıyıcıları hiçbir yere gidemez. Bu yüzden subaylar; artık WhatsApp üzerinden “sürücüye ihtiyacımız var” şeklinde ilanlar paylaşıyorlar. “Bizim birliğimizden olmasan bile, gel, birlikte yedek görev yap, tank sürücüsü olarak görev al, biz de sana bu yedek hizmet bedelini ödeyeceğiz” diyorlar. Bazı görevler ise; o kadar zor ve nadir ki, subaylar “biliyor musun, gel bizimle dört gün çalış, ama biz sana altı gün çalışmışsın gibi ödeme yapacağız” diyorlar. İsrail ordusunun; paralı asker ordusuna (mercenary army) dönüştüğünü açıkça görmek mümkün.

Bu yedek hizmet bedeli sadece yedek hizmet gibi askeri görevlerin karşılığı olarak değil, aynı zamanda mallar satın almak iaşe bedelleri için de kullanıldığını görülüyor. Bu konuda, yalnızca İsrail’deki İbranice medyada yayımlanmış, oldukça ünlü bir vaka var;subaylar askerler için bir kasaptan et satın aldıklarında;ödemeyi nakit yerine yedek hizmet fişleri ile yaptılar.

Bu durum; yeterli sayıda askeri göreve çekebilmek için devasa bir harcama yükü yaratıyor. Sonuçta ortaya çıkan şey; belirli bir birliğe bağlı olmayan, bir birlikten diğerine dolaşan yani, kısa süreli işlerde çalışan serbest askerlerden oluşan bir yapı.

Yedek askerler, eğer sivil sektörde işleri var ise, ya da vardı ise; onları tamamen bırakmış durumdalar.İsrail’de; restoran garsonluğu, kurye hizmetleri, yemek dağıtımı gibi işler; artık askerlik çağındaki kimse tarafından yapılmıyor. Yedek kuvvetlerde orduya hizmet etmek; bu işlere kıyas ile çok daha kazançlı hale gelmiş durumda. Ve İsrail asker kadrolarını böyle dolduruyor.

İsrail’de enflasyon artışa geçmiş durumda. Ancak, 1980’lerde yaşanan düzeyde bir enflasyon görülmüyorçünkü; insanlar bu parayı normal mal ve hizmet alımı için kullanmıyor, daha çok ekonomik kriz nedeni ile kaybettikleri gelirlerini telafi etmek için kullanıyorlar.Bugün birçok aile, tüm gelirini kaybetmiş durumda ve elde ettikleri tek gelir kaynağı; yedek hizmetten gelen para. Ve bu para; başka kaynaklardan kaybedilen gelirin yerine geçtiği için; toplumun gerçek satın alma gücünü çok fazla artırmıyor. Bu neden ile enflasyon; henüz tamamen kontrolden çıkmış durumda değil, ama yine de yüksek seviyede. Yaşam maliyeti çok yüksek; savaşın hanelere maliyetinin; aile başına ortalama 111 bin şekele ulaştığı (yaklaşık USD 33.000) tahmin ediliyor.İsrail’de her 10 haneden 4’ünün gelirinden fazla harcama yaptığı; kredi ile temel gıda ve kira ödeyen aile sayısının hızla arttığı, kamu hizmetlerinin ise ciddi biçimde çöktüğü; muhalif ekonomistlerce dile getirilmekte.

Gazze savaşı ile birlikte hane harcamaları sert biçimde arttı; ailelerin yaklaşık % 27’si, çocukların ise 1/3’ünden fazlası; “gıda güvencesizliği” yaşıyor. Yardım alanların yaklaşık % 25’inin son iki yılda yoksullaşan “yeni yoksullar” olduğu vurgulanmakta.

Yedek hizmet bedeli/fişi (reserve token); ekonomide herhangi bir üretken faaliyetten kaynaklanmıyor. Yedek askerler hiçbir şey üretmiyorlar; onların yaptığı yalnızca yıkmak ve öldürmek. Tarımda, sanayide, eğitimde ve sağlıkta gelir üreten tüm alanlar geriliyor. Bu neden ile bu harcamaların hiçbir ekonomik temeli yok. İsrail hükümetinin bunu finanse etmeye devam edebilmesinin tek yolu; giderek daha fazla borca batmak.

Vergi tabanı büyümez iken, ekonomik büyüme yok ikenüstelik, yatırımcılar paniğe kapılmıyor ve her şey “işler yolunda imiş” gibi ilerler iken; İsrail hükümeti busınırsız harcamaları Batı’nın suç ortaklığı sayesinde yapabiliyor.

İsrail 2010 yılından itibaren OECD üyesi; OECD’ye katılım sürecinde İsrail’in OECD’ye sunduğu raporların tamamen gerçeğe aykırı idi. İsrail, ekonomisi ile ilgili verileri sunar iken; tamamen İsrail kontrolü altındaki Filistin topraklarında yaşayanlar üzerinden raporlar hazırlıyor ve bu raporlarda yer alan nüfus; ekonominin bir parçası olarak gösterilen kişiler; büyük ölçüde İsrail vatandaşları, yani çoğunluğu Yahudiler ve buna Batı Şeria’daki yerleşimciler ile Suriye Golanı’ndakiler de dahil. Buna karşılık, Filistinliler tamamen görünmez kılınıyor. Onlar bu raporlarda yer almıyor, yani ekonomik verilerin hiçbir parçası değiller.

Eğer Filistin’in tamamını; yaklaşık 16 milyon kişilik tek bir nüfus birimi olarak ele alır isek; bu 16 milyon kişi ile birlikte oluşan yapı, OECD üyeliği kriterlerini karşılamıyor. Böyle bir “devlet”, çok yüksek işsizlik oranına, aşırı gelir eşitsizliğine ve düşük yaşam standartlarına sahiptir. Oysa OECD; ileri ve gelişmiş ekonomileri bir araya getiren bir örgüt olarak, bu durumda böyle bir devleti kabul etmemesi gerekirdi. Ancak İsrail; “Biz OECD’ye yalnızca İsrail vatandaşları adına başvuruyoruz” dedi; oysa, tüm topraklar kendi kontrolü altında ve Filistinlilerin doğal kaynaklarını ve emek gücünü sömürmeye devam ediyor. İşte suç ortaklığı tam da burada başlıyor.

Bu suç ortaklığı; yalnızca OECD gibi kurumlarla sınırlı değil; Financial Times ve Wall Street Journal gibi finansal gazeteleri de kapsıyor. Bu yayınlar; İsrail ekonomisinin ne kadar derin yapısal sorunlara sahip olduğunu yazmayı reddediyor. İsaril bütçesi, aslında hiçbir denetimi ya da düzenlemesi olmayan, sadece kâğıt üzerinde kalan boş sözlerden ibaret. Normalde bir devlet; ekonomisini bu şekilde yönetiyor ise; çok kısa sürede iflas eder. Ancak İsrail iflas etmiyor, çünkü finans gazeteleri kendi okuyucularına yalan söylüyor. Dünyanın dört bir yanındaki spekülatörler ve yatırımcılar; “Acaba İsrail tahvili mi alsak, yoksa bir İsrail şirketine mi yatırım yapsak?” diye düşünür iken;bu sahte anlatılar nedeni ile gerçeği göremiyorlar.

