Siyonist İsrail İle Uzlaşıp Normalleşme mi?
Bugün normalleşmeye karşı feryat edenlerin büyük kısmı ya yalancıdır, ya ahmak, yahut menfaat sahibidir; kimi zaman bu üçü aynı kişide toplanır.
Bugün icra edilen hâliyle normalleşme; büyük hainlere, egemenlik kararlarına yahut basın toplantılarına muhtaç değildir. Zira çağdaş ihanet askerî üniforma giymez, resmî bir dille konuşmaz. Bir şirket gömleği giyer, piyasanın lisanını kullanır, ışıklı bir ekran vasıtasıyla izinsiz evine girer; “teknoloji”, “ilerleme” ve “zorunluluk” adı altında çocuklarınla aynı çatı altında uyur.
Normalleşme bir hadise değil, süreklilik arz eden bir hâl durumudur.
Ahlâkî bir tercih değil; ahlâksız bir hayatı benimseyen bir dünyanın, ardından da mağdurlardan tek başına ahlâklı olmalarını talep etmesinin tabiî neticesidir.
İsrail yalnızca zeki olduğu için galip gelmedi; aynı zamanda akılsız, tembel, kendini pak gösterme meraklısı, saymaktan ziyade bağırmayı, hesaplamaktan ziyade lanet etmeyi iyi bilen bir Arap dünyasıyla karşı karşıya kaldığı için kazandı.
Arap devletleri sloganlar uğruna birbirleriyle boğuşurken, İsrail sessizce araştırma laboratuvarlarına, Silikon Vadisi’ne, para ağlarına, güvenlik şirketlerine ve haber bültenlerinde görünmeyen fakat dünyayı fiilen yöneten teknoloji damarlarına sızıyordu.
İşte burada herkesin öfkesini kabartan hakikatle yüz yüze geliyoruz:
İsrail ağı icat etmedi; fakat onun içinde yaşamayı bildi. Araplar ise ağı dışarıdan lanetlemekle yetindi; nasıl işlediğini anlamaya dahi yanaşmadı.
Bugün herhangi bir Arabı ele alın; ilan ettiği yurtseverlik derecesi ne olursa olsun, farkında olarak yahut olmak istemeyerek İsrail varlığına bağlı hâlde yaşadığını görürsünüz.
Telefonu, elektronik postası, banka hesabı, arabası, ilacı, gıdası, işi, dijital güvenliği, sağlık verileri… Bunların tamamı, doğrudan ya da dolaylı biçimde İsrail’le irtibatlı şirketler, araştırma merkezleri ve finans kaynakları üzerinden geçmektedir.
Sonra bu Arap, göğsünü kabartarak karşınıza çıkar ve size “millî haysiyet” dersi verir; hâlbuki her gün tükettiği şeylerin tek bir gerçek muadilini dahi saymaktan acizdir.
Bu yalnızca bir trajedi değildir; bu, tarihî bir maskaralıktır.
Manzaradaki asıl küstahlık normalleşmenin kendisi değil, ahlâk nümayişidir.
Sabah İsrail’e lanet okuyup, akşam bir aracı şirket üzerinden onunla imza atmak…
Filistin bayrağını kaldırıp, İsrail şirketlerini besleyen bir mali fona yatırım yapmak…
Başkalarını ihanetle suçlayıp, kendisi yirmi dört saat bile bu yapının dışında yaşayamaz hâlde olmak…
İşte burada soru artık “Kim normalleşti?” değildir.
Asıl soru şudur: “Kim normalleşmedi?”
Sarsıcı cevap şudur:
Son derece az, kenara itilmiş, yoksul, toplumsal bakımdan yaralı bir kesim. Bunlar “gerçekçi değil” diye damgalanır. Çünkü bu dünyada gerçekçilik tek bir anlama indirgenmiştir:
Pisliğin bir parçası olmayı sessizce kabullenmek.
Bugün işgalin Arap sokaklarında askere ihtiyacı yoktur. Zira Araplar, bir hizmeti kaybetmekten haysiyetini kaybetmekten daha çok korkan; kazanç ve kaybı tarihin diliyle değil, piyasanın hesabıyla ölçen boyun eğmiş tüketicilere dönüştürülmüştür.
Gerçek işgal artık toprakta değil; “alternatif yoktur” yalanına ikna edilmiş zihindedir.
İşte burada Arap siyaset ve kültür seçkinlerinin büyük suçu ortaya çıkar.
