Kemalizm ve İslam Çatışması
Sessiz Ama Derin Bir Çekişme
Bu ülkede bazı konular vardır; konuşulurken ses düşürülür, kelimeler yuvarlanır, niyetler gizlenir. Kemalizm ile İslam arasındaki gerilim de bunlardan biridir. Oysa bu mesele ne bir “yanlış anlaşılma”dır ne de tarihin tozlu raflarında kalmış bir tartışma. Bu, iki ayrı dünya görüşünün, iki ayrı hayat tasavvurunun sessiz ama derin bir çekişmesidir.
Şunu en baştan söyleyelim: Bu yazının derdi kavga çıkarmak değil, kavganın adını doğru koymaktır. Çünkü adı doğru konmayan mesele çözülmez, sadece ertelenir.
Modernleşme Söylemi ve Asıl Soru
Kemalizm, bu topraklarda bir “modernleşme projesi” olarak sunuldu. İslam ise “geri kalmışlığın sebebi” gibi gösterildi. Ama mesele modernleşme ya da geri kalmışlık değildi. Mesele şuydu: Hayata kim hükmedecek? Ölçüyü kim belirleyecek? İnsanı kim tanımlayacak?
İki Farklı Hayat Tasavvuru
İslam, insanı Allah’ın kulu olarak görür. Hayatı, vahyin aydınlattığı bir bütün olarak ele alır. İbadeti ahlaktan, ahlakı adaletten, adaleti siyasetten ayırmaz. Kemalizm ise dini, bireyin vicdanına sıkıştırır; hayatın merkezine devleti, aklı ve Batı’yı koyar. Bu noktada yollar zaten ayrılır.
Asıl Çekişme: İddia Sahibi Bir Din
Kemalizmin İslam’la çelişkisi, çoğu zaman sanıldığı gibi “ibadetlere” karşı olmaktan ibaret değildir. Asıl çekişme, İslam’ın iddia sahibi oluşunadır. Yani İslam’ın “Ben sadece namazdan, oruçtan bahsetmem; hayatı nasıl kuracağınızı da söylerim” demesinedir. Çünkü bu iddia, ideolojilerin hoşuna gitmez. Hele ki kendini “kurucu” ve “dokunulmaz” gören bir ideolojinin hiç hoşuna gitmez.
Görünmez Kılınan Hakimiyet
Bakın, camiler kapatılmadı. Kur’an yasaklanmadı. Ama Kur’an’ın hayata hükmeden tarafı görünmez kılındı. Peygamber sevildi, ama onun kurduğu toplum modeli konuşulmadı. Din anlatıldı, ama dinin neyi değiştirmek istediği unutturuldu. Bu, açık bir düşmanlıktan daha etkilidir. Çünkü insan fark etmeden alışır.
Kontrol Edilen Din Anlayışı
Kemalizm, dini tamamen yok etmeyi değil; kontrol etmeyi tercih etti. Dini, devletin belirlediği sınırlar içinde “makbul” hale getirdi. Devlete itiraz etmeyen, sistemi sorgulamayan, adalet talebini yüksek sesle dile getirmeyen bir din… Bu, İslam’ın ruhuyla örtüşmez. Çünkü İslam, sadece bireyi değil; zulmü, haksızlığı, adaletsiz düzeni de muhatap alır.
Otoritenin Kaynağı Meselesi
İslam ile Kemalizm arasındaki en temel çatışma, burada yatar:
İslam, hükmün Allah’a ait olduğunu söyler.
Kemalizm, hükmü beşeri akla ve devlete verir.
Bu bir üslup farkı değil, bir detay meselesi hiç değil. Bu, otoritenin kaynağı meselesidir. Tevhid, yalnızca inanç cümlesi değildir; bir duruştur. “Kim belirleyecek?” sorusuna verilen cevaptır. Ve bu cevap, laik-seküler ideolojilerle uzlaşmaz.
Müslümanların Tutumu
Peki Müslümanlar bu süreçte ne yaptı? Açık konuşalım: Çoğu zaman savunmada kaldı. Ya susarak uyum sağlamayı seçti ya da duygusal tepkilerle meseleyi yüzeyselleştirdi. Oysa bu çekişme sloganla değil, bilinçle aşılır. Ne öfkeyle ne de korkuyla…
Nasıl Bir Duruş Gerekli?
Bugün Müslümanların yapması gereken şey bağırmak değil; emin konuşmaktır. Sertleşmek değil; tavizsiz olmaktır. Hakikati savunurken üslubu yumuşak tutmak mümkündür ama ilkeyi yumuşatmak mümkün değildir.