Bu, ahlaki açıdan tamamen yanlış; Hukuki açıdan da durum son derece riskli, çünkü bu İsrailli şirketler; ağır savaş suçlarına, insanlığa karşı suçlara, hatta soykırım suçuna kadar varan eylemlerde suç ortaklığı içindebulunuyorlar. Durumun ne kadar vahim olduğunu bilmeyen, İbranice bilmediği için gerçek haberlere erişemeyen yatırımcılar; yatırım yapmaya devam ediyor. İsrail ekonomisinin hâlâ bir şekilde ayakta kalabilmesinin tek nedeni ve henüz borcun tamamen kontrolden çıkmamış olmasının da açıklaması bu.

İsrail’in kişi başına düşen geliri düşük değil, toplum oldukça etkileşim halinde, internet erişimi yaygın, bilgiye ulaşmak kolay buna rağmen; bu bilgi eksikliği, bilinçsizlik düzeyi, gerçeklerin halkın genelinin farkında olmaması; sadece İsrail’e özgü bir durum değil. Avrupa ya da ABD’deki birçok vatandaş da ülkesinin vergi tabanının, bütçe açığının ya da nasıl finanse edildiğinin ayrıntılarını bilmez, hatta eğitimli insanlar bile. Bu tür detayları anlamak için ekonomist olmanız gerekiyor. Ama insanlar; hükümetlerine belli bir güven duyar,devletin bu işleri yönettiğini, bir denetim mekanizması, uluslararası gözetim, merkez bankası kontrolü olduğunu varsayarlar.

İsraillilerin çoğu, kendini “her şeyin yolunda” olduğuna ikna etmeye çalışıyor, ayrıntılara girmek istemiyorlar. Ama bazı İsrailliler; şunu fark ediyor: “Okullar düzgün çalışmıyor, üniversiteler yeni eğitim yılına başlayamıyor; çünkü öğrenci yok, çoğu yedek askerlikte. Profesörlerin bir kısmı da orduya çağrılmış. Hastaneler zor ayakta duruyor, bir doktordan randevu almak haftalar sürüyor.” Gerçek ile yüzleşmeye cesareti olan bazı İsrailliler; fırsat buldukça ülkeden ayrılıyor. Eğer gidebiliyorlar ise, gidiyorlar.

Muhalif ekonomistlerce; yüksek profilli teknoloji şirketi satışlarının ise yanıltıcı olduğuna, aslında bunun İsrail teknoloji sektörünün ülkeyi terk etmesi anlamına geldiğine dikkat çekilmekte, çalışanların paylarını satarak ülke dışına taşındığını, elde edilen gelirin ise; İsrail ekonomisine dönmediği belirtilmekte.

İsrail bankalarına göre; varlıklı İsrailliler; yani tasarrufları fonlarda, tahvillerde olan kesim;yatırımlarının % 50’sinden fazlasını yurtdışına kaydırmış durumda. Çünkü İsrail ekonomisinin geleceğine olan güvenlerini kaybettiler. Bu insanlar, çevrelerindeki gerçeğin farkında olan İsrailliler ve dünyadaki finans medyasının bile konuşmadığı gerçekleri görerek, gidişleri ile seçim yapıyorlar.

İsrail yönetiminin; savaşı bir ekonomik canlandırma aracı olarak görmesi bir nevi 21. Yüzyılda “Askeri Keynesçilik” yaklaşımına denk gelse de; artık bunungeçerliliğinin olmadığını görmesi gerekiyor. Silah üretimi; üretken değer yaratmadığı gibi uzun vadede çöküşü hızlandırmakta.

Savunma Bakanlığı; hali hazırda bütçede kendisine ayrılan miktardan çok daha fazlasını harcıyor. Bu fark tespit edilip açığa çıktığında, birçok şey yaşanabilir.İsrail’in; kredi derecelendirme kuruluşlarındaki notu daha da düşebilir ve bu da birçok yatırımcının paniğe kapılmasına yol açabilir.

İSRAİL ORDUSU VE ORDU İÇİ BÖLÜNME

İsrail ordusunda bugün görülen; Gazze’de bir hafta, bir ay ve yüzlerce gün boyunca yedek göreve çağrılan askerlerin olması, onlara çok fazla maaş ödeniyor. Ancak bazıları yedek asker değil, düzenli asker oldukları için fazla maaş almıyor. Bazıları ise çok fazla maaş alıyor, ancak artık bu para ile hiçbir ilgileri yok çünkü; sürekli askerdeler ve hayatlarından endişe ediyorlar. bu askerler arasında, “Ultra Ortodokslar askere alınmazsa reddederiz” () diyen giderek artan bir eğilim var. Bu, adaletsizlik duygusundan kaynaklanıyorve bu adaletsizlik hissi, askerin moralini zayıflatıyor.Ordu; ancak hükümet askerlere güçlü adaletsizlik hissini bir kenara bırakmaları için rüşvet verebildiği sürece varlığını sürdürebilecek. Ve artık askerlere rüşvet veremeyecek duruma geldiklerinde, ordu dağılacak.

İsrail ordusu ikiye bölünmüş durumda; 2016 yılında Eloha Zaghiya adlı bir çavuşun; istedikleri Filistinliyi öldürme hakkına sahip olduklarını düşünen birçok İsrail askeri gibi; B’Tselem’in kamerası önünde El Halil’de Abdülfettah el-Şerif’i öldürmesi ile çok net bir şekilde ortaya çıktı. Ama bu sefer kameranın önündeydi. Bu yüzden hakkında suçlamalar yöneltildi. Ve dedi ki;kendimi hayatımın tehdit altında olduğunu düşünerek savunmak istemiyorum. İstediği takdirde Filistinlileri öldürme hakkının olduğunu söyledi. Ben bir Yahudi askerim. Benim görevim Filistinlileri öldürmek ve eğer onları öldürmek istersem, öldürürüm.

Filistini işgal eden, yerleşimci sömürge sisteminin bir parçası olarak apartheid () uygulayan bir devletten bahsediyoruz. Elbette Filistinlilerin haklarına ve insan hayatına saygı yok Bu durum, orduda disiplinin bozulmaya başlaması ile bir kopuşa yol açtı. Bunun kabul edilemez olduğunu söyleyen savunma bakanı;askerlerin emirlere uyması gerektiğini söyledi.

Savunma Bakanı’nın tüm amacı; askerlerin emirlere itaat ettiği, sürdürülebilir bir tahakküm sistemine ihtiyacının olması idi. Askerler etrafta dolaşıp istedikleri herkesi öldürürler ise ki; bu soykırımın ön koşuludur; tahakküm sistemi çökecektir. Eski savunma bakanı Moshe Ya’alon, bunu söyledikten sonra görevden alındı.