Hakikati bilirler; fakat ağdan menfaat sağladıkları, onu kırmaktan korktukları yahut onun dışında bir âlemi tahayyül edemedikleri için yalanı tercih ederler.
Bu seçkinler normalleşmeye karşı durmaz; onu dil ile idare eder.
Sözle hücum eder ki fiildeki ortaklığına kılıf bulsun.
Bağırır ki alternatif sorulmasın.
Söyler ki hesap vermesin.
Halk ise kusursuz bir kurbandır.
Ucuz bir ahlâk söylemiyle beslenir; anlamadığı, karşı koyacak imkâna sahip olmadığı bir iktisat düzeninin önünde çıplak bırakılır; sonra da “normalleştiği” için suçlanır. Hâlbuki elinde gerçek bir başka yol yoktur.
Böylece suç iki defa işlenir:
Bir kez piyasa adına, bir kez yurtseverlik adına.
O hâlde açık konuşalım, hatta kaba denecek kadar açık olalım:
Normalleşmeye karşı mücadele pankartlarla değil, bağımlılığı kırmakla verilir.
Bağımlılık ise sloganlarla değil; ilimle, üretimle, alternatifler inşa etmekle ve yolun uzun, zahmetli, alkışsız olacağını acı bir kabullenişle kabul etmekle aşılır.
Size hızlı bir ahlâk zaferi vadeden herkes ya size yalan söylüyordur ya da kendi yerini muhafaza etmek için size bir vehim pazarlıyordur.
Ben sizi saflığa çağırmıyorum; çünkü saflık kirlenmiş bir dünyada büyük bir yalandır.
Kahramanlığa da çağırmıyorum; çünkü ferdî kahramanlık küresel bir düzeni değiştirmez.
Ben sadece çıplak hakikati yüzünüze haykırıyorum:
Biz ağın içindeyiz; boynumuza kadar batmış durumdayız. Bunu inkâr eden hiç kimsenin ihanetten söz etmeye hakkı yoktur.
İsrail ise efsanevî bir şeytan değildir; kirli bir piyasada mahir bir oyuncudur. Rakiplerinin ahmaklığından faydalanmış, onların kendilerini yüceltmekle meşgul oldukları bir sırada onları anlamayı tercih ettiği için üstün gelmiştir.
Düşmanını anlamayan yenilgiyi hak eder; anladıktan sonra yalanı sürdürende ise ancak hakaretlik bir hâl kalır.
Bu dünyada artık devletler bayraklarıyla, sınırlarıyla yahut ordularıyla tanımlanmıyor; bir vatandaşın uyanışından uykuya varışına kadar hayatını yöneten şirketler listesiyle tanımlanıyor.
Arap vatandaşı Tunus’ta, Mısır’da, Fas’ta yahut adı vatan olan bir coğrafyada yaşamıyor; fiilen Google adlı bir devlette yaşıyor, Apple sokaklarında dolaşıyor, Nestlé depolarından besleniyor, Goldman Sachs’ın keyfine göre borçlanıyor, Microsoft’un gözüyle izleniyor ve adını dahi umursamayan şirketlerin yönettiği bir GPS izniyle yerini bulabiliyor.
Mesela şu “mücadeleci”yi ele alalım; normalleşmeye karşı ateşli bir yazı kaleme alıyor.
Nerede yazıyor? Facebook’ta yahut X’te… Tel Aviv’de çalışan yahut orayla iş tutan mühendislerin katkı sunduğu algoritmalarla. Yazıya eklediği fotoğrafı hangi cihazla çekmiş? Intel laboratuvarlarında tasarlanmış bir çip taşıyan bir akıllı telefonla; Intel ise İsrail’deki araştırma merkezleriyle övünür.
Sonra “paylaş” tuşuna basıyor; sanki düşman öfkesine hürmeten gözlerini kapatacakmış gibi.
Daha da öfkelenince boykota karar veriyor.
Tek bir küçük ürünü boykot ediyor; fakat Coca-Cola susuzluğunu gideriyor, Nestlé karnını doyuruyor, Unilever dişlerini temizliyor, PepsiCo çocuklarının sofrasını dolduruyor. Ayrıntıyı boykot ediyor, düzeni kucaklıyor.
Bu, yanan bir evde bir mumu söndürüp cesaret madalyası isteyen birinin hâlidir.