Ölçü Meselesi
Müslüman, önce şunu netleştirmelidir: Ölçüyü nereden alıyorum? Devletin çizdiği “makul din” sınırlarından mı, yoksa vahyin gösterdiği istikametten mi? Bu soru cevaplanmadan atılan her adım eksik kalır.
İlim, İdrak ve Bilinç
Sonra ilim gelir. Tepki değil, bilgi. Ezber değil, idrak. Kur’an’ı sadece okuyan değil, ne dediğini anlayan bir nesil olmadan bu ideolojik kuşatmayı aşmak mümkün değildir. Dindarlık, bilinçle birleşmediğinde ya folklora dönüşür ya da kontrol edilebilir hale gelir.
Ahlak ve Üslup Dengesi
Ve elbette ahlak… Müslüman, haklıyken haksızlaşmamalıdır. Üslup bozulduğunda dava zarar görür. Ama bu, susmak anlamına gelmez. Hakikat, kibar ama net söylenir. Eğilip bükülmeden, kompleks yapmadan…
Kimlik Meselesi
Kemalizmle İslam arasındaki çekişme, bir rövanş meselesi değildir. Bir hesaplaşma da değildir. Bu, kimliğini kaybetmeden var olma meselesidir. Müslüman, bu topraklarda misafir değildir. İnancı, tarihinin bir parantezi değil; ruhudur.
Son Söz: Bu Mesele Bir Geçmiş Tartışması Değil, Bir İstikamet Meselesidir
Şunu artık açıkça söylemenin zamanı geldi: Kemalizm ile İslam arasındaki gerilim, geçmişte kalmış bir rejim tartışması değildir. Bu, bugünü şekillendiren ve yarını belirleyecek olan bir istikamet meselesidir. Hangi ölçüyle yaşayacağız? Hangi hakikate göre düşüneceğiz? Hangi değerleri merkeze alacağız? Bu sorular hâlâ önümüzde duruyor.
İslam, insanı Allah’a bağlayan, hayatı anlamlandıran, adaleti merkeze alan bir bütünlük sunar. Kemalizm ise dini, bu bütünlüğün dışına iterek onu bireysel alana sıkıştırmayı tercih eder. Burada bir “yan yana durma” mümkün değildir. Çünkü biri hayata yön vermek ister, diğeri dini hayattan uzak tutmak ister. Bu yüzden mesele, üslup ya da dönem meselesi değil; bakış açısı meselesidir.
Müslümanlar artık şunu fark etmelidir: Dini sadece “korunacak bir kimlik” olarak görmek yetmez. İslam, savunulmak için değil; yaşanmak, anlaşılmak ve hayata taşınmak için vardır. Onu sadece baskılara karşı bir sığınak haline getirdiğimizde, hakikat olma iddiasını zayıflatmış oluruz.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, ne sertlik ne de suskunluktur. İhtiyaç duyulan şey, özgüvenli bir duruştur. İnancını gizlemeyen ama kimseye dayatmayan; hakikati söyleyen ama kibirlenmeyen; eleştiren ama adaletten şaşmayan bir duruş… Bu, İslam’ın asıl çağrısına daha uygundur.
Unutulmamalıdır ki İslam, bu topraklara sonradan gelmiş bir yabancı değildir. Bu halkın vicdanında, dilinde, duasında, sevincinde ve acısında vardır. Onu sadece folklorik bir mirasa indirmek, hem İslam’a hem de bu topluma haksızlıktır. İnanç, ancak hayata temas ettiğinde canlı kalır.
Sonuç olarak mesele şuraya gelip dayanır: Müslüman, ölçüyü devletten mi alacak, yoksa vahiyden mi? Bu soru netleşmeden yapılan her uzlaşma geçicidir, her sessizlik kırılgandır. İslam, yumuşak bir dille anlatılabilir; ama tavizle yaşanamaz. Hakikat, kimseyi incitmeden söylenebilir; fakat eğilip bükülerek korunamaz.
Bu yüzden artık korku diliyle değil, umut diliyle; savunma refleksiyle değil, bilinçli bir teklif diliyle konuşma zamanı. İslam’ı hayatın dışına iten her anlayışa karşı durmak, kavga çıkarmak değil; kimliğine sahip çıkmaktır. Ve kimliğine sahip çıkan bir toplum, geleceğini başkasının tanımlarına teslim etmez.