Netanyahu; Eloha Zaghiya’nın anne ve babasını aradı, ondan tüm İsraillerin çocuğu olarak bahsetti. Bu tür bir dil; askerler ile hükümet arasında yeni bir tür anlaşma yarattı. Askerler millete hizmet etmek yerine, askerlik hizmetleri karşılığında ayrıcalık şeklinde ödeme alıyorlar.

Bir tarafta; sözde üstün ayrıcalıklı ordu, istihbarat görevlileri, hava kuvvetleri, insansız hava aracı operatörleri ve doktorlar var. Çoğunluğu Aşkenazi, kendilerini laik olarak görüyor, çoğunluk ile liberal Siyonist siyasi kanadın bir parçası ve çoğunlukla orta sınıf ve üstü bir yer işgal ediyorlar. İleri teknolojiye erişimi olanlar onlar; onlar olmadan İsrail ordusu öfkeli bir kalabalıktan ibaret.

Ordunun diğer kısmı ise piyade, topçu ve zırhlı tümenlerden oluşan öfkeli kalabalıktır. Bunlar çoğunlukile Mizrahi Yahudilerinden, düşük sosyo-ekonomik çevreden geliyorlar, eğitim seviyesi düşük insanlardan ve kendilerini daha dindar ve daha sağcı olarak tanımlayan kişilerden oluşan askerlerdir.

Ordunun bu kadar belirgin bir şekilde bölünmesi, 2023’teki Hawara katliamında açıkça görüldüğü gibi derin bir zayıflık yaratıyor.

Hawara katliamında; İsrailli yerleşimciler askerler ile dolu bir İsrail kontrol noktasına 500 metre mesafedeki Hawara kasabasına saldırdı. . Normalde, Hawara halkı;yerleşimciler tarafından saldırıya uğradıklarında, askerlerin arkalarından geleceklerini bilirler çünkü; yerleşimcilere karşı kendilerini savunmaya çalışırlar iseaskerler gelip onları öldürür. Bu kez yerleşimcilerin arkasında asker yoktu. Bu yüzden Filistinliler kendilerini savunmaya çalışmadılar. Hayatta kalmak istedikleri için kaçmaya çalıştılar. Ancak 500 metre uzaklıktaki kontrol noktasındaki askerler; bir katliam yaşandığından habersizdi.

Katliam yaşandığını bilen istihbarat ve İHA operatörlerinin görevi; askerleri bilgilendirmektir. Ancak bu askerler diğer ordudan; Aşkenazi. Kontrol noktasındaki askerler ise Mizrahi askerleri, yani daha az eğitimli askerler. Bu yüzden istihbarat görevlileri;“İşimi yapmayacağım. Yapmak istemiyorum” dediler. Ve bu, Hamas’a İsrail ordusunun ikiye bölündüğünün sinyalini veren bir işaretti. Artık birbirleri ile çalışmıyorlardı. 7 Ekim Hamas saldırısında İsrail’in hazırlıksız yakalanmasının ve karşı tarafta etkili bir savunma örgütleyememesinin sebeplerinden biri de buydu. Çünkü ordunun kendisi kabilelere bölünmeye başladı.

Sözde gelişmiş ordu; prensiplerini tamamen terk etti ve sadece “Evet, bu bir intikam anı. Bu bir ulusal birlik anı” dedi. “Ve hizmete geri döneceğiz.” Ama ordu, ordu olarak işlevini yerine getirmeye geri dönmedi. Şu anda bile kontrolden çıkmış, disiplinsiz, canının istediğini yapan askerler olarak işlev görüyor. Son iki yılda askerlerin emirlere uymak istemediği birçok vaka yaşanmış olsa da, cezalandırılmadılar. İsrail ordusunda, askerlerin Gazze’ye telefonlarını sokmalarına izin verilmediği bir gerçek. Sosyal medyaya bakarsanız, askerlerin Gazze’den telefonları ile açıkça çektikleri, yüzlerinin de görüldüğü yüz binlerce videoyu görebilirsiniz, subayları onları tanıyor ve hiçbiri cezalandırılmadı. Hiçbiri doğrudan bir emre itaatsizlikten dolayı cezalandırılmadı. Yani bu bir ordu değil. Bu bir yerleşimci milis gücü ve yerleşimci milis gücü aslında bir kabile gücüdür. Ulusal bir güç değildir.

Büyük İsrail ordusu; insanların favori deyimi ile Ortadoğu’nun en güçlü ordusu; Gazze’de iki yıldır hiçbir stratejik hedefe ulaşamadan savaşıyor; bu da, koordinasyon, askeri disiplin ve istihbarat sayesinde İsrail ordusunun altı gün içinde savaşıp ülke topraklarını % 40 oranında genişlettiği 1967 Savaşı’na benzemiyor.

İSRAİL SİLAH SANAYİ

Yukarıdaki bölümde; İsrail Savunma Bakanlığı’nın, yedek askerlerin bedelini ödemek ve onları Gazze’deki bu bitmek bilmeyen soykırımda savaşmaya devam etmeye motive etmek için ürettiği para biriminden; yedek hizmet bedeli/fişi (reserve token); ve bu paranın aslında yoktan türediğinden söz ettik. Netenyahu Hükümeti; kendi para birimine rakip, onun ile rekabet eden bir para basıyor; bu da gerçekleşmeyi bekleyen bir finansal felaket anlamına geliyor.

Bu bölümde; İsrail Silah Sanayini mercek altına almak istiyorum.

İsrail’in silah sanayisi başlangıçta devletin elinde ulusal bir proje olarak başladı ve zaman ile özelleştirildi. Dolayısı ile İsrail silah sanayi; giderek ulusal hedefleri ilerletmek için değil, kâr elde etmek için silah üreten ve satan oldukça neoliberal, kapitalist bir mantığı benimsedi. İsrail’in silah sanayisi soykırıma giriştiği andan itibaren tamamen yön değiştirdi. Şirketler gibi, mali çıkarlarına ve hissedarların çıkarlarına göre hareket etmek yerine; İsrail ordusu ile el ele, uyum içinde Netenyahu hükümetinin birer uzantısı, İsrail devletinin kolları gibi davranmaya başladı. 1930’lardaki gibi; Siyonist milisleri silahlandırmak için kurulmuş bir tür silah fabrikası ya da silah deposu haline geldi. Bu milisler; 1948’den itibaren başlayan Nakba’yı ()gerçekleştiren güçlerdi ve şimdi de İsrail ordusu soykırım işler iken aynı rolü üstleniyor.