Devlet ise sabah normalleşmeye karşı nutuk atıyor; akşam Chevron ile enerji sözleşmeleri imzalıyor, elektrik ağlarını Siemens teçhizatıyla yeniliyor, İsrail’le çalışmakta beis görmeyen “tarafsız” şirketlerden gözetim düzenleri satın alıyor.
Sonra da yapmacık bir küstahlıkla soruyor: “Düşman nasıl sızdı?”
Sanki düşman yalınayak gelmiş; PDF dosyaları, yatırım sözleşmeleri ve diplomatik tebessümlerle değil.
Göstericileri meydanlara taşıyan araçların dahi, İsrail bağlantılı araştırma ağlarıyla irtibatlı şirketlerin geliştirdiği güvenlik ve yön bulma teknikleriyle donatıldığını unutmayalım.
Yoksul bir köyde yol açan dozer bile Caterpillar üretimi olabilir; o şirket için Arap eviyle Filistin evi arasında fark yoktur, yeter ki bedel ödensin.
İşte burada alay en uç noktasına varır:
Karşı çıktığımız düzenin ürettiği araçlarla protesto ederiz.
Bankalar ise tablonun en arsız bölümüdür.
Ulusalcı, İslamcı yahut solcu olmanız umurlarında değildir; önemli olan hesap numaranızın işlemesi ve yatırımlarınızın, bir şekilde İsrail şirketlerini yahut onlarla irtibatlı projeleri besleyen ağlardan geçmesidir.
Para slogan tanımaz; fakat kâra giden en kısa yolu bilir. Araplar ise ne yazık ki yalnızca hitabete giden en kısa yolu bilir.
Netice şudur ve izaha muhtaç değildir:
Arap vatandaşı, İsrail pasaportu taşımaksızın küresel bir İsrail pazarında yaşamaktadır.
Finanse eder, tüketir, kullanır; sonra diliyle arınmaya çalışır. Gece günah işleyip gündüz sözle yıkanan kimse gibidir.
İsrail burada ahlâk dışı bir istisna değil; iktisat bakımından ne kadar çıplak, bilgi bakımından ne kadar kırılgan ve nefret ettiğimizi iddia ettiğimiz bu dünyanın içine ne derece batmış olduğumuzu gösteren sert bir aynadır.
“Kim normalleşti?” diye sormadan evvel şunları sorun:
Kim sahip? Kim üretiyor? Kim anlıyor?
Gerisi, bir uygulamayla idare edilen gürültüden ibarettir.
Prof. İmad Îsavî
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
06.01.2026 – Üsküdar
التطبيع
معظم من يصرخون ضد التطبيع كاذبون أو أغبياء أو مستفيدون، وأحيانًا يجتمع الثلاثة في شخص واحد.
التطبيع، كما يُمارَس اليوم، لا يحتاج خونة كبارًا ولا قرارات سيادية ولا مؤتمرات صحفية، لأن الخيانة الحديثة لا تلبس بدلة عسكرية ولا تتكلم بلهجة رسمية، بل ترتدي قميص شركة، وتتكلم لغة السوق، وتدخل بيتك بلا استئذان عبر شاشة مضيئة، وتنام مع أطفالك تحت اسم “التكنولوجيا” و”التقدم” و”الضرورة”.
التطبيع ليس حدثًا، بل وضعية دائمة.
ليس خيارًا أخلاقيًا، بل نتيجة منطقية لعالم قرر أن يعيش بلا أخلاق، ثم طلب من الضحايا أن يكونوا أخلاقيين وحدهم.
إسرائيل لم تنتصر لأنها ذكية فقط، بل لأنها واجهت عالمًا عربيًا غبيًا، كسولًا، مدّعي طهارة يتقن الصراخ أكثر مما يتقن العدّ، ويجيد اللعن أكثر مما يفهم الحسابات.
بينما كانت الدول العربية تتصارع حول الشعارات، كانت إسرائيل تدخل بهدوء إلى مختبرات البحث، إلى وادي السيليكون، إلى شبكات المال، إلى شركات الأمن، إلى مفاصل التكنولوجيا التي لا تُرى في نشرات الأخبار، لكنها تُدير العالم فعليًا.
وهنا نصل إلى الحقيقة التي تُغضب الجميع
إسرائيل لم تخترع الشبكة، لكنها أحسنت السكن فيها، بينما العرب ظلّوا يلعنون الشبكة من خارجها دون أن يفهموا كيف تعمل.
