Kelimelerle Taşınan Tarih ve Miras
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu
Kelimeler Târih Taşır’lar’ değil; ‘-lar’, yalnız insanlar için kullanılır, eşyâ ve hayvan için kullanılmaz. Doğru kullanılışın böyle olduğu, eskiden, orta okul Türkçe derslerinde öğretilirdi.
Bir memur, bir yetkili, görevden çekildiği zaman, “istifâ etti” diyoruz.
İsti‘fâ: af dilemek, demektir; görevlendirildiği işten affedilmesini, çekilmesine izin verilmesini istemek demektir. İstifâ, Arapça kökenli bir kelimedir ama, Araplar bu eylem için “istikaale” fiilini kullanırlar.
Türkçemizde, nîçin “istifâ” kelimesini kullanıyoruz?
Sebep şu olsa gerek:
Bir memuru, bir görevliyi o işe tâyin etmiş olan zât, Çok Yüce Makam sâhibidir, memur, görevli, o işi bırakmak istediği vakit, “bırakıyorum”, “çekiliyorum” diyerek, kendi kararını uygulayamaz; kendisini atamış olan Zât’tan, Makam’dan, o işi bırakması, çekilmesi için, o işten “affını” ister.
Bu kelimede, tâyin eden makamın yüceliği, Türk Devlet Geleneği’nde Devlet’in Başı’na duyulan engin saygının izi vardır.
Sefer: “açmak” köküyle ilgilidir. Sefer, yolculuk, yolculukta uğranılan güçlükler; insanın gerçek kişiliğini, karakterini açığa çıkarır. Hz. Ömer R.A., tanıklık yapacak olana; “tanık olacağın kimse ile yolculuk yaptın mı? alışveriş yaptın mı?” diye boşuna sormamıştır.
Osmanlı atalarımız, “cihâd” için “sefer” kelimesini kullanmışlar. Cihâd hazırlığı yapılırken, bir yıl önceden, ordunun güzergâhı üzerindeki yetkililere hüküm gönderilirdi:
“ … kadısına hükm ki: evvel-i bahârda Sefer-i Hümâyûnumuz mukarrer ve musammem olub …” (Bahar başlangıcında Semâvî Emirleri Yeryüzünde hâkim kılmağa memur ordumuzla cihâda çıkmamız kararlaştırılmış ve planlanmış olup…)
Serhad türküsünde de geçer:
Yine de şahlanıyor Kolbaşı’nın kır atı
Görünüyor bize sefer yolları
İstanbul’dan yola çıkacak çekirdek orduya, derelerin ırmağa katılışı gibi, belli noktalarda katılacak olan birliklerin yetkililerine, böyle, birkaç ay önceden haber verilir, hazır olmaları bildirilirdi.
Sofra: “seferde, yolculukta yenilen yemek” demektir. Dede, baba, oğul, torun, bütün nesiller, yemeğini sefer (cihâd) yolunda, “sofra” olarak yediği için, bu kelime, güzel Türkçemize yerleşmiştir. Bütün Osmanlı Târihi boyunca, sâdece 1740-1768 yılları arasında uzunca bir müddet sefer yapılmamıştır. Diğer yıllarda, aralıklarla sefer vardır veya savunma savaşları vardır.
Bizim “sofra” dediğimizin Arapça’daki karşılığı “mâide”dir, Kur’ân-ı Kerîm’deki beşinci Sûrenin adı da Mâide’dir. Türk, Mâide ismini, kız çocuğuna vermiştir, “Cennet”, “Firdevs” isimlerini verdiği gibi; ama, yemeğini “sofra”da yer. Türk’ün İslâm’la kaynaşmışlığı, hemhâl oluşu o kadar bârizdir ki, bozuk saatin günde iki sefer doğru vakti gösterdiği gibi, bizdeki gafil bazı akademisyenlerin pek böyyük ilim adamı zannettiği, malâmât deposu, Prof. ünvanlı Bernard Lewis bile, The Emergence of Modern Turkey’de belirtir:
“Türk için İslâm, savaş nârâsıdır,” (war cry)
Kısmet: Kısmet, Cihâd hâtırasıdır. Cenâb-ı Hak, Muhammad (S.A.V.) ümmetine ganîmeti helâl kılmıştır. Cihâd sonunda ele geçen ganimet, “taksîm” edilmez; “kısmet” edilir. Taksîm: eşit olarak bölüştürmektir, kısmet ise, “bir nevi bölüştürmek”, “bir tarz bölüştürmek” demektir. “Fi‘le” kalıbı, “nevi”, “tarz” anlatan masdar kalıbıdır; fiilin (eylemin) “nasıl” yapıldığını anlatır.
Rucû’, geri gelmek demektir, aynı kökten Fi‘le kalıbındaki ric‘a(t), “bir tarz geri gelmek” demektir, askerlikte kullanılan ric’at; “bozgun” değildir, askerî birliğin, daha iyi savunma yapabileceği bir yere “düzgün olarak çekilme”si demektir.