Gazze savaşı özellik ile de soykırım başladıktan sonra;Filistin sivil toplumunca İsrail’e yönelik bir askerî ambargo çağrısı yapıldı. Uluslararası Af Örgütü de bu askerî ambargo çağrısını resmen destekledi. Fakat dünyadaki çoğu hükümet; bu çağrıyı görmezden geldi ve birçok nedenle İsrail ile silah ticaretini sürdürdü.Ancak; Ekim 2023’ten sonra bu durum değişti ve giderek daha fazla ülke İsrail ile yaptığı silah anlaşmalarını iptal etmeye başladı. Askerî ambargo üç boyutlu bir yapıya sahip;

i. İsrail’e silah satmak yasadışıdır; çünkü İsrail bu silahları savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlemek için kullanıyor.

ii. İsrail’den silah satın almak da yasadışıdır; çünkü bu, İsrail’in savaş makinesini finanse ediyor.

iii. Ayrıca silahların üçüncü bir devletin toprakları, limanları veya hava sahası üzerinden İsrail’e aktarılması da yasadışıdır. 

dünyada çok az ülke gerçekten tam bir kesinti yapmış ve askerî ambargonun bu üç biçiminin tamamına uyacağını ilan etmiştir. ABD bile İsrail’in sahip olmasına izin veremeyeceği bazı silahların olduğunu ve bazı anlaşmaların yalnızca ahlaki ya da hukuki gerekçeler ile değil; ABD’nin çıkarları açısından da kötü sonuçlar doğuracağını anlamış durumda.

Büyüyen bu askerî ambargo nedeni ile İsrail’in silah edinmesi giderek zorlaştı. İsrail’in ihtiyaç duyduğu her şeyi ya kendisinin üretebileceği ya da ABD’den alabileceği yönünde genel kabul görmüş bir mit var. İsrail’e silah sağlayan ikinci büyük ülke olan Almanya bile İsrail’in ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlayamaz. Modern silahlar son derece gelişmiş ve son derece karmaşıktır. Patlayıcı kapsüllere, itici maddelere, navigasyon ve hedefleme sistemlerine ihtiyaç duyarsınız. İsrail’in intihar dronlarına dönüştürdüğü dört pervaneli insansız hava araçlarında kullandığı motorları üreten dünyadaki tek ülke Çin’dir.

i. İsrail bu silah ambargosuna; dünyanın dört bir yanına dağılmış, emekli İsrailli subaylardan oluşan silah tacirleri ağını değiştirerek cevap verdi. Bu kişiler yıllardır çeşitli başkanlık muhafızlarına, ülkelere ve otoriter rejimlere İsrail silahlarını, güvenlik tekniklerini ve paralı askerleri pazarlayan bir ağ oluşturuyordu.

Bu ağı; normal kanallardan temin edemedikleri malzemeleri kara borsadan, yan kanallardan elde etmek için harekete geçirdiler ve bunu yapmak için çok daha fazla para ödemeye hazırlar. Böylece ağlarını çok geniş bir şekilde yaydılar ve normalde İsrailliler ile asla konuşmayacak, İsrail’e satış yapmayı asla düşünmeyecek müşteriler buldular. Ama yeterince para verirseniz, ne yazık ki pek çok insan pek çok şeye razı olur. Bu yaptıkları şeylerden biri idi.

ii. ikinci olarak; askerî ambargodaki açıkları bulma ve soykırımı sürdürmek için ihtiyaç duydukları silahları elde etmenin yollarını keşfetme operasyonunu yönetmek üzere İsrail içinden doğru kişileri seçtiler. Eski İsrail Genelkurmay Başkanı Herzli Halevi; 7 Ekim’deki saldırıya karşı İsrail güçlerinin savunma yapamaması gerekçesi ile istifaya zorlandı, Netenyahu hükümeti onun yerine yeni bir genelkurmay başkanı seçti.

Üç aday vardı; bu üç aday da Netanyahu’ya kişisel olarak tartışmasız bir sadakat gösteriyordu; fakat nitelikleri farklıydı.

➢ Adaylardan biri kara savaşı konusundaki tecrübesi ile tank tugaylarına komuta etmesi ile tanınıyordu.

➢ Diğeri, bölge uzmanı idi; Filistin’in güneyi ve Gazze konusunda uzmandı.

➢ Üçüncüsü ise, seçilen kişi, Eyal Zamir’di. Seçildiği sırada general bile değildi. Savunma Bakanlığı’nın icra subayı idi. Onun görevi askerî ambargodaki delikleri bulmak, İsrail’in ihtiyaç duyduğu silah ve malzemeleri, örneğin alüminyum tozu ya da patlayıcı kapsüller için hızlı yanan patlayıcılar gibi, temin etmekti. Bu nedenle bu rol için seçildi; yani nitelikleri özellikile bu iş içindi.

iii. Netenyahu hükümetinin kullandığı üçüncü politika ise finansal politikaydı; ihtiyaç duydukları silahları elde etmek için para harcamaya çalıştılar. Bunu da İsrail bütçesini uyarlayarak yaptılar. Bütçe, İsrail hükümeti tarafından ertelendi de ertelendi; önce hükümetin kabul etmesi, sonra parlamentoya; Knesset’e; sunulup oylanması gerekiyordu. Knesset’in onaylayacağı bir bütçe önerisini, Gazze’de bir ateşkes sağlanana kadar sunamadılar.2024 sonunda, hatta 2025’in ilerleyen dönemlerinde geçmesi gereken bütçe hâlâ yoktu.Bütçe ancak Mart 2025’te, ateşkes sırasında, İsrail ateşkesi bozar iken ortaya çıkarıldı; hükümet yalnızca bir “ateşkes bütçesi” önerisi sundu. Bütçeyi çıkardılar ve hemen ardından ateşkesi bozdular. Askerî harcamalara para bulmak için;eğitimden, sağlıktan, ulaşımdan, her şeyden kesinti yapmak zorunda kaldılar. Elde ettikleri para bile oldukça yetersizdi; ama “Ateşkes var, o kadar çok para gerekmiyor” dediler.

Bu bütçede kabul ettikleri şeylerden biri; yurt dışından ithal edemedikleri silahları yerli olarak üretebilmek için İsrail’de tedarik zincirleri kurmak üzere on milyarlarca dolar harcamaktı. Bu İsrail silah sanayisi için büyük bir talan fırsatıydı; istedikleri her şeyi, istedikleri miktarda ve istedikleri fiyattan İsrail hükümetine satabilme imkânına kavuştular. Bütçede, mermiden füzeye, tanktan uçağa kadar her şey için yeni fabrikalar kurulacağı yazılı. Ayrıca “malzemeler” için de fabrikalar kurulacağı belirtiliyor ki; işte burada tereddütler doğuyor. Çünkü bir malzemeyi üretmek için önce o malzemenin hammaddesini çıkarmanız gerekir; bu da ancak madencilik ile olur. Filistin topraklarında bu gelişmiş silahları üretmek için gerekli tüm mineraller mevcut değil. Dolayısı ileyine bir şekilde bunları ithal etmek zorunda kalacaklar. Üstelik bu tür hammaddeleri “üretebilecek” bir fabrika kurmak da mümkün değil.