İslam Başaran
Yazının Kaynağı İçin Mirat Haber: 👇https://www.mirathaber.com/kemalizm-ve-islam-catismasi/
ترجمة من التركية إلى العربية: 👇
الصراع بين الكمالية والإسلام
صراع صامت لكنه عميق
في هذا البلد قضايا معيّنة يُخفَض الصوت عند تناولها، وتُدار الكلمات بحذر، وتُخفى النوايا. ومن هذه القضايا التوتر القائم بين الكمالية والإسلام. غير أن هذه المسألة ليست “سوء فهم”، ولا نقاشًا عفا عليه الزمن وبقي في رفوف التاريخ. إنها صراع صامت لكنه عميق بين رؤيتين للعالم، وبين تصورين مختلفين للحياة.
لنقل ذلك منذ البداية بوضوح: ليس هدف هذا المقال إشعال نزاع، بل تسمية النزاع باسمه الصحيح. لأن القضية التي لا يُسمّى جوهرها تسمية دقيقة لا تُحل، وإنما تُؤجَّل.
خطاب التحديث والسؤال الحقيقي
قُدِّمت الكمالية في هذه الأرض بوصفها “مشروع تحديث”، وصُوِّر الإسلام على أنه سبب “التخلّف”. غير أن المسألة لم تكن يومًا تحديثًا أو تخلّفًا. بل كانت السؤال الجوهري هو: من الذي يحكم الحياة؟ من الذي يضع المعيار؟ من الذي يعرّف الإنسان؟
تصوران مختلفان للحياة
ينظر الإسلام إلى الإنسان بوصفه عبدًا لله، ويتعامل مع الحياة كوحدة متكاملة يضيئها الوحي. فلا يفصل العبادة عن الأخلاق، ولا الأخلاق عن العدل، ولا العدل عن الشأن العام. أما الكمالية فتُضيّق الدين في إطار الضمير الفردي، وتضع في مركز الحياة الدولة والعقل والغرب. ومن هنا يفترق الطريقان ابتداءً.
جوهر الصراع: دين صاحب دعوى
إن تعارض الكمالية مع الإسلام لا يقتصر ـ كما يُتصوَّر غالبًا ـ على العداء للشعائر. فجوهر الصراع يكمن في كون الإسلام دينًا صاحب دعوى. أي في قوله: «لست أتحدث عن الصلاة والصيام فحسب، بل أُبيِّن أيضًا كيف تُبنى الحياة». وهذه الدعوى لا ترضي الأيديولوجيات، ولا سيما تلك التي ترى نفسها “مؤسِّسة” و“غير قابلة للمساءلة”.
تغييب الحاكمية
لم تُغلَق المساجد، ولم يُحرَّم القرآن. لكن جرى تهميش الجانب الذي يحكم به القرآن الحياة. أُحِبّ النبي ﷺ، لكن النموذج المجتمعي الذي أقامه لم يُناقَش. شُرِح الدين، لكن أُنسي ما الذي أراد تغييره. وهذا أشد تأثيرًا من العداء الصريح، لأن الإنسان يعتاد عليه دون أن يشعر.
دين مُراقَب
لم تختر الكمالية القضاء التام على الدين، بل اختارت التحكم فيه. فجعلته “مقبولًا” ضمن الحدود التي ترسمها الدولة: دين لا يعترض على السلطة، ولا يسائل النظام، ولا يرفع صوته بالمطالبة بالعدل. وهذا لا ينسجم مع روح الإسلام؛ لأن الإسلام لا يخاطب الفرد فحسب، بل يواجه الظلم، والجور، والنظم الجائرة.
مسألة مصدر السلطة
إن الصراع الجوهري بين الإسلام والكمالية يكمن هنا:
الإسلام يقول إن الحكم لله.
والكمالية تسند الحكم إلى العقل البشري والدولة.
وهذا ليس اختلاف أسلوب ولا تفصيلاً هامشيًا، بل هو مسألة مصدر السلطة. فالتوحيد ليس مجرد عبارة عقدية، بل هو موقف. هو الجواب عن سؤال: «من الذي يقرّر؟» وهذا الجواب لا يتوافق مع الأيديولوجيات العلمانية.
موقف المسلمين
فماذا فعل المسلمون في هذا المسار؟ لنكن صريحين: غالبًا ما بقوا في موقع الدفاع. إما اختاروا الصمت والتكيّف، أو لجؤوا إلى ردود فعل عاطفية سطحية. والحال أن هذا الصراع لا يُتجاوز بالشعارات، بل بالوعي. لا بالغضب ولا بالخوف.
أي موقف مطلوب؟
ما يحتاجه المسلمون اليوم ليس الصراخ، بل الكلام الواثق. ليس التشدّد، بل الثبات بلا تنازل. يمكن أن يكون الأسلوب لينًا في الدفاع عن الحق، لكن لا يمكن تليين المبدأ.