Cizye, cezâ ile aynı köktendir “karşılık vermek” anlamındaki bu fiilin “cezâ” şeklindeki masdarı, mutlak mânâda “karşılık” demektir; iyi de olabilir, kötü de olabilir. İyilik yaptığınız Arap, size “Cezâke Allahu Hayrel Cezâ” dediğinde, “Allah, yaptığının daha iyi karşılığını versin” diye hayır dua etmektedir. Bizim “cezâ” dediğimiz kavram, Arapçada “’ikaab” kelimesiyle ifâde edilir.
Karşılık kökünden gelen “cizye” ise, “bir tarz karşılık” demektir: İslâm hâkimiyetindeki ülkede, kâfir, Müslümanlar gibi, İslâm ordusunda askerlik yapamayacağı için, “bir nevi karşılık olarak” “cizye” öderdi: askerlik çağındaki kâfir, ödeyeceği meblâğı avucu yukarı bakacak şekilde sunar, görevli, elini yukarıdan getirerek alırdı. Cizye, 1856 yılında kaldırıldı.
Kısmet, ric’at, cizye kelimeleri, aynı vezindedir, fi’le kalıbındadır.
Kısmet kelimesi, dilimizde çok geniş kullanılma alanı bulmuştur. “Kısmetine düşmek”, genç kızlar için “kısmeti açılmak”, “hayırlı kısmet” dilemek, gibi.
Henüz evlenmemiş kızlarımıza -hangi yaşta olursa olsunlar- hayırlı kısmetler dileyelim, evlenmeleri için aracı olalım.
Kısmet kelimesi Arapça kökenlidir ama, bize mahsustur, Araplar, “kısmet” için “nasîb” kelimesini kullanırlar: piyango için: “yâ nasîb” derler.
Yarın: Atalarımız, eski Türkler, havanın ertesi gün nasıl olacağını anlamak için koyunun kürek kemiğini, yağrın’ı ateşte kızdırır veya güneş’e tutarak yağrın üzerinde meydana çıkan damarlara bakarlarmış. Yâni, koyunun kürek kemiği yağrın, gelecekte havanın nasıl olacağını anlamak için böyle kullanılırmış. Böylece, “gelecek gün” için “yağrın” denildiği anlaşılıyor. Türk milleti, asırlardan beri bu kelimeyi “yağrın” veya “yaarın” diye DOĞRU olarak söylemekte idi.
Bir bayanın tv kanalındaki konuşmasını hatırlıyorum. Anlaşıldığına göre, Türk Dili ile ilgili bir kimse idi veya kendinin o konuda bilgili olduğu kanâatinde idi, yahut, okuması için kendisine verilmiş kâğıttakini okuyordu; kesin bir ifâdeyle, “yarın” kelimesindeki ilk hecenin kısa söylenmesi gerektiğini belirtti, o günden başlanarak, halkın doğru olarak “yaarın” diye söylediği kelime, tv ekranlarında “yarın” diye, ilk hece kısa olarak YANLIŞ biçimde söylenmeğe başlandı.
Kabahatin hepsi o bayanda veya eline o kâğıdı tutuşturanlarda değil; Sultân Üçüncü Selîm’den başlayarak yanlış döşenen zemînde, latin harfleri alınırken, bu kelimenin imlâsını yanlış koyan zihniyette:
“öldüren” demek için “katil” yazılır, “kaatil” okunur; “ikamet” yazılır, “ikaamet” okunur. “isabet” yazılır, “isaabet” diye söylenir. “ihanet” yazılır, “ihaanet” okunur, “gafil” yazılır, “gaafil” okunur. “Karun” yazılır, “Kaaruun” okunur.
Ant içmek: Köktürk tamgalarında nt tek bir harftir: ant veya ent diye okunur. (lt, nç sesi veren tamgalar gibi, tek harftir.) Harfin şekli, bir yuvarlak içinde üç noktadır. Anlaşılan, yemîn etmek için, tabak gibi bir şeyin içine konulmuş üç nesne, içilirdi ve buna “ant içmek” (andiçmek) denirdi.
Günümüzde, milletin seçtiği vekiller, göreve başlarken, and içiyorlar.
Nikâh kıymak: Evlenme akdi, evleniş sözleşmesi yapılırken, bu, çok değerli iş için “kıymak” fiili kullanıldığına göre, başlangıçta, çok eski zamanlarda, evlilik müessesesi kurulurken, bir şeyin de ince ince doğranıp, kıyıldığı anlaşılıyor. Günümüzde et, makineden geçirilerek kıyma yapılıyor; eskiden, bu iş, çift bıçakla, et ince ince doğranarak yapılırmış.
Gerdeğe girmek, gerdek gecesi: Kelimelerden anlaşıldığına göre, evlenen delikanlı ve genç kız, ilk gecelerini, “gerdek” denilen bir mekânda geçirirlerdi. Gerdek, özel bir oda mıdır, çadırın bir tarafında ayrılmış bir bölme midir, bilen varsa, bildirirse memnun olurum.
08 Ocak 2026