İsrail bunu 1967 savaşı ve 1967 işgalinden sonra denedi; o dönemde İsrail’e en çok silah sağlayan ülke Fransa’ydı ve Fransa İsrail’e askerî ambargo uyguladı. İsrail buna “Her şeyi biz yerli olarak üretiriz, umurumuzda değil” diyerek yanıt verdi. Fakat 1967 ile 1973 arasında ürettikleri silahlar; 1973 savaşında tamamen başarısız oldu. Bu silahlar, Suriye ve Mısır’ın kullandığı Sovyet silahları karşısında işe yaramadı. Ve İsrail, tabir yerindeise; ABD tarafından kurtarıldı; ABD gerekli silahları sağladı. O noktadan itibaren, birkaç kuşak İsrailli kendi silahlarını üretemeyeceklerinin, tamamen ithalata bağımlı olduklarının farkına vardı. Şimdi bu ders unutulmuş gibi görünüyor.

Elbit Systems; İsrail’in en büyük silah şirketi ve özel bir şirkettir; bu neden ile finansal raporlarını yayımlamak zorundadır ve hissedarlarına karşı sorumludur. Uzun süredir pek özel bir şirket gibi davranmıyor. Ayrıca İsrail’in ikinci büyük silah şirketi olan IAI (Israel Aerospace Industries) de ki; bu devlet mülkiyetindeki bir şirkettir; İsrail ordusu için çok sayıda silah üretiyor. Özel bir şirket olmadığı için her yıl finansal raporlarını yayımlamak zorunda değiller.

Elbit Systems; hissedar toplantısını 18 Mart 2025 de, yani İsrail’in ateşkesi ihlal ettiği gün gerçekleştirdi.Elbit Systems büyük ihtimal ile İsrail’in ateşkesi ne zaman bozacağını tam olarak biliyordu ve hissedar toplantısını özellik ile o güne koydu. Böylece; İsrail’in uluslararası anlaşmaları ihlal eden, sivilleri öldüren ve giderek uluslararası alanda dışlanan bir devlete dönüşmesinin şirket için ne anlama geldiği konusunda gelebilecek eleştirilerden kaçınmış oldular.

Elbit Systems; kârlarının arttığını söylüyor, () ama aslında gerçek bu değil. Kârları artıyor gibi görünüyor çünkü yerine getiremedikleri siparişlerden oluşan devasa sipariş birikimi var. Bu bekleyen siparişler;milyarlarca dolar seviyesinde, yurt dışındaki müşteriler ürünlerini bekliyor, çünkü şirket her şeyi önce İsrail ordusuna göndermeyi öncelik hâline getirmiş durumda.() Bu neden ile, yurt dışındaki müşteriler ürünlerini zamanında alamadıklarında bu sözleşmeleri sürdürüp sürdürmemeyi, yenileyip yenilememeyi düşünmeye başlıyorlar.

Elbit Systems; protestolar, kampanyalardan değil, hukuki baskılardan da etkileniyor. Ayrıca çok ciddi üretim sorunları yaşıyorlar; çünkü soykırım için gereken silahları yeterli miktarda üretemiyorlar. ()

Silah ambargosu (arms embargo) ve askerî ambargo (military embargo); iki terim arasındaki farkı vurgulamak önemli. Çünkü silah ambargosu yalnızca silahların kendisi ile ilgilidir. Ama askerî ambargo çok daha geniştir ve askerî işbirliğini de kapsar. Dünyanın çeşitli yerlerinde, özellik ile ABD ve Avrupa’da, İsrail üniversiteleri ile silah ve askerî teknoloji geliştirmek üzerine ortak araştırma projeleri yürüten üniversiteler var. Bu bir silah alışverişi değildir, ancak askerî ambargonun mutlaka kapsaması gereken alanlardan biridir.

İsrail’in askerî ambargo ile başa çıkma konusunda iki farklı yaklaşımı var.

i. Birinci yaklaşım, İsrail muhalefetinin yaklaşımıdır. Onlara göre İsrail; müttefikler ile çalışmalı, Avrupa Birliği ile ilişkileri geliştirmeli; böylece askerî ambargo gevşetilecek ve ihtiyaç duydukları silahları yeniden temin edebilecekler.Eğer yeterince “kibar davranırlar ise” ya da yeterince liberal bir dil kullanırlar ise; askerî ambargo bir anda kalkacağını düşünüyorlar. Ambargonun hukuki temellere dayandığını ve bir gülümseme ile ortadan kaldırılamayacağını unutuyorlar.

ii. Netenyahu hükümeti ise ; Üslubumuzdan ya da tutumumuzdan en küçük bir taviz vermeyeceğiz. Avrupalıları antisemitik olmak ile suçlamaya devam edeceğiz. Birleşmiş Milletler’i alaya almaya ve BM Şartı’nı BM kürsüsünde yırtmaya devam edeceğiz. Ceza almadan hareket etmeyi sürdüreceğiz. Silahlarımızı kendimiz yaparız.

Netenyahu hükümetinin bu yaklaşımı gerçeklikten kopuktur çünkü; İsrail kendi kendini sürdürebilecek bir ülke değildir. Ortadoğu’da Avrupa sömürgeciliğinin bir ileri karakoludur ve her zaman öyle olmuştur. Şimdi, soykırım politikaları ile ve altı farklı bağımsız ülkeye sebepsiz yere saldırarak Ortadoğu’da her zamankinden daha fazla istenmeyen bir konuma gelmiştir. Bunun elbette ve her zaman sonuçları olacaktır. Suç ortağı olan Batı’nın desteği olmadan, İsrail askerî ambargodan çıkmanın bir yolunu bulamayacaktır. ()

ABD her seferinde; İsrail ile askerî finansman anlaşmasının devamı için müzakere etmemiz gerekiyor dediğinde, İsrailliler paniğe kapılıyor. ABD şöyle der ise; “Ne istiyorsan, hangi silahı istiyorsan alabilirsin ama artık parasını ödeyeceksin”? Bu, Kongre’nin, Senato’nun ve hatta yönetimin birçok üyesinin zaten benimsediği bir pozisyondur.Obama tarafından 2016’da imzalanan mevcut mutabakat zaptı da 2026’da sona erecek.

İSRAİL EKONOMİSİ ÇÖKÜŞÜN EŞİĞİNDE

İsrail medya kanallarından gelen yayınlar farklı bir tablo çizmeye çalışıyor ve İsrail ekonomisinin toparlanmanın eşiğinde olduğunu, her şeyin İsrail için yoluna gireceğini söylüyor. “Dayanıklılık” (resilience)terimini çok sık kullanmayı seviyorlar; sanki dayanıklılık yalnızca İsraillilere özgü, özel bir kaynakmış gibi.Yahudi İsraillilerin bir tür üstün ırk olduğu ve ekonomik zorluklara herkesten daha iyi dayanabildikleri varsayımına dayanıyor. Sonrasında da bu sözde “dayanıklılığı” dünyaya pazarlayarak ekonomiyi toparlamanın bir yolu gibi sunmak istiyorlar. Oysagerçekte bambaşka bir tablo ile karşı karşıyayız.