خذ أي عربي اليوم، أيًا كان مستوى وطنيته المعلنة، ستجده مربوطًا بالكيان الإسرائيلي من حيث لا يعلم أو لا يريد أن يعلم.
هاتفه، بريده الإلكتروني، حسابه البنكي،سيارته،دواؤه،غذاؤه،عمله، أمنه الرقمي، بياناته الصحية، كل ذلك يمرّ عبر شركات ومراكز أبحاث وتمويل لها علاقة مباشرة أو غير مباشرة بإسرائيل.
ثم يأتيك هذا العربي، منتفخ الصدر، ليشرح لك معنى الكرامة الوطنية، وهو عاجز عن تسمية بديل واحد حقيقي عمّا يستهلكه يوميًا.
هذه ليست مأساة فقط، هذه مهزلة تاريخية.
الأكثر وقاحة في المشهد ليس التطبيع نفسه، بل التمثيل الأخلاقي.
أن تلعن إسرائيل صباحًا، وتوقّع معها مساءً عبر شركة وسيطة.
أن ترفع علم فلسطين، وتستثمر في صندوق مالي يموّل شركات إسرائيلية.
أن تتهم الآخرين بالخيانة، وأنت نفسك لا تستطيع العيش أربعًا وعشرين ساعة خارج المنظومة التي تخدم الكيان.
هنا يصبح السؤال ليس من طبّع؟
بل من لم يطبّع؟
والإجابة الصادمة
قلة نادرة، مهمّشة، فقيرة، معطوبة اجتماعيًا، تُعامل على أنها “غير واقعية”، لأن الواقعية في هذا العالم تعني شيئًا واحدًا فقط
أن تقبل بأن تكون جزءًا من القذارة بصمت.
الاحتلال اليوم لا يحتاج جنودًا في الشوارع العربية، لأنه نجح في تحويل العرب إلى مستهلكين خانعين، يخافون من خسارة خدمة أكثر مما يخافون من خسارة كرامة، ويحسبون الربح والخسارة بلغة السوق، لا بلغة التاريخ.
الاحتلال الحقيقي لم يعد في الأرض، بل في العقل الذي اقتنع بأن لا بديل.
وهنا تظهر الجريمة الكبرى للنخب العربية، السياسية والثقافية معًا.
نخب تعرف الحقيقة، لكنها تفضّل الكذب عليها،لأنها مستفيدة من الشبكة، أو خائفة من كسرها، أو عاجزة عن تخيّل عالم خارجها.
هذه النخب لا تقاوم التطبيع، بل تديره لغويًا
تهاجمه بالكلام كي تبرّر ممارسته بالفعل.
تصرخ كي لا تُسأل عن البديل.
تشتم كي لا تُحاسَب.
أما الجماهير، فهي الضحية المثالية
تُغذّى بخطاب أخلاقي رخيص، وتُترك عارية أمام نظام اقتصادي لا تفهمه، ولا تملك أدوات مقاومته، ثم تُلام لأنها “مطّبعة” وهي لا تملك خيارًا حقيقيًا آخر.
هكذا تُرتكب الجريمة مرتين
مرة باسم السوق، ومرة باسم الوطنية.
فلنكن صريحين حدّ الوقاحة،المعركة ضد التطبيع لا تُخاض باللافتات، بل بكسر التبعية.
والتبعية لا تُكسر بالشعارات، بل بالعلم، وبالإنتاج، وببناء بدائل، وبالقبول المؤلم بأن الطريق طويل ومكلف، وأن لا أحد سيصفّق لك وأنت تبدأ من الصفر.
كل من يعدك بنصر أخلاقي سريع يكذب عليك، أو يبيعك وهمًا ليبقى هو في مكانه.
أنا لا أدعوكم إلى الطهارة، لأن الطهارة كذبة في عالم متسخ.
ولا أدعوكم إلى البطولة، لأن البطولة الفردية لا تغيّر نظامًا عالميًا.
أنا فقط أصرخ في وجوهكم بالحقيقة العارية
نحن داخل الشبكة، غارقون حتى الرقبة، وكل من لا يعترف بذلك لا يملك حق الكلام عن الخيانة.
أما إسرائيل، فهي ليست شيطانًا أسطوريًا، بل لاعبًا بارعًا في سوق قذر، استغل غباء خصومه، وتفوّق عليهم لأنهم انشغلوا بتمجيد أنفسهم بدل أن يفهموه.