مسألة المعيار
على المسلم أولًا أن يحسم هذا السؤال: من أين أستمد المعيار؟ من حدود “الدين المقبول” التي ترسمها الدولة، أم من الاتجاه الذي يرسمه الوحي؟ ما لم يُجَب عن هذا السؤال، يبقى كل تحرّك ناقصًا.
العلم والفهم والوعي
ثم يأتي العلم: لا ردّة فعل، بل معرفة. لا حفظًا بلا فهم، بل إدراكًا. من دون جيل يقرأ القرآن ويفهم ما يقول، لا يمكن تجاوز هذا الحصار الفكري. فالتديّن إذا لم يقترن بالوعي، يتحول إما إلى فولكلور أو إلى ظاهرة قابلة للتحكّم.
الأخلاق وتوازن الخطاب
ولا بد من الأخلاق… لا ينبغي للمسلم أن يتحول إلى ظالم وهو على حق. فإذا فسد الأسلوب تضررت القضية. غير أن هذا لا يعني الصمت. فالحق يُقال بلطف، ولكن بوضوح، دون التواء ولا عقدة.
مسألة الهوية
إن الصراع بين الكمالية والإسلام ليس مسألة ثأر، ولا حسابًا تاريخيًا. إنه مسألة الوجود مع الحفاظ على الهوية. فالمسلم ليس ضيفًا على هذه الأرض. إيمانه ليس قوسًا في تاريخه، بل روحه.
كلمة أخيرة: هذه المسألة ليست نقاشًا ماضيًا بل مسألة اتجاه
لقد حان الوقت لقول ذلك بوضوح: التوتر بين الكمالية والإسلام ليس نقاشًا حول نظام مضى، بل هو مسألة اتجاه تشكّل الحاضر وتحدّد المستقبل. بأي معيار سنعيش؟ وبأي حقيقة سنفكّر؟ وأي قيم سنجعلها في المركز؟ هذه الأسئلة لا تزال أمامنا.
يقدّم الإسلام رؤية متكاملة تربط الإنسان بالله، وتمنح الحياة معناها، وتجعل العدل محورًا. أما الكمالية فتختار إقصاء الدين عن هذه الكلية وحصره في المجال الفردي. ولا يمكن هنا الحديث عن “تجاور”، لأن أحدهما يريد توجيه الحياة، والآخر يريد إبعاد الدين عنها. فالمسألة ليست أسلوبًا ولا مرحلة زمنية، بل رؤية.
على المسلمين أن يدركوا اليوم أن النظر إلى الدين بوصفه “هوية يجب حمايتها” لا يكفي. فالإسلام لم يأتِ ليُدافَع عنه فحسب، بل ليُعاش ويُفهم ويُنقَل إلى واقع الحياة. وعندما نجعله مجرد ملجأ في وجه الضغوط، نُضعف دعواه كحقيقة.
ما نحتاجه اليوم ليس القسوة ولا الصمت، بل موقفًا واثقًا: موقفًا لا يخفي إيمانه ولا يفرضه، يقول الحق دون كِبر، وينتقد دون أن يحيد عن العدل. وهذا أقرب إلى النداء الأصيل للإسلام.
ولا ينبغي أن يُنسى أن الإسلام ليس غريبًا طارئًا على هذه الأرض. إنه حاضر في ضمير هذا الشعب، وفي لغته، ودعائه، وفرحه وألمه. اختزاله في تراث فولكلوري ظلم للإسلام وللمجتمع معًا. فالإيمان لا يبقى حيًا إلا إذا لامس الحياة.
وخلاصة الأمر أن المسألة تنتهي إلى هذا السؤال: هل يستمد المسلم معياره من الدولة أم من الوحي؟ ما لم يُحسم هذا السؤال، تبقى كل تسوية مؤقتة، وكل صمت هشًّا. يمكن أن يُقدَّم الإسلام بلغة لينة، لكنه لا يُعاش بالتنازل. ويمكن قول الحق دون إيذاء، لكنه لا يُصان بالالتواء.
لذلك، حان وقت الكلام بلغة الأمل لا الخوف، وبخطاب واعٍ لا بردود فعل دفاعية. الوقوف في وجه كل تصور يُقصي الإسلام عن الحياة ليس إثارة صراع، بل حفاظ على الهوية. والمجتمع الذي يحفظ هويته لا يسلّم مستقبله لتعريفات الآخرين.
إسلام باشاران
المترجم: أحمد ضياء إبراهيم أوغلو