Yenileşme Serüvenimiz 1790-1935
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu | İstanbul 2026
Bozulmanın başlangıcı:
Kanûnî Sultân Süleymân’ın torunu Sultân Üçüncü Murâd (1574-1595), İngiltere’yi 1588 yılında istilâ etmeğe hazırlanan İspanya’ya karşı batı Akdeniz’e 50-60 kalyon göndermesini istirhâm eden Kraliçe Elizabeth’e “Siz dahî Südde-i Sa‘âdetimize tâatde dâim olasınız” (kapımıza boyun eğmeğe devâm ediniz) diye başlayan, yardım edeceğini bildiren Nâme-i Hümâyûn yollamıştı, Osmanlı, o zaman, Dünyânın En Güçlü Devleti idi.
Sultân Üçüncü Murâd, oğlu Şehzâde Mehemmed’in sünnet düğününde çeşitli hünerler gösterip çok iyi eğlendiren cambazları, hokkabazları, mükâfatlandırmak için ne istediklerini sorar; onlar da “yeniçeri olmak istediklerini” söylerler. Yeniçeri Ağası Ferhat, bu gülünç isteği yerine getirmektense, görevinden affını ister, istifa eder. Yerine gelen mevki düşkünü Yûsuf Ağa bu saçmalığa âlet olur: Dünyânın en güçlü ordusuna, 1582 yılında, cambazları, hokkabazları alır.
Çok uzun zaman geçmeden, Protokolde, Osmanlı Sadrâzamı ile aynı seviyede olan Avrupa hükümdarları, Zitvatorok andlaşmasıyla (1606) Osmanlı Sultânı ile aynı seviyede kabûl edildiler.
On yedinci yüzyılda, Osmanlı, Avrupa’da taklîd edilirken, içeride, üst düzey bürokratlar arasındaki rekabet, mevki kapma hırsı yaygın hâle gelmişti; Avusturya İmparatorluğu’nun sınır muhâfızlarının üniformasında Osmanlı tesiri görülüyor, Fransa’da yeniçerilerin eski, yırtık cepkenlerine sâhip olmak, moda oluyordu. Durum, olgunlaşmış meyvenin, içten çürümeğe başlamasına benzetilebilir. Zâten Kara Mustafa Paşa’nın 1683 yılında Viyana’yı feth edemeyişi de, Osmanlı bürokrasisindeki bozukluk yüzündendi: Mustafa Paşa, hücûm etseydi, büyük ihtimalle, Viyana’yı alabilecekti, Avusturya İmparatoru, şehri bırakıp kaçmıştı. Viyana, hücûmla alınsaydı, Allah C.C. tarafından ganîmet helâl kılınmış olduğu için askerin üç gün yağma hakkı vardı, Devlet Hazînesi’ne pek bir şey kalmayacaktı. Viyana, çarpışma olmadan teslîm olunca, fey’ uygulanacak, her şey Devlet’in olacak, Sadrâzam’ın kullanımına girecek, Sadrâzam da, aç gözlü bürokratların ağızlarını, vereceği hediyelerle kapatacak, bu fesâd ehlinin mevkiini sarsmasını önleyecekti. Öte yandan, kuşatma sırasında, ordunun ahlâk durumu da hiç iyi değildi. Kutlu üç aylar sırasında bile günahkâr davranışlarda bulunanlar olmuştu.
On yedinci yüzyılda, Sultân Dördüncü Murâd, daha sonra Köprülüler, işleyişinde bozukluğun yaygınlaştığı yönetimi düzelttiler, yoluna koydular.
Prut’ta Rus ordusu 1711 yılında kuşatılmış iken, Baltacı Mehemmed Paşa ve bürokratların, Rus Çarı Petro’nun metresi Martha Rabe’den “hediye” adı altında aldıkları rüşvet yüzünden kurtuldu.
On sekizinci yüzyılın ilk yarısında orduda bozukluk kendini iyice gösterdi, Sadrâzam Nevşehir’li İbrâhim Paşa, bu orduyla hiçbir iş görülemeyeceğini anladı, Sultân Üçüncü Ahmed de işin farkında idi. Yeni bir ordu kurmak isteyen Genç Osman’ın uğradığı tepki ve şehîd edilmesi, acı bir hâtıra, bir tehdîd olarak göz önünde durmaktadır. Bundan dolayı, asker, ordu konusunu ele alamadılar, diğer işlerle ilgilendiler. Bu arada, 1727 yılında matbaa kuruldu, Kur’ân-ı Kerîm’den başka kitaplar basıldı. Matbaanın alınmasında gecikmenin sebebi, basım sırasında Kutlu Kitap Kur’ân-ı Kerîm’e saygılı davranılamayacağı endîşesi ve geçimini Kur’ân-ı Kerîmi düzgün bir şekilde yazarak sağlamakta olan on binlerce hattâtın işsiz kalmasını önlemekti.
Nevşehirli İbrâhîm Paşa, Devletin mâliyesini yoluna koydu, masrafları birkaç yıl içinde iyice kısmayı başardı. Bu arada, birçok yakınını, önemli makamlara atamıştı. İnsanın, bildiği, güvendiği kişilere görev vermesi, liyâkat sâhibi iseler, normaldir, yoksa, liyakatsizlere görev verilmesi, çok kötüdür. Tâyinlerde, liyâkat konusuna dikkat edilmediği anlaşılıyor ki, bu durumu, Sultan Üçüncü Ahmed’in kâtibi Kilârî Zühdi Bey şöyle ifâde etmektedir:
Bu gidişle zevâl gelir mülke
çünki câhil girer bütün silke
(Bu gidişle devlete zevâl gelir,
Çünkü ehil olmayanlar işlerin başına getiriliyor.)
Sonradan Lâle Devri (1718-1730) diye anılan keyf ve eğlence dönemi açıldı, bu arada bazı kültür faaliyetleri de vardır.
Bu kötü gidişin devamı olarak Sultân Üçüncü Selîm (1789-1808) zamânında saraydaki “çevre”nin, tepedeki bürokrasinin iyice bozulduğu görülüyor.
***
Bozukluk, insanlardadır. Daha on altıncı yüzyılda, kimi memurların rüşvet düşkünü olduklarını, bu, her şeyi çürüten, insanı insanlıktan çıkaran, verenin de alanın da cehennemlik olduğunu bildiren hadîs-i şerîfe, Peygamber Sözüne rağmen bürokraside yer etmeğe başladığı ünlü şâir Fuzûlî’nin, kendisine tahsîs edildiği anlaşılan meblâğı almağa gittiğinde, uğradığı muâmelede görülüyor:
“Selâm verdim; rüşvet değildir deyu almadılar, hüküm gösterdim; ‘fâidesizdir’ deyu mültefit olmadılar (dönüp bakmadılar), ‘bu ne fi’l-i hata ve çîn-i ebrûdur’ (bu ne yanlış iş ve çatık kaştır/asık surattır) dedim; ‘muttasıl bizim âdetimiz budur’ (biz hep böyle yaparız) dediler…” Fuzûlî, belki de abartıyor: “almak” işini, hep rüşvete bağlı olarak yaptıkları için, memurların, selâmı bile almadıklarını ifâde ederek Nişancı Paşa’ya yazdığı şikâyet mektubuna başlıyor.
Evet, insanımızın ahlâkı, yönetim kademelerinde, devletin omurgasında bozulma yolunda hayli ilerlemiştir. O zamandan beri, “insan”daki bozukluğu gidermek, insanı “iyi insan”, “dürüst insan” yapmanın yollarını araştırmak yerine, çâre, çıkış yolu, insanın dışında, “sistem”de, ‘insanın çevresini’ değiştirmekte aranmıştır.
Bu davranış, bu akım, devlet politikası olarak günümüze kadar gelmiştir.
***
Sultân Birinci Mahmûd (1730-1754) devrinde Osmanlı Devleti hizmetine giren Comte de Bonneval Müslüman olarak Ahmed adını aldı, topçu ocağına bağlı olarak kalelerde hizmet gören humbaracıların sayısını arttırdı, Sadrâzam’a bağlı ayrı bir ocak kurdu, bunların yönetimini ve eğitimlerini kendisi gerçekleştirdi, Humbaracı Ahmed Paşa ünvânıyla meşhûr oldu.
Sultân Üçüncü Mustafa (1757-1774) devrinde Baron de Tott eliyle 1773 yılında deniz subayları yetiştirmek için Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyûn (Semâvî Deniz Mühendishânesi) kuruldu.
Osmanlı Cihân Devleti, Rusya’nın güvenilmezliğini, Küçük Kaynarca Andlaşmasına uymayacağını tecrübeyle biliyordu. Bunun için, Osmanlılar, Rusya hudûdundaki kaleleri tahkîm ettiler ve Sadrâzam Halîl Hâmid Paşa (1782-1785), bir de güçlü donanma hazırlamağa çalıştı. Hiç vakit geçirmeden orduyu güçlendirmek ve tımar düzenini geliştirmek gerekiyordu, fakat bunların yapılması da son derecede güçtü. Bâzıları, atalarından, dedelerinden kendilerine kalmış olan tımardan yararlanıyorlardı, bâzıları da tımarları satın almışlar ve geçim vâsıtası edinmişlerdi.
Cesûr ve azimli bir lider olan Halîl Hâmid Paşa, bütün olumsuzluklara rağmen, işe girişti: ‘sür‘at topçuları’ denilen askerlerin sayısını 300’den 2.000’e çıkardı, stratejik noktalarda, ordu ihtiyacı için yiyecek ve malzeme depo ettirdi. Sınırlarda görevli olan, Müstahfız denen askerlerin kayıtlarını inceletti, ciddî denetimde bulundu, ulûfe satışı gibi çok kötü bir âdeti yasak etti. Yeniçeri ulûfelerini satın almış olan dükkâncıların ordudan sayılmayacaklarına, bunun için kendilerine ödemede bulunulmayacağına karâr verme cesâretini de gösterdi. Fakat, tımar düzenini iyileştirmek ve merkezî ordunun durumunu düzeltmek için giriştiği bu yürekli ve gerçekten kahramanca davranışları, makamını kaybetmesine yol açtı ve 1785 yılında idâm edildi. Çıkarlarına dokunulan ve kendisine düşman olanlarca uydurulan ve çeşitli kanallardan iletilen suçlama: ‘yeniçerilerin ulûfelerini kesip ayaklanmalarına zemîn hazırlamak ve Pâdişâhı değiştirmek’ idi.
Olayların akışından şu sonuca varmak mümkündür: Osmanlı Cihân Devleti, 18. yüzyıl sonlarında, hâlâ bir süper güç olma imkânına sâhipti; fakat bu imkânı harekete geçirecek dirâyetli devlet adamları gerekiyordu ve öyleleri de menfaatlerine dokunulanlar tarafından yaşatılmıyordu. ‘Güc’ün yanında, bir bakıma, kaçınılmaz olarak, ‘içten çürüme’ de vardı.
Sultân Üçüncü Selîm (1789-1806) devrinde üst düzey bürokrasisinin çok bozulmuş olduğu görülüyor. Meselâ, etkili bir bürokrat olan Şemseddîn (dînin güneşi) Sultân Üçüncü Selîmi etkileyerek kabiliyetli Sadrâzam Yûsuf Paşa’yı azlettirdi. Yûsuf Paşa’nın yerine gelen Sadrâzamlar pek başarılı olamadılar.
Meselâ, onun yerine Sadrâzam olan Hasan Paşa, “devlet erkânının dediklerine ‘mâkul, münâsib’ demekle yetindi. Sultân Selîm ise genç ve gayretli idi, yakınlarının boş lâflarının bir temele dayanmadığını fark etmiyor, onların sözlerini ciddîye alıyordu: “Sultân Selîm Hân Hazretleri ise genç ve gayûr (gayretli) ve kurenâsının (yakınlarının) lâf u güzâflarını ve asıl ve esâsdan âri (sıyrılmış) tedâbir-i bî ma’nâlarını (manâsız tedbirlerini) sahîh (doğru, isâbetli) zanniyle mağrur olduğundan (aldandığından) …
Koca Yûsuf Paşa, ikinci defa Sadrâzam oldu. Rusya ile 1791 yılında bir barış andlaşmasına varılır gibi olduysa da Pâdişâh, Odesa’nın Rusya’ya bırakılmasını kabul etmedi, savaşa devam edilmesini istedi. Cephe durumunu iyi bilen paşalar ise ordunun hazırlıksız olduğunu belirttiler. Öte yandan, 1789 yılındaki Fransız İhtilâli, Avrupa’da birçok dengeyi bozmuştu ve Osmanlı Devleti’nin müttefiki olan Prusya, Rusya’ya karşı yardım edemiyordu. Böyle zor şartlar altında, Osmanlı Devleti 1792 yılında Rusya’ya Odesa’yı bıraktığı Yaş andlaşmasını yaptı, Rusya’nın Kırım’ı ilhak’ını kabul etti. Bu andlaşmaya göre, Osmanlı Devleti, Bender, Kili ve Akkirman’ı geri alıyordu. Osmanlı Ordusu eğer aynı zamanda iki orduyla, Rusya ve Avusturya ile savaşmak zorunda kalmasaydı, tek başına karşısına çıkan Rusya ile başa çıkabilirdi, bu görülüyor. İyi kullanıldığı zaman, ordu, iş, görüyordu, bozukluk bürokraside, üst tabakada idi.
Sonra Melek Mehmed Paşa da Sadrâzam oldu. Arkadaşları, yönetimdeki gevşekliği eleştirince Mehmed Paşa gülerek şöyle cevap verdi: “Sadrâzam olduktan on, on beş gün sonra Sultân Selîm’le ilk görüşmemde, Devletin üst kademesindeki yöneticileri kendisine çok bağlı, çok gayretli bulduğumu söyledim. Ertesi günü etkili kişiler bana değerli hediyeler gönderip teşekkür ettiler. Anladım ki Sultân’a her ne söylersem, ondan haberleri olacak, o konuda kendilerine danışılacak. Bunun üzerine, onlarla iyi geçinmeğe karar verdim”. Sadrâzam, gerçekten de Devletin bütün işlerini, kara ve deniz gücünü iyileştirmek için resmî önerilerde bulunmak işleri de dâhil, bu etkili kişilere havâle etti. Melek Mehmed Paşa, sadrâzamlıkta iki buçuk yıl kaldı.
Sultân Üçüncü Selîm, yeni bir ordu, Nizâm-ı Cedîd Ordusu ve iyi bir tersâne kurmağa kararlı idi, 1794 Ekim’inde, kabiliyetli ve dürüst bir zât olan Mısır Vâlisi İzzet Mehmed Paşa’yı Sadrâzam atadı.
Fransa, Osmanlı Devleti ile andlaşma yapmağa, ihtilâl rejiminin tanınmasını kabul ettirmeğe çalışıyordu. Aklı erenler, Fransa politikasının devamlı değişikliğine dikkat çekerek, böyle bir ittifakın Rusya ve Avusturya’nın düşmanca tavır almasına sebep olacağını bildirmelerine rağmen Üçüncü Selîm, bildiği gibi davrandı ve andlaşmayı kabûl etti. Çok geçmeden de Napolyon Bonapart Fransa’sı Osmanlı toprağı Mısır’ı işgal etti.
***
GÜNÜMÜZE KADAR GELEN; YENİLEŞME adına yapılan hareketler zinciri böyle bir zemînde BAŞLADI.
Sait Fâik:
“Beni bu güzel havalar mahvetti;
Böyle bir havada âşık oldum,
böyle bir havada istifâ ettim,
vakıflardaki işimden.”
demişti ya, bizim BUGÜNKÜ duruma gelmemizin başlangıcı da BÖYLE bir zemînde oldu. Üçüncü Selîm, çevresindekilerin hiçbir esaslı bilgiye, araştırmaya dayanmayan, rastgele ortaya attığı görüşlerini ciddîye alıyordu.
Pâdişâh Üçüncü Selîm, Ebûbekir Râtib Efendi’yi Avusturya’ya Elçi olarak gönderdi, onun gördüklerini, izlenimlerini yazdığı sefâretnâmesi de Pâdişâhın yenileşme hareketlerinde faydalandığı değerli bir kaynak oldu.
Üçüncü Selîm, isteği üzerine 19 yerli ve 2 yabancının hazırladığı lâyiha (rapor)ları okudu. Bu lâyihalardan birini sunan Reîsül Küttâb Ebûbekir Râtib Efendi idi ve onun da danıştığı kişi, ünlü oryantalist, dedesi Osmanlı’ya karşı Viyana’yı 1683 yılında savunanlar arasında bulunmuş olan Baron von Hammer idi. Lâyihalar, Osmanlı Devleti’ndeki kurumların iyi, düzgün işlemediği görüşünde birleşiyordu, bu durumdan kurtulmak için tutulacak yol konusunda 3 görüş ortaya konuyordu:
Birinci Görüş: Geçmişte çok büyük olan Osmanlı Devleti’nin kurumları çok iyi idi, bu kurumların işleyişi bozulmuştu, bu kurumlar iyi çalıştırılabilirse, eski gücümüze kolayca erişebiliriz, görüşü.
Bu, küçümsenecek bir görüş değildi; Osmanlı Devleti’nde hemen her konu, vakıf kurumuyla halledilmişti, sözgelimi, su almağa çeşmeye giderken testisi kırılan çocuk veya hizmetçi, testi vakfına kırık parçaları götürüp testi alabiliyordu. Devlet, eğitim için masrafa girmiyordu, medrese kurmuş olan, o medresenin bakımı, orada ders verecek müderris, okuyacak olan mollalar için vakıf kurmuş oluyordu. Kanadı kırılıp yolda kalan göçebe kuşların bakımı, vahşî hayvanların aç kalıp köylere inmesini önlemek için kurulan vakıflar vardı. Evlenecek kızların çeyiz hazırlamaları için mehir vakfı vardı. Bu kurumların işleyişi, zamanla bozulmuştu. “Bu kurumların işleyişi düzene kavuşturulursa, eski gücümüze kavuşuruz” görüşü idi.
Tam güveni gösteren bu görüş, Yeryüzünün pek çok yerini sömürge yapmış, oralardaki değerli madenleri, her şeyi gasb etmiş, bu arada sanayi devrimleri de yapmış olarak çok zenginleşmiş, donanımlı Avrupalılar karşısında sarsılmayan, yerli, idealistlerin görüşü bu idi.
İkinci Görüş: Adam yerine koymadığımız Avrupa’lılar bâzı bakımlardan bizden daha iyi durma gelmişler. “Sosyal dokumuzu, yapımızı bozmadan, acele etmeden, sindirerek, sâdece Avrupa’lılardaki tekniği alalım. Avrupa ile aramızdaki mesâfe zâten çok değildir, 30 yıldan beri bu mesâfe meydana gelmiştir. Hızla çalışarak onlara yetişebiliriz.” görüşü idi.
Üçüncü Görüş: “Avrupa’nın bizi şimdilik bâzı hususlarda geçtiği ortadadır. Bu düzene devam edersek, her sahada bizi geçecektir. Biz de düzen değiştirip onlara yetişelim ve onları geçelim”.
O günün şartlarında isâbetli karar vermek çok zordu. Üçüncü Selîm, bu görüşlerden üçüncüsünü uygun buldu; düzen değişecekti, adını da koydu: nizâm-ı cedîd (yeni düzen). Yenileşme hareketleri böyle başladı. Devlet yapısının, devletin omurgası durumundaki ordunun yapısının ne gibi etkisi, sonuç ne olur, düşünülmedi. Nizâm-ı Cedîd, 1793 yılında ilân edildi.