Bütçenin işleyişi; dünyadaki her liberal demokraside bulunan bir sisteme dayanır. Bütçeyi parlamentonun onaylama yetkisi vardır. Bu yetki, parlamentoya hükümetin ne yaptığını denetleme imkânı sağlar. Ama İsrail bir liberal demokrasi değildir. İsrail’in kuralları çiğnemesinin ve bütçeyi düzenli ve hukuki bir şekilde kabul etmemesinin belki de önemli olmadığı düşünülebilir. İsrail hükümeti, bütçeyi parlamentodan, yani İsrail Knesset’inden geçiremez ise; dünyanın geri kalanı için İsrail ekonomisinin işlemediğine dair çok güçlü bir sinyal olur. Normal koşullarda, İsrail yasalarına göre hükümet bütçeyi geçiremediğinde hükümet düşer ve seçim yapılır. Bu durum dünyanın çoğu ülkesinde de böyledir.

İsrail’in, bir sonraki yılın bütçesini en geç ekim ayında kabul etmesi gerekirdi. Ancak; 2025 yılının bütçesi, ancak Mart 2025’te kabul edilebildi. Bu da aslında İsrail hükümetinin ekim ayında düşmüş olması gerektiği, Ekim 2024’te seçimlerin yapılması gerektiği anlamına geliyor. Ancak hükümet kuralları basitçe ihlal ediyor. Hükümetin kuralları çiğnemesinin nedeni;parlamentoda çoğunluğu sağlayamaması değil. Çünkü Knesset; soykırımı güçlü biçimde destekliyor. Knesset’te hükümet politikaları için çok büyük bir çoğunluk var. Ancak bütçeden söz ettiğinizde, aynı zamanda uzlaşmadan da söz edersiniz. Savaşı finanse edebilmek için nelerin kesileceğini, hangi harcamalardan vazgeçileceğini de konuşmak zorunda kalırsınız.

İsrail Knesset’indeki üyelerin, hepsi olmasa da ezici çoğunluğunun, İsrail ordusunun Gazze’yi vurmaya, Gazze’de daha fazla sivili öldürmeye devam etmesini ve Batı Şeria’da daha fazla toprağın ilhak edilmesini istemesi söz konusu; bunu destekliyorlar. Ama aynı zamanda; sağlık, eğitim ve ulaşım gibi alanlarda kesintiler yapılmasına razı değiller. Knesset’teki her üye şu ya da bu çıkar grubunu temsil ediyor ve bu tür kesintiler söz konusu olduğunda buna karşı oy kullanıyorlar.

İsrail’in 2025 yılı için sahip olduğu bütçe; aslında 2025’in başındaki üç aylık ateşkesten hemen sonra, Mart ayında acele ile ve parçalı biçimde oluşturuldu.Bütçe; ateşkesin süreceği varsayımına dayanıyordu; buna göre ekonominin toparlanması bekleniyor ve 2025 yılı boyunca askeri harcamaların ciddi biçimde azaltılacağı öngörülüyordu.

Hükümet, bu şekilde Knesset’i bütçeyi onaylamaya ikna etmeyi başardı. Knesset de gerçekten bütçeyi onayladı; ancak 2026 yılı için çok geniş çaplı kesintiler öngörüldü. Yani krizi ertelediler. Netenyahu hükümeti, bütçe taslağını Knesset’e tartışılması için gönderir göndermez ateşkesi derhal bozdu. Böylece Knesset, gerçeklikle tamamen bağı kopmuş bir bütçeyi tartışıyor hâle geldi.Ateşkes; 18 Mart 2025’te İsrail tarafından bozuldu. Bunun hemen ardından Savunma Bakanlığı, herhangi bir denetim ya da kısıtlama olmaksızın harcama yapmaya başladı. Dolayısı ile bütçe, fiilen gerçeklikten tamamen kopmuş durumda.

2026 başında, Maliye Bakanlığı, onaylanmış bütçe ile fiilen yapılan harcamaları karşılaştıran bir rapor yayımlamak zorunda. Eğer aradaki fark çok büyük olurise; bunun İsrail’in kredi notu, borçlanma tahvillerinin faizleri ve uluslararası şirketlerin İsrail ile iş yapma isteği üzerinde son derece ciddi sonuçları olur. Ve ayrıca İsrail para biriminin, diğer para birimleri karşısındaki değeri üzerinde de etkileri olur. Yani tüm bu unsurlar son derece kırılgan bir tablo ortaya koyuyor.

Ekim’2025 ayında, bir kez daha, İsrail’in hâlâ 2026 yılı için bir bütçesi bulunmuyordu. Bu kez Netenyahu hükümeti; Trump’ın dayattığı 20 maddelik planı gerekçe olarak kullandı. İsraillilerin, bir kez daha, askeri harcamaların azaltılabileceğine inanmak için gerekçe olarak gördükleri bir şey bu. Oysa askeri harcamaların kesilmesi, anlamlı bir bütçeye ve işleyen bir ekonomik sisteme sahip olmanın temel koşuludur. Bu da ancak yedek askerlerin hizmeti bırakması ve İsrail’in en büyük ithalat kaleminin Gazze’ye atılan mühimmat olmaktan çıkması durumunda mümkün olabilir.

İsrail hükümetinin kontrolden çıkmış harcamalarını karşılamak için kullandığı birkaç yöntem var. Kısmen vergileri artırarak; nitekim daha fazla gelir elde etmek için KDV’yi artırdılar. Ancak bu, sorunun yalnızca yüzeyini biraz olsun kazıyor. Asıl olarak kendilerini finanse etmenin en büyük yolu borçlanma. Yani İsrail Merkez Bankası’nda duran döviz rezervlerini satarak, kontrolsüz biçimde harcama yaparak ve devlet tahvilleri satarak. Üstelik bu devlet tahvillerinin notları giderek düşüyor ve nerede ise “çöp tahvil” olma sınırına gelmiş durumdalar.

İsrail tahvillerinin satın alınmasının nedeni;muhtemelen ideolojik. ABD’deki birçok belediye de İsrail tahvilleri satın alıyor. borç en büyük sorun; ancak bu borç aynı zamanda birçok gizli biçim de alıyor. İsrail’in 2024 yılında ABD’den aldığı silahların büyük bir kısmı bedava idi; Biden İsrail’e bunları ücretsiz verdi. Ancak Trump bunu durdurdu ve İsrail’e yalnızca yılda USD 3,8 milyar tutarında ücretsiz silah veriyor. Bu miktar hâlâ dünyadaki herhangi bir ülkeye verilenin üzerinde, fakat İsrail’in ABD’den fiilen ithal ettiği silahların yanında çok küçük kalıyor. İsrail; silahların geri kalanını kendi parası ile kendi bütçesinden satın almak zorunda. Avrupa’dan, Afrika’dan ve Asya’dan ithal edilen silahların tamamı İsrail hükümeti tarafından finanse ediliyor; ancak bunların hepsi kredi ile satın alınıyor. Tahviller yolu ile borç alıp bu para ile silah satın almıyorlar; bunun yerine silah şirketlerine ödemeyi bir sonraki yıl yapacaklarını söylüyorlar. Bu da gizli bir borç yaratıyor ve bu gizli borç; gerçekleşmeyi bekleyen bir başka çöküş anlamına geliyor.

İsrail; Yedek görev günleri düzenleniyor ve bu şekilde yedek askerlere çok yüksek ödemeler yapılıyor. Teoride bu ödemeler Savunma Bakanlığı bütçesinden karşılanıyor, ancak Savunma Bakanlığı’nın bu bütçe için aslında herhangi bir yetkisi yok; bu, adeta para basmak gibi bir şey. Dolayısı ile para basmak da hükümetlerin bir tür borç yaratmasının başka bir yolu; bu borç gizlidir. İsrail, kaç yedek askeri göreve çağırdığını ve bu askerlerin kaç gün hizmet verdiğini; bunlar askeri sır sayılıyor; açıklamıyordığı için, çünkü bunlar askeri sır sayılıyor. Onlara ne kadar para harcandığını da açıklamıyor. Bu da kredi derecelendirme kuruluşlarını, bankaları ve uluslararası piyasaları aldatmanın; savaşı ve soykırımı bir hafta daha, bir ay daha finanse etmenin başka bir yolu. Ama er ya da geç bunun sona ermesi gerekiyor.

İSRAİL’DEN GÖÇ SORUNU

İsrail, kaç Yahudi ve kaç Yahudi olmayanın, kontrolü altındaki bölgelerde kaç Filistinlinin yaşadığı ile, kaç kişinin ayrıldığı, kaç kişinin geri döndüğü ile, insanların yurt dışında iken hâlâ İsrail vatandaşı sayılıp sayılmadığıile, ikamet statülerini koruyup korumadıkları ile son derece takıntılı bir şekilde ilgilenir. Bu da çok karmaşık bir veri seti ortaya çıkarır. Ancak İsrail Merkez İstatistik Bürosu; bu verileri basitçe toplama konusunda tamamen başarısız oluyor. Bunu yapabilecek kapasiteye sahip değiller; bence bu da İsrail’de gerçekte neler yaşandığının güçlü bir göstergesi.

Çok sayıda tahmin ve pek çok kısmi rapor var. Bu raporlar; ülkeden ayrılan İsraillilerin sayısının yüz binlerile ifade edildiğini söylüyor. Elbette ülkeye gelenler de var, ancak genel denge negatif. Bu negatiflik İsrail nüfusunu azaltacak düzeyde değil. İsrail nüfusunun yıllık büyüme oranı % 1,8; İsrail’den göç bu büyüme oranını negatife çevirecek kadar yüksek değil. Ancak asıl sorun; ülkeden ayrılanlar çoğunlukla eğitimli orta sınıf; genellik ile genç ve çocuklu aileler. Çocuklarını, çocukların güvende olacağı, aklıselim bir yerde yetiştirmek istiyorlar. Ve ayrıca bunlar, ayrılma imkânına sahip olan insanlar bazılarının ikinci bir pasaportu var. Bazıları yurt dışında eğitim yolu ile kayıt yaptırma imkânına sahip. Bazılarına ise yurt dışından iş teklifleri var. Genellik ile daha fazla dil biliyorlar. Yani eğitimli orta sınıf; başka ülkelerde talep gören mesleklere sahip profesyoneller, ülkeyi terk edenler esasen bunlar. Bu durum İsrail içindeki krizi daha da derinleştiriyor; çünkü doktor sıkıntısı var, mühendis sıkıntısı var, yazılımcı sıkıntısı var. Gerçekten de gidenler bunlar.

bahsettiğim Knesset’in, yani İsrail parlamentosunun, bilimsel araştırmalar için özel bir birimi var. Knesset üyelerinin sorular sorabildiği ve onlar adına özel araştırmalar yürüten, her an ulaşılabilir araştırmacıları bulunuyor. Ve bu araştırma merkezi tarafından çok yakın zamanda yayımlanan, “Kaç İsrailli ülkeyi terk ediyor ve bunlar kimler?” sorusuna yanıt vermeye çalışan yeni bir rapor var. Raporda, göç dalgasının aslında 2020 yılında başladığı ve 2022’de giderek daha da hızlandığı söyleniyor. 2022’den bugüne kadar ise her yıl ülkeden ayrılanların sayısı % 50 artıyor. Bu, ülkeden ayrılan insanların sayısının geometrik olarak patladığı bir tabloya işaret ediyor. Bunlar yalnızca tatile gidenler değil; uzun vadeli olarak ayrıldığı kayda geçen, hayatını gerçekten başka bir ülkeye taşıyan insanlar. Aynı zamanda, her yıl İsrail’e gelen insanların sayısı da mutlak rakamlar açısından sürekli olarak düşüyor.

Ayrıca; bu insanların kimler olduğuna dair bir anket de yaptılar; bu kez anketi etnik ve dinî kimlik temelinde gerçekleştirdiler. İsrail’e yeni gelen, İsrail’de ya da Filistin’de doğmamış olan, son birkaç yıl içinde gelmiş kişiler ülkeden ayrılma ihtimali en yüksek olanlar. Başka bir ülkede hâlâ bir hayatları, bağlantıları, belki işleri ve mülkleri olduğu için ilk ayrılanlar onlar oluyor. Ama gerçekten Filistin’de doğmuş olup sonradan ayrılanlara baktığınızda, bunların nerede ise tamamının Yahudi olduğu görülüyor. İsrail vatandaşlığına sahip Filistinlilerden ise çok ama çok azı ülkeyi terk ediyor.Siyonist bir devletin geleceğine dair umudunu yitirmiş, bu projeden hayal kırıklığına uğramış çok sayıda Yahudi var ve onlar bu neden  ile ülkeyi terk ediyor.

Netenyahu hükümeti; 7 Ekim’den sonra dünyanın dört bir yanından Yahudilerin İsrail’e gelerek askerlik hizmeti için gönüllü olmak ve Yahudi devletini korumak için savaşmak istediklerine dair çok sayıda açıklama yayımladı. Ancak veriler böyle bir durumun yaşanmadığını gösteriyor İsrail’in Geri Dönüş Yasasından yararlanarak ülkeye girenlerin sayısı yıldan yıla ciddi biçimde azalıyor.

Sayılarda küçük bir artışın yaşandığı tek dönem 2015 yılı idi. Bu, Fransa’daki saldırıların ardından olmuştu. O dönemde Netanyahu Fransa’ya gitmiş ve Fransa’daki Yahudilere evlerini terk edip İsrail’e gelmeleri yönünde çağrıda bulunmuştu. Birkaç bin Fransız Yahudisi İsrail’e geldi ve Geri Dönüş Yasası kapsamında sahip oldukları hakları kullandı. Bu yasa onlara; ücretsiz İbranice dersleri, birkaç ay boyunca ücretsiz kira desteği, bazı vergi avantajları gibi çeşitli imkânlar sağlıyor. Bu insanlar İsrail pasaportunu aldıktan sonra Fransa’ya geri döndüler şu anda onlar aynı zamanda İsrail vatandaşı, fakat Fransa’da yaşıyorlar. Bu insanlar 7 Ekim 2023’ten sonra İsrail’e kayda değer sayılarda gelmiyorlar.

“İsrail’in Yahudiler için bir güvenli sığınak olduğunu düşünüyorduk” diyen İsrailliler; 7 Ekim’den sonra, hükümetin vatandaşlarını koruyamaması ve ateşkesi sağlamada, rehinelerin değişimini gerçekleştirmede ve benzeri konularda süre giden başarısızlıklar nedeni ile, “Bu bizi Siyonist projenin sona erdiğine, İsrail devletinin bir geleceği olmadığına ikna etti” diyorlar.

Yerleşimci sömürgeci bir toplum olarak İsrail tamamen bir kapitalist pazar olma özelliğini karşılayamaz. Aslında tüm yerleşimci koloniler için bu geçerlidir. Bugün ABD ve Avustralya gibi istikrara kavuşmuş yerleşimci koloniler kapitalist, neoliberal ekonomilere sahip olsalar da, başlangıçta böyle değillerdi. Başlangıçta, beyaz yerleşimcilere yerli nüfusa karşı avantaj sağlamak amacı ile yoğun devlet kontrolü ve mülkiyeti ile toprağın kolektif mülkiyeti söz konusuydu. Aynı şey İsrail’de de yaşandı.

İsrail; Yahudi nüfusu için çok güçlü bir sosyal demokrasi olarak başladı; çok güçlü bir refah devleti, destek mekanizmaları vb. vardı. Bu, devlet ile halk arasında bir tür toplumsal sözleşme idi. Devletten destek alacaksınız; kriz zamanlarında sizin ile ilgilenilecek; ama devletin size ihtiyacı olduğunda, üniformayı giyecek, silahı alacak, savaşa gidecek ve hayatınızı riske atacaksınız. Yerleşimci ekonominin bu kadar başarılı olmasını mümkün kılan; toplumsal sözleşme idi. Barış zamanlarında devlet tarafından desteklenen yerleşimci yurttaşlar, kriz zamanlarında ise askere dönüşüyorlardı. Ancak İsrail bu şekilde devam edemezdi.

1980’lerin başındaki krizden sonra, ekonomi üzerinde ciddi bir baskı oluştu. Ekonominin liberalleştirilmesi, refah devletinin tasfiye edilmesi ve pek çok alanda devlet mülkiyetinin özelleştirilmesi yönünde adımlar atıldı. 40 yıldır süren neoliberalizasyon süreci; nüfusun geniş kesimlerinin yoksullaşmasına, toplumsal destek ağlarının yalnızca Filistinliler için değil, Yahudiler için de çözülmesine yol açtı. Ve bu süreç aynı zamanda toplumsal sözleşmeyi de aşındırdı.

Önceki kriz yıllarında, ekonomik sıkıntılar yaşanır iken ve İkinci İntifada, savaşlar, Lübnan’ın işgali gibi askerî krizler var iken; insanlar yine de askerlik hizmetine gitmiş ve fedakârlık yapmaya istekli olmuşlardı. Ama toplumsal sözleşme bozulduğunda ve birçok İsrailli “Benim için hiçbir şey yapmamış bir devlet için neden fedakârlık yapayım?” demeye başladığında, kriz çok daha ağır bir hal alıyor; 

7 Ekim’de en ağır darbeyi alan şehir Sderot’tu. Gazze’ye sadece dört kilometre uzaklıkta olan bu şehirde nüfusun büyük çoğunluğu yoksulluk sınırının altında yaşıyordu.

Kapitalist anlamda bir ekonomik çöküşten söz ediyoruz. Kapitalist ekonomik sistem; sürekli büyüme fikri üzerine kuruludur. Eğer bir durgunluğun bir yıl ya da biraz daha uzun süreceğini ama sonrasında işlerin tekrar yoluna gireceğini düşünüyorsanız, şu anda büyüme olmasa bile kurumları ayakta tutmaya razı olursunuz; çünkü büyümenin ileride geleceğine inanırsınız. Ama insanlar artık büyümenin “köşeyi dönünce” geleceğine inanmıyor ise durum tersine dönüyor.

İnsanlar; konut fiyatlarının uzun vadeli bir düşüşte olduğunu düşünüyor ise ev satın almaz. Kimse, çocuklarının bu ülkede kötü bir hayat yaşayacağına inanıyor ise aile kurmak istemez. İsrail üniversitelerine kayıt yaptıran öğrenci sayısı, nüfus artış hızını yakalayamıyor. Normalde her yıl üniversitelerin birinci sınıflarına başlayan öğrenci sayısının en az % 1,8 artması beklenir. Bu da toplam nüfus artışına denk gelir; ama şimdi bu oran daha düşük. İnsanlar yükseköğrenim görmenin bir anlamı olduğuna inanmıyor ya da belki buna maddi imkânları yok. Bu yüzden geleceğe yönelik bir şey inşa etmiyorlar. Kendi eğitimlerine yatırım yapmıyorlar. İnsanların gerçekten bir gelecekleri olacağına dair inançlarını kaybetmeleri çöküşün başlangıcıdır.

Eğer hükümet borcu gizliyor ve bunu kabul etmiyor ise, o zaman aslında ödünç alınmış bir zaman üzerinde yaşadıklarını biliyorlar. Bu yalanın eninde sonunda ortaya çıkacağını biliyorlar. İsrail’in sahip olduğundan daha fazla para harcadığını anlamak o kadar da zor değil. Temelde bu durum 2000’de Arjantin’de yaşananlardan ve 2007’de Yunanistan’dakinden de farklı.

İsrail; doğal kaynaklardan yoksun olması ve dış ticarete bağımlılığı nedeni ile uzun süreli bir savaş ekonomisini sürdüremez. İsrail’in küresel konumu da hızla zayıflıyor. Bir dönem istikrarlı olan ticari ortaklıkların çözüldüğünü, yaptırım, boykot ve sermaye geri çekilmelerinin arttığını gözlemlemek mümkün. İsrail markası; uluslararası alanda “toksik” hale geliyor.Yabancı iş ortaklarının İsrailli firmalar ile temas kurmaktan kaçınır iken; bazı görüşmelerin gizli tutulmasının istendiği de bilinmekte.

İsrail’in diplomatik olarak da giderek yalnızlaşması başka bir sorun. Önümüzdeki dönemde savaş harcamalarının gerçek boyutu bütçelere yansıdığında, uluslararası yatırımcıların ve finans kuruluşlarının İsrail’e olan güveni hızla kaybedilecek ve bu uzun vadeli bir ekonomik çöküşün başlangıcı olacak.

Yukarıdaki Metin 👆 Aşağıda Linki Verilen
Shir Hever’e Ait
Konuşma Metninin Türkçeye Tercüme Edilmiş Halidir:👇https://youtube.com/live/uIwObLvj-PA?si=whmES8E8Nn12Gay0

Shir Hever, İsrail kökenli bir ekonomi araştırmacısı ve politik analisttir. Özellikle Filistin ve İsrail ekonomisi ile Orta Doğu’daki askeri-ekonomik ilişkiler üzerine çalışmalar yapmaktadır.