من لا يفهم عدوه، يستحق الهزيمة، ومن يصرّ على الكذب بعد الفهم، يستحق الاحتقار.
في هذا العالم، لم تعد الدول تُعرَّف بأعلامها ولا بحدودها ولا حتى بجيوشها، بل بقائمة الشركات التي تتحكم في يوم المواطن من لحظة استيقاظه إلى لحظة نومه.
المواطن العربي لا يعيش في تونس أو مصر أو المغرب أو أي جغرافيا اسمها الوطن، بل يعيش فعليًا في دولة اسمها Google، ويتنقّل في شوارع Apple، ويأكل من مخازن Nestlé، ويقترض من مزاج Goldman Sachs، ويُراقَب بعين Microsoft، ويُحدَّد موقعه بإذن من GPS تديره شركات لا تحفظ حتى اسمه.
خذ مثلًا هذا “المناضل” الذي يكتب منشورًا ناريًا ضد التطبيع.
يكتبه أين؟ على Facebook أو X، بخوارزميات شارك في تطويرها مهندسون يعملون في تل أبيب أو يتعاملون معها. يرفقه بصورة التقطها بهاتف ذكي، شريحته صُممت في مختبرات Intel التي تفخر بمراكزها البحثية في إسرائيل.
ثم يضغط “نشر” مطمئنًا، وكأن العدو سيغلق عينيه احترامًا لغضبه.
وحين يغضب أكثر، يقرر المقاطعة.
فيقاطع منتجًا واحدًا صغيرًا، بينما يترك Coca-Cola ترويه، وNestlé تطعمه، وUnilever تنظف أسنانه، وPepsiCo تملأ موائد أطفاله. يقاطع تفصيلة، ويحتضن المنظومة.
بطولة انتقائية تشبه من يطفئ شمعة في بيت يحترق ويطلب وسام شجاعة.
أما الدولة، تلك التي تخطب ضد التطبيع صباحًا، فتوقّع مساءً عقود طاقة مع Chevron، وتُحدّث شبكاتها الكهربائية بمعدات Siemens، وتستورد أنظمة مراقبة من شركات “محايدة” لا ترى بأسًا في العمل مع إسرائيل.
ثم تتساءل بوقاحة مصطنعة كيف اخترقنا العدو؟
كأن العدو جاء حافي القدمين، لا محمولًا في ملفات PDF وعقود استثمار وابتسامات دبلوماسية.
حتى السيارات التي تقلّ المتظاهرين إلى الساحات، تحتوي على تقنيات ملاحة وأمان طوّرتها شركات مرتبطة بشبكات بحث إسرائيلية.
وحتى الجرّافة التي تشق طريقًا في قرية فقيرة، قد تكون من Caterpillar التي لا ترى فرقًا بين بيت عربي وبيت فلسطيني، ما دام العقد مدفوعًا.
هنا تبلغ السخرية حدّها الأعلى
نحتجّ بأدوات صنعتها المنظومة التي نحتجّ عليها.
أما البنوك، فهي الفصل الأكثر وقاحة
لا يهمهما إن كنت قوميًا أو إسلاميًا أو يساريًا، المهم أن رقم حسابك يعمل، وأن استثماراتك تمرّ عبر شبكة تموّل، بطريقة أو بأخرى، شركات إسرائيلية أو مشاريع مرتبطة بها.
المال لا يعرف الشعارات، لكنه يعرف الطريق الأقصر إلى الربح، والعرب للأسف لا يعرفون إلا الطريق الأقصر إلى الخطابة.
الخلاصة ، التي لا تحتاج شرحًا، هي أن المواطن العربي يعيش في سوق إسرائيلي عالمي دون أن يحمل جواز سفر إسرائيلي.
يموّل، ويستهلك، ويستخدم، ثم يتبرأ لغويًا، كمن يرتكب الخطيئة ليلًا ويغتسل بالكلام نهارًا.
إسرائيل هنا ليست استثناءً أخلاقيًا، بل مرآة قاسية تكشف كم نحن عراة اقتصاديًا، هشّون معرفيًا، ومتورّطون حتى الأذنين في عالم ندّعي أننا نكرهه.
قبل أن تسأل من يطبّع؟ اسأل من يملك؟ ومن ينتج؟ ومن يفهم؟
أما الباقي فمجرد ضجيج يُدار بتطبيق.
الأستاذ عماد عيساوي