Devletin yapısından dolayı, yeniliğe ordudan başlamak gerekiyordu. Yeniçeri ocağını düzeltmek çok zordu, yeni bir ordu kurulması, bu işi, yeniçerilerin tepkisini çekmeden yapmak lâzımdı. 1795 yılında topçu, humbaracı ve istihkâm subayları yetiştirmek üzere Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn kuruldu. Bu yeni ordu subaylarını yetiştirmek için Avrupa’dan subaylar, mühendisler getirildi, görevlendirildi. Avrupa kıyâfetinden mülhem üniformalar giydirildi.
Kültür İstilâsı, böylece, farkına varılmadan, bizzat Devlet yönetimi tarafından başlatılmış oldu.
O zamandan başlayarak günümüze kadar devâm eden bu akım içindeki şartlarda, bu zemînde yetiştirildiğimiz için, bize günümüzde tabiî gelen, öyle görünen bu olay, göründüğü kadar mâsûm DEĞİLdir, kültür istilâsının görünen yüzüdür.
***
İnsanı ve üzerinde yaşadığı dünyâyı, her şeyi, bütün evreni YARATMIŞ OLAN, insanı başıboş bırakmamış ona, yaptığı her işin hesâbını vereceğini bildirmiştir: İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor? {Kur’ân-ı Kerîm, (75) Kıyâmet Sûresi 36}. Gönderdiği Son Elçi, İnsanların En Doğru Sözlüsü, her Müslümanın örnek alması gereken üstün insandır: And olsun ki, Allah’ın Resûlü’nde sizin için pek güzel bir örnek vardır; (Kur’ân-ı Kerîm, 33. Ahzâb Sûresi, 21)
Bu Son Peygamberin de kültür istilâsına karşı son derece dikkatli olduğu ve başkalarına BENZEMEME konusundaki hassâsiyeti çok iyi bilinmektedir: Müslümanları ibâdete çağırmak için bir yol, bir usûl görüşülürken, Hristiyanlar gibi ÇAN çalmak, Yahûdîler gibi BORU öttürmek görüşlerini kabûl etmemiş, sahâbînin gördüğü rüyâ üzerine, HİÇ KİMSEYE BENZEMEMEK yolu tutularak İNSAN SESİ kullanılmasına karar vermiştir; EZÂN OKUNMUŞTUR. Müslüman Türk, bir beldeyi feth ettiği, İslâm değerlerine açtığı zaman, ilk iş olarak, orada EZÂN okumuştur. Beldenin en büyük kilisesini, fetih nişânesi olarak CÂMİ yapmış, diğer kiliselere dokunmamıştır. (İstanbul’daki Ayasofya’nın da böyle bir sembolik değeri vardır; bu mâbedin câmi olarak kullanılması, dost görünen kâfirleri öfkeden kudurtmaktadır, kinlerini açığa vurmazlar, içimizdeki ajanlarını ve ters devşirilmişleri, gafil diploma hamallarını kullanarak müze gevezeliği yaptırırlar.)
Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyh ve Sellem), bu konuda çok titizdir ve şöyle buyurmuştur: “Men teşebbehe bikavmin fehuwe minhum”: Bir kavme benzeyen onlardandır. Son Peygamber S.A.V. yaşayışıyla da -her konuda olduğu gibi, bu konuda da- örnek olmuştur: tırnaklarını sırayla keserken, bir yahûdî çocuğun: “babam da öyle kesiyor” demesi üzerine, tırnaklarını, sırayı değiştirerek kesmiştir.
Müslüman; ÜSTÜN, model olacak insandır:
(Ey Muhammed Ümmeti! Dîniniz sâyesinde) İnsanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğe engel olur ve Allah’a (hakkıyla) inanırsınız. Kur’ân-ı Kerîm, 3. Âl-u ‘İmrân Sûresi, 110.)
Günümüzde, Batı ülkelerine bakıp da: “onlar zengin; bir Euro şu kadar, bir dolar bu kadar lira ediyor, demek ki onlar bizden 40 kat zengindir” diyen, DÜŞÜNME ÖZÜRLÜDÜR, beyni yerine gözlerini kullanmaktadır. Cebindeki paraya değil, insanın kendisine bakıldığında görülen şudur: Batı Avrupa ülkelerinde insanla hayvan arasındaki fark, azalmağa devâm etmektedir: Batı’da, babası bilinmeden dünyâya gelen, gayrı meşru çocuk oranı, gittikçe artmaktadır.
İnternete girip, ‘Children born out of wedlock’ yazarsanız, şu tablonun ingilizcesini görürsünüz:
|
Ülke |
% Evlilik dışı doğan (piç) çocuk oranı |
Yıl |
|
87% |
2023 | |
|
78.1% |
2022 | |
|
Kosta Rika |
74% |
2023 |
|
73.69% |
2024 | |
|
69.4% |
2019 | |
|
Norveç |
61.2% |
2023 |
|
Bulgaristan |
59.7% |
2023 |
|
59.5% |
2023 | |
|
58.5% |
2023 | |
|
İsveç |
57.4% |
2023 |
|
56.5% |
2023 | |
|
Danimarka |
54.7% |
2021 |
|
53.8% |
2023 | |
|
Belçika |
52.4% |
2018 |
|
50% |
2023 | |
|
Yeni Zelanda |
48.43% |
2024 |
|
Finlandiya |
48.4% |
2023 |
|
İngiltere |
47.6% |
2024 |
|
47.1% |
2023 | |
|
Hollanda |
42.1% |
2023 |
|
41.6% |
2023 | |
|
40.5% |
2023 | |
|
40% |
2023 | |
|
40% |
2023 | |
|
Avustralya |
39.9% |
2023 |
|
39% |
2023 | |
|
İrlanda |
38.4% |
2019 |
|
37.3% |
2023 | |
|
33.9% |
2023 | |
|
33.1% |
2023 | |
|
29% |
2024 | |
|
28.7% |
2023 | |
|
27.7% |
2020 | |
|
27.3% |
2023 | |
|
26.1% |
2023 | |
|
25.9% |
2013 | |
|
24.4% |
2023 | |
|
GüneyKıbrıs |
21.2% |
2019 |
|
8.6% |
2023 | |
|
4.72% |
2024 | |
|
Türkiye |
3.1% |
2023 |
|
2.4% |
Demek ki, İslâm’ın olmadığı ülkelerde, bu iş, “hayvanlar kadar, hayvanlar gibi, hayvanca özgürlük” anlayışıyla buralara kadar gelmiş. Ülkemiz, İslâm adına feth edilmiş olan, toprağı şehîd kanlarıyla sulanmış olan vatanımız, Türkiyemiz de çağdaşlık, “her şeyimizle ve her bakımdan” Avrupa’lı olmak akımı yüzünden ve 10 nesildir devam eden resmî tutumuyla bu duruma gelmiş! Doğan 100 çocuktan 3 ü, babası belirsiz olarak hayâta gözlerini açıyor!
Malezya’da bulunduğum sırada (1991-95) çok yüksek tirajlı New Straits Times adlı gazetede okumuştum: Bir Amerika’lı, soyunu, kimliğini araştırır, annesinin telefon numarasını bulur. Haber göndererek görüşmek istediğini belirtir. Yanıt, annesinin avukatından gelir: “Anneniz, kocası tarafından, sizin varlığınızın bilinmesini istemiyor.” Dolayısıyla, görüşmeyi kabûl etmiyor.
Annesinin, kendisiyle görüşmeyi kabûl etmediği o adam için, Amerika’nın Ay’a, Mars’a füze göndermesinin, vatandaşı olduğu ülkenin askerî, siyâsî gücünün, maddî refah seviyesinin ne anlamı vardır? Amerika’da ve Batı Avrupa ülkelerindeki, böyle dünyaya gelmiş, bu durumda olanların oranı gün geçtikçe daha da arttığına göre, üzerinde yaşadığımız bu yerküreyi NE bekliyor dersiniz?
Görünen, kaskatı, çarpıcı GERÇEK, Vâkıa şudur:
İslâm değerlerinin, yâni fıtratın, Şerîatın hâkim olmadığı, düzenlemediği insan toplulukları, maddî olarak ne kadar ilerlemiş olurlarsa olsunlar, insanı “insan” yapan değerlere uygun olarak yaşadıkları bir medeniyet seviyesine ulaşmamışlarsa, yaşayışları hayvanlarınkine benzeme yolunda ise, tuttukları yol, çıkmaz sokaktır, sonu hüsrandır. Sömürülmüş, maddeten geri bırakılmış ülkeler, Batı hegemonyasından kurtulmağa çalışıyorlar. Afrika’daki bir ülkede, eski sömürgeci bir Avrupa ülkesine karşı gösteri yapanların bâzılarının ellerinde Türk bayrakları görülüyor. Binlerce kilometre uzaktan gelip ülkelerini yaşanmaz hâle getiren sözde medenî ülkelerin perîşân ettiği zavallılar, Avrupa’nın kapılarından biri olan Yunanistan’a sığınmak isterken, bindikleri lastik botları Yunanlı resmî görevliler -milletlerarası hukuka göre SUÇ olmasına rağmen- mızrakla delerek onları ölüme terk ediyorlar. Avrupa Birliğinin Başkanı Merkel de bu korkunç olayı, hiç olmazsa kınayacağı yerde, bu faciaya destek çıkıyor, “Yunanistan’ın, kendisini korumağa hakkı vardır” diyebiliyor! Bu olay, münferid, rastgele bir olay değildir; Batı’nın, Avrupa’nın zihin kesitini gösteren bir röntgen durumudur.
Kısacası: Batı uygarlığı, Avrupa Medeniyeti, ÖLMÜŞTÜR de ağlayanı yoktur.
Bir de Osmanlı’nın seviyesine bakalım: (Batı, medeniyet ve “insana saygı” konusunda Osmanlı’nın topuğuna bile erişemez, yerlerde sürünür.)
Son büyük devletimiz Osmanlı, feth ettiği yerleri vatan yaptı, sömürge yapmadı. Yıldırım Bâyezîd Hân, Ankara savaşı’nda tutsak düşünce, şehzâdeler arasında 1402-1413 yılları arasında, aralıklarla süren iktidâr mücâdelesi oldu. Avrupa’da Yıldırım’ın, Hristiyanlardan yeni feth ettiği ülkelerde Osmanlı’dan kurtulmak için hiçbir hareket olmadı; “istemiyoruz” demeleri kâfi idi, şehzâdeler, birbirleriyle uğraşıyorlardı, Hristiyan ahaliyle uğraşacak hâlleri yoktu. Balkanlar’da Osmanlı’ya karşı ayaklanma olmadığı gibi, akıncılar, arada, Almanya’da Mötting’e kadar uzanan akınlar yapıyordu.
Sebep ne ola?
Çünkü, Osmanlı emperyalist değildi, kanuna, inandığı Şerîat’a bağlı olarak iş görüyordu. Feth ettiği yerlerdeki Hristiyan halktan, onları zimmetine aldığı, koruduğu, âsâyişi sağladığı için, çıkardığı üründen vergi ve genç erkeklerden de, askerlik görevi yapmadıkları için, “bir nevi karşılık” demek olan, cizye denilen vergiyi alıyor, dillerine karışmıyor, insanca yaşamalarını sağlıyordu. Osmanlı’dan önce başlarındaki Hristiyan liderlere haftada 2 gün (yılda 52 gün) ücretsiz olarak çalışırlarken (angarya), Osmanlı idâresinde, bağlı oldukları Tımar sâhibi için yılda sâdece 3 gün ücretsiz çalışırlardı. Osmanlı’dan önce, halktan bir kız evlendiğinde, zavallı, ilk gecesini, kocası ile değil, feodal lord’la geçirirdi, bu, kanundu, latincesi: jus primae noctis. (ilk gece kanunu). Osmanlı idâresinde ise, böyle bir rezâlet şöyle dursun, o bölgenin hâkimi Tımarlı Sipâhi, halkın (hangi dîn ve kavimden olursa olsun) can, mal ve nâmûs güvenliğinden sorumlu idi, halkın canını, malını ve nâmûsunu korumakla görevli idi.
Bu arada, not etmeden geçmeyelim:
Ukrayna’nın Nato üyeliği girişimiyle patlak veren Rusya ile arasındaki savaş, çok mühim gerçekleri gözler önüne serdi. Eski parçası Ukrayna’nın Nato üyeliği, Rusya için kolayca kabûl edilecek bir durum değildi; Nato güçleri, sınırının dibine kadar yerleşmiş olacaktı, ister istemez Ukrayna’ya savaş açtı. Açtı ama, Rusya’nın Ukrayna’yı kısa zamanda ezivereceği zannedilirken, gelişmeler hiç de öyle olmadı. Batı’nın Ukrayna’ya silâh yardımı vb. olaylar bir yana, şu yadsınamaz gerçekler ortaya çıktı:
*Rusya, sanıldığı kadar güçlü değildir.
*Rus gençlerine, bir savaşta güvenilemez.
Bu, son derece mühim bir noktadır. Savaş başlayınca, ülke dışına çıkan Rus gençleri görüldü. (Bu durum, Batı Avrupa’da da görüldü: Almanya’daki gurbetçilerimizin çocukları, arabalara doluşup, Putin’e meydan okuyan sloganlar atarak dolaşırlarken, bir Alman kadın önlerine çıktı ve: “benim torunum, askere alınmamak için tâ Avustralya’ya kaçtı, siz burada böyle gösteri yapıyorsunuz” diye takdîrlerini bildirdi.)
Rusya, Kuzey Kore’den asker getirtti. Bu, ne demek? “kendi askerim yetmiyor” demek değil mi?
Dahası: Çeşitli Afrika ülkelerinden, “öğrenim için” diye öğrenciler getirip, bunlar gelince, ellerinden pasaportlarını alarak, askerlik hizmetine sevk etmeleri, katmerli fâcia: kendi askerinin yetmezliği yanında, “devlet ciddiyeti”, “güvenilirlik” de sıfır oluyor!
Bunlara bakarak: “biz, Türkler iyiyiz!” diye de kendimizi aldatmayalım. Mayamızın bozulma yolunda olduğunu gösteren çarpıcı bir misâli esefle anmak zorundayım: 1997 yılında ordumuzun Irak içine 30 km kadar girmesi gerekmişti. Yüksek öğrenim görmüş iki genç, kısa dönem askerlik yapmaktadır.
Birisi, Türkiye’nin gözde üniversitelerinden birinden mezun olmuştur, diğeri de İlâhiyât Fakültesi mezunudur. O, gözde bir üniversite mezunu olan genç, arkadaşına sorar: “bizi de harekâta dâhil ederler mi?” İlâhiyât mezunu da: “bizden önceki devreyi bile bu işe katabilirler” deyince: “kimin için ölecekmişim, bir uçağa atlar, yurt dışına giderim. Yabancı dilim de var, başımın çaresine bakarım” der. İlâhiyât mezunu ise: “ben, yurt dışında olsam bile, uçağa atlar gelirim” der. Gözde üniversite mezunu: “Ahmak! Zenginler para veriyor, bedelli oluyor” der.
1997 yılında, kısa dönem yedek subaylık yapan iki gencimiz arasında geçen konuşma aynen böyledir.
Düşündürücü değil mi?
O iki gençten birinin adresini veriyorum, isteyen, olayın ayrıntılarını öğrenebilir:
Dr. Erşâhin Ahmet Ayhün, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, İlâhiyât Fakültesi, İslâm Tarihi ve Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi.
İslâm’a bigâne kalmış, yüksek tahsilli bir gencimiz, savaş çıkınca yurt dışına kaçmayı düşünebiliyor.
Bu bağlamda, “İslâm’dan sıyrılmış Türk, suyu çıkarılmış, posası kalmış portakal gibi değil midir?” sözümü kirli kalemine dolayan, Kazakistan’da sosyoloji okumuş, başında Yahudi şapkası fötr ile dişlerini gösterip poz vererek Türkçülük yapan, Dr. ünvanı ile Denizli, Acıpayam’da bir yüksek okulda görevli şaşkın yurttaşımız hatıra geliyor. Bu, İkbal Vurucu adındaki, milliyetçi olanın İslâmdan sıyrılmış olması gerektiğini zanneden yurttaş, Müslüman bir Türk’ün milliyetçiliğini kafasına sığdıramıyor. Bu vatandaşta kafa namusu da yok: “Rahmetli Üstad Halîl İnalcık, (doğumu: 1916) yetişme çağında (1928-34) kendisine İslâm öğretilmediği için, Cuma Hutbesi’nin, İslâm devlet geleneğindeki sembolik değerini bilmediğinden” sözümü, “Üstad’ın ibâdet kusuruna işâret ettiğimi” anlamış görünerek saçmalıyor.
EDEB için, Hacı Bektâş Velî’nin, “Eline, Diline, Beline hâkim olmandır” sözünü hatırlayalım: edebli insan, eliyle kimseyi incitmeyecek, diliyle dedikodu yapmayacak, kötü söylemeyecek ve uçkuruna hâkim olacak. Batı’nın cinsî edebsizliği rekor yapmış durumda.
Bizim de cinsî ahlâk bakımından çağdaşlık yolunda hayli ilerlediğimizi, ülkemizde doğan 100 bebekten 3 ünün babası belirsiz olarak dünyaya geldiği acı gerçeğini hatırlayalım. Bu tâlihsiz yavruların babaları, yaşayış bakımından, özendikleri Avrupa’lıdan farkı kalmamış insanlarımızdır.
***
Avusturya ve Fransa, Venedik Cumhûriyetinin arâzisini paylaştılar. Napolyon Bonapart, Malta’yı zapt etti, ardından 1798 de İskenderiye’ye gelip Mısır’ı işgal etti. Napolyon Suriye’ye yürüdü, Akkâ’da Cezzâr Ahmed Paşa karşısında bozguna uğradı, Mısır’a döndü, İskenderiye önündeki İngiliz amirali’nden “Fransa’ya adam göndermek” üzere izin alıp kendisi Fransa’ya gitti.
Bize gelince: On sekizinci yüzyıl sonlarında huzursuzluk ve istikrarsızlık, Osmanlı Devleti’nin her tarafına yayıldı. Bir İngiliz imâlâtı olan Muhammed bin Avdulvahhâb, yine İngilizlerin teşvikiyle Necid bölgesinde ayaklandı. Yunanistan’da, Akdeniz ve Sırbistan’da ayaklanmalar, kargaşa oldu. Osmanlı Devleti, bu tehlikeli durumla başa çıkamadı. Devleti sarsan bu başarısızlıktan dolayı, ulema, Nizâm-ı Cedîd’i sorumlu buluyordu. Müşâvereyi, danışmayı mühim görmeyen, daha doğrusu, şehzâdeliğinden beri çevresinde bulunmuş olanların sözlerini dinlemeyi uygun bulan Üçüncü Selîm, İstanbul ve Anadolu’da kurulmuş olan Nizâm-ı Cedîd’i, Rumeli’de de kurmağa davrandı. Fakat, Sadrâzam İsmâîl Paşa buna karşı idi, el altından ileri gelenlere Nizâm-ı Cedîd’e karşı çıkmaları için haber gönderdi. Osmanlı kamuoyunun, “bu tarz” yenileşme hareketine olumlu bakmadığı anlaşılıyor. Nizâm-ı cedîd teşebbüsü başarılı olmayınca, başka yerlerdeki mahallî yetkilileri de bu konuda cesâretlendirdi. Pâdişâhın, karşılaşacağı tepkiyi hiç düşünmediği, yetkilileri, çeşitli kademelerdeki görevlileri, bu “her şeyiyle Avrupalı olmak” görüşüne, akımına taraftar yapmayı, onları ikna etmeyi hiç düşünmediği anlaşılıyor.
Osmanlı Devleti’nde, yenilenmeye, yenileşmeye ihtiyâç vardı, ordunun esas bölümü olan yeniçeri ocağı bozulmuştu, taşra teşkilâtında ise, Tımâr düzeni, eski, sarsılmaz durumunda değildi. Fakat, neyin nasıl yapılacağı iyice değil, üstünkörü bile araştırılıp incelenmemişti. Bir binâ yapılarken, zemîn’in sağlamlığı, temelin kaç kat yapıyı taşıyabileceği, iklim şartlarına göre, hangi bölmenin ne tarafa konacağı düşünülür, ona göre plân, proje yapılırken, devlet’i yeniden yapılandırmak gibi, muazzam, “âdetâ yeniden devlet kurmak” gibi bir iş için, çok yönlü ve ‘iyi’ yapılmış araştırmalar, incelemeler gerekliydi, bu iş, üstünkörü, rastgele önlemlerle olmazdı. Yüksek kademelerde bulunan birçok kişi, Nizâm-ı Cedîd’in uygunluğuna kanaat getirmiş değildi, diğer bâzıları, yeniçerilerin yerine kurulacak olan yeni ordunun çok iyi plânlanıp gerçekleştirilmesi, yeniçerilerin ayaklanmasına zemîn ve imkân bırakılmaması, Osmanlı Devleti’nin varlığının tehdîd edilip büyük bir tehlikeye düşürülmemesi gerektiğini düşünüyorlardı.
Öte yandan, Yeniçeriler ve yeniçeri ulûfelerini satın alıp bunu gelir kaynağı olarak kullananlar nizam-ı cedîde tepkili idiler. Bu yeni düzeni benimseyen devlet erkânı azınlıkta idi, Rumeli ve Anadolu âyânları nizâm-ı cedîdi anlamış, taraftar olmuş değillerdi, tenkîd ediyor hattâ küfre (kâfirliğe) âid, kâfirlikle ilgili olarak görüyorlardı. Bu karşı oluşun mühim sebeplerinden biri, herhâlde nizâm-ı cedîd askerinin kıyâfetinin, yüzyıllarca savaşılan kâfirin kıyâfetine benzer oluşu idi. Boğazdaki askerler 1807 yılında Kabakçı Mustafa başkanlığında ayaklandılar, Sultân Üçüncü Selîm, tahtı bırakmak zorunda kaldı. O ve devlet’in ileri gelenleri lüks ve müreffeh bir hayat sürüyorlardı. Belki de bu durum, halkın Avrupaî Nizâm-ı Cedîd’e olan tepkisinin gerçek sebebiydi.
Üçüncü Selîm, üçüncü görüşü, “her bakımdan Avrupa gibi olmak” görüşünü benimseyerek bu yenilenme işine girişmişti. Bu üç görüşten ikinci görüşün isâbetli olduğu ise, günümüzde (2026) Japonya’ya baktığımızda, Japonlarla kendi durumumuzu karşılaştırdığımızda görülmektedir. On sekizinci yüzyıl sonlarında bizim gibi olan Japonlar, Avrupa’nın sâdece tekniğini aldılar, günümüzde, sâatte 500 km. hızla giden tren yapıyorlar. Japon arabalarının istilâsına uğramamak için, ABD, gümrük duvarlarını yükseltiyor. Japon ekonomisi, birçok Batı Avrupa ülkesininki ile boy ölçüşecek durumda.
Japonlar, ne kılık kıyâfet değiştirmek için kanun yaptılar (biz, İkinci Mahmûd {1806-1839} devrinde Kıyâfet Kararnâmesi çıkararak Avrupa kıyâfetini aldık ve şehirlerde bu kıyafeti giydik, sâdece başta fes kalmıştı) ne de yazılarını değiştirdiler.
***
Osmanlı Devleti’nde, askerlerin yönetime, devlet işlerine karışması, Üçüncü Selîm devrinden 347 yıl kadar önce başlamıştı. Bunu, Sultân İkinci Abdulhamîd zamânında nâzırlıklar yapmış olan Mustafa Nuri Paşa, değerli eserinde şöyle anlatmaktadır: “Kapıkulu denilen asker kümelerinin piyâdesi olan yeniçerilere sonradan ortaya konulan topçu ve humbaracı ve lağımcı ve cebeci bölükleri katıldığı gibi, süvârisi bulunan sipâh ve silâhdâr bölüklerine dahî sağ ve sol garîpler nâmiyle dört bölük eklendi.
Osmanlı ülkesi genişledikçe timar çoğalıp timâr çoğaldıkça timarlı sipahi artmakla Osmanlı Devleti herhangi tarafa olursa kolaylıkla 100 bin muntazam asker sevk etmeye muktedir idi.
Özellikle İslâm milletinin {millet: “kavim” değil, “dîn” demektir M.M.} bedeni güçlü olanları genellikle cihâd ile görevli ve mükellef olduklarından, Rumeli’nin çoğu bölgelerinde yerleştirilmiş olan Türk ve Tatar kabileleri ve Arnavutluk’un bazı mevki halkı ekim biçimle meşgul olmayıp Osmanlılık mesleğinde yâni vezir ve beylerin dâirelerinde aylıklı olarak askerî hizmette ve bir takımı da sınır başlarında yerleşik olan akıncı beyleri maiyetlerinde bulunduklarından Müslümanların büyük bir kısmı askerlik ve silâhşorluğa alışmış olduklarından, Devlet-i ‘Aliyye bunlardan dilediği kadar asker tertip ve hazır edebilirdi.
Yeniçeri Ocağı kurulduğundan beri 100 seneden fazla bir zamân geçmiş ve onların yüzlerinden pek büyük fetihler yapılmış olmakla birlikte heyetlerinde çoğalma ve asabiyet hasıl olduğundan devlet işleri hakkında itirazlara cüret belirtileri görünmeye başlamıştı. Sultan İkinci Murâd, ikinci defa tahta çıkışlarından evvelce ocaklıyı yoklayıp yarımşar akçe terakki vaat ettiğinden kendilerinin çok önemli olduklarına inandılar.
(oğlu 12 yaşındaki Mehemmed’e tahtı bırakıp Manisa’ya çekilmişti, Haçlı ordusunun Edirne-Segedin andlaşmasını (1444) hiçe sayarak Osmanlı arâzisine girmesi üzerine tekrar başa geçmesi gerekti {“taht’a ikinci defa çıkışlarından” ifâdesiyle} bu anlatılıyor)
Yedi sene geçmesiyle (1451 yılında) Fâtih Hazretlerinin ikinci defa olarak tahta çıkışlarında ve ardından Konya seferinin (Karamanoğlu Beyliğine karşı) ortaya çıkmasıyla dönüşlerinde, “Pâdişâhımızun ilk seferi ve birinci zaferidir. Kula bahşiş ihsân eylemeleri lâzımdır” diye açıktan edepsizliğe kalkıştıklarından zorunlu olarak 10 kese akçe ihsanıyla toplulukları dağıtılıp zâbitlerinin bazısı azil edildi, bazısı da kırbaçlanarak cezalandırıldı.
***
Üçüncü Selim’in oğlu yoktu, kendisinden sonra tahta geçecek olan amca oğlu Mahmûd’un iyi yetişmesi için gayret etmişti. Sultân İkinci Mahmûd (1808-1839) Alemdâr Mustafa Paşa’yı Sadrâzam yaptı. Alemdâr Mustafa Paşa, eyaletlerdeki âyân denilen etkilileri topladı, disiplini çok fena bozulmuş yeniçerinin, Devlet’in felâket sebebi olduğunu anlattı, kendisi de yeniçerilikten gelme idi. Yeni bir ordu kurulması gerektiğini bildirdi. Yeni (Cedîd) ordunun adı, Sekbân-ı Cedîd olacaktı. Toplantıda devletin hâkimiyetini, yetkilerini güçlendirecek olan, sened-i ittifak denilen belge düzenlendi. Hukuk otoritesi olan Şeyhülislâm, bu belgenin Şerîat’a uygun olduğunu ifâde eden fetvâ verdi, Pâdişâh da hatt-ı hümâyûn neşretti. Sened-i İttifak, zâten eyâletlerde fiilen etkili olan, âyân denilen belli kişilerin fiilî hâkimiyetini hukuk zeminine oturtuyordu.
***
Statüko’yu değiştirmek, hiçbir zaman kolay değildir; gerekli olan, faydalı olan, statüko’nun daha başlangıçta DOĞRU, SIHHATLİ olarak teşekkül etmesini sağlamaktır. Bu, Sultân Üçüncü Selîm’le (1789-1808) başlayarak döşenmiş olan YANLIŞ yolda teşekkül eden, Tanzîmât, İslâhât ve diğer atılımlarla devam edip gelen, ÖYLE teşekkül etmiş olan Statüko’nun ne kadar YANLIŞ teşekkül etmiş olduğu, 28 Şubat 1997 fâciasıyla gözler önüne serildi: Gencecik oğlunu şehîd olarak toprağa veren analar, başlarında başörtüsü var diye askerî binalara, orduevlerine alınmadı. Türk’ün, Müslüman askerin, engin cesâret kaynağı, şehidlik inancıdır. Türk askerinin cesâret kaynağı, Müslümanlıktaki şehidlik inancıdır. Bu inançtan kaynaklanan cesâreti ile Türk askeri, Dünyâdaki en yürekli, en kahraman askerdir. Bu konuda, kimsenin şüphesi yoktur.
Amerika’lı asker, yetkili ne diyor, kulak verelim:

“Türklerden bahsediyoruz, kontrolümüzdeki Araplardan değil. (Müslüman Arap askeri de iyi savaşır; Arap ülkelerindeki halkına dayanmayan, yabancılara dayanarak iktidarda duran kukla yöneticiler dolayısıyla “kontrolümüzdeki” ifâdesini kullanıyor.)
Bizde bile olmayan disiplinli bir orduya sâhipler.
Geri çekilme gibi bir huyları yok ve bu ihtimâli hiç düşünmüyorlar. Topyekün savaşan bir millet.
Akıllarında toprakları ve dinleri varsa kaygılanıp sonlarını düşünmüyorlar.
Son iki yıl içinde ABD, PYD’ye teknik bilgi aktarımı yapmış ama Türkiye karşısında hiçbir başarı sağlanamamıştı. Bunu söylememem gerekir ama, sırf bu yüzden onlarca Amerikalı general ya emekli edildi ya da kovuldu.
Ülkeye giriş yapan her Avrupalı turist adım adım izleniyor.
Şu an böyle kritik bir durum, hem bizim hem dünyânın geri kalanı için çok büyük risktir.”
‘Türkiye ile ABD arasında savaş olursa’ sorusuna CIA eski başkanı Orgeneral David Petraeusa böyle yanıt veriyor.
28 Şubat 1997 fâciasının aktörleri, Amerika’lı generali böyle konuşturan sebebi, Türk ordusunun moral gücünün kaynağı olan şehâdet konusunu hiç düşünmüşler midir? İslâm’a savaş açmakla nereye varacaklardı?
Sûriye’ye girmekte olan birliklerimizden, zırhlı üzerinde oturan bir askerin, büyük bir sükûnetle “beklemesinler” deyişi, bütün olayı, özetlemektedir. O moral gücündeki askerin karşısında hiçbir güç duramaz.
28 Şubat 1997 fâciasında başörtülü kızlar, üniversite kapılarından sokulmadı, başörtülü kızları, başörtüsünden “kurtarmak” için “iknâ odaları” kuruldu! Halbuki, Türk milleti Müslümandır ve Müslüman hanımın, kızın başını örtmesi, Allah’ın (C.C.) emridir: “Mü’min kadınlara da söyle: gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar ve mahrem yerlerini (ırzlarını) korusunlar, ziynetlerini/ziynet sayılan yerlerini meydana çıkarmasınlar/göstermesinler, ancak (kendiliğinden) görünen (el, yüz) bu emrin dışındadır. Başörtülerini, yakalarının üstüne kadar (boyunlarını örtecek şekilde) koysunlar…“ Kur’ân-ı Kerîm, Nûr (24) Sûresi, 31.
Bundan önceki âyet-i kerimede de erkeklere buyruk vardır: “Mü’min erkeklere söyle: gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar ve mahrem yerlerini (ırzlarını) korusunlar! Bu, onlar için daha temiz (bir davranış)tır. Hiç şüphesiz, Allah onların yaptıklarından haberdardır.” Kur’ân-ı Kerîm, Nûr (24) Sûresi, 30.
28 Şubat 1997 fâciasını meydana getiren generaller, herhâlde kötü insanlar değillerdi; Harbiye’ye orta halli Türk âilelerin çocukları gider, subay, general olur. Harbiye’ye (Polis Okulu’na da) giren genç, o yaşta, iyilik, hizmet aşkı ile doludur. Ama, 240 yıl öncesinde döşenmiş olan yolda, öyle bir eğitimden geçmiştir ki, “çağdaşlaşma uğruna”, böyle tuhaf, anlaşılmaz işler yapmıştır.
Daha sonra, ırmak yatağını bulunca, mahkeme karârıyla rütbeleri alınıp er yapılan o generaller, “iyi yapıyoruz”, “gericiliğe tâviz vermiyoruz” diyerek öyle yapmışlardı, çünkü, öyle yetiştirilmişlerdi. Bu konuda Rahmetli Hüseyin Nihal Atsız’ın Rahmetli Yavuz Bülent Bâkiler’e söylediği şu söz ister istemez hâtıra geliyor: “Sakın bir Kemalistle münâkaşa etme! O, “3 kere 5, 25 eder”, mi dedi; sakın “3 kere 5, 15 eder” diye münakaşaya kalkışma, ikna edemezsin! “Ben, 3 kere 5 in 15 ettiğini zannediyordum, 25 edermiş” de, bırak.
Ünlü Türkçü, Rahmetli Atsız, beyin yıkanmışlığını böyle özetliyor ve genç Yavuz Bülent Bey’e zahmetten, yorgunluktan kurtulma yolunu gösteriyordu.
Atsız’da çok kuvvetli “Hak öfkesi” damarı vardır ve bu damar, en mühim İslâmî duygu ve prensiptir: “Haksızlık karşısında susan, dilsiz Şeytandır” (Hadîs-i Şerîf), “En üstün cihâd, zâlim lider karşısında söylenen Hak sözdür” (Hadîs-i Şerîf).
***
Bu yenilik işlerinin sonunda ortadan kaldırılacaklarını anlayan yeniçeriler, Sadrâzam’ın konağına baskın yaptılar, Alemdar Mustafa Paşa şehîd oldu. Sekbân-ı Cedîd ilga edildi. Yeniçeriler Dördüncü Mustafa’yı tekrar tahta oturtmak istiyorlardı, ama, o, tedbir olarak daha önce ortadan kaldırılmıştı.
1814 yılında Osmanlı tebeası (uyruğu) Rumlar Etniki Eterya adlı, İstanbul’daki Patrik’in başında olacağı Rûm İmparatorluğunu hortlatmak gayesi ile gizli bir cemiyet kurdular. (Fatih Sultân Mehemmed’in 1453 yılında yıktığı; Roma kuruluşlu, 395 yılında ikiye ayrılan, 476 de Batı kısmı yıkılmış olan, doğuda Imperium Orientale adıyla devam eden imparatorluktu, altıncı yüzyılda dili ve kültürü Yunanlılaşmıştı, orada yaşayan halka, tebea’ya “Romalı” anlamında “Rûm” deniliyordu: Osmanlı Devleti tebeası (uyruğu) olan herkese “Osmanlı” denilmesi, Altınordu Devletindeki çoğunluğu Kıpçak Türkleri olan tebeaya, hâkim zümre Tatar (Moğol)’dan dolayı, “Tatar” denilmesi gibi.)
Rusya’nın Osmanlı Devleti’ndeki gayrımüslimleri kışkırtmasıyla Eflâk’da ayaklanmalar oldu. O sıradaki çürümüş bürokrasinin temsîlcisi Hâlet Efendi marifetiyle isyân genişledi, Patrik Grigorius, Patrikhâne’nin orta kapısında asıldı. On dokuzuncu yüzyılda Avrupa’nın bir fabrikasyonu olarak ortaya çıkan Nasyonalizm, onlarda İtalyan ve Alman Birliğinin kurulmasında, Pek Yüce Osmanlı Devleti’ni de parçalamak için ustaca kullanıldı. Bu son derece ilgi çekici ve mühim konu Analitik Osmanlı Tarihi’nde {s. 206-212) okunabilir.}
Yeniçeriler, Yunan isyânını bastıramadılar. Osmanlı Devleti, bu isyânı bastırmak için Mısır Vâlisi Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrâhim Paşa’yı Mora Vâlisi tâyin etti. İyi eğitilmiş askerin başında İskenderiye’den hareket eden İbrâhim Paşa, Kaptan-ı Deryâ Hüsrev Paşa ile uyumlu hareket ederek Mora yarımadası’nda Navarin limanını 1824 yılında zapt etti. Sonra Mora yarımadasının büyük kısmı isyan edenlerden temizlendi. Mehmed Reşîd Paşa da kuzeyden ilerledi, ayaklanma 1827 yılında tamâmen bastırıldı.
Sultân İkinci Mahmûd, Genç Osman zamânında başlayan, Üçüncü Selîm zamânında tekrarlanan ve başarılamayan, yeniçerilerin yerine yeni, disiplinli bir ordu kurmak işi için, acele etmeden, sabırla yola koyuldu, bu işi, zamâna yaydı; belli, gerekli makamlara, güvendiği, uygun, liyâkatli kimseleri getirdikten sonra azimle işe girişti. Askerî eğitimin gerekliliği hakkında fetvâ çıkarttı, işin hukûk zemînini hazırladı. Eşkinci adıyla, talim görmüş asker zümresinin kurulmasına karar verildi. Çok dikkatli davranılarak, yeniçerilerin tepkisini önlemek için, yeniçeri ortalarından 150 şer asker alınarak bu eşkinci birlikleri kuruldu. Eşkinciler, 11 Hazîrân 1826 günü, Aksaray’da, Et Meydânında eğitime başladılar. Topçu, humbaracı, lâğımcı ve tersane ocaklarının ağaları, bu yeni orduya taraftar olanlardan tâyin edilmiş, ayaklanacakları aşağı yukrı kesin olan yeniçerilere karşı böyle tedbir alınmıştı. Ayrıca, Boğaziçi’nin ve Rumeli kıyılarının muhâfızı olan Ağa Hüseyin Paşa ve Anadolu kıyıları muhâfızı İzzet Mehmed Paşa’ya, maiyetlerindeki 3000 civârındaki askerle, gerekince, derhâl İstanbul’a gelmeleri için hazır beklemeleri bildirilmişti.
Yeniçeriler, kazan kaldırıp, açıkça isyân ederek Et Meydânında toplandılar. Buna karşılık, Sancak-ı Şerîf çıkarılıp Müslümanlar bu sancağın altına çağırıldı, Boğaz muhâfızları, askerleriyle geldiler, Şeyhülislâm’ın dâveti üzerine 3500 medrese öğrencisi, kadıların, imâmların ardısıra halk cemâatler hâlinde Sancak-ı Şerîf altına geldi. Ülke dışında, düşmana karşı iyi savaşmayıp, ülke içinde esnaftan harâç alan, hamamlardan kadınları alan, disiplinsiz, baş belâsı hâline gelmiş olan yeniçeriler, kışlaları topa tutularak ortadan kaldırıldı. 17 Hazîrân 1826 da nihâyet gerçekleştirilen bu işe vak‘a-yı hayriyye (hayırlı olay) denir.
Aslında, orduda devamlılık, gelenek çok değerlidir. Keşke yeniçeri disiplin altına alınabilseydi, ama, olmadı, başıbozukluk, disiplinsizlik, haddi aşmıştı, islâhı mümkün olmuyordu.
Gerçekte 1826 tarihi, aslî, orijinal “Osmanlı” kavramının, Avrupa‘lı kuruluşlardan hiçbirine benzemeyen Pek Yüce Osmanlı Devleti’nin SONU demektir. Osmanlı, kuruluşundaki, kendisine can suyu olan dinamizmi yitirmiş, yıkılışa doğru yol almaktadır.
Yunan isyânı 1827 yılında bastırıldı ama, 1829 yılında Yunanistan, Avrupa’lıların desteğiyle -sâdece Mora yarım adası’nan ibâret olarak- kuruldu. Dikkat çeken nokta: Yunanlı, kendine bağımsızlık kazandıran, teşekkür borçlu olduğu, minnettarlık duyması gereken Avrupa’lı ağababalarının Latin harflerini DEĞİL, kendi Yunan harflerini kullanmaktadır.
Yeni ordu, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye adıyla, Avrupa’daki ordulara benzetilerek kuruldu, başındaki zâta Serasker ünvânı verildi. İlk Serasker Ağa Hüseyin Paşa oldu. Eğitim için Prusyalı subaylar görevlendirildi. 1834 yılında Mekteb-i Ulûm-ı Harbiyye (Harb Okulu) kuruldu.
Sultân İkinci Mahmûd 3 mart 1829 tarihinde kıyâfet kanunu neşretti. Buna göre asker ve ulemâ zümrelerinin dışındaki mülkiye (yönetici) zümre, müdürlerin, memurların hepsi Avrupa kıyâfeti giyeceklerdi, Pâdişah da ceket, pantolon giyecekti, başta fes olacaktı. Her gün 40 rekât namaz kılan memurların böyle “Avrupalılar gibi” pantolon giymeğe devlet eliyle zorlaması çok dikkat çekicidir: Kültür İstilâsı, bizzat devlet tarafından milletin başına belâ edilmektedir.
Aynı sakat anlayış doğrultusunda, Avrupa usulü öğretim yapılan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliyye-i Şâhâne’de, dersler Fransızca olarak öğretildi, ders kitaplarının Türkçeye çevrilmesi düşünülmedi. Pâdişâh’ın dâmâdı Müşîr Halîl Rif ‘at Paşa 13 ocak 1830 da o zamanki Rusya başkenti Saint Petersburg’dan kapdân-ı deryâ olarak İstanbul’a gelmişti, onun da “Avrupa’ya benzemezsek, Asya’ya çekilmeğe mecburuz”demesi, sultânı, inkılâb hareketlerinde daha şiddetli davranmaya teşvîk etti. Halîl Rif‘at Paşa, “Avrupa’ya benzemek” ile neyi kasd ediyordu acaba? Kılık kıyâfette, görünüşte, sosyal hayatta, kurumları almayı ve onların kurumları gibi işletmeyi mi, yoksa, tekniği alıp, sanâyide onlar gibi olmayı mı?
Evet, Osmanlı Devleti’nin yenilenmeye ihtiyâcı vardı; bu yenilenme, kendi dinamiklerini (fedakârlık, cihâd ruhu, dürüstlük, kendine güven, çalışkanlık, Fâtih’in, topçuya aşırtma atışı {fiilen havan topu atışı} icrâ ettirdiği gibi, yeni usûller bulma merâkı) kullanması GEREKİRDİ, bunun yerine, görünüş konularına ağırlık verildi: Avrupa müziği, piyano, orkestra, tiyatro, opera, bando gibi göze çarpan “yenilikler” alındı.
Mısır Vâlisi Mehmed Ali Paşa, Mısır’da yaptırmakta olduğu Mahmûdiye kanalı ve baraj inşâatında fellâh denilen zümreyi ağır şartlar altında çalıştırdı. Buna dayanamayan altı bin fellâh, kaçtı, Filistin’e gitti. Bunun üzerine Mehmed Ali Paşa, Filistin vâlisi Abdullah Paşa’dan, bunları Mısır’a, geri göndermesini istedi. Abdullah Paşa, fellâhlar köle olmadıkları için, bu isteği yerine getirmedi.
Mehmed Ali Paşa’nın, Fransız işgali sırasında öğrenilen askerî eğitim usûlüyle yetiştirdiği ordunun başında Filistin’e giren oğlu İbrâhim Paşa, ilerledi, Sûriye’yi işgal etti, gönderilen Osmanlı kuvvetlerini yenerek 1833 yılında Kütahya’ya kadar ilerledi. İkinci Mahmûd, Rusya’dan yardım istedi, gelen Rus kuvvetleri, İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında karaya çıktılar. Sultân Mahmûd’un, o zaman “denize düşen yılana sarılır” demiş olduğu anlatılır. Ruslar’ın İstanbul’u işgal etme ihtimâli, İngiltere ve Fransa’yı telâşlandırdı, Mehmed Ali Paşa’ya, Osmanlı Devleti ile anlaşması için baskı yaptılar. Kavalalı tehlikesi durunca, Ruslar da Hünkâr İskelesi Andlaşmasıyla Boğaz’dan ayrıldılar.
Görülüyor ki, yeni kurulan ordunun savaşma gücü henüz gelişmemişti, dış müdâhale olmasaydı, İbrâhim Paşa İstanbul’u işgal edip babasını Sadrâzam yapabilecekti, hattâ belki de Osmanlı Hânedânı’nın yerini Kavalalı Hanedânı alacaktı!
İNGİLTERE İLE BALTALİMANI TİCÂRET ANLAŞMASI
İngiltere, bir tehlike hâline gelmiş olan Kavalalı meselesine çözüm aramakta olan Osmanlı Devleti’nin bu sıkışık durumunu fırsata çevirerek 1838 yılında Osmanlı ile Balta limanı anlaşmasını yapmıştır. İngiltere lehine gümrük indirimi getiren bu anlaşma Osmanlı topraklarını açık Pazar hâline getirmiştir ve mason Mustafa Reşid Paşa marifetiyle yapılmıştır. Osmanlı Devleti, çok geçmeden, Fransa ile, 2 yıl sonra da İspanya ve Hollanda ile de buna benzer anlaşmalar yapmak zorunda kalmıştır. Avrupa’lı emperyalistlerle yapılan bu anlaşmalar, onların Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışması için tabiî bir zemîn teşkîl ediyordu. Sultân İkinci Mahmûd, Mustafa Reşîd Paşa’nın icrâatından memnûn muydu? Bu konuyu halletmeğe imkân bulamadan 1839 yılında vefât etti.
ABDÜLMECÎD 1839-1861
Sultân İkinci Mahmûd’un yerine, 16 yaşını henüz doldurmuş oğlu Abdülmecid geçti. Mustafa Reşîd Paşa, Hâriciyye Nâzırı (Dışişleri Bakanı) ve Osmanlı Devleti’nin Londra sefîri idi. Devlet çok zor durumda idi; kendi vâlisi Mehmed Ali Paşa’ya hükmü geçmiyordu. Dış destek olmazsa ya Devlet toprakları ikiye bölünecek yahut Kavalalı hânedânı başa geçecekti. Bu Mısır gailesinin halledilmesi için Avrupa’lı emperyalistlerin desteğine ihtiyaç vardı. Bundan dolayı, İngiltere’nin telkinlerine uyacak, onun hoşuna gidecek düzenlemeler, İngiliz hayranı ve taraftarı Mustafa Reşîd Paşa tarafından yapıldı. Mason Mustafa Reşîd Paşa, Abdülmecîd tahta çıkınca İstanbul’a gelmiş ve toy Abdülmecîd’e “Tanzîmât’ın hayâtî bir zarûret olduğunu gizli görüşmelerle anlatmıştı.
Emperyalist İngiltere’nin egemen olduğu topraklar, sömürge arazileri o kadar çok, geniş idi ki, “toprakları üzerinde güneş batmıyordu”. Mustafa Reşid Paşa’nın mârifeti, hayranı olduğu İngiltere’nin beğeneceği işleri yapmağa genç, tecrübesiz Abdülmecîd’e yaptırmak gibi görünüyor.
KIBLE DEĞİŞİYOR!
Kıble; insanın, bilerek, irâdesini kullanarak seçtiği, yöneldiği cihet, demektir; millet hayâtında ise, “o toplumun dünyâ görüşünün merkezi, odağı, hedefi, ulaşmayı arzuladığı ideal” demek olur. Getirdiği sonuca; alışkanlıktan, peşin hükümden, at gözlüğünden bakma alışkanlığından kurtulmuş olarak bakıldığında, Tanzîmât akımıyla kıblenin değiştiği görülür. Yâni, Osmanlı toplumunda, İslâm değerleri yerine, Avrupa değerlerine bağlılık, o değerleri üstün tutmak, o değerlere uygun olarak yaşamak tutumu, davranışı, akımı, yönetim tarafından resmen başlatılıyor.
TANZÎMÂT
Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu 3 Kasım 1839
Mustafa Reşîd Paşa, genç, toy Pâdişâh’ı, gizli oturumlarla, Tanzîmât denilen düzenlemeleri ilân etmeğe iknâ etti. Üçüncü Selîm, girişeceği iş için, hiç olmazsa, lâyiha (rapor)lar almış, incelemiş, üç görüşten üçüncüsünü uygun bulmuş, işe öyle girişmişti. Gülhâne’de Reşîd Paşa’nın okuduğu Hatt-ı Hümâyûn ise, HİÇBİR ESASLI İNCELEME YAPILMADAN, tek kişi tarafından hazırlanan düzenlemelerdir. Tanzîmâtı ilân eden Hatt-ı Hümâyûn’da, Osmanlı Devleti’nin, başından beri, Kur’ânın yüce, şerefli hükümlerine ve Şerîat kanunlarına tam olarak uyulmuş olmasından dolayı işlerin iyi yürütüldüğü, son yüz elli yıldır ard arda gelen gaileler ve çeşitli sebeplerden dolayı şerefli Şerîata ve kanunlara uyulmadığı belirtiliyordu. Rüşvet belâsının ortadan kaldırılacağı, memur maaşlarının tatminkâr seviyeye getirileceği bildiriliyordu. Emperyalistlerin öğrettiği üzere ve onların baskılarıyla olduğunda şüphe olmayan bir DÜZENLEME daha yapıldı: Müslüman’la gayrı müslim (kâfir) eşit oldu. Bu husus, Osmanlı Devleti’nin var oluş temelini ilgilendirir. Şöyle ki: Söğüt, Domaniç ve Sultân Öyüğü (Eskişehir) dışındaki Osmanlı topraklarının HEPSİ, FETH edilmiş, İslâm adına, İslâm için, oralarda İslâmî değerleri hâkim kılmak için, CİHÂD buyruğuna uyularak Rûm(Roma İmparatorluğun)dan ve diğer kâfir hükûmetlerden savaşılarak, Türk kanı dökülerek alınmıştır. Avrupa’lı kâfirler, elde ettikleri yerlerdeki halkı (meselâ, Amerika’daki, İspanya’daki gibi) toptan öldürdükleri hâlde, Osmanlılar, feth ettikleri yerlerdeki halktan sâdece harâç ve cizye almışlar, o halkların canlarını bağışladıkları gibi, uyguladıkları millet nizâmı ile, dillerini, kültürlerini, geleneklerini yaşatmışlardır. Şimdi, Tanzîmât’la, bu feth edilmiş, canları bağışlanmış kimseler, onlara canlarını bağışlamış, onları serf (yarı köle) olmaktan kurtarmış, insan gibi yaşamalarını sağlamış olan Müslüman zümre ile aynı seviyeye, aynı duruma getirildi!
Halbuki, büyük devletlerin, siyâsî kuruluşların hepsinde, bir “hâkim kavim” vardır: o çağdaki Avusturya imparatorluğunda Alman ırkı, Moskof çarlığında Rus unsuru, İngiltere topluluğunda İngiliz kavmi, hattâ Amerika Birleşik Vilâyetlerinde Anglosakson unsuru hâkim durumdadır ve o devletlerin var oluşu, bekası, o unsurlara, o kavimlere bağlıdır.
Bilindiği gibi, Pek Yüce Osmanlı Devleti’nde bu çeşit bir hâkim ırk veya zümre uygulaması da yoktu, Müslüman olan, Devletin Var Oluş esaslarını benimsemiş olan her ferd, Sultân’ın mutlak vekîli olan Sadrâzam bile olabiliyor, Pâdişâh adına iş görüyordu.
Bu, Müslümanla kâfiri eşit kabûl eden hüküm, son derece tehlikeli idi: (Ey Muhammed Ümmeti! Dîniniz sâyesinde) siz, insanların iyiliği için çıkarılmış En Hayırlı bir ümmetsiniz. (Çünkü) iyiliği emreder, kötülüğe engel olur ve Allah’a (hakkıyla) inanırsınız… (Âlu ‘İmrân (3) Sûresi, 110.)
Böylece Devlet’in var oluş, kuruluş temeline ZIT bir durum resmen kabûl edilmiş oluyordu.
Gülhâne hatt-ı hümâyûnu ile “gayrı müslimlere, bütün rütbeler, devlet memurluklarındaki kademeler açıldı. Müslümanlar hakkında şâhidlikleri bile kabûl edilmezken, Müslümanlar hakkında hüküm vermekte olan mahkemelerde üye oldular.”
Osmanlı Devleti’ndeki üst düzey bürokrasi on sekizinci yüzyıl sonlarında, devlete canlılık veren değerlere bağlılığı, dinamizmi büyük ölçüde yitirmişti. Tanzîmât hareketinin yürütülmesinde en zor olan nokta, Müslüman ve kâfir tebeanın (uyruğun) kanun önünde eşitliği idi. Bu da çok tabiî idi; yüzyıllardan beri İslâm’ın bayraktarlığını yapmış, varlık sebebi İslâm olan Devlet-i Aliyye-i İslâmiyye’deki Müslüman, cihâd faaliyetiyle yendiği, yaşamasına, ticâret yaparak zenginleşmesine izin verdiği Hristiyan’la, gâvur’la aynı seviyeye getiriliyordu. Bin yıldan beri, “insanlara çıkarılan En İyi Ümmetsiniz, iyiliği buyurur, kötülüğü önlersiniz”anlayışına göre, o anlayış, o kültür ve gelenek içinde, o zemînde yaşamış olan Müslüman toplumu, son zamanlarda üst düzey bürokratlar arasında birtakım hoş olmayan davranışlar olsa da, yerleşmiş olan statüdeki böyle, kökten değişiklikleri rahatça benimseyemezdi. Tanzîmât, canlılığını yitirmekte olan, Osmanlı’nın, ayakta kalabilmek, “var görünmek” için, öz değerlerinden sıyrılmasının başlangıcı oluyordu. Yeni P3adişâh olmuş on altı yaşındaki Abdülmecîd, bunları değerlendirmiş midir dersiniz? On altı yaşındaki Abdülmecîd ile 36 veya 46 yaşındaki Altan, Çetin, Özgür, Bûse, Sevgi, Cânân da değerlendirmiş değildir, okulda kafasına doldurulan “Tanzimat İleri Atılım Hareketidir” cümlesiyle yaşar, gider. Çağımızın değerli fikir adamı Üstâd Cemîl Meriç’in, Tanzîmât’ı 2 kelime ile özetlediğini, diploma hâmillerimizin çok azı bilir: “aldanmak ve aldatmak”.
Dikkat çekicidir: Osmanlı toplumundaki çeşitli, farklı cemâatleri birbirine benzetmeyi hedefleyen Tanzîmat Fermânını, Rûm Patriği de beğenmemişti, “Rum Patriği, Gülhâne hattı okunup da kırmızı atlastan yapılmış keseye konulunca, ‘inşallah bir daha oradan çıkmaz’ demişti. Sebeb şu idi: Rumlar, diğer Hristiyanlara göre farklı durumda idiler; bir dereceye kadar yönetime katılmaları sağlanmıştı, Dîvân-ı Hümâyûn tercümanlıkları, elçilik heyetleri tercümanlıkları Rumlara verilmekte idi. Eflâk ve Boğdan beyleri, İstanbul’un Fener’li Rumları arasından seçilip gönderilirdi.”
Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu Osmanlıca olarak yayınlanmış, bunun yanında eksiksiz olarak Fransızca tercümesi de yer almıştı. Fransızca, Osmanlı ülkesinin Avrupa’ya, Batı’ya yöneliş dili oldu. O sıralarda Fransızca, Avrupa kültürünün diliydi. Böylece, Fransızca, zarûrî olarak Fransa’nın kültürünü, fikirlerini ve Fransız tarzını Osmanlı aydınlarına taşımıştır. Aynı sayfadaki 44 sayılı dipnotunda, Osman Nuri Ergin’den naklen (Türk Maarif Tarihi, Eser Matbaası, İstanbul 1977, c.1-2/411) Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu’nun, 1789’da Paris’te ilân olunan 17 maddelik insan hakları beyânnâmesinin yarım asır sonra yapılmış eksik bir taklîdi ve kaba bir taslağı olduğu belirtilir.
Bu, Tanzîmât olayı ile sosyal bünye, millet yapısı değişikliğe uğruyordu. Aynı oyun, Osmanlı Devleti’nin Garp Ocağı Tunus’ta da oynandı. Tanzîmât’ın Tunus’taki şekli ‘Ahdul Emân’ın ilân edilmesi için Tunus’taki İngiliz ve Fransız temsîlcileri, baş rolü oynadılar. Fransa’dan gelen 9 gemilik donanma, Tunus’un Halkulvâdi limanında demirledi. Amiral, Tunus Beyi’ne: “Ben, Kralımın emriyle, bir donanma ile, senin, uyruğuna özgürlük vermene karşı koyacak olanlara karşı sana yardıma geldim. Osmanlı Devleti de öteki devletler gibi yaptı” dedi. İngiltere konsolosu Richard Wood da baskı yapmaktan geri durmadı. Vezîr Ahmed bin Ebi’d Diyâf’ın: “Bizden istenen tertîb, dînimize dokunmaktadır” sözüne -ki, aslında doğrudur- şöyle cevap verdi: “Geçmişlerinizin dînini kasd ettiysen, onunla seksen senede, Romalıların sekiz yüz senede kurduğu yıkıldı, o, sizden istenendir; hukukçuların, meliklerin arzusuna göre şekillenen fevâlarını kasd ettiysen, bunun dîn olmasından Allah’a sığınılır, sizden istenilenin gayesi, dîninizin aslını yürürlüğe koymanızdır.
Anlaşılacağı üzere, uygulamada Müslümanlar, zamanla yorulup yanlışlar yapıyorlardı. Avrupalı eemperyalistler de bu yanlışları görerek, kullanarak, zayıf düşmüş olan Osmanlı’yı ve tâbilerini, istedikleri gibi yönlendiriyorlardı.
Gayrı müslimler, Tanzîmât Fermânının verdiği imkânla ekonomi alanında kuvvetlendiler. Yabancı sermâyenin memlekete serbestçe girmesi ve onları koruması, ticâret işlerinin ellerine geçmesine sebep oldu. Osmanlı Devleti’nin, ekonomik yönden güçlenip ticâreti ele geçiren gayrı müslim tebaası o derecede şımardı ve önü alınamaz oldu ki, asırlardır “Osmanlılık”la iftihar eden bu insanlar, Osmanlı olmadıklarını pervasızca ilân etmeye başladılar.
ARTÇI DEPREM: İSLÂHÂT 1856
Kırım Harbinden (1853-1856) dolayı giriştiği masraflar yüzünden Osmanlı Devleti, târihinde ilk defa, yabancılardan borç almak zorunda kaldı. Londra’da 28 Hazîrân 1855 târihinde yapılan anlaşma ile, Mısır’dan gelecek olan meblâğ, ayrıca İzmir ve Sûriye gümrük gelirleri karşılık gösterilerek 5 milyon İngiliz altını borç alındı. Bir çığır açılmış oldu. Bu tutum, sürekliliğe döndü, günümüze kadar gelen mâlî sıkıntı akımının başlangıcı bu olaydır. Nasreddîn Hocamız, yeni sıvadığı duvar üzerinden geçen kedinin izini, “yol olmasın!” diye boş yere düzeltmemişti.
Kırım Harbinin sonuna doğru, 1856 yılında, müttefikleri etkilemek için İslâhât Fermânı hazırlandı ve Paris Andlaşmasından altı hafta önce ilân edildi. Bu fermanla gayrı müslimlere ilâve eşitlikler verildi. Kâfirler, bundan böyle cizye ödemeyeceklerdi. Dîn ve mezheb farkı gözetilmeksizin, Osmanlı tebeasından olan herkes askerî okullara ve mülkiyeye girebilecekti; Rum Yorgo, Süryânî Merdan, Ermeni Manukyan, Yahudi Menahim, Bulgar Teodor, subay, paşa, kaymakam, vâli nâzır olabilecekti.
Yine İslâhât Fermânı ile:
Dîn, dil ve ırk bakımından bir cemâatin başka bir cemaatten aşağı tutulduğunu gösteren bütün deyimler, sözler ve ayırd edici ifâdeler resmî yazışmalardan sonsuzluğa dek kaldırılacaktır. “Dîn, dil ve ırk îtibâriyle herhangi bir cemâatin diğer bir cemaatten aşağı tutulduğunu gösteren kâffe-i ta‘bîrât ve elfâz u temyîzât muharrerât-ı dîvâniyyeden ilel-ebed mahv u izâle edilecektir.
***
Cizye, başka vergilere benzemez, Kur’ân-ı Kerîm’de emredilen bir vergidir: “Kendilerine Kitap verilenlerden; Allah’a, Âhiret Günü’ne inanmayan, Allah’ın ve Resûlunun harâm ettiği şeyleri harâm saymayan, Hak (olan İslâm) dînini kendine dîn edinmeyen kimselerle, küçülüp boyun eğerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın!” Tevbe (9) Sûre-i Celîlesi, 29. Âyet-i kerîme.
Cizye veren, getirdiği meblâğı, avucu yukarı bakacak şekilde tutar, Müslüman memur, elini üstten getirerek cizyeyi alır, âyetteki bu emre uyulurdu. Kâfir, Müslüman olmamanın küçüklüğünü, ezikliğini yaşardı. “Cizye”; “bir nevi karşılık” demektir, kâfir, Müslüman ordusunda askerlik yapıp cihada katılamayacağı için böyle, cizye ödemesi Allah tarafından buyurulmuştur. Ehl-i Kitâb, yâni, İslâm’ın Hazret-i Mûsa ve Hazret-i İsa safhalarındaki (insan elinde, zamanla değişikliğe uğramış) şekline inananların böyle bir muameleye tâbi tutulması, Yaradan tarafından uygun görülüp hükme bağlanmıştır. Birçok konuyu yanlış anlayıp yanlış anlatan bâzı oryantalistlerin yazdığı gibi “poll-tax” değildir, poll-tax, Orta Çağ’daki vahşî Avrupa’da, kelle hesâbı herkesten alınırdı. Cizye ise, askerlik çağındaki gâvur erkeklerden alınırdı, kadınlardan, çocuklardan, yaşlı erkeklerden, papazlardan, hahamlardan alınmazdı.
Osmanlı Devleti’ne “yenileşme” konusunda yardımcı olan Avrupa hükûmetlerinin 1856 yılında cizye’nin kaldırılmasını dayatmaları tesâdüf müdür?
Duruş Kaybı, şahsiyet, kimlik aşınması:
İslâhât Fermânı ile, kâfir’e “kâfir” demek YASAK edilmiş oluyordu. O devirde yapılmış bir karikatür vardır: bir gayrı Müslim, kendisine “gâvur” diyen Müslümanı şikâyet etmiştir. Karakol görevlisi, Müslüman’a:
-Hâlâ anlatamadık mı, artık gâvura “gâvur” demek YASAK! demektedir.
İslâhât Fermânı ile, Müslüman Türk, DURUŞ KAYBIna uğramıştır ve bu durum, kendini gâvurdan ayırd edememe hâli, psikolojisi, artık o fermânın hükmünün kalmamış olmasına rağmen bu millet ferdlerinin bir kısmında devâm etmektedir: kaç Türkün aklına, gâvura “gâvur” demek gelip de bunu, konuşurken, yazarken kullanmaktadır? Bu duruşkaybı bâzılarında öyle yerleşmiştir ki, kendisinin Müslüman, karşısındakinin kâfir olduğu bile bilincinde, zihninde yer tutmaz, gâvura “gâvur” demenin “ayıp” olacağını zanneder.
Öte yandan, Osmanlı tebeası her erkeğin askerlik göreviyle yükümlü olması, Hristiyan ve Yahûdi erkeklerin hiç hoşuna gitmemişti; eskiden cizye verip, ticâretle uğraşarak keyflerine bakıyorlardı. Bununla birlikte, onların bu, askerlik derdi de bedel usulü getirilerek halledildi. Papazlar da memnûn değillerdi; aylığa bağlanmışlardı, artık, dindaşlarını, eskiden olduğu gibi, rahatça soyamayacaklardı.
Kırım Harbi sonunda 30 Mart 1856 tarihinde Paris Andlaşması imza edildi; buna göre, Ruslar, işgal etmiş oldukları Kars’ı boşalttılar, müttefikler de Kırım’dan çıktılar.
Osmanlı Devleti’ne yardım için gelmiş olan Avrupa’lı müttefiklerin gitmelerinden sonra “cism-i devlete illet-i sefâhet müstevli olub (devletin bünyesini sefâhet hastalığı kaplayıp) bunun devâmı, muharebeden büyük belâlara sebebiyet verdi”.
Devlet adamları, yöneticiler, üst düzey bürokratlar arasında, yakından görüp uzunca müddet yan yana yaşadıkları “Avrupalılar gibi” yaşamak hevesi, modası yayılıyor ve bu durumun devâm etmesi, “muharebeden büyük” belâlara sebep oluyor. Avrupa’lı gibi geliri olmayan bürokratların, resmî aylıkları yanında, mevkilerini, görevlerini kullanarak ek gelir elde etme yoluna saptıkları anlaşılıyor. “Rüşvet veren de alan da cehennemliktir” Peygamber sözünün, vicdanlarda sönükleştiği anlaşılıyor.
YAPI DEĞİŞİKLİĞİNE TEPKİ
Osmanlı Devleti’nde 1839 ve 1856 yıllarında yapılan, kâfiri Müslümanla aynı seviyeye, duruma getiren, bünyeyi sarsan düzenlemeler Müslümanlar arasında üzüntü ile karşılandı, tepki doğurdu. Hristiyanlar ise Avrupa hükûmetlerinin kendilerini koruyacaklarını bildikleri için şımarık ve tecâvüzkâr hâldedirler.
Bu gergin, huzursuz hâl devâm ederken, hac mevsiminde, iddiaya göre, hacıların tahrik etmesiyle halk Hristiyanlara saldırdı. Bunun üzerine “Fransız konsolosuyla İngiltere vis-konsülü güyâ tebealarını himâye etmek (korumak) üzere müdâhale ettikleri sırada öldürüldükleri için vahîm bir vaziyet hâsıl olmuş ve işte bunun üzerine Cidde’ye gelen bir İngiliz – Fransız filosu, intikam için şehri bombardıman etmiştir. İş bu kadarla da kalmış değildir. 1856 yılının Ağustos’unda İngiliz ve Fransız kumandanlarının talebiyle Cidde eşrâfından on kişi müşevvik (kışkırtıcı) sayılarak idâm edilmiştir!
Şam’da da bâzı olaylar oldu, öldürülenler içinde Amerika ve Hollanda konsolosları da vardı. O sırada Hâriciye Nâzırı olan Fuâd Paşa, dîvân-ı harb kurdurdu, Avrupa’lı hükûmetlerin işe karışmasını önlemek için, resmî görevlilerden ve halktan yüzden fazla adamı idâm ettirdi.
Sultân Abdülmecîd hassas yapılı idi, üst düzey bürokratlardan memnûn olmadığı anlaşılıyor, olayların böyle gelişmesinden de çok üzüntü duymaktadır. Sultân’ın yakınlarından Hacı Ali Paşa, Abdülmecîd’i, Hırka-i Şerîf Dâiresinde ağlayarak, Mustafa Reşîd Paşa ile ilgili olarak “Yâ Rabbi! Beni bu adamın elinden kurtar!” diye duâ ettiğini görmüş ve işitmişti.
KULELİ MAHKEMESİ 1859
Geldiğimiz durumu beğenmeyen sâdece Pâdişâh değildi, halk da üst tabakada yayılan “Avrupalı’lar gibi” yaşama tarzından, isrâfa varan harcalamalardan şikâyetçi idi. Müslümanlar, Tanzîmât ve İslâhât ilânlarıyla; mağlûb edilmiş, insanca yaşamasına lütufta bulunulmuş kâfirlerin, devleti ayakta tutan, bunun için her nesilde şehîdler vermiş olan kendileriyle aynı seviyeye getirilmesinden hoşnud değillerdi. Devletin yapısını, sosyal bünyeyi bozan değişikliği asla benimsemiyor, istemiyorlardı.
Müslüman halkın duyduğu tepkinin bir ifâdesi olarak değerlendirilmesi gereken olay şudur: Bâyezid medresesinden (zamanın saygın yüksek öğretim kurumundan) Şeyh Ahmed, Ferîk Hüseyin Paşa ve bâzı aydınlar, bu işleri yapmış olan hükûmeti devirmek için gizli bir dernek kurdular. Derneğin gayesi, “Sultân Mecîdle hükûmet erkânını öldürmek ve Şerî‘at-ı Garrâyı (Yüce, Şerefli İslâm Hukûkunu) istemek” idi.Abdülmecid’in padişahlığına son vermeyi amaçlayan bu cemiyette, Câfer-dem Paşa, Tophâne müftüsü Bekir Efendi, Binbaşı Râsim Efendi, Fâtih medresesi hocalarından Nasûhî Efendi, Şeyh Feyzullah Efendi, Tophane kâtiplerinden Ârif Bey vardı. Tanzimat şairlerinden Şinâsi’nin de bu cemiyetin üyesi olduğu belirtilir. Gerçekleştireceği bir darbe ile ülkenin kaderini değiştireceğine inanan cemiyetin reisi, Bâyezid Medresesi müderrisi Şeyh Ahmed Efendi idi. Ârif Bey tarafından cemiyete katılmağa davet edilen Mirlivâ Hasan Paşa, taraftar göründü, cemiyet üyelerini toplantıya çağırdı. Cemiyet Kılıç Ali Paşa câmiinde toplantı hâlinde iken baskın yapıldı, üyelerin hepsi tutuldu. Hasan Paşa’nın rütbesi ferikliğe yükseltildi. Cemiyet üyeleri Kuleli kışlasında Kuleli kışlasında muhâkeme edilerek çeşitli cezâlara çarptırıldılar. Sultân Abdülmecîd, ortada bir öldürme olayı olmadığında, idâm cezâlarını hapis cezasına çevirdi. Bütün bu olaylar Pâdişâh’ın sağlığını sarstı ve 1861 yılında vefât etti.
1856 Islahat Fermanı ile gayrı müslimlere tanınan haklardan rahatsız olanların başlattığı bu girişim gerçekleşmeden bastırıldığı halde daha sonra Yeni Osmanlılar ve Genç Türkler unvanıyla ortaya çıkacak olan hareketler üzerinde etkili olmuştur. Nitekim Namık Kemal, Kuleli vak’ası’nı bir hürriyet hareketi olarak yorumlamış, olayı düzenleyenlerin vekiller heyetince gizli şekilde muhâkeme edilmesinin Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu’ndaki hukûkî esaslara aykırı olduğunu ifade etmiştir. Anlaşılan, Kuleli Vak‘ası, tarafsız bir gözle, yeniden incelenmesi gereken mühim bir konudur.
Böyle, gizli dernek kurarak, iktidarı ele geçirip devleti aslî yörüngesine oturtmak için yapılan bu teşebbüsü, bütün Osmanlı târîhinde ilk ve çok mühim bir olay olarak görüyorum. Bu gizli derneğe katılanlar, dış güçlerin de dayatmalarıyla yapılan, ‘tanzîmât’ ve ‘islâhât’ adı verilen, tepeden inme hareketlerin, Osmanlı Devleti’nin varlık sebebine, kuruluş gaye ve hedeflerine aykırı olduğunun bilincinde idiler. Bunun için, gerekeni yapmak üzere işe koyulmuşlardı. Günümüzdeki ‘sivil toplum örgütü’, ‘yönetilenlerin yönetimi denetimi’ gibi kavramların içinde görülen bu girişim, hâlâ, gereği gibi değerlendirilmiş değildir. Sultân Abdülmecid’in, mahkemenin verdiği karârı hafifletmesinde, kendisinin de bu ‘yenilik’ adı altında yapılan işlerde içinin rahat olmadığı, zamanla uyanmış olduğu ihtimâlinin etkisi olmalıdır.
Kanaatimizce, bu gizli cemiyet olayı, Devlet’in târîhî çizgisinden çok fazla sapışa, başkalaşmağa karşı duyulan bilinçli aydın tepkisidir. Çünkü, “başarılı oldukları takdirde, işleri nasıl yürüteceklerine dâir ‘esbâb-ı icrâiyyesini tehyie’ ettiklerine (uygulama vâsıtalarını hazırladıklarına) göre, olay, fevrî bir öfke sonucu yöneticileri ortadan kaldırmaktan ibâret değildi; Devlet, üzerinde olması gereken çizgiye oturtulacaktı. Sultân Abdülmecîd’in, mahkemenin verdiği îdâm cezâlarını yerine getirmeyip hapse çevirmesi de, sâdece onun merhametine bağlanmamalı; ‘ötekilerin de haklı olabileceği’ endîşesinin göz önünde bulundurulması gerekir.
“Osmanlı Tanzîmât hareketi ilki m.1839’da ve ikincisi 1856’da olmak üzere iki ferman ilânını getirmiştir. Bu hareketin resmî esası, işletilen Avrupa ve İngiliz sermayesini, Avrupalılar’ın devletteki mülkiyetini ve Osmanlı sınırları içerisinde onların güvenliğini garanti altına almaktır.
Batılılaşma veya Osmanlı’nın globalleşmesi–Türkün bakışına göre- hayır ve zenginlik adına Türk halkına bir şey getirmemiştir. Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu ve onu izleyen Islahat Fermânı da Osmanlı toplumuna zarar verecek tarzda kültürel etki bırakmıştır. Çünkü bu gelişme bugüne kadar devam eden çift kültürlü olmanın yolunu açmış, Batı kültürüne, İstanbul’da İslâm kültürünün merkezine yerleşme fırsatı vermiştir.”
Fransızcanın ve Fransız kültürünün Osmanlı edebiyâtına taşıyıcılarının önde gideni olan İbrâhim Şinâsî, 23 yaşında iken 1849 yılında gittiği Fransa’da devamlı olarak 6 yıl kaldı. Fransız kültüründen müthiş etkilendi. Fransız yeniliğinin, Fransız kökenli her yeninin fanatik taraftarıydı.
Uğradığımız ve birçok diplomalımızın hâlâ ne olduğunu kavramadığı Kültür İstilasına, farkına varmadan âlet olan bu zavallı adam, Türk çocuklarına, okul kitaplarında yeni edebiyatımızın öncülerinin başında gelen bir ‘örnek’ olarak öğretilmiştir. Genç bir adam, ne birikimi var? neyi, nasıl değerlendirecek? Hiçbir hazırlığı, sağlam bir kültür alt yapısı yok; gördüğünü, hayran kalarak aktarıyor. Onun davranışı “mazur” görülebilir; ‘örnek’ olmak? çok abartılı bir görüş. Tanzîmâtla başlayıp İslahatla devam eden resmî “yenileşme” hareketi, yapılacak değişikliklerin etkisi HİÇ hesaplanmadığı için, “kendimize, kendi değerlerimize YABANCILAŞMA” sonucunu getirmiştir. Bu durumun muhâsebesi, değerlendirilmesi HÂLÂ yapılmadığından sağırlar diyaloğu devâm etmektedir.
Kültür İstilası konusunu, şöyle açıklayalım:
Afgan halkı, kültür istilâsına uğramadığı, kendine yabancılaşmadığı için, Rusya da, ABD de orada tutunamamış, ABD palas pandıras kaçmıştır.
Bu iki kocaman emperyalisti bozguna uğratan Tâlibân, Amerikan imâlâtı olabilir; ama, “Allah ve Peygamber’in adlarının anıldığı yerde, işler düzelme yoluna girer” söylemi unutulmamalıdır. Yetişme tarzı, uygulamaları bakımından Tâlibân’ın yanlışları, sürçmeleri olabilir. Mühim olan konu: kültür istilâsı ve ona karşı direnme gücüdür. Bir topluluk, Kültür İstilâsı’na düşmemişse, “çağdaşlaşıyorum” diyerek “özüne yabancılaşmamışsa”, karşısındaki maddî güç ne denli büyük olursa olsun, o topluluk karşısında yenilmeğe mahkûmdur.
SULTÂN ABDÜLAZÎZ 1861-1876
Ağabeyi vefât edince, Abdülazîz Pâdişâh oldu. Yerli bir tip olan bu Pâdişâh, Abdülmecîd’in tiyatro binâsı olarak kullandığı yapıya, sarayın atlarını kapadı. Avrupa’lılara özenilerek tutulan masraflı, isrâf dolu hayât tarzını değiştirdi. Giderleri kıstı, sarayda altın ve gümüş eşya kullanılmasını yasakladı. Rüşveti ve nüfuz ticâretini önlemek için elinden geleni yaptı.
Fransa İmparatoru Üçüncü Napolyon, Paris’teki milletlerarası sergiye Sultân Abdülazîz’i de dâvet etmişti.Balkanlarda karışıklık vardı, o sırada üstelik bir de Girit meselesi çıkmıştı. Sultân Abdülazîz, bu meselenin halline yardımcı olabilir düşüncesiyle, Paris’e gitti ve Girit konusunda kesin cevâbını verdi. Sultân Abdülazîz, sonra, Londra, Berlin, Viyana’ya da gitti. Osmanlı Sultânı’nın yaptığı bu diplomatik gezi görülmemiş bir iştir. Zirâ Sultânın Müslümanların işlerine bakarak pâyitahtta oturması, -savaş amacı dışında – oradan, hac için bile çıkmasından daha üstün bir davranış kabûl edilirdi. Sultân Abdülaziz’in Avrupa’ya yapmış olduğu bu seyahat, zihinleri harekete geçirme hususunda bir etken oldu. Bu seyahat, Batı’ya güçlü bir yöneliş için açık bir işâret yerine geçmiştir. Bu ziyâretler yoluyla Sultân – bilmeden – Osmanlı aydın tabakasının etkisinin artmasına katkıda bulunmuştur. O aydın tabakası ki, onlar, terâzinin Avrupa ve Batı kefesini, kendilerinin kökü ve kültürü kefesine tercih etmişlerdir.”
Bu seyâhate katılmış olan Veliahd Murâd Efendi, Dünyânın en büyük farmasonu sayılan İskoçya locası üstad-ı âzamı Galler Prensi Edward’ın tezkiyesiyle farmason oldu ve İstanbul’da Murâd Locası kuruldu.
Avrupalılaşma, hızla devâm etmektedir. 1868 yılında Şûrâ-yı Devlet kuruldu. “Saltanatın sonuna kadar devam eden Şûrâ-yı Devlet, Türkiye Cumhûriyeti’nin Danıştay’ı gibi bir yüksek mahkemeden ibâret değildi. Devletin bütün kaanunlarını ya kendisi yapıyor, veya hükûmet’in getirdiği kanunlara son şeklini veriyordu. Yâni, yüksek bürokratların oluşturduğu bir çeşit teşrîî meclis. (yasama meclisi) idi.” Tanzîmât’la rsemen başlayan bu akım içinde öyle şevkle, hızla yol alındı, Avrupa’ya, yöneliş, “Avrupa’lı gibi olmak” hevesi öyle yayıldı ki, Tanzîmât münevveri (aydını) kendi değerlerinden öylesine koptu ki, Osmanlı toplumunun, milletin can suyu İslâm, gerilik sebebi olarak görüldü. Bu durum, insaf sâhibi olan, Jön Türklerin ileri gelenlerinden Ziya Paşa’ya şöyle dedirtti:
İslâm imiş millete pâ–bend-i terakki
Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıktı
Milletin yükselmesine ayak bağı olan, İslâm imiş
Önceleri yoktu, bu söylem de yeni çıktı.
Tanzîmât münevverindeki bu sakat anlayış, yenileşme, çağdaşlaşma akımı içinde nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelmiştir ve düşünme özürlü diploma hâmillerince temsîl edilmektedir.
İslâmî Çizgideki Kırılma
Şerîatla yönetilen Pek Yüce Osmanlı Devleti’nde (Devlet-i ‘Aliyye-i Osmâniyye’de) 2 erk vardı: Yürütme (icrâ) ve Yargı (kazâ).
Modern yönetim kavramı olan yasama, 1648 Westfalia andlaşmasıyla parlamento’ya verilen bir yetkidir. Artık, Kilise yerine Parlamento kanun çıkaracaktır. Avrupa’da, Laiklik konusunda 1648 kocaman bir dönemeçtir. Şûrâ-yı Devlet’e verilen bu yasama (kanun koyma) (teşrî‘) yetkisi, Tanzîmât’la resmen başlamış olan, islâmî çizgideki büyük kırılmanın, uygulama alanındaki göstergesidir. Çünkü, İslâm’da Devlet kavramında ve uygulamada yasama (teşrî/kanun koyma) yoktur. Adı üstünde: teşrî; şerî‘at koymak demektir. Müslümanlar için, Şerî‘at zâten vardır, gökten indirildiğine inanılan Kur’ân-ı Kerîm’de Allah tarafından konulmuştur ve 1400 yıldan beri uygulanmaktadır. Osmanlı Halife-Sultânlarının Kanunnâmeleri, Şerî‘atın değişik şartlarda nasıl uygulanacağını gösteren yönetmeliklerdir.
Bu devirde Osmanlı bürokrasisinde, üst düzey yöneticilerde Avrupa hayranlığı ve kendimizi beğenmeyiş, kendimize güvensizlik o dereceye gelmiştir ki, Devlet’te en yetkili kişi (birtakım düzenlemelerle, Pâdişah’ın yetkileri iyice kısılmıştır), “Âli Paşa, o sırada, medenî hukuk sahasında, Fransız Medenî Kanûnu’nu esas alıp Osmanlı bünyesine uydurmak istedi. Arkadaşı, on dokuzuncu asrın en büyük Osmanlı tarihçisi ve hukukçusu olan Cevdet Paşa vaz geçirdi. Bir hey’etle berâber Hanefî fıkhının medenî hukuka âid hükümlerini Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye adiyle tedvîn etti (kodifikasyon). Osmanlı hukûkunun şâheseri olan ve bâzı Arab ülkelerinde çok yakın zamana kadar, Türkiye’de de 1926’ya kadar yürürlükte kalan Mecelle bu şekilde doğdu ve Osmanlı devletindeki bütün Müslümanlar’ın medenî kanûnu oldu.
Yeni Osmanlılar’ın, Midhat Paşa, Hüseyin Avni Paşa gibi üst düzey bürokratların komplosuyla Abdülazîz tahttan indirildi ve intihâr ettiği bildirildi, aslında rezil H.Avni Paşa onu katlettirdi Şehzâde Murâd Pâdişâh oldu ama, çok geçmeden, onu da indirmek zorunda kaldılar, Şehzâde Abdulhamîd’e bey‘at edildi 1876.
Tanzîmât’la resmen başlayan ve Islahat’la yerleşen “yenileşme/çağdaşlaşma/Batılılaşma hareketi ile, târih yazma metodunu da Avrupa’dan aldık; metod (usûl) alınırken, farkında olmayarak, Batılı târihçilerin, oryantalistlerin görüşleri, bizim hakkımızdaki kanâatleri, önyargıları da alındı.
Halbuki: “Oryantalizm, Doğu’yu anlamak yerine, esâsen onu Batılı bir gözle YENİDEN KURGULAMAKTIR”.
Avrupa merkezli bir sosyal bilim anlayışı ortaya konmuştur. Başta tarihçilerimiz olmak üzere, diplomalılarımızın pek çoğu, kendi târihine, Avrupalı’nın baktığı açıdan, Avrupa’lı gibi bakar hâle gelmiştir. Bu cümleden olarak, İlâhiyât fakültelerindeki bâzı öğretim üyeleri de oryantalistlerin doğrudan veya dolaylı etkisinde kalarak, İslâm’ın ikinci kaynağı olan sünnet konusunda düştükleri şüphe ve tereddütlerini, topluma bir ölçüde bulaştırmışlardır.
SULTÂN İKİNCİ ABDULHAMÎD 1876-1909
İkinci Abdülhamîd Hân’ın ilk beş yılında, Midhat Paşa ve avenesi hâkimdi, Sadrâzam Midhat Paşa, 23 Aralık 1876 da alelacele Meşrûtiyyet ilân ettirdi. Sultan Abdülhamîd, böylece tahta çıkmadan önce vermiş olduğu sözü yerine getirdi. “Sultân Hamid’in notlarında bu konu şöyle izah edilir: ‘Filhakika o (Midhat Paşa) öteden beri meşrutiyetin tarafdârı idi. Lâkin ismini ve bâzı kitaplarda medhini (öğgüsünü) işitmekle hâsıl olmuş bir taraftarlıkdır… Midhat Paşa Kanun-ı Esâsî’nin (Anayasa’nın) behemehâl (ne olursa olsun, derhâl) ilân olunmasını teklif ettiği zaman hiçbir devletin Kanun-ı esasisini tedkîk etmemiş ve bu bâbda esaslı bir fikir edinmemiştir. Rehberi Odyan Efendi idi. Odyan Efendi ise, o zaman bile bizde en mümtaz hukukşinâs değildi. Hele memleketi hiç bilmezdi.’” Üstünkörü hazırlanan bu Anayasa’nın kötü sonuç getireceği belli idi. İşin acıklı tarafı, bu berbat işleri yapan “Midhat Paşa gerçeği” hâlâ değerlendirilmiş değildir. Tornadan çıkma diplomalılarımızın gözünde o, hâlâ, büyük adamdır, bütün Balkan bölgesini kaybetmemize sebeb olan harbe sokmasına rağmen “büyük adam” olarak bilinir, yaptıklarından ders alınmaz.
Birinci Meşrûtiyet Meclisi’nin soktuğu 1877-78 harbi sonunda Aya Stefanos Andlaşması imzalandı. Ali Suavi, bu andlaşmayı kabûl ettiği için Sultân Abdülhamîd’i bir baskınla öldürmeğe kalkıştı, kendisi öldürüldü.“Bu olay, Sultânı, kendi uygun gördüğü şekilde yönetimi devâm ettirmeğe sevketti.”
Yıldız Mahkemesi
Saraydan çıkmış olan Pervin Melek Hanım’ın bildiklerini anlatması üzerine Midhat Paşa ve avenesi Yıldız Sarayında muhakeme edildi, Midhat Paşa ve 9 kişi, Sultân Abdulazîz suikastını işlemiş olarak idam cezasına çarptırıldı, Sultân Abdülhamîd, bunların cezâlarını kürek cezasına çevirdi, Tâif’e gönderildiler.
Osmanlı Devleti’nin Avrupa Devletlerine olan borçlarının ödenmesi için 20 Kasım 1881 de Duyûn-ı Umûmiyye adlı kurum kuruldu. Devlet içinde devlet gibi olan bu kurum, içki, balık, tuz, ipek, tütün ve damga gelirlerini topluyordu.
Mısır’da Hidiv İsmâil yabancı ülkelere borçlanmıştı. Bunun sonucu olarak, Mısır, “geçici” İngiliz işgaline uğradı. Mısır Osmanlı Devleti’ne yıllık vergi ödeyecekti. Osmanlı Devleti ve İngiltere, Mısır’a birer Yüksek Komiser gönderecekti; bunlar, Hidiv’e iç işlerinde yardım edecekler ve ‘Mısır’dan çabuk çekiliş’i sağlayacaklardı. Mısır Ordusu terhis edildi, subayları ya hapsedildi veya emekliye sevk edildi. Mısır’daki İngiliz görevliler fes giyip Türk lâkabı olan Beg sözünü de benimsediler. Sultân Abdülhamîd, Mısır’a Yüksek Komiser olarak tâyin ettiği Ahmed Muhtâr Paşa ve Hidiv âilesi vâsıtasıyla Mısır aydınlarıyla ve siyâsî liderlerle sıkı ilişkiyi devâm ettirdi. Mısır’ın ileri gelenleri de, merkezle ilişkiyi devâm ettiriyorlardı; çocuklarını eğitim için İstanbul’a gönderiyorlar, yazı, Boğaziçi’nde satın aldıkları yalı konaklarında geçiriyorlardı, İstanbul’daki Türk âilelerle evlilik bağları kuruyorlardı. Şüphesiz ki, İngiliz işgâlinden sonra bile, ilişkilerin uzun zaman böyle çok canlı bir şekilde devâm etmesi, ortak kültüre, ortak inanca bağlı olmaktan dolayı kolay oluyordu, zemîn, altyapı, bu devamlılığa uygundu. Yabancı hâkimiyeti ve işgali o zaman bu güçlü ilişkileri koparamamıştı. Avrupa’lı emperyalistler daha sonraları, uyguladıkları tek yanlı eğitim ve târihçilerinin yazdığı, yanlış zemîne oturtulmuş târih kitapları ve yayınlar yoluyla, iki ülkenin aydınlarını karşılıklı olarak birbirinden soğuttular, birbirine karşı yabancılaştırdılar.
***
“Sultân Abdülhamîd, Avrupa kültürü ile yetişmiş olan, düşünce, edebiyât ve siyâset alanında sözü geçen aydınların etkisini azaltmağa çalıştı. Yeniliklere açık bir kişiliği olan Sultân, Batıcı olmayan Osmanlı aydınını meydana getirmek ümidiyle eğitimi geliştirmeyi arzû ediyordu.”
O çağdaki, hiçbir inceleme yapılmadan girişilen ve süregelen yenileşme hareketinin ürünü olan Osmanlı münevverine göre “Fransızca bilmeyen, eşek” idi! Münevver, (aydın) kendi kültüründen öylesine kopmuştu ki, Fransızcanın ve diğer Avrupa dillerinin sözlüğü ortada yokken, daha 11. Yüzyılda yazılmış Dîvânü Lugaatit Türk, onun gündeminde yoktu; bir sahhâf vâsıtasıyla Ali Emîrî Efendi’nin eline geçtikten sonra Türkçü çevrelerde ilgi odağı olacaktır ama, yaygın ve hâkim akım, günümüze dek gelen anlayış, Batıcı, çağdaş sâbit dayatmadır. Bu akım mensuplarının durumu, Ahmet Mithat Efendi’nin yazdığı Felâtun Bey ve Râkım Efendi adlı kitapta çok güzel anlatılmaktadır.
İTTİHAT ve TERAKKİ CEMİYETİ
Bâbiâli’de çeyrek asrı aşan hizmeti süresince devlet ve siyâset adamları arasında bulunmuş olan Mehmed Selâhaddîn Bey İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluşunu şöyle anlatıyor: ”Şahsî menfaatlerini temin etmeye çalışan bazı hükümet aleyhtarları, Avrupa taklitçiliğinden kendini alamayan lisan bilen ve aydın fikirli dediğimiz gençlerin zihinlerini ve fikirlerini kurcalayıp karıştırmaya başladılar. İstanbul’da görev başında ya da azledilmiş memurlardan ve hayalperest bazı gençlerle talebelerden oluşmak üzre, İttihad ve Terakki Cemiyeti Osmaniyesi adıyla bir cemiyet kurmaya muvaffak oldular.”Zamanla Selânik’teki subaylar da cemiyete katıldı. Maaşların zamânında ödenememesi, bu gizli cemiyetin işini kolaylaştırıyordu.
İttihatçılar 1909 da iktidara geldiler. İttihatçıların başında, üç ayrı kliğin temsilcisi üç kişi vardı: İçişleri Nâzırı (telgraf memuru) Talat, Harbiye Nâzırı Enver Paşa ve Bahriye Nâzırı Cemâl Paşa. Bunların yanında Dr. Nâzım, Dr. Bahâ Şâkir, Ziya Gökalp, Kara Kemal, Hüseyin Câhid ve Emmanuel Carasso gibi sivil aydınlar da vardı. [Bunlardan son ikisi Osmanlı Yahudi’si idi.] “İnkılab hareketlerinin tamâmı, Osmanlı aydınının kendi orijinal kültürüne başkaldırmasının ve başka bir kültür olan Avrupa kültürünü almaya yönelmesinin doğal ve tarîhî uzantısıdır.”
İkinci Meşrûtiyet devrinde, ittihatçıların, Devlet’i parçalanmaktan kurtarmak için destekledikleri Osmanlıcılık akımı başarılı olamadı.
İttihatçılar, Osmanlı Devleti’ndeki Müslüman unsurları birleştirmeyi hedef edinerek İslâmcılık ideolojisini denediler. Müslüman Osmanlı aydınları da böyle bir gelişmeye heveslendiler. Said Halîm Paşa, Babanzâde Ahmed Naîm ve Mehmed Âkif öne çıkan isimler oldu. Bu aydınlar, İslâm anlayışını, Sebîlurreşâd, Sırât-ı Müstakıym ve Beyânul Hak dergilerinde savundular. Müslüman Osmanlı aydınları, eğitimin yeniden planlanması ve Müslümanların Batı’dan almaya ihtiyaç duydukları şeyin sâdece teknoloji olması çağrısında bulundular.
TÜRKÇÜLÜK AKIMI
Türk halkının dil ve kültür birliğinin sağlanmasını hedefleyen Türkçülük akımı, İsmail Bey Gaspıralı, Yusuf Akçura gibi Tatar ve Azerbaycanlı Ahmet Agayev, Hüseyinzade Ali Bey gibi dış Türklerce başlatılıp Necip Asım, Süleyman Paşa, Ziya Paşa, Mehmet Emin, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Âgâh Efendi, Ziya Gökalp, Ömer Seyfeddin, Necip Âsım gibi Osmanlı Türklerinin de katıldığı, geliştirdiği mühim, diriltici, toparlayıcı bir akımdır. “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” görüşünün sahibi İsmail Gaspıralı Bey’in çıkardığı Tercüman gazetesi, Türk ülkelerinin hepsinde, Fergana’dan Mısır’a kadar bütün İslâm dünyasında okunuyordu. Paris’te kaldığı iki yılda Avrupa’yı da iyi öğrenmiş, kendi kültürümüzle Avrupa’nınkini karşılaştıran, değerlendiren kitap da yazmıştı: Avrupa Medeniyetine Bir Nazar-ı Muvâzene (Avrupa Medeniyetine Dengeli bir Bakış) (İstanbul 1302/1885. “Avrupa’nın medenî (uygar) şehirleri saadet (mutluluk) ve huzur kaynağıdır. Bir başka şehir daha vardır ki, ona ulaşmak insanlık için en büyük hedef olmalıdır! O da insanın kalbinin huzur bulduğu, sevgi ve hakikatin üstün geldiği bir şehirdir. Ancak, bu bahsedilen şehirlerin, yani medenî şehirlerin bazı eksikleri vardır. Bu şehirlerde sanayi gelişmiş, icatlar ve keşifler yapılmış, ticaret ve ekonomi ilerlemiş olsa da dış dünyaya kapalı kalmak bazı sorunlara yol açmıştır. Bu modern şehirler, yeni buluşlarla ve ilerlemelerle sürekli olarak gelişse de Avrupa şehirleri ruhen tatmin edici değildir. Ancak insanlar, bu şehirlerin sunduğu konfor ve teknolojiyi gördükçe, yeni bir medeniyet anlayışına doğru evrilmektedir. Avrupa’nın medeniyet anlayışı dünyaya yayılmakta ve diğer toplumları da etkilemektedir. Ancak, gerçek huzur sadece maddî ilerlemeyle değil, aynı zamanda ruhî (manevî) tatminle mümkündür… Şehir, sadece binalardan ve caddelerden ibaret değildir; içinde yaşayan insanların güvenliği, sağlığı ve refahı da şehirleşmenin bir parçasıdır.” “Bu eserde Gaspıralı’nın Avrupa medeniyeti hakkındaki görüşleri yanında sosyalizme karşı takındığı tavrı da görülmektedir. Sonuç bölümünde, ıslahat ve terakkiye ihtiyacı olan İslâm âleminin taklitçiliğe sapmadan kendine göre bir ilerleme ve medeniyet yolu araması gerektiği belirtilmektedir.” “Onun Batı medeniyetinde gördüğü en büyük eksiklik, mutlak hak ve hakkaniyet ilkesinden (veya mutlak adalet duygusundan) yoksun olmasıdır. Halbuki İslam medeniyeti bu hususta, genelde nazarî planda kalsa bile, mutlak adalet fikrine sahip bulunmaktadır.” “(Avrupa’nın) tecrübesinden ders alalım, hatalarını tekrarlamayalım: Okullarını, üniversitelerini biz de kuralım, ancak bilimle aklımızı aydınlattığımız kadar vicdan ve hakkaniyetle yüreklerimizi doldurmaya çalışalım. Avrupa’yı körü körüne taklit etmeyelim; vicdan ve hakkaniyet dışına çıkmadan dengeyi koruyalım.
Avrupa medeniyeti dengeli olsaydı, bu medeniyete Avrupa’nın yarısı karşı çıkmazdı. Bir kez daha tekrar ediyorum: Yeni keşiflerin ve icatların faydalı hizmetini inkâr etmiyorum. Ancak İslam dünyasının ıslahat ve ilerlemeye ihtiyacı olduğu şu dönemde, dengesiz bir şekilde Avrupa’yı taklit etmeyi akıl ve mantıkla bağdaştıramıyorum.”
Türkçülük akımı Osmanlı Devleti’nin devâmı olan Türkiye Cumhûriyetinde de devâm etti. Türkçülerin İslâm’a karşı, İslâm’a zıt bir düşünceleri yoktu.
Dikkat edilmesi gereken nokta: Cumhûriyet devrinde en etkili Türkçülerden Ziya Gökalp’in yakın arkadaşı Munis Tekinalp idi. Tekin ve Alp gibi koyu Türklük kokan kelimeleri kullanan, gerçek kimliğini Ziya Gökalp dâhil, (vefatı: 1924) kimsenin bilmediği, gerçekte bir Yahudi olduğu, Fransa’da, Nice şehrinde öldüğünde cenazesinin, sinagogtan kaldırılmasıyla anlaşılan haham Moiz Kohen, rolünü çok iyi oynadı, Türkçülüğün İslâmdan ayrı bir ideoloji görünümüne girmesinde son derece etkili oldu, Türkiye’de işi bittikten sonra Fransa’ya gitti, orada 1961 yılında öldü. Nitekim Cengiz Çandar, bu devirde yapılan işler için “deislamizasyon” derken bir vâkıayı, olguyu ifâde etmektedir.


Moiz Kohen (1883-1961), Selanik’te yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası bir haham idi, kendisi de Haham eğitimi aldı… Masonluğa girdi. Kemalizm’i tanıtan çeşitli kitaplar ve yazılar yazdı. Halkevleri’nde konuşmalar yaptı. Türkiye’de Munis Tekinalp olarak bilinen Moiz Kohen 1961 yılında Fransa’nın Nice şehrinde öldü ve oradaki “Yahudi mezarlığına” gömüldü. (İnternet)
Moiz Kohen’in yaptıklarını, yine Yahudi bir profesörün ilmî yazısında görelim:
BiLDiRi ÖZETi
Atatürk Devrimleri ve Moiz Kohen (Tekinalp)
Prof. Dr. Jacob M. Landau Kudüs İbrani Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü
“Munis Tekinalp adıyla tanınan Mois 1883’te Seres’te doğmuş, 1912’de Selanik’ten Istanbul’a gelmiş ve 1961’ de ölmüştür. O, Pan-Türkizm, Osmanlılık gibi kitapları yazdıktan sonra Kemalizmin ilk ve en ciddi uzmanlarından biri olmuştur. 1928-1944 yılları arasında yayımladığı Kemalizm, Türkleştirme ve Türk Ruhu Kemalist ilkelerinin çok etkileyici birer analizidir. Kemalizm’in özünü ve sorunlarını derinliğine inceler ve onlarla başa çıkmanın yollarını arar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul Belediye Meclisi’ne seçilen Tekinalp, bu dönemde Türkiye’nin ekonomik sorunlarını Devletçi + liberal karışımı yolla çözüm oJanaklarını araştıran birçok makale yazmıştır.”
Türkçülerin; Munis Tekinalp adını kullanarak, yakın arkadaşı Ziya Gökalp dâhil, herkesi aldatan bu çok becerikli sahtekârı iyi tanımaları gerekir. Yoksa gaflet uykusunda uyumağa devâm ederler ve gülünç duruma düşerler. Üstelik, bir de bir yahudi’nin, samîmî olarak Türk milliyetçiliği yaptığına inanmaları ve başkalarını da inandırmağa çalışmaları, acıklı bir maskaralık olur.
Türkçülük yapmak, yahudilerin pek hoşuna gidiyor. Moiz Kohen’in soyundan gelen, Türk adı taşıyan diğer bir Yahudi de bu işe devâm etmiştir:

Buram buram milliyetçilik kokan bir isim taşıyanın cenâzesi sinagogtan kalkıyor.
Bâzı gafiller, Türk milliyetçiliğine yahudilerin burnunu sokmasından rahatsız olmadığı gibi, bu işi normal, tabiî göstermeğe çalışmaktadır.
Buyurun Yahudi başlığı fötr şapka giyen bir Türkçü yurttaş: Dr İkbal Vurucu, Denizli, Acıpayam’da öğretim üyesi. Benim bir yazımı alıp çarpıtmış. Her yanlışını madde madde gösterdim, Misâk, dürüstlük sınavında sınıfta kalarak cevâbımı “uzun” bahânesiyle yayımlamadı. İkbal adlı şaşkın yurttaşın seviyesiz ve uzun, çarpıtıcı yazısı ise hâlâ utanç belgesi olarak orada duruyor. Burada, bir özeti sunuyorum:

DİNİkbal Vurucu<br> 15.07.2025
1.“Maksudoğlu’nun iddiası, Türkçülüğün “sadece Türk ırkından gelenleri” kapsayan bir ideoloji olduğu yönündedir.” diyor bu şaşkın, fötr’lü yurttaş.
Cevap:
1.Kocaman bir yalan! Arnavut asıllı Şemseddin Sâmi Beyi, Kamus-ı Türkîyi yazdığı, kültürel Türkçülük yaptığı için çok takdîr ederim, Mehmet Âkif’in de “ırkıma bir gül” derken Arnavut ırkını değil, Türk ırkını kast ettiğini çok belirtmişimdir. Divanu Lügaatit Türkü bulan, muhafaza eden, maddî sıkıntı içinde olmasına rağmen Avrupalıların teklif ettiği muazzam rakamlara iltifat edip vermeyen ve kitabı Türk milletine, Millet Kütüphanesine veren kahraman Ali Emîrî Efendi’den Kürt diye söz etmek, onu dışlamak, kimin aklına gelir?
2. ”Çünkü yazısına “Türkçülük konusundaki iki Yahudi’nin mevcudiyetinin bilinmesinden rahatsız olacaklara” diye başlar.”
Cevap:
2. O yazıdaki dikkat çektiğim husus, Türkçülük akımına katılan yahudilerin Türkçülk rayında giden trene makas değiştirtme oyunudur. Türk Milletinin yükselmesi için çalışan, fikir ortaya koyan İsmail Bey Gaspıralı, Ahmed Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Ahmet Mithat Efendi, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin gibi, aydınların, Türk Milletini İslâmdan uzaklaştırmak gibi bir gayeleri yoktu.
Ziya Gökalp:
Yatma seherde, uğrarsın derde
Gezdiğin yerde Elhamdülillâh
İlâhîsini yazmışken, Munis Tekinalp olarak tanıdığı, Türk olarak bildiği Yahudi Moiz Kohen’le arkadaşlığından sonra şöyle demiş olmalıdır:
Evinin yemişi erikle elma
Komşunun bağından hurmayı alma.
Leon Kahun, kimliğini gizlemedi, bir gezgin olarak ilgisini çekmiş olmalı, eski Türklerle ilgili Gök Kitap yazdı.
Halbuki Moiz Kohen, yahudî olduğunu gizledi, Munis Alptekin diye kendini tanıttı ve yıllar sonra 1961 de Fransa’nın Nis şehrinde vefât ettiğinde cenazesinin sinagogtan kaldırılmasıyla çok az kişi gerçekte onun bir Yahudi olduğunu anlayabildi.
Dürüst insan, mert olan, kim olduğunu gizleyip başka kavimden biri olarak kendini tanıtarak herkesi aldatır mı? böyle sahtekârlık yapar mı?
Bu konuda Alev Alatlı ne diyor, bakalım mı?

Yahudilerin milliyetçilik işine karışmalarından rahatsız olan sâdece ben değilmişim, değil mi?
3.“Birincisi, milliyetçiliğin ilkel bir anlayışla ırka dayandığı, ırkın ise değişmez bir veri olduğu sanrısı Cevap:
3.Tut kelin perçeminden: nerede milliyetçilik ırka dayanır, demişim? Adam, kendi kafasında tasavvur ettiği Maksudoğlu’nu yargılıyor kendine göre. Biraz kitap okusa iyi olacak: Prof. Dr. Bernard Lewis, The Emergence of Modern Turkey (1934) kitabında belirtir ki, “Cumhuriyetin ilânından şu kadar yıl geçmesinden sonra bile, Türkiye’de, bir gayrı müslim, Türk vatandaşıdır, ama ona Türk denilmez”. Şimdi, bu Yahudi yazar (B. Lewis), Türk ırkçılığı mı yapıyor? İkbal Efendi’nin mantığına, anlayışına göre, öyle olmalı! Eli değmişken, onun da kafasındakini okuyuvermeli. Bernard Lewis, bir vâkıayı belirtiyor. Türkiye’de, Türk ırkından olmayan Müslümanlara Türk denilmekte tereddüt edilmez, falan asıllı Türk, denir en fazla. Ama, bir Rum, bir Ermeni, bir Yahudi vatandaşımız için, Türk diyen var mıdır? kendileri kabûl ederler mi?
Burada, son devrin en göze çarpan Türkçüsü rahmetli Atsız’ın sözünü hatırlayalım: ‘Türk olmak için kanı Türk olmak, sonra dili ve daha sonra da dileği Türk olmak lâzımdır.”
4.“Ancak bu yaklaşım, hem Ziya Gökalp’in teorik çerçevesi hem de Türkçülük tarihînin kurumsal gelişimiyle çelişmektedir” diye bir şey söylediğini zannediyor bu Yahudi sever yurttaş. Cevap:
4.Havada kalan, temelsiz bir cümle. Benim ırkçı yaklaşımım yok ki, o yaklaşım İkbal Efendinin kafasında, muhayyilesinde: İkbal Efendinin kafası, bir Türkün aynı zamanda Müslüman olabileceğini basmıyor anlaşılan. Türkçü olmak için İslâm’dan sıyrılmak gerektiğini mi sanıyor? Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu Türkçü değil miydi? aynı zamanda müslümandı da. Alparslan Türkeş, müslüman değil miydi? Türkçü olmak için İslâm’dan sıyrılmak mı gerekiyor? Ne biçim kafa! Ben, rahmetli Atsızı da çok severim: adamda “Hak öfkesi” vardı. Hak öfkesi, çok kuvvetli bir İslâm damarıdır.
İsmail Gaspıralı ve Yusuf Akçura Beylerin şekillendirdiği, hız verdiği Türkçülük akımı, 1920 lerde, çağdaşlaşma ile birlikte yürürken, Yahudi olduğunu, yakın arkadaşı Ziya Gökalp’ten bile gizleyerek Türkçülük yapan, herkesin “Munis Tekinalp” diye bildiği, Türk ZANNETTİĞİ “Moiz Kohen”, bu akıma makas değiştirtti. Yetişmekte olan gençler Galip Erdem, Muhsin Yazıcıoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti, Necip Ablamitoğlu, Abdullah Çatlı, gibi olacakken, Uğur Mumcu, Uğur Dündar, Yılmaz Özdil formunda oldu.
İnsan, “vay canına! Cumhuriyetin ilk yıllarında etkili olan, Gökalp’ın bile gerçek kimliğini bilmediği, Türk zannettiği, Yahudi olduğu bilinmeyen Yahudi Moiz Kohen, neler de yapmış! demez mi? Türkçülüğün İslâm’dan sıyrılmasının etkileri ne olmuş? diye düşünmesi gerekmez mi? Gerekir ama; “düşünce özürlü” ise, bu korkunç durumu, birtakım kelimelerle örtbas etmeğe, ona kılıf uydurmağa çalışır.
Hangi maşayla neresinden tutarsınız?
5.“Mehmet Maksudoğlu’nun, “İslâm’ın Türk kimliğinin temel mayası olduğu” yönündeki iddiası “
5.Bu vâkıayı, olguyu “iddia” zanneden cehâlete en kısa, kesin cevap: BULGARLARDIR.
Bulgarlar Türk ırkındandır, Türk idiler. Tuna Bulgarları 840 yılında Hristiyan oldular, başlarındaki PARS Hanın adı BORİS oldu. Günümüz Bulgarcasında odcak (ocak) gibi, birkaç yüz Türkçe kelime hâlâ yaşar, ama, Bulgaristan’daki Bulgar, Türk olduğunu kabûl eder m?
Öte yandan, İdil (Volga) ırmağı boyunda yerleşen Bulgarlar 922 yılında Yaltavar oğlu Almış Han çağında İslâma girip ilk müslüman devlet oldular (Karahanlılar, biraz daha sonradır), günümüzde Rusya federasyonu içindeki Kazan bölgesinde yaşarlar. Kazan, 1552 yılında Rusların eline geçti, fakat Türkçenin“Tatarca” denilen kuzey lehçesini konuşan Kazan Tatarları, Türklüklerini, İslâm sâyesinde korudular. Mide yerine aş kazan, oda yerine bülme (bölme), kapı için eşik, pazartesi yerine baş gün, güney yerine kün (güneş) yak (tarafı) derler. “Bulgar babalarımız ağaçtan câmi tüzgenler” (ahşap câmi yapmışlar) demektedirler.
6.“Osmanlı’nın özellikle son yüzyılında da pozitivizm, materyalizm ve seküler düşünce oldukça etkindi. Namık Kemal, Ziya Paşa, Abdullah Cevdet gibi birçok aydın, dinî dogmalara karşı eleştirel bir tavır geliştirmişti.” diyor bu Yahudi sever yurttaş.
6.Cevap: Al sana yuvarlak, kaypak lâf dizisi, bu yurttaşta seviye yok, lâf salatası üretimi var. Bu kişiler, hangi dogmaya karşı eleştirel(!?) tavır geliştirmiş? Tevhid olmaz, teslis (baba-oğul-ruhul kudüs) olsun mu demişler? Namaz olmamalı, yoga daha iyi mi demişler? Sabah namazı, güneş doğduktan sonra kılınsın mı demişler? Hac için Kâbe’ye gitmek gerekmez, onun yerine Avrupa’ya gidip müzeleri gezmek, daha iyi olur mu demişler? Câmilere ayakkabı ile girilsin, câmilere, kilise’deki gibi sıralar konulsun mu demişler?
Hangi yazılarında, İslâmın nesini eleştirmişler? Hani belge? Abdullah Cevdet zavallısı bir yana, Ziya Paşa, Namık Kemal İslâmın nesini eleştirmiş?
İslâm imiş millete pâ–bend-i terakki
Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıkdı
(Milletin yükselmesine ayak-bağı İslâm imiş, Önceleri yoktu, bu söylem de yeni çıktı)
diyen Ziya Paşa mı dinî dogmalara karşı eleştirel bir tavır geliştirmiş! Utanmak yok mu, böyle işkembeden atılır mı? okuyanları ahmak mı sanıyor bu traji-komik, fötr şapkalı Yahudi sever vatandaş? Utanmak, insanla hayvan arasındaki farklardan biridir; hayvan utanmayı bilmez.
7.“Maksudoğlu, dediklerini ispatlamak için Halil İnalcık gibi bir dev ismi bile kullanmaktan çekinmiyor” diye saçmalamış bu şaşkın. Cevap:
7.Halil İnalcık hemşehrimle, Eskişehir’de, Yetkin’in Çibörek Evinde görüşmüştük, kendisine, Pakistan’da çıkmış olan, Osmanlı Political Entity: Devlet or Empire? makalemi göstermiştim., beğenmişti. Allah rahmet eylesin, yetiştiği şartlar içinde, çok iyi bir tarihçidir ama, Yüce Osmanlı Devleti’nden “imparatorluk” diyerek fâhiş bir hataya düşmekten kurtulamadı. Kendisine gösterdiğim adı geçen makalemde, imparatorluğun ne olduğunu, Osmanlının asla imparatorluk olmadığını açıklamıştım.
8.“İnalcık’ın Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna dair tarihî yorumlarını, onun İslâm’a “yabancı” kalmış bir dönemin ürünü olarak sunmak, bir bilim insanının tarihî metodolojisini şahsi inanç ekseninde değerlendirmeye çalışmaktır.” diye zırvalamış şaşkın vatandaş. Cevap:
8.İnanç ekseniyle ne ilgisi var! anlama özürlü! Cuma Hutbesi, İslâm devlet geleneğinde BAYRAK gibidir, semboldür, bir beldede Cuma Hutbesi, kimin adına okunuyorsa, o beldenin hâkimi odur. Cuma, onun izniyle kılınır. Ben o hükmümü, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 687 Hicrî/1288 Mîlâdî yılı olduğunu, Tursun Fakih’in Karacahisar’da Cuma Hutbesini o tarihte okumuş olduğuna dayanarak, (Neşrî, Kitâb-ı Cihân-Nümâ, c.I s.110, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 1949) KAYNAK GÖSTEREREK BİLDİRİYORUM. İnanç ekseni ile NE İLGİSİ VAR? Rahmetlinin inancını, ibâdetini söz konusu etmiyorum ki! orası kendini ilgilendirir. Rahmetlinin yetiştiği çağda, İslâma karşı soğukluk dolayısıyla, Rahmetli üstadın, İslâm devlet geleneğinde Cuma hutbesinin “sembol, bayrak” gibi olduğunu öğrenmemiş olduğunu, bu konuda mâzur olduğunu belirtiyorum. Kafa namusu da yok İkbal Efendide.
9.“Özellikle Halil İnalcık gibi akademik itibarı dünya çapında tanınmış bir tarihçiyi, bireysel ibadet alışkanlıkları üzerinden değerlendirmeye çalışmak” diye saçmalamağa devam ediyor Yahudi sever, Dr ünvanlı geri zekâlı. Cevap:
9. Rahmetli Halil İnalcık’ı NEREDE ibâdet alışkanlığı üzerinden değerlendirmişim? Hutbenin Bayrak gibi sembol değeri olduğunu bilseydi, üstad, Osman Gazi adına ilk hutbenin okunduğu 1288 yılı üzerinde dururdu, 1302 ye uzanmazdı. Bunları belirtirken, üstadın ibâdet edip etmediği ile ilgili bir değerlendirmem nerede? Kafa namusundan mahrum bu Yahudi sever. Kafa namusu, cinsî namustan daha mühimdir: cinsî olanı, kişiyi ilgilendirir, kafayla ilgili olanı, bütün toplumu ilgilendirir, etkiler, bozar, toplumu bile bile yanlışa sürükler.
10. “Ancak bir yazarın etkili olması, o dönemin tüm ideolojik yönelimlerinin onun tarafından belirlendiği anlamına gelir mi? diye yahudiyi temize çıkarmağa yelteniyor şaşkın.
Cevap: 10. Moiz Kohen, Munis Tekinalp adını kullanıp sahtekârlık yaparak fikirlerini yayıp etkili olmasa idi, Cumhuriyet okullarında okuyup yetişen gençler, Muhsin Yazıcıoğlu, Galip Erdem, Osman Yüksel Serdengeçti gibi olurlardı, Gaspıralı İsmail Beyin, Yusuf Akçura’nın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun, Ahmed Mithat Efendi’nin, Ömer Seyfettin’in meşrebindeki Türkçülük devam ederdi. Halbuki, Fakir Baykurt, Uğur Dündar, Uğur Mumcu gibi gençler yetişti. 1924 yılında vefat eden Ziya Gökalp dâhil, herkes, onu, Türk zannediyordu. Çooook sonra, 1961 yılında Fransa’da öldüğünde, cenâzesi sinagog’tan kaldırılınca, çok az sayıdaki, dikkatli kimse, onun gerçekte Yahudi olduğunu anlayabildi.
(Yahudi sever İkbâl Vurucu’ya 67 madde olarak yazdığım cevabımdan burada 10 madde vardır.)
***
Almanya’da doğup orada yaşayan bir Yahudi, Şimon, kimliğini gizleyerek, sözgelimi Helmut ismini kullanarak, iyi eğitim görmüş bir Alman aydını sıfatıyla, Alman nasyonalistleriyle sıkı arkadaşlık kurup, yazılarıyla Alman nasyonalizmini, Almanların temel özelliklerinden sıyırarak şekillendirse, Almanya’da herkes onu koyu Alman nasyonalisti Helmut olarak bilse, işi bittikten sonra Amerika’ya gitse, yıllar sonra ölünce, cenazesinin sinagogtan kaldırılmasıyla, Almanlar onun, gerçekte Yahudi olduğunu anlasalar ne yaparlardı?
Bir Nasyonaist Alman sosyoloji elemanı, “Alman nasyonalisti olmak için, Alman olmak koşulu yoktur, böyle koşul aramak, ırkçılığa kapı aralamaktır” diye saçmalar mıydı?
Yahudiler, sâdece Türkçülük konusunda değil; günümüzde, medya dâhil, çeşitli vâsıtaları kullanarak birçok ülkede etkililer:

Arkeolojik kazılarda, Anadolu’da Türklerin çok eski târihlerde yaşamış olduklarını gösteren bulgular ortaya çıkınca, Yahudi-Hristiyan kontrolündeki bilim(!) dünyâsı, GERÇEĞİ KABÛL ETMEĞE YANAŞMIYOR:

Tarihçi–Yazar Ramazan Sevinç, Hakkâri’de ortaya çıkarılan arkeolojik bulguların yalnızca bir kazı sonucu değil, aynı zamanda yerleşik tarih anlatılarına ciddi bir itiraz olduğunu vurguluyor. Sevinç’e göre, Hakkâri’de bulunan taş yazıtlar ve dikilitaşlar, bu coğrafyada Türk varlığının sanılandan çok daha eskiye uzandığını gösteriyor. Kendi ifadeleriyle: “Hakkâri’de iki tane taş yazıt bulundu. Eski arkaik dönem. Türkçe runik harfleriyle… 4.500 sene önce, Hakkâri denilen yerde Türkler yaşıyordu. Al sana kanıt.”

Ancak bu kanıtların kabulü kolay olmadı. Ramazan Sevinç, akademik dünyanın bu bulgular karşısındaki tutumunu şu sözlerle anlatıyor: “7 sene uğraştık. Akademi dünyası 7. yılın sonunda kabul etti. O süreye kadar ‘hayır, öyle bir şey yok, kanıt yok’ dediler.” Sevinç’e göre sorun kanıt eksikliği değil, kanıtın kabul edilmek istenmemesiydi: “Kanıt var ama kabul etmiyorsun. Çünkü senin ağa baban, küresel akademi dünyası kabul etmemen gerektiğini söylüyor.”

Bu tartışma, Göbeklitepe örneğinde olduğu gibi, tarihin yeniden okunması gerektiğini ortaya koyuyor. Sevinç, bulguların zaman derinliği arttıkça mevcut kabullerin sarsıldığını belirterek şunu söylüyor: “17 bin yıla uzadığı ortaya çıkınca, bütün siyasal tarih, bütün dinler tarihi çöp oldu. Ve bütün fonlar kesildi.”
Bu sözler açık bir mesaj taşıyor: Biz bu topraklara sonradan gelmedik. Biz burada vardık. Anadolu ve çevresi, yalnızca son bin yılın değil, çok daha eski bir Türk tarihinin izlerini barındırıyor. Mesele geçmişi ideolojik kalıplara sığdırmak değil, eldeki bulgularla yüzleşebilme cesaretini gösterebilmek.
***
İnternetten aldığımız şu bilgiler, duruma ışık tutmaktadır. ABD’li Yahûdî bankacı iş adamı DAVID ROCKEFELLER şöyle diyor:
“Türkler medeniyetin beşiğidir ve kökenleri Sümerlere kadar dayanır. Türkler, Milâttan Önce 4000 yıllarında Orta Asya’da yaşanan büyük felâketten sonra yaşadıkları yerleri bırakıp Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryan, yâni, dünyanın en medenî ırkı olarak kabul edilen Ari ırktandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bâzı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca, Anadolu’da büyük uygarlıklar kurmuş olan Hititler ve Asurluların da Türk kökenli olma ihtimâli yüksektir. Milâttan önce 3500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler İLK defa YAZIYI BULAN, toplumda adâleti sağlamak için, İLK defa yasaları çıkaran ve MAHKEMELERİ KURAN, PARAYI İLK KULLANAN ve VERGİ TOPLAYAN, ilk olarak OKUL açan ve TEKERLEĞİ BULAN kavimdir: yâni Sümerler, DÜNYÂ MEDENİYETİNİN başlangıç noktasıdır ve soyları, târihçilerimizin araştırmalarına göre, TÜRK KÖKENLİ insanlardır. David Rockefeller, Sümerlerin soylarının, Yahûdî târihçilerin araştırmalarına göre, TÜRK KÖKENLİ olduğunu şöyle belirtiyor: “Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yâni göçebedirler ve târihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civârında Sümerce kelime ve “ayağını yere sıkı bas”, “tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır”, “sel gibi süpürmek, yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır.”
Fakat, biz bunu örtbas etmek için, Milâttan Önce 2000 yıllarında, yâni Sümerlerden 1500 yıl SONRA başlamış olmasına rağmen, Yunan Medeniyetini ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilgi çekici olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık seviyesine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İnka’lar, Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.
MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABÛL EDEMEZDİK, BU MîRÂSA EL KOYMALIYDIK
Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabûl edemezdik; tam aksine, bin bir entrika ile bu kültür mîrâslarına el koyarak biz onları bütün dünyâya barbar, hak hukûk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Günümüzde Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı çarpıklığı aşırı düzeylerdedir.
*** ***
Türk milletinin yüzyıllarca yoğrulduğu İslâm mayasından uzaklaşması, Yahudi için çok mühimdir. Yüzyıllar boyunca yahudiler “Yeruşalim’de görüşmek üzere” diyerek vedalaştılar. Yeruşalim (Kudüs) Osmanlı şehri idi, bu mühim şehri Türk’ten almak çok zordu, ama, Birinci Dünyâ Savaşı’nda Kudüs İngiliz’in eline geçince, onun kurduğu kukla Arap devletlerden almak, hiç de zor olmadı.
Her toplum için, o toplumum öz kültürü, yerli değerleri, hem kimlik konusu, hem de güç kaynağıdır. Bir milletin kültürü, yüz yıllar boyunca geçirdiği tecrübelerle, yaşanmışlıklarla şekillenir. Kişi, o toplum içinde rahatça yaşar, etkilenir ve içinde yetiştiği toplumun kültürüne katkıda bulunur.
Türklerin kendi kültürlerinden uzaklaştırılmaları için yazılı ve görüntülü medya, büyük bir ustalıkla kullanılmaktadır.
Bu konuda, Japon sosyolog Kolyo Yasuo’nun dediklerine kulak verelim: “Üç yıldır Türk kültürünü inceliyorum. Bir şey çok korkunç, diğeri ise çok garip.
Korkunç olan, Ülkedeki birkaç televizyon dizisi hâriç, tamamı Türklerin Kültürüne ve Dînine ters. Yâni Batı bu ülkeyi savaşmadan yok ediyor.
Garip olan ise, herkes bunu biliyor ama yine de izliyorlar. Hem de anne-baba-çocuklar birlikte izliyorlar.”

Yahûdîler için en uygun durum: Türklerin, en büyük güç kaynağı olan İslâm’dan uzaklaştırılmasıdır. Bunun için, zâten Avrupa’ya “her bakımdan” yönelmiş Osmanlı yönetiminde ve fikir çevrelerinde, hazır zemîn vardı.
Ancak, zamanla, Türk milliyetçiliği, yurtsever, bu milletin büyüklüğünün bilincinde olan Türkler eliyle, olması gereken yörüngeye oturtulmuş, Türklük mayasını meydana getiren en mühim unsur, İslâm, bu terkipte hakkettiği yeri almış, inisiyatif, yönlendirme, yahûdînin elinden çıkmış, olması gereken ellere geçmiştir.
Türkçülük konusundaki kitaplardan; cenâzesinde, imâmın “nasıl bilirsiniz” sorusuna rahmetli Fethi Gemuhluoğlu’nun: “İmam Efendi! O musalla taşı, musalla olduğundan beri öyle erkek görmemiştir” diye haykırdığı, adam gibi adam, Hüseyin Nihâl ATSIZ’ın Türk Ülküsü, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun Çağlayanlar’ı zikredilebilir.
1950 yılında yapılan seçimle hürriyet havası esmeğe başladı, statüko hemen tepki gösterdi: 1960 darbesi geldi. Ezânın serbest bırakılması bardağı taşıran damla olmuştu, “gericilik” idi. Ezânın Arapça okunması mecburiyeti yoktur; ama, ibâdet farzını yerine getiren Müslümanlar, aslına uygun şekliyle, Arapça okunmasını istiyorlar, öyle yapılıyor. İsteyen, -1960 darbesinin Diyânet İşleri Başkanlığının bağlı olduğu Devlet Bakanı yaptığı Prof. Dr. Adnan Sâdık Erzi’nin, Türkçe ezân okunmasını isteyen bir grup diplomalıya “bir câmi belirleyin, gideceğiniz câmide ezânı Türkçe okutayım” dediği gibi- gideceği câmide ezânı Türkçe okutabilir. Câmiye gidenler, ezânın aslına uygun okunmasını istiyorlar, bundan daha tabiî ne olabilir?
Kaldı ki, Arnavutlar ezânı Arnavutça okutsalar, Boşnaklar Boşnakça, Pakistanlı’lar Orduca, İranlı’lar Farsça, Almanlar Almanca, Fransızlar Fransızca, İngilizler, Amerikalılar İngilizce, Ruslar da Rusça okutsalar (Evet, İslâm Batı’da hızla yayılıyor, bu kavimlerden birçok Müslüman var) birlik durumuna aykırılık ortaya çıkar. Bütün dünya kavimlerine, dünyadaki bütün insanlara hitâb eden dîn, ülke kalıplarına sıkıştırılamaz.
Hürriyet havası içinde ırmağın normal yatağını bulup olayların öyle gelişmesini, statüko’nun içine sindirmesi kolay olmadı: 1980 ve 1997 de tekrar baş kaldırdı.
Türk milletinin, yüz yıllarca kendi geleneği içinde, kendi kültürüne uygun olarak yaşama çizgisi, Tanzîmât’la, Avrupa’lı gibi olmak özentisi ile kırıldı. Çağdaşlaşma yolunda kararlı adımlarla ilerlerken değil, koşarken, kendimizle, öz kültürümüzle ilgili pek çok konuyu terk ettik. Bu yanlış tutumun meydana getirdiği zemîn içinde yaşadığımız sırada, biz bu hava içinde iken, bize son darbeyi vurmak peşindekiler de boş durmuyorlardı.
Bu sırada, “doğru” zannettiği “bâtıl”ı, yaymayı misyon edinen, misyoner denilen “bâtıl yayıcıları”na şöyle tâlimât veriliyordu:
Yıl: 1935
Yer: Kudüs, Misyonerlik Konferansı
Konuşan: Râhip Samuel Zwemer
“Sizden, Müslümanlar’ı Hristiyan yapmanızı istemiyoruz.
Sizin asıl göreviniz, Müslümanlar’ı İslâm dininden uzaklaştırmaktır.
Doğumlarından ölümlerine kadar haç takmasınlar, kiliseye gitmesinler, vaftiz olmasınlar; ama, Hristiyan gibi yaşasınlar. Bunu, çağdaşlık adı altında yapın.
Allah’ı ve Peygamber’i tanımayan bir nesil, büyük işlerle, idarelerle uğraşmaz; idealsiz, dinsiz, mefkûresiz yaşarlar. Rahatı, tembelliği, parayı ve nefislerini sever, arzu ve şehvetlerini tatmin için uğraşırlar.
Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çabalayıp durmayalım. Başka yollar, başka çâreler deneyelim.
İslâm memleketlerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara, Hristiyan âdetlerini, Hristiyan bayramlarını, Hristiyan kültürünü, Hristiyan ahlâkını aşılayalım.
Bir Müslüman’ın, doğumundan ölümüne kadar kimliğinde “Müslüman” yazabilir; fakat, bir Hristiyan GİBİ yaşayarak câmi önündeki teneşire yatmalıdır. Kiliseye gelmesine gerek yok, varsın câmiye gitsin. Ama, bir Müslüman’ı hayâtı boyunca Hristiyan GİBİ yaşatmalıyız.”
***
Râhip Samuel Zwemer’in konuşmasından çok evvel, İkinci Mahmûd’un kıyâfet kararnâmesi ile ceket pantalonu alarak başlayan dış görünüşümüz, zâten istenildiği gibi olmuştu, günlük yaşayışımızda da onun istediği yönde ilerlemiyor muyuz?
Dışarıda, lokantada yemek modası, yılbaşı kutlamaları gibi çağdaş (!) eylemler, sabahları, güneş doğduktan sonra kalkmak, çalışma saatlerimiz hep Samuel Efendi’nin istediği gibi olan işlerimiz değil mi?
Saygıdeğer Hayâtî İnanç, boş yere mi söylüyordu:
“Başarı, Sabah Namazına kalkmaktır” diye?
***
Statüko’yu değiştirmek, hiçbir zaman kolay değildir; gerekli olan, faydalı olan, statüko’nun daha başlangıçta DOĞRU, SIHHATLİ olarak teşekkül etmesini sağlamaktır. Bu, Sultân Üçüncü Selîm’le (1789-1808) başlayarak döşenmiş olan YANLIŞ yolda teşekkül eden, Tanzîmât, İslâhât ve diğer atılımlarla devam edip gelen, ÖYLE teşekkül etmiş olan Statüko’nun ne kadar YANLIŞ teşekkül etmiş olduğu, 28 Şubat 1997 fâciasıyla gözler önüne serildi: Gencecik oğlunu şehîd olarak toprağa veren analar, başlarında başörtüsü var diye askerî binalara, orduevlerine alınmadı. Türk’ün, Müslüman askerin, engin cesâret kaynağı, şehidlik inancıdır. Türk askerinin cesâret kaynağı, Müslümanlıktaki şehidlik inancıdır. Bu inançtan kaynaklanan cesâreti ile Türk askeri, Dünyâdaki en yürekli, en kahraman askerdir. Bu konuda, kimsenin şüphesi yoktur.
Bakınız, Amerika’lı Org. David Petraeusa Türklerin askerliği konusunda ne diyor:

“Türklerden bahsediyoruz, kontrolümüzdeki Araplardan değil. (Müslüman Arap askeri de iyi savaşır; ama, Arap ülkelerindeki, kendi halkına dayanmayan, yabancı desteği ile iktidarda duran kukla yöneticiler dolayısıyla “kontrolümüzdeki” ifâdesini kullanıyor. M.M.)
Bizde bile olmayan disiplinli bir orduya sâhipler. Geri çekilme gibi bir huyları yok ve bu ihtimâli hiç düşünmüyorlar. Top yekün savaşan bir millet. Akıllarında toprakları ve dinleri varsa kaygılanıp sonlarını düşünmüyorlar.
Son iki yıl içinde ABD, PYD’ye teknik bilgi aktarımı yapmış ama Türkiye karşısında hiçbir başarı sağlanamamıştı. Bunu söylememem gerekir ama, sırf bu yüzden onlarca Amerikalı general ya emekli edildi ya da kovuldu.
Ülkeye giriş yapan her Avrupalı turist adım adım izleniyor.
***
28 Şubat 1997 fâciasının aktörleri, Amerika’lı generali böyle konuşturan sebebi, Türk ordusunun moral gücünün kaynağı olan şehâdet konusunu hiç düşünmüşler midir? İslâm’a savaş açmakla nereye varacaklardı?
Sûriye’ye girmekte olan birliklerimizden, zırhlı üzerinde oturan bir askerin, büyük bir sekînetle “beklemesinler” deyişi, bütün olayı, özetlemektedir. O moral gücündeki askerin karşısında hiçbir güç duramaz.
28 Şubat 1997 fâciasında Başörtülü kızlar, üniversite kapılarından sokulmadı, başörtülü kızları, başörtüsünden “kurtarmak” için “iknâ odaları” kuruldu! Halbuki, Türk milleti Müslümandır ve Müslüman hanımın, kızın başını örtmesi, Allah’ın (C.C.) emridir: “Mü’min kadınlara da söyle: gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar ve mahrem yerlerini (ırzlarını) korusunlar, ziynetlerini/ziynet sayılan yerlerini meydana çıkarmasınlar/göstermesinler, ancak (kendiliğinden) görünen (el, yüz) bu emrin dışındadır. Başörtülerini, yakalarının üstüne kadar (boyunlarını örtecek şekilde) koysunlar… “Kur’ân-ı Kerîm, Nûr (24) Sûresi, 31.
Bundan önceki âyet-i kerimede de erkeklere buyruk vardır: “Mü’min erkeklere söyle: gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar ve mahrem yerlerini (ırzlarını) korusunlar! Bu, onlar için daha temiz (bir davranış)tır. Hiç şüphesiz, Allah onların yaptıklarından haberdardır.” Kur’ân-ı Kerîm, Nûr (24) Sûresi, 30.
28 Şubat 1997 fâciasını meydana getiren generaller, herhâlde kötü insanlar değillerdi; Harbiye’ye orta halli Türk âilelerin çocukları gider, subay, general olur. Harbiye’ye (Polis Okulu’na da) giren genç, o yaşta, iyilik, hizmet aşkı ile doludur. Ama, 240 yıl öncesinde döşenmiş olan yolda, öyle bir eğitimden geçmiştir ki, “çağdaşlaşma uğruna”, böyle tuhaf, anlaşılmaz işler yapmıştır.
28 Şubat 1997 örtülü darbesini anlatmak, tarif etmek için kelime bulmak zordur: Şehîd anası, Allah’ın (C.C.) Kur’ân-ı Kerîm’deki buyruğuna uyduğu, (Nûr Sûresi, 31) başını örttüğü için “ilericilik, çağdaşlık” adına askerî binalara sokulmadı. Başörtüsü taktığı için, Üniversite öğrencisi kızlar, sınıflarına değil, üniversite binalarına sokulmadı. Kur’ân-ı Kerîm’deki Allah’ın emrine uymamaları için İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünde iknâ odasında, başlarını açmaları için iknâ edilmeğe çalışıldılar. İknâ odası mucidi olan Rektör Yardımcısı’na, âilesi, Peygamber Efendimizin kızı’nın adını, Fatma adını vermişti ama, 240 yıldan beri gelen akım, onu, bu hâle getirmişti.
Yine 28 Şubat 1997 döneminde, açılmış olan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyât Fakültesine öğrenci verilmedi. Öğrenci alınması için ilgili makamlarla görüşmek üzere Ankara’ya giderken yol kenarlarına attığımız kozalaklar, Eskişehir-Kaymaz arasını süsleyen çamlar oldu. Öğrenci verilmemesi için uydurulan sebep: ihtiyaç olmadığı idi. Millet iradesi galip gelerek bu süreç sona erince açılan yeni 100 İlâhiyât Fakültesi, gerçeği göstermektedir.
Son birkaç yıldır, çok yavaş da olsa, kendimize dönüş, kendi değerlerimize sâhip çıkış akımı görülüyor. Bunun ideoloğa filân ihtiyâcı yok; millet kendi hâline bırakılınca, Jakoben baskı olmayınca, ırmak, yatağını buluyor.
Sultân Üçüncü Selîm’in üçüncü görüşü seçerek tuttuğu yolun isâbetli olmadığı, ikinci görüşün doğru olduğu, 240 yıl sonra, günümüzde Japonya’ya bakıldığında anlaşılmaktadır. Japonlar, sâdece teknoloji aldılar. Avrupa’lı gibi olmağa, Avrupalılaşmağa çalışmadılar.
Üçüncü görüşe göre tutulan yoldaki 1839, 1856, 1876, 1908, 1924, 1960, 1980, 1997, 2016 tarihleri, Türk Milleti için çok mühimdir; 2016, Emperyalizm’in son çırpınışı olsa gerektir.
Irmak yatağını bulmakta, Türkiye, târîhî çizgisindeki gelenekli yerine yerleşme yolunda devâm etmektedir. Türkiye, yalnız Türkiye’den ibâret değildir.
Yalnız İslâm ülkelerinde değil, dünyânın değişik yerlerindeki birçok insan Türkiye’ye umutla bakmaktadır. Afrika’da, eski sömürgeciye karşı gösteri yapanların elindeki Türk bayrağı, bunu göstermektedir. Türkiye, zulme uğrayanların, ezilen insanların umutla baktığı ülke durumuna gelmiştir.
Dışımızdakiler bu durumu görmektedir de, içimizdeki ters devşirilmişler, öğretilmiş çâresizliği benimsemiş, kanıksamış olarak konuldukları güzergâhta gitmeğe devam etmektedirler.
Öğretilmiş çâresizliği, internette, bir zât, çok güzel anlatıyor:
Avcı, bir arslan vurur, bir de bakar ki, arslanın küçük bir yavrusu var, üzülür, acır, yavruyu alır, çiftliğine götürür, koyunlarının arasına koyar.
Arslan yavrusu, koyunlar içinde büyür, kendini koyun sanmaktadır. Ne kadar koyun olmadığı söylense de, öyle alıştığı, kendini öyle bildiği için, koyun olmamayı kabullenemez. Yaşlı bir koyun onu alır, bir dere kenarına götürür, sudaki aksine baktırır, kendisinin yelesi olduğunu gösterir, koyunlarda yele olmadığını hatırlatır ve bağırmasını ister. Büyümüş arslan yavrusu bir bağırır, kükrer ki, çevredeki koyunlar korkuyla kaçışır.
Ne olduğumuzu yavaş yavaş hatırlıyoruz, kendimize dönüyoruz.
Bu durum da çevremizdeki çakalları, tilkileri fena hâlde ürkütüyor, telâşlandırıyor.
*** *